resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2026 Pazar

büyüyünce "ne" oluucaan?.

 
*"büyüyünce ne oluucaan?", (büyümek,  şart mı.. büyümeden, ne, olunmuyor mu)

*"büyüyünce ne oluucaan?"(ne bir eksik, ne bir fazla.. üç aşşağı, beş yukarı, oluucaam)

*"büyüyünce ne oluucaan?", (akrep ve kirpi sever,oluucaam.. sevdikçe, elim-kolum, kanayacak.. sevdikçe, boynum-büküm tutulacak)

*"büyüyünce ne oluucaan?"(menü'nüzde büyüyünce ne oluucaan'lardan neler var.. ustanın tavsiyesi nedir)

*"büyüyünce ne oluucaan?"( ne olsam, memnun olmıycaam.. kim büyüyünce, olduğundan, memnun, olmuş ki)

*"büyüyünce ne oluucaan?", (sizin olduğunuz hiçbir şeyi, olmuycaam.. başka türlü bir şey oluucaam.. ne ağaca benziyceem, ne de buluta.. burası gibi olmuycak, gideceğim memleket.. ağacı, ayrı ağaç.. denizi, başka deniz..)


NOT
çizimler- akademisyen dr.senem timuroğlu
metinler- metin üstündağ/ömür törpüsü/s.24-25-26

24 Haziran 2024 Pazartesi

Abarttıkça Abartmak... Ve Boyadıkça Neşelenmek:)

 


 "Koruyun beni benden başkalarının gözleri

Koruyun beni aklımın derinliklerinden

Koruyun beni hayallerimin, düşlerimin yettiği yerden

Geri çağırın beni başkalarının arasına. Kalabalıkta kaynayıp gideyim,

korunup saklanayım kendi kalabalıklığımın cehenneminden.

Sonsuza kadar yum gözlerini alnımın ortasındaki nazar

Yüreğim dile getirmesin senin gördüklerini!

Başkalarının gözleriyle yetineyim.

Ben dahi kendime yabancı gibi yaşayıp öleyim."


 Murathan Mungan / Geyikler Lanetler oyunundan 




Yeni başladım ya "jel tabaka"da boyama işine... 

Her fırsatta yapmak istiyorum.

Çok hoşuma gidiyor.

Galiba,

Abartıyorum.😅

Vee.... 

Ortaya çıkanlar sevindiriyor beni.

Neşeleniyorum.😆



14 Aralık 2021 Salı

Jokond ile Sİ YA U'nun Hikayesini Duydunuz mu?

 


Nazım Hikmet'in Jokond ile Si Ya U adlı masal gibi şiirini yeni öğrendim.
O kadar etkileyici bir şiir ki, kısaca özetleyeyim istedim. 

Jokond, Leonardo da Vinci'nin meşhur tablosu Mona Lisa'nın diğer ismidir.
Gülümsemesiyle meşhur kızımızın canı, duvarına asılı olduğu Luvur Müzesinde  sıkılmakta; 
"Müzeyi gezmek iyi, müzelik olmak zor" 
demektedir. 
Neticede, bir hatıra defteri tutmaya karar verir.

Miyop bir Amerikalının cebinden mürekkepli kalemi aşırmıştır. 
Temiz bir defter kağıdı bulamayınca, muşambasının tersine anılarını yazmaya başlamıştır. 

Yıl 1924, Nisan ayının 1'idir.
Çekik gözlü bir Çinli delikanlı, kızımızın karşısına çıkıverir.
11 Nisan'da öğrenir ki Çinli'nin adı Sİ YA U'dur.
Sİ YA U ile Jokond birbirlerine aşık olur.

Bu arada Çin'den haberler gelmektedir. 
Tanklar kırk ayaklı tekerlekleriyle pirinç tarlalarını ezmektedir.
Sonra, Çinli günlerce müzeye uğramaz olur.
Jokond çok merak eder.
Anlar ki, Çinden gelen sevgilisi çine gitmiştir.

