aşkın güngör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşkın güngör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2014 Çarşamba

"Aşk Su İle Sönmeyen Bir Yangındır Mualla..."


Kırmızı renkte bir kitap kabı… 
 Kitap kabının tam ortasında Sadri Alışık’ın fotoğrafı…  Hemen üstünde  şu yazı:
“Aşkın Güngör İftiharla Takdim Eder”
Hay canına sayın seyirciler! 

Aşkın Güngör’ün külliyatı vardır bende. 
İyi de abicim, bu kitabını ne gördüm ne işittim. 
Şaştım kaldım yeminle...  

Durur muyum? Kitaplardan birini derhal rafından çektim. Heyyy!..  Ne güzel kitap ismi...
“Her Daim Bu Sevdada Ben Bir Sadri Alışık ve Türk Şiirinin Mümtaz Kafiyeleri”

Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım. Gözlerime inanamadım. 
Hastası olduğum Kakafona Silsilesi de vardı içerisinde…

 “Yok artık!” dedim… Yooo... 
Gerçek miydi sahiden? 
 Allahım!
Bu yaşadığım feleğin şahane bir kıyağı değil de ne?"
 
Durur muyum? 
Derhal Sadri Alışık  tavrına girdim.
“Yani ya Allahıma kitabıma, bu kitap karşısında annadınız mı bittabi, boynum kıldan incedir bilakis.” dedim. 
Hemencik  kitabı oracıkta satın alıverdim.
Nasıl almam?   
Bunlar tastamam Aşkın Güngör’ün şiirleri…  
Dikkatinizi çekerim abilerim ablalarım...  
Bu şiirler işkembe-i kübradan atmasyon değildir.  
Yeminle harbi şiirlerdir. 
Yürekten gelirler, ahaa, taaa şuracıktan...  
Gözlerimi kapadım. 
Bir sayfasını araladım.  
Şiirlerden fal tuttum şakacıktan...

Şiirin adı.... "İmdat Hanım, İhmal Sokağı, On Altı Numara"  

"Ha?
Tamam."
Kendime geleyim...
"Anlatırım bi'ara..."



18 Ağustos 2012 Cumartesi

Gohor'la Bir Bayram Arefesi



Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiçbir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda, Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… 

Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, evden biri olması, durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Bugün bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?
 


Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü hayatımda böyle bir acıyı hiç hatırlamıyorum. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti benimkiler belki, kimbilir? 

Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyüyenler çok iyi bilecekler...  Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?





Şimdi, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Sadece Kemalettin Tuğcu'nun değil, Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsenize sözgelimi... Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… 

İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da abiye, ne kadar hain abi gibi görse de, abinin ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder,  ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer.

Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.




İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. 

“Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. 

Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?



“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? 
Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikaye devam ediyor.
Daha çok başındayım kitabın. Gene de kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da hararetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

NOT: Bu yazıyı iki sene önce gene bir bayram arefesinde yazmıştım. Bu yazı artık Hayal Kahvem'in klasik bayram arefesi yazısı oldu.  Ben Gohor'u çoktan okudum ve bitirdim tabii.. Herkese sevgiyle tavsiye ettim.  Gohor  benim dost bildiğim kitaplarımdan biri olarak yüreğimdeki yerini  sabitledi.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Aşkın Güngör'ün Kitap Kapları Arasında Kısa Bir Yolculuk


