buket uzuner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buket uzuner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2026 Cuma

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Kitaplar okudum.

Çigong yapıyorum.


Arkadaşlarıma evde mozaik yapımını gösterdim.


İlk leyleği gördüm. Neşe doldum.

Akordiyon  çalışmaya devam ediyorum. 

Sinemaya gittim.

5 Kasım 2021 Cuma

Şehir Romantikleri Derneği Kuralım:)

 

"Bir şehre aşık olmak, bir insanı sevmekten farklı değildir. Eğer aşıksanız, sevdiğinizin eksiklerini, hatalarını göremez, gördüklerinizi affedersiniz. Aşkınız sürdüğü sürece sorun yoktur. Ancak aşkın bittiği yerde, artık o sevilene bağımlı hale düşmüşseniz vah halinize! Kimi kez zevkten, çoğu kez sıkıntıdan kahrolarak, yanarak tutuşur, ama ne kadar terk ederseniz, o kadar çok dönersiniz ona! İşte bir kente aşık olmak da tıpkı böyle bir karasevda hikayesidir!"

Buket Uzuner/ Şehir Romantiğinin Günlüğü'nün arka kapak yazısı






12 Temmuz 2012 Perşembe

Kahve Molası - Masallara İnanırım Ben...



Hava sıcak mıcak demedim... İş bu... Ne yapabilirim? Sabahtanberi  arazideydim. Baktım yolunun üzerindeyim. Benim kardeşe uğramak istedim. Bu kez telefon etmeden çat kapı gittim. Beklemiyordu ya şaşırdı tabii. Nasıl özlemişim. Doladım kollarımı boynuna, sımsıkı sarıldım. Baktım kardeş nasıl rahat...  Oh!.. Öğretmen ya... Okullar tatil. Ablası tatil yapmıyor. Çalışıyor öyle mi?  Ne gam! Kardeş ise al takke ver külah kitaplarıyla koklaşıyor.  Neyse... Kardeşle hasbihal etmeye başladık. Söz döndü dolaştı benim hayallerimden birine geldi. Bu dünyayı terk eden şairlerin, öbür dünyada var olduğunu düşündüğüm şairler şehrinde bir arada olduklarına inandığımı söyledim. Benim kardeş Buket Uzuner'in kitaplarını çok sever. Yıllarca önce  Buket Uzuner'in Şairler Şehri adlı bir öykü kitabını okuduğumu hatırladım. Kardeşe sordum. "Var tabii." dedi. Gitti. Kitaplığından eliyle koymuş gibi buldu getirdi. Allahım! O kadar düzenli ki. Ben kime çektim peki? Kardeş bu kitabı 1994 de okumuş. Kitabın iç sayfasına önce kendi adını, altına bu tarihi özenle yazmış. Kitabın ikinci öyküsü Şairler Şehri'ni açtım. Cümlelerin arasında hızlıca dolanarak öyküyü hatırlama çalıştım. Hatırladım... Öykünün kahramanı Esin, düşgücünü yitirmişti. Allah saklasın, ne feci bir durum! Feci!..  Zaten öykünün devamında Esin de,  tekrar düş görebilmeyi çok arzu etmekteydi.  Bir tavsiyeyle düşgücü hastalıkları uzmanına gidiyordu. Düşgücü hastalıkları uzmanı masalların düşgücü hastalarını iyileştireceğine inanıyordu. Ve öykü bir masal tekerlemesi ile başlıyordu. Sonra düşgücü uzmanı, çok uzaklarda, hâlâ herkesin gidemediği bir beldeyi Esin'e anlatmaya başlıyordu. Şehri uzun uzun anlattıktan sonra, doğuştan kor yürekli olan bu şehir insanlarına "şair" dendiğinden bahsediyordu. İşte bu şehirlerin en bereketlisi, en sevdalısına  Şairler Şehri dendiğini söylüyordu.  Esin, düşgücü uzmanının anlattığı bu masaldan etkileniyor, Şairler Şehrin'deki insanları da anlatmasını istiyor, oraya gidilip gidilemeyeceğini soruyordu. Yazarın anlatımıyla Esin,  yetişkinliğin kurutulmuş pınarlarından, koşullu sevinç avcılığı yapmaktan, aşk cimrisi, aşk kabızı insanlarla birlikte yaşamaktan yorulduğunu ve artık masallara inanmak istediğini söylüyordu. Düşgücü uzmanı seansın bittiğini, bir sonraki seansta masala devam edeceğini söyleyince... Öykünün devamını anlatmamalıyım. Okumayan biri benim bu yazıma denk gelebilir. Öykünün tamamını anlatırsam, hevesi kaçar, kitabı okumayıverir. Aman, sakın ha! Buket Uzuner'in  Şairler Şehri adlı öyküsünü illa okumak gerekir. Kardeşime "Bu kitabı alabilir miyim?" diye sordum. Hiç düşünmeden "Evet!" dedi. Hayranlıkla gözlerinin içine baktım. "Ama bilirsin, aldığım kitabı geri vermem." dedim. Bir solukta "Canın sağ olsun!" dedi. "Ama bak, peşin peşin söyleyeyim, bu kitabı bana veriyorsun diye, benim sana kitap vereceğimi sakın düşünme. Bilirsin. Kitap isteme benden, buz gibi soğurum senden!" dedim. "İstemem. Dert etme ablam." dedi.  İyice baktım yüzüne. Şaka yapmıyordu. Son derece samimi ve içten görünüyordu.  Utandım. Sanırım saçlarıma kadar  kızardım. Kafamı öne eğdim. Öykünün başındaki masal tekerlemesini okumaya başladım. "Bir varmış, bir yokmuş... Tanrı'nın kulu pek çokmuş... Benden delisi hiç yokmuş" 