Kız fena halde ağlamak istemektedir. 
Lakin beceremez.
Kübist bir ressama fırça olsun kemiklerin, diye ah eder.
Çünkü Leonardo yüzünden sürekli gülümsemektedir.

Neyse,
Muharrir yardım eder. 
Kızımız çıkar çerçevesinden, Luvur müzesinden firar eder.
Önce teyyareyle sonra gemiyle Şang Hay'a kapağı atıverir.
Etrafa şaşkın şakın bakarken, 
biri önde biri arkada iki Çinli, köşe başından çıkıverir. 
Heyy! Öndeki koşmaktadır bizim kıza doğru. 
Bir bakıyor ki o ne?
Önde  ona doğru koşan Sİ YA U'dur.

Sevgilisini yakalarlar.  
Pala ile doğranan Sİ YA U'nun  kellesini Jakond'un ayağının dibine fırlatırlar. 

"Ve işte böyle bir ölüm günü 
Şang- Hay'da kaybetti Floransalı Jakond
Floransa'dan daha meşhur olan tebessümünü."
der muharrir.  

Leonardo'nun güzeller güzeli  Jakond'u,
artık muazzam bir kavganın dev kadını olmuştur.
Sonunda Şang Hay'da Fransız divan harbinde,
Jokond'un infazına karar verilmiştir.

"Bir ses:
-Haydi çakmağı çakın.
Yakın Jokondu yakın...
İlerleyen bir karaltı
bir parıltı...
Çakmağı çaktılar
Jokondu yaktılar.
Kıpkırmızı bir alevle boyandı Jokond.
Güldü içten gelen bir tebessümle
Gülerek yandı Jokond......"

Benim yazdığım kendimce özettir.
İlla ki  sahisini;
muharririn o şahane anlatımından okumak gerekmektedir.

Buyrunuz:



23 Mart 2020 Pazartesi

Otomat


"Otomat (1927), yalnız başına oturmuş kahve içen bir kadını resmeder. Vakit gecedir, kadının üzerindeki mantodan ve şapkadan anlaşıldığı üzere dışarıda hava soğuktur. Görünüşe bakılırsa oda geniştir, boştur ve iyi aydınlatılmıştır. Dekor tamamen işlevseldir: üstü taştan bir masa, kalın ahşaptan siyah sandalyeler ve beyaz duvarlar. Kadının yüzünde içe dönük, biraz da korkmuş bir ifade vardır, kamusal yerlerde oturmaya alışkın değildir sanki. Belli ki o masaya oturmadan önce yaşamında bir şeyler ters gitmiştir. Kadın her şeyden habersizdir ya, yine de farkında olmadan resme bakan kişiyi öyküler yazmaya davet eder, onun geçmişiyle ilgili ihanet ya da kaybediş öyküleri. Kahve fincanını dudaklarına götürürken elinin titremesini engellemeye çalışır. Saat gecenin on biridir, aylardan Şubat'tır, yer Kuzey Amerika'da bir şehirdir. 

Otomat hüznün resmidir ancak hüzünlü bir resim değildir. İyi bir melankolik şarkının gücünü taşır. Eşyalar sert hatlıdır, evet, ama mekan tümüyle mutsuzluk taşıyan bir mekan değildir. Salonda başka yanlız insanlar da vardır; tek başına oturmuş, tıpkı resimdeki kadın gibidüşüncelere dalmış, toplumdan kopuk bir halde kahvesini yudumlayan kadınlar ve erkekler. Toplumdan kopuşluk, hepsinde ortak olan duygudur ve bu ortaklık insana yalnız olanın sadece kendisi olmadığını anımsatır. Hopper resimdeki kadının tek başınalığıyla özdeşleşmeye davet eder bizi. Resimdeki kadın onurludur, kendinden çok başkalarını düşünür; fakat başkalarına fazlaca güvenir, biraz naif bir hali vardır sanki. Bedeni, yaşamın sert bir köşesine çarpmıştır. Hopper bizi onun yerine koyar; bizi dışarıda yaşayanların yanına, evdekilerin karşısına yerleştirir." 