Kitapları tabii ki kapakları için almam!.. Ama güzel kapaklı kitaplara ayrı bir ilgi duyduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Eğer günün birinde elindeki kitabın sayfalarını karıştırıp okuyacağına, kapağına uzun uzun bakan birini görürsen, anla ki işte o benim!.. Bana göre, Aşkın Güngör öncelikle genç yaşına rağmen çok sayıda kitap yazmış memleketimin  iyi yazarlarından biridir. Çocukluğumda Kemalettin Tuğcu öyküleri okurken ağladığımı bilirim. Yıllardan sonra beni ağlatan kitap Aşkın Güngör'ün   Gohor adlı  fantastik romanı olmuştur. Bana göre öykülerin insana acı ve keder hissi vermesi kötü bir şey değildir. İnsan böyle öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair olması gereken duyguları hissetmeye ve öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Herşeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur. Aşkın Güngör'ün çocuk kitapları Edebiyatımızda eksikliğini duyduğumuz bu lezzetteki öyküler açısından emsalsizdirler. Aşkın Güngör'ün kitaplarını çoluk çocuk hepimiz okumalıyız diye düşünüyorum. Ayrıca Aşkın Güngör Türkçe'yi  müthiş  etkili kullanan bir şairdir. Şiirleriyle ilgili özel bir yazı yazmayı düşünmekteyim. O nedenle şiirlerine şimdi  fazlaca değinmeyeceğim. Veeee.... Aşkın Güngör'ün yeni iki kitabı çıktı. Kayıp Ruhlar Kulübü ile Gizemli Şeyler Dedektifi Bolbel'in İnanılmaz Serüvenleri. Henüz edinemedim. İz sürüyorum. Bu iki kitabının kabı gene tablo gibi olmuş. İkisini de en kısa zamanda alıp okumak niyetindeyim.  Diyeceğim odur ki, Aşkın Güngör'ün kitapları gibi  kitaplarının kapaklarına da bayılırım. Şimdi Hayal Kahvem'i Yazar'ın sevdiğim kitaplarının kapakları ile süsleyeceğim...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Gohor'la Bir Bayram Arefesi



Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda, Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, evden biri olması, durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Bugün bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?
 

Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü hayatımda böyle bir acıyı hiç hatırlamıyordum.. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti benimkiler belki, kimbilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyüyenler çok iyi bilecekler...  Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?


Şimdi bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Sadece Kemalettin Tuğcu'nun değil, Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsene sözgelimi... Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da abiye, ne kadar hain abi gibi görse de, abinin ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.


İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?



“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikaye devam ediyor.
Daha çok başındayım kitabın. Ama kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

NOT: Bu yazıyı iki sene önce gene bir bayram arefesinde yazmıştım. Bu yazı artık Hayal Kahvem'in klasik bayram arefesi yazısı oldu.  Ben Gohor'u çoktan okudum ve bitirdim tabii.. Herkese sevgiyle tavsiye ettim.  Gohor  benim dost bildiğim kitaplarımdan biri olarak yüreğimdeki yerini  sabitledi.
 
 

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sen "Bırak Artık Çocukluğu Yetişkin Ol Fakültesi"'ni Duymuş Muydun?


İçinde gizem barındıran her şeye meyleden bu bünyem Gizemli Şeyler Dedektifi Bol Bel'in İnanılmaz Serüvenleri adlı bir kitap  çıkacağını duyacaktı ve üstelik bu kitabın yazarı Aşkın Güngör olacaktı da okumak için heves etmeyecekti öyle mi? Mümkün mü böyle bir şey? Mümkün değil elbette. Ben kendimi ağaç misali ayaklarımdan eksem şu bahçeye, ayaklarım gidemese  bir yere... Ruhum uçaaar gider. Heyy!.. İlk kitabının adı ne olacakmış biliyor musun? Sözcük Korsanı. Korsan öyle mi? Hem de Sözcük Korsanı? Sorarım sana Aşkın Güngör ne yapmış böyle?



Hayal dünyamı kışkırtan her şey var bu kitapta bir kere. Sen BAÇYOF diye bir şey duymuş muydun?  Bırak Artık Çocukluğu Yetişkin Ol Fakültesi...  Ne hoş! Bu fakültede hangi dersler okutuluyormuş biliyor musun? Çocukları Görmeme Teknikleri, Dayağa Giriş, Üç Aşamalı Azarlama, Çizgiromanları Yakma, Fantastik ve Bilimkurguyu Kötüleme... Aslında ne fena dersler! Hımm...  Bu ders isimlerini öğrendiğimde   içimdeki kara kuğu coşmuştu gene...  O kadar hoşuma gitmişti ki, ne yalan söyleyeyim "acaba sadece bazı derslere dışarıdan girebilir miyim?" diye aklımdan geçirmiştim. Üç Aşamalı Azarlama ve Dayağa Giriş derslerine mesela... Düşünsene kimi zaman göz dağı vermek için, "Ben Kill Bill filmlerinin müptelasıyım. Kill Bill filmindeki tüm dövüş tekniklerini bildiğim gibi, Zagor dövüş tekniklerini de sular seller gibi bilirim" demek istemiyor muyum birilerine... Demek istediğimi itiraf etmeliyim. Eee... Şimdi "Ben BAÇYOF'tan öyle bir Dayağa Giriş dersi aldım ki gözüme görünme istersen bir süre" desem fena mı olur yani... Böyleyim işte. İlla bir bela çıkaracağım. Ya da bela çıkarmak için işime yarayacak  şeyin üzerine balıklama atlarım. Kaçırır mıyım bu dersleri. İlla alacağım.

Oysa Bol Bel benim gibi değilmiş.  Bu derslere hiç girmek istememiş.  Uyumsuz bir adammış Bol Bel. Uyumsuz olunca BAÇYOF'tan atılıyormuş tabii. Ne ceza veriliyormuş Bol Bel'e biliyor musun? ÖBÇOK cezası... Yani Ömür Boyu Çocuk Olarak Kalma cezası. Bu cezayı seve seve kabullenince ne olmuş peki? Yetişkinlerin çalıştığı hiç bir işte çalışamamış tabii... Aşkın Güngör'ün  kitabını tanıttığı yazısında okuduğum şu işleri görünce bayılmıştım. Bakar mısın? Bol Bel bir müddet Tilki Tilki Saatin Kaççılık, El Yakmacılık, Kaydırakçılık, Yakan Topçuluk gibi işlerle iştigal etmiş. Yazarların hayal güçlerini o kadar kıskanıyorum ki. Nereden akıllarına geliyor böyle şeyler? Ne hoş iştigal alanları değil mi? Ben de çalışmak istiyorum bu işlerde. Ama nerdee? Nanananooomm... Sonunda Bol Bel dedektif olmaya karar vermiş.  Dedektif Bol Bel, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Fillibaba Yolu 11 numaradaki deniz mavisi rengindeki kulübecikte yaşamaya başlamış. Haftaya İstanbul'a gittiğimde, bu adresi  arasam bulabilir miyim sence? 


Of! Mutlaka görmeliyim Dedektif Bol Bel'in ofisini. Çünkü ofisinin dekarasyonu  çok ilgimi çekti. Bak şimdi...  Şekli de üzerindeki yazılar da değişebilen tabelası varmış mesela... Ayrıca  papağan sesli kapı zili varmış. Of, Babil Taşı, Boyut Anahtarı ve daha nicesi… Haydi bunlar seni benim gibi etkilemedi... Ya  Genişleyen Oda adını verdiği, bütün bu nesneleri koyduğu, zamanla başka bir boyuta dönüşen odasına ne demeli?  O boyuttan gelen Hayal Gücü Varlıkları zaman zaman bir olayı çözmesinde yardımcı oluyormuş Bol Bel'e... Zaman zaman da kendileri bir olaya dönüyormuş. Müthiş bir hikaye değil mi bu? 


Bakma ilk paragrafta bela çıkarmak için yazdıklarıma. Zamanında ben de Bırak Artık Çocukluğu Yetişkin Ol Fakültesi'nde uyumsuzluk göstermiştim. Ömür Boyu Çocuk Olarak Kalma cezamı seve seve kabullenmiştim. Ömür boyu çocuk kalmamış olsam bu yaşta Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatı'na büyük bir katkı yapacağını düşündüğüm Dedektif Bol Bel'in maceralarını çocuğu olan herkes alsın diyeceğime, bir an önce satışa çıksın  da okuyayım diye dua eder miyim? İşte bak... Dinledim yüreğimi... Nasıl bir çocuk  heyecanı ve merakıyla çırpınıyor... Hele Sözcük Korsanı adlı ilk kitabını nasıl sabırsızla bekliyorum anlatamam...  Heyy! İçim içime sığmıyor... Bol Bel geliyor Bol Bel! Ne güzel!


2 Temmuz 2011 Cumartesi

Kitap Kapaklarını Seyretmeyi Severim..