Alain De Botton'un, Görmek ve Fark Etmek adlı kitabından

26 Ocak 2020 Pazar

Romanların İçinden Geçen Tablolar


"Bir an Vermeer'in Subay ve Gülen Kız tablosu geldi aklına, kızın yüzündeki ifadeyi, fincanı kavrayan ellerinin tam konumunu, yüzü görünmeyen adamın kırmızı ensesini anımsamaya çalıştı. Duvarda asılı olan mavi harita ve pencereden giren güneş ışığı zihinde belirip kayboldu, şimdi kendisini kuşatan güneş ışığına o kadar benziyordu ki."


-NOT- 
Paul Auster'in Cam Kent adlı kitabını okurken 21. sayfada bu cümlelere denk geldim. Kitabı elimden bıraktım. Telefonumdan bu tabloyu gugılladım. Elbette hemen buldum. Paul Auster'in cümleleriyle resmi inceledim. Bu kez ressamı merak ettim. Hollandalı Johannes Vermeer 1632-1675 yılları arasında yaşamış. Meğer  İnci Küpeli Kız'ın ressamıymış. 



9 Mayıs 2018 Çarşamba

Ve Kitap Fuarı Ve Dergi Ve İzzet Ziya


Kocaeli Kitap Fuarı'nı gezmeye sahaflar salonundan başladım. Hafta içi olmasına rağmen salonlar tıklım tıklım doluydu. Bünyemi ahesteye akortladım. O sahaf benim bu sahaf benim avare avare dolanıyordum. İnsanlarla konuşuyordum. Yanıma düşen kim olursa laf atıyordum. Kitaplara dokunuyordum. Kokluyordum. Aynı kitabın farklı çevirilerini yan yana getirip inceliyordum. Duvarlara asılan eski dergiler, ilk basım kitaplara göz gezdiriyordum. Efsunlu bir zamandı... Hatta galiba müzik vardı. Kimi kitaplara bakarken müziğin ritminde salındığımı hatırlıyorum.

Derkeenn… İşte bu, 7Gün Dergisi, İlkbahar Sayısı diye yazan dergi kapağındaki kadınla göz göze geldim. İster inanın ister inanmayın, ayaklarım kendiliğinden sahafın yanına gitti, ağzımdan çıkan ses kendiliğinden “Şu dergiyi indirir misiniz lütfen, alacağım.” dedi. Dergi şeffaf bir poşetin içindeydi. Aldım. Poşetinden çıkarmadım. İncitmeden taşımaya çalıştım.

1 Mayıs 1935 yılına ait 7Gün adlı dergide, "Her hafta çarşamba günleri çıkar  herşeyden bahseder" diye yazıyor. Müesssisi: Sedat Simavi, İdarehanemiz: İstanbul Ankara caddesinde, Telefon: 23031, peki cep telefonu, web sayfası, internet adresi var mı? Elbette yok. Onun yerine bilin bakalım, ne var? Telgraf: İstanbul YedigünJ

Derginin kapağındaki  resmin ressamını merak ettim. I. Turnagil imzası var. Gugılladım. Karşıma İzzet Ziya Turnagil adı çıktı. Hakkında o kadar güzel yorumlar okudum ki anlatamam… “Türk Resmi ve Edebiyatının sıra dışı figürü… En meçhul ve en dikkate değer isimlerinden biri… Bilhassa insan duygularının  yüzlere yansıyan ifadelerini büyük bir maharetle tespit eder, figürlerindeki hareket ve ifade gücü bilhassa dikkati çeker… İnsanların içinde bulundukları halleri yüz ifadelerine ve beden şekillerine yansıtmakta gösterdiği başarı Türk resminde bir ilk olarak gösterilir.”


Ben İzzet Ziya Turnagil’in adını bugüne kadar duymamıştım. Bu dergi kapağını seksen üç sene önce çizmiş. Bakar mısınız vefasızlığıma... Kapaktaki kadını hemencik  unuttum. Ruhuna rahmet ustanın…  Ressamını ise tüm merakımla araştırmaya devam ettim.

Ne yaptım bilin bakalım? Bahriye Çeri ve Ali Birinci tarafından hazırlanan, Kapı Yayınlarından çıkarılan, 220 sayfalık, Edebiyatı Tuvalle Buluşturan Ressam  İzzet Ziya adlı kitabı sipariş ettim. 

Bazı kitapları biz seçeriz, bazı kitaplar ise  bizi seçer. İyi ki kitap fuarına gitmişim.  Bence İzzet Ziya Turnagil, beni okumaya davet etti.  Elbette memnuniyetle  kabul ettim. Denk getiren feleğe teşekkür ederim.


25 Şubat 2018 Pazar

Ve Resimler ve Cehennemler Ve Ben

Yukarıdaki tablo, Alman Rönesans ressamı Hans Memling'in (1430-1494) Last Judgement adlı tablosu.  Ortada mahşer günü, sol kanatta cennet, sağ kanatta cehennem resmedilmiş. 

                                                  Hans Memling'in cehennem tasviri

Bu tablo ise  Hollandalı ressam Hieronymus Bosch'un (1450-1516) Dünyevi Zevkler Bahçesi adlı tablosu. Sol panel cennet, ortada dünya, sağ panel cehennem.


                                        Hieronymus Bosch'un cehennem tasviri


Bugün Gerisi Hikaye'de, Resim ve Korku başlıklı korkunç tablolarla ilgili podcast'i dinlerken, (hay internetin gözünü seveyim) hemen anlatılan tabloları açtım ve inceledim. Hafıza tuhaf kutu. Bu tablolar, aldı beni çocukluğuma  götürdü.

Yalanım yok. Öyle nazlanan, mızmızlanan değil, bilakis önüne konan yemeğe bodoslama  dalan, her yemekten lezzet alan,  heyyy, çok güzeeel, harikaaa, ellerine sağlııık diye diye hımlaya humlaya yiyen  iştahlı bir çocuktum. (Laf aramızda halen öyleyim:) 

Büyükannem dindar bir kadındı. Muhabbet ederken, çoğu zaman öbür dünyayla ilgili hikayeler anlatırdı. İştahlı olduğum kadar meraklı bir çocuktum. Büyükannemin anlattıklarını şaşırarak dinlerdim. Büyükannem çok akıllıydı. Her birimizin fıtratına göre cennet cehennem tasviri yapardı. Çocuktum. Elbette yaramazlık yapardım. Eğer çok kızdırırsam benim gideceğim cehennem modelini, büyükannem  anlatarak şöyle resmetmişti:

Ortada koooskocaman, uçsuz bucaksız uzunlukta, devasa  bir masa var...  Üstünde envai çeşit yemekler, tatlılar, meyvalar, pastalar... Büyükannem, işte tam burada dururdu. Her defasında en sevdiğim yemekleri sorardı. Safın önde gideniydim.  Ben de her defasında ağzımın suyu aka aka, dilimi şapırdata şapırdata sevdiğim yemekleri teker teker  söylerdim. "Hah!" derdi... "O saydığın, sevdiğin her yiyecek o masada olacak... "

Ben böyle yazınca,  siz "ne şahane cehennemmiş işte, ne var!!!" diyeceksiniz tabii... Durun, daha bitmedi ki... Hayal etsenize, bu cehenneme giren  insanlar öldüklerinden beri  açlar... Tamam.. Büyükannemin anlattığı gibi, masada canlarının çekeceği en  harikulade yemekler var...  Ortalık misler gibi leziz yemek kokuyor... Lakin  hiçbirine asla dokunamıyorlar. Çünkü bu cehenneme atılan insanlar dirseklerini bükemiyorlar. Dizlerini kıramıyorlar. Bellerini eğemiyorlar. Bu vaziyette yemekleri nasıl ağızlarına götürebilirleri ki? Çok feci! Üstelik belki sonsuza kadar, masanın etrafında böyle ızdırap içinde  dolaşıp duracaklar. Sizi bilmem ama, bu cehennem tasviri,  beni bir süre  muma çevirirdi. 