Kitapları tabii ki kapakları için almam!.. Ama güzel kapaklı kitaplara ayrı bir ilgi duyduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Eğer günün birinde elindeki kitabın sayfalarını karıştırıp okuyacağına, kapağına uzun uzun bakan birini görürsen, anla ki işte o benim!.. Bana göre, Aşkın Güngör öncelikle genç yaşına rağmen çok sayıda kitap yazmış memleketimin  iyi yazarlarından biridir. Çocukluğumda Kemalettin Tuğcu öyküleri okurken ağladığımı bilirim. Yıllardan sonra beni ağlatan kitap Aşkın Güngör'ün   Gohor adlı  fantastik romanı olmuştur. Bana göre öykülerin insana acı ve keder hissi vermesi kötü bir şey değildir. İnsan böyle öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair olması gereken duyguları öğrenmeye ve hissetmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Herşeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur. Aşkın Güngör'ün çocuk kitapları Edebiyatımızda eksikliğini duyduğumuz bu lezzetteki öyküler açısından emsalsizdirler. Hazır tatile girmişken Aşkın Güngör'ün kitaplarını  çoluk çocuk hepimiz okumalıyız diye düşünüyorum. Ayrıca Aşkın Güngör Türkçeyi  müthiş  etkili kullanan bir şairdir. Şiirleriyle ilgili özel bir yazı yazmayı düşünmekteyim. O nedenle şiirlerine şimdi  fazlaca değinmeyeceğim. Veeee.... Aşkın Güngör'ün kitaplarının kapaklarına da bayılırım. Şimdi Hayal Kahvem'i Yazar'ın sevdiğim kitaplarının kapakları ile süsleyeceğim...

 

NOT: Sevgili Salak'ı okumak isteyenler askingungor [at] yahoo.com adresine, ad ve soyadını, açık adresini ve kargo gönderisi için gerekli olan bir telefon numarasını gönderirse (ve tabii üç - dört lirayı geçmeyeceğini sandığım kargo tutarını ödemeyi de göze alırsa), Aşkın Güngör okurlarına bu kitabını ücretsiz olarak ulaştırıyor. Size sadece okumak kalıyor :)

17 Nisan 2011 Pazar

Şiir Çarpar Mı Seni De?

Bak ne diyeceğim. Şiir çarpar mı seni? Hiç Şiir çarpması'na uğradın mı yani? Duymadın mı yoksa? O zaman anlatayım başıma gelenleri... Hafta sonu nasıl olduysa Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun Sevgi Üstüne adlı şiirinine denk gelmiştim.. Okumaya tövbeliydim üstelik. Kendime sözüm vardı, gördüğüm anda yüz çevirecektim. Evet, tövbeliydim ne var ki? Bazı şiirler efsunludur, bilirsin… Okuyunca, insanın içini dışına çıkarırlar sanki. “Bütün kitapları yakmalı... Sevda üstüne ne söylenmişse yalandır” diye devam edince şiir… Her okuduğumda olduğu gibi, önce şöyle bir silkeledi… Gene yaptı yapacağını.. Sonra duvardan duvara çarptı beni… Ardından “Şiir denen o kalleş” diye başlayan, Aşkın Güngör'ün "Kakafona Silsilesi"ni arka arkaya okuyunca, artık benden hayır beklemesin kimse yani… Hey gidi şiir! “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın”... Hay Allahım! Siz de mi Ümit Yaşar Oğuzcan, siz de mi? Ne sözler yazmışsınız böyle damardan, anlarsınız ya hisli hisli... Ben ordan nereye gittiysem artık, bensiz kalakaldım bir süre… “Sanki ben... Öylece kalakaldım... Hepimiz kalakaldık... Elimizde tetiği çekilmeyen... Namlusu yönsüz bir tabanca gibi” Aynen böyle kalakaldım yeminle… İyi de bu bir Edip Cansever şiiri değil miydi? Yoo… Hafızamın içinde bir şiire mi çarptım gene? Gene mi şiir? Sonra kafamı çevirmemle, gözüm denk gelmesin mi bir Metin Altıok şiirine? “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden... Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden” diye… Yok artık.. Yok mu kurtaran? Yok mu kurtaran? İmdat! İmdat, yani? Tamam.. Dedim ki en iyisi ben içimden tekrar edeyim kerat cetvelini… Unutayım aklımın kuytularındaki tüm şiir dizelerini… Üç kere bir üç… Üç kere iki altı.. “Üç kere üç dokuz eder... Bilirsin... Birin karesi birdir...  Karekökü de... Bilirsin... Mutlu aşk yoktur... Bilirsin” Yooo… Bu kerat cetveli değil ki… Bu Turgut Uyar’ın bir şiiri… Yooo…. Yooo… Ağlıyor muyum? Daha neler? Dışarıya baksana… Bak… Bak… Dışarda dolu mu yağıyor ne? Of!.. Tamam... İtiraf ediyorum... Şiir çarpma'sına uğradım gene!