Acaba büyükannemin cehennem tasvirini resmeden bir ressam var mıdır ki:)


24 Ekim 2017 Salı

Ve Psikanaliz Ve Resim Sanatı Ve Dali Ve Narsisin Başkalaşması


Psikanaliz dersindeyiz. Salvador Dali'nin tablolarına bakıyoruz.  Hoca, Dali'nin Narsisin Başkalaşması tablosu üzerine konuşuyor. Diyor ki:

- Önde yerden çıkan bir el görüyoruz. Yerden çıkan bu el, yumurtaya benzer bir şekli tutuyor. Yumurta çatlamış. İçinden bir nergis dalı yükseliyor. Bakın, bu elin hemen arkasında  su birikintisinden çıkan başka bir el var. Bu elin rengi  farklı. İlk el gibi bu el de parmaklarının arasında yumurta şeklinde bir şey tutuyor. İyice baktığımızda görüyoruz ki, bu yumurta değil. Daha çok cevize benziyor. Cevizin çatlağından saça benzer püskülümsü bir şeyler çıkıyor.  

İkinci ele daha dikkatli bakabilir misiniz? Bu gördüğünüz bir el mi sizce? Yoksa suyun içine  çömelmiş bir insan mı? Ne dersiniz?  Ceviz sandığımız form adamın başı olabilir mi? Başın arkasında saçlar...  İki forma iyice bakın lütfen...  İki formun  aynı ölçülerde olduğunu farkedeceksiniz.

Çok doğru.  Ve şaşırtıcı. Öndekiyle arkadaki form, renkleri hariç tüm ölçüleriyle tıpatıp aynı. Hoca konuşmasına şöyle devam etti:

- Freud'a göre, insan beyninde bilinç ve bilinçaltını ayıran filtreler var. Dali psikolojik hastalığı sebebiyle paranoya esnasında, bilinçli olanla bilinçdışı olanı aynı anda algılayabiliyor. Böylece müthiş bir zeka eseri olduğunu söyleyebileceğimiz bu tabloda görüleceği gibi,  Dali bilincin her iki düzeyini birleştirmiş, ölçüleri tıpa tıp aynı olan iki formun birini taştan bir el, diğerini ise toprak bir vücut olarak resmedebilmiş.


 Hoca, Dali'nin hayatına geçti. Dedi ki:
- Salvador Dali, bir yaşındaki abisinin ölümünden dokuz ay sonra doğmuştur. Bir ikame çocuktur. 

İkame çocuk mu? Ömrümde böyle bir şey duymadım. İkame çocuk ne demek?

Ölen çocuğun yerine konan çocuk demekmiş. İlk çocuk ölmese, Dali doğmayacaktı. Abisinin ölümü Dali'nin doğum sebebi. Ailenin yasını hafifletmek için doğmuş olduğunu düşünerek büyümüş. Abisinin kendi bedeninde tekrar vücut bulduğunu düşünüyormuş. Dedesinin, babasının, ölen abisinin adı, kurtarıcı anlamındaki Salvador. Dali'ye de aynı adı takıyorlar. Ölecek korkusuyla aşırı korumacı büyütülmüş. Hastalık ve ölüm korkusu hayatına sinmiş. Bir sır olan dedesinin intihar ettiğini ergenlik yaşında öğrenmiş. Yoğun değersizlik duyguları, derslerde başarısızlık, yalnız geçen çocukluk, ergenlik sorunları, cinsel problemler, halüsinasyonlar, paranoya krizleri, evli ve çocuklu bir kadın olan Gala'ya olan saplantılı aşkı... Ve... Gala ile evlendikten sonra üreticiliği artmış. Gala ölünce ölmek istemiş. Artık resim yapmamaya başlamış. 1989'da öldüğünde bedeni mumyalanmış.

9 Aralık 2016 Cuma

Bu Hafta Neler Yaptım?

Şaka gibi...
Vazgeçmedim... Çizmeye devam ediyorum.
Sadece çizgi romanlara bakmayı değil,
beceremiyorum demeden çizmeyi de seviyorum.


Bu hafta sayfalarında dolandığım kitap ve dergiler...



Bu hafta seyrettiğim filmler...



Bu hafta, "Ah, olsa!" dediğim...

26 Şubat 2012 Pazar

Kahve Molası - Yeniden Yollara Düşerim...


Yoo... Bu fotoğrafı Van Gogh sergisinde çektirmedim.  Hani Karaköy'e giderken Tophane-i Amire'de 26 Şubat'ta bitecek olan Dali sergisi var ya... Hah işte, orada çektirdim. Dali sergisini sevdim. Ama sana bir şey söyleyeyim mi, ben Dalici değil,  kesinlikle Van Goghcu olduğuma karar verdim. 15 Mayıs'a kadar sürecek olan Van Gogh sergisi, İstanbul Modern'deydi. Aynı gün hem Dali hem Van Gogh sergisini gezmiştim. Van Gogh'un orijinal resimleri sergilenmiyordu. Sadece duvarlara yansıtılıyordu. Van Gogh'un resimlerindeki renkler,  loş bir ortamda, klasik müzik ve aryalar eşliğinde, adeta dört bir yanımdan akıyordu. Büyülendim. 

 
 

Başım döndü. Dizlerimin bağı çözüldü. Çöktüm... Yere oturdum. Bir ses çınladı kulağımda... "Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda... Ağlıyordu... Gözünün üstünde bir pamuk... Pamuktan kan sızıyordu... Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda... Ağlıyordu... Bir kulağını kesip... Arkadaşına götürmüştü... Ama kulağı değil... Gözleri kanıyordu... Dün gece Van Gog'u gördüm rüyamda... Ağlıyordu." Bedri Rahmi Eyüpoğlu sanki bana bu dizelerini okuyordu. Kendime gelemedim.





Kısa hayatı acı dolu geçmiş Van Gogh'un...  Ömrünün son  on yılında  900' ün üzerinde suluboya/yağlıboya resim yapan  20. yüzyılın en ünlü ressamı, 37 yaşında intihar etmiş. Çok başarılı bir sergi olduğunu söyleyebilirim. Renkler ve müzik, loş ortam içerisinde öyle bir nüfuz ediyor ki belleğe, insan ressamın kederini yüreğinde hissedebiliyor.



Sanırım, Van Gogh, gökyüzünü, yıldızları seven biriydi. Zaten kardeşi Teo'ya yazdığı bir mektubunda, "Yıldız çizmek için tuvale beyaz noktalar koymak yeterli değildir." diye yazmış. Tablolarındaki yıldızlar çok farklı... Büyüleyici... İstanbul'daydım... İstanbul Modern'in 3. antreposundaydım... Yerde oturuyordum... Hüzünlü bir melodi ortalarda dolanıyordu... Karanlıktı... Dört bir yanımda Van Gogh'un yıldızları uçuşuyordu... Biri kulağıma Murathan Mungan'ın dizelerini fısıldıyordu... "Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler... gözlerim... aşkın kuzey yıldızıdır bu... yazları daha iyi görülen... Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler... ilerlerim... zamanla anlarsın bu bir yanılsama... ölü şairlerin imgelerinden kalma... Sen de değilsin. O da değil... Kuzey yıldızı daha uzakta... yeniden yollara düşerler... düşerim... bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda...ben yoluma devam ederim."  Ben bu sergiden sarhoş çıktığımı söyleyebilirim. Anladım bu bir yanılsama... Ölü ressamın çizimlerinden kalma... Bazan bir resim yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda... Ben.. ben... ben bu sergiye kesinlikle gene giderim... 