8 Mart 2011 Salı

GOHOR Cümleleri ile Batman Çizgi Roman Kareleri...


Hayaller kuran birinin en büyük yardımcısı sessizliktir... Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın. Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta... İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.


Asıl kötü olan, çarelerin bir adım uzağında olup da kendini çaresiz sanmaktır, çünkü insan soluk aldıkça çare vardır. Anlıyor musun?


Ah, onun gözlerindeki aydınlığın yıldızları bıkmıyor gönlümün gecesine kaymaktan. Ki ben korkak bir tavşan olup titriyorum o gözlere takıldıkça. Tüm bildiklerimden farklı bir sevgi var içimde. Nasıl anlatmalı? Cam bir sevgi bu. Evet, cam bir sevgi. Sanki her an kırılıverecek. Ölesiye dikkat etmeli onu taşırken, ama çok da güzel böyle bir sorumluluk. Öyle ki, neredeyse 'cam sevgiyi taşımadıkça insan insan olamaz' diyesim geliyor.


15 Kasım 2010 Pazartesi

Gohor'la Bir Bayram Arifesi


Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim, Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiç bir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda, Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını. Ya sıkılırsam… Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için, önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, evden biri olması, durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem illa okuyacağım diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye. Ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Bugün bayram arefesi.. Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii.. Yaşlar ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken, baktım Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?
 

Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken, acı duyduklarını okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü hayatımda böyle bir acıyı hiç hatırlamıyordum.. Belki acı vardı mutlaka da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti benimkiler belki, kimbilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da, büyütmez olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyüyenler çok iyi bilecekler...  Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikayelerine okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür. Çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir diye?


Şimdi bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Sadece Kemalettin Tuğcu'nun değil, Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsene sözgelimi... Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi. Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi. Kardeşin yalancılıkla itham edilmesi. Kardeşin ceza alması. Baba tarafından azarlanma ve küçük görülme. Kardeşin hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden kardeşin ölmesi. Gerçeği itiraf edemeyen abinin hissetiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da abiye, ne kadar hain abi gibi görse de, abinin ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar, abiye de acır bu sefer. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı. Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli acı ve keder anlaşılır olur.


İşte şimdi Gohor’a dönersem eğer, Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın” “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta.” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli.” diye devam ediyordu çünkü kitap sonra. Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söylüyordu Gohor. Baraka bile daha büyük görünmektedir annesi sağken. Yaşadığı şehir bile dünyadan daha büyüktür o zamanlar. Oysa annesi…. Ölmüştür…. Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Baba ve oğlun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için belki baraka küçülmüştür. Ya da baraka hep böyle hep küçüktür de annesinin kocaman sevgisiyle genişliyordu annesi sağken belki, kim bilir?



“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiklerinde kendilerini, ya da ter içinde kalktıklarında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattıklarında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacakları bir anneleri olmalıydı. – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne.” diye devam edince roman... Üstüne annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, ve kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca romanda, yanağımdaki sıcacık gözyaşlarımı o anda hissettim işte… Evet ağlıyordum, ne var ki? Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi? Kitap tam Gohor'un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum. “ diyor ve roman umut dolu bilim kurgu bir hikaye devam ediyor.
Daha çok başındayım kitabın. Ama kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan kitaplardan biri. Aşkın Güngör’ün bu romanını yetişkinler dışında, çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

NOT: Bu yazıyı geçen sene bayram arefesinde yazmıştım. Bu yazı bence Hayal Kahvem'in bir klasiği olacak. Ve her bayram arefesi yukarıdaki yerini bulacak. Ben Gohor'u çoktan okudum ve bitirdim tabii.. Ve herkese sevgiyle tavsiye ettim. Mutlaka okunası bir dost kitaptır.