NOT: Fotoğrafların çoğunu Momentos'un albümünden aldım.


28 Haziran 2011 Salı

Kahve Molası - Boğa Güreşlerinin Gerçek Hikayesi


İçinde abartı ve fantastik barındıran her şeye meyleden bünyem, Kolombiyalı ressam Fernando Botero’nun resimlerini görüp kayıtsız kalamazdı elbette. Botero'nun günümüz estetik anlayışına yeni  yorum getiren bir ressam olduğunu düşünüyorum.  1932 doğumlu olan Fernando Botero’yu  boğa güreşi tutkunu olan dayısı on iki yaşındayken boğa güreşi okuluna göndermiş.  Ancak çok şükür ki Botero matador resimleri yapmayı tercih etmiş.  Kayıtlı ilk resmi de bir sulu boyaymış ve resimde bir matador varmış. Boğa güreşinin nasıl olup  da  bir spor diye kabul edildiğini anlayamam. Vahşetin resmen daniskasıdır.  Bizim memlekette yapılsa, kesinlikle dünyada yer yerinden oynardı. Vahşi Türkler derlerdi de vallahi cümlemizi taşlarlardı. Botero’nun boğa güreşi, arena ve matadorlarla ilgili pek çok resmi var.  Şimdi Botero'nun boğa güreşleriyle ilgili resimlerini Hayal Kahvem'e ekleyeceğim. Ben yıllar önce  boğa güreşlerinin simgesel bir öyküsü olduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Bilmiyorum sen biliyor musun?  Az önce kahve molası verdim. Hem kahvemi hüpletip hem bak sana romantik bir öykü anlatacağım.  

Boğa, gençliğinin baharında her gördüğü güzele gönlü kayan genç bir delikanlıyı simgeliyormuş aslında. Matador ise kadını…  Bilirsin, boğa sürekli matadorun peşinden koşar… Kovalar babam kovalar… Kafasını eğip, boynuzlarını geçirmek için matadorun etrafında dört döner.  Matador ise -yani kadın-, darbeleri yemeden, elindeki kırmızı pelerini sallayarak  “oooleeeeyyyy!” diye boğayı savuşturur. Bu arada matador, boğaya küçük küçük oklar saplar. Elindeki kırmızı pelerini sallayarak boğayı öfkelendirir. Boğa iyice köpürür tabii. Bir öncekinden daha sert saldırır. Ama matador her defasında hem küçük okları boğaya saplamayı hem de ustaca kaçmayı becerir. Bu küçük oklar erkeğin kadına her defasında daha fazla bağlanmasını simgeliyormuş. En sonunda boğa  artık yediği oklardan ve koşturmaktan yorgun düşer.  Gerilir… Gerilir… Ayağını yere sıkı sıkı vurarak sözüm ona matadoru korkutmayı ve matadora doğru koşup son hamlesini denemeye kalkar ki…. Nanananooommm…  Matador ani bir kılıç darbesiyle maalesef boğayı öldürür. İşte  boğanın bu şekilde ölümü neyi simgeliyormuş biliyor musun? Evliliği simgeliyormuş. Yani erkeğin ölümünü.  Bilmiyorum yani… Bu bir metafor tabii… Ben anlatanların yalancısıyım ama boğa güreşlerinin asıl öyküsü böyleyken böyleymiş işte... Fernando Botero’nun resimleri eşliğinde ve Antonio Banderas'ın müziğiyle metaforik bir öykü dinlediniz:) Oleeeeeyyy!