Şimdi bu kahve molasında yazdıklarımın gerçek olduğuna inanmıyorsun değil mi? Biliyorum gene bütün bunları hayal ettiğimi düşünüyorsun. Kuzum, söylesene, sen bu masal tekerlemesini bilmiyor musun?  "Az iken uz iken... Annem evde kız iken... Babam ağlar beşikte, annem ağlar eşikte... Ben onları tıngır mıngır sallardım... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellâl iken, eski hamam içinde... Hamamcının tası yok, külhancının baltası yok... Bu yalanın hiç ötesi yok."  Bak ne diyeceğim... Masallara inanırım ben... Bu yalanın hiiiiiç ötesi berisi yoooook işte:)  Kahve molam bitti... İşe döneceğim... İşeeeee:)



24 Mart 2011 Perşembe

Japonların Samuraisi, Osmanlının Sipahisi, İngilizlerin Şövalyesi Yok Artık! Ya Biz?


İşten eve gelince televizyonun kumandasını elime aldım. Düğmesine bastım. Haberleri açtım. Bir süre haberleri izledim. Sonra kitaplığa doğru yöneldim. Aklımda üç kitap ismi vardı. Epeyce arama sonunda üçünü de buldum. Oturdum kitaplığın yanındaki koltuğa. Elimdeki kitapları karıştırmaya koyuldum.

“Meselâ düşman, bombardımanı her vakit bombalarla yapmıyor. Hayal gücü yüksek, enteresan başka teknikleri de mevcut. Düşman, aralarında sadece on nefer boyu mesafecik bulunan siperlerimize bazen sardalya konserveleri veyahut reçel kutuları fırlatıyor. Bizimkiler de sigara paketleriyle mukabele (karşılık) ediyorlar. Düşmanlar arasında hem de sıcak cephede böyle şakalaşmak cihanda duyulmuş şey midir? (1915- Bir Türk askerin mektubundan)"

“Onuncu saatin son saniyesinde ateş kesildi. Mons yakınlarında daha şanslı bir Alman askeri varmış. Savaşın son dakikasına kadar İngiliz cephesini makinesiyle tarıyor ve saatin dolmasıyla siperinden dışarı tırmanıyor, miğferini çıkarıyor ve eski düşmanları önünde nazikçe selam verdikten sonra arkasını dönüp gidiyor. (1918 – Bir İngiliz askerin günlüğünden)"


Yukarıda yazdığım ilk paragrafı Buket Uzuner’in Gelibolu adlı kitabından alıntıladım. İkinci paragraf ise Gündüz Vassaf’ın Cennetin Dibi adlı kitabında yazıyordu. Gündüz Vassaf “Orduları ile birlikte savaşan, birlikte ölen krallar, sultanlar ortadan kalkalı beri, bilgisayarlı modern konvansiyonel savaş, ölümü iyice anlamsızlaştırdı. Kahramanı korkaktan, cesuru hainden ayırt edemez olduk.” diyordu kitabında. “Yüzyılımızın devletleri uzaktan kumandalı bombalarıyla sivilleri kıyadursun, ortaçağda tepeden tırnağa zırhına bürünen şövalye, aynı zırhı onu korumak için atma da geçiriyor. Yok etmek değil, hükmetmekti esas olan. Bugün sanılanın tersine, insanın ve atın değeri vardı ortaçağda.”

Çağımızın savaşan barışçıl insanının çelişkilerinden bahsediyor Gündüz Vassaf. Bir yandan çocukları oyuncak tabancadan korurken, askerliği geçmiş yüzyılların tersine ayıp bir uğraş sayarken, bir yandan beş kıtada nasıl boğuştuğundan dem vuruyor. Japonların samuraisi, Osmanlının sipahisi, İngilizlerin şövalyesi yok artık diyor. Savaş modern insan korkak oldu.  Er meydanındaki erler yok artık.  "Savaşanlar, borsa güdümlü teknokratların emrinde, maskeli balolarda dolaştırılan kukla köleler gibi kaldılar."


Sonra Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı kitabını aldım elime. Yazarın 1987 de yazdığı “Zıp, Sen Öldün” başlıklı bölümünü açtım. Çok önce okuyup altını çizdiğim cümlelere tek tek göz attım. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra duygularımızı denetlemek için hap yutan, çevremizi denetlemek için ise nasıl düğmeye basan bir toplum olduğumuzdan bahsediyor yazar. Düğmeye basmak sihirli bir iş artık. Düğmeye bastık mı her şeyi oldurabiliyoruz. “Düğmeler sayesinde görüntüler, sesler ve insanlar bir var, bir yok oluyor." Dünya elimizin altında hatta parmağımızın ucunda. Düğmeye bas televizyon açılsın. Tüm görüntüler hızla gerçeğin kendisi haline gelsin. Ne kolay!  Savaşları, depremleri anında görüntüleyip seyrediyoruz. Oturduğumuz yerde sinirleniyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz, protesto ediyoruz. Az sonra yeter bu kadar deyip düğmeye basıyoruz gene. Var ettiğimiz gibi görüntüleri; düğmeye basarak yok edebiliyoruz. Sesleri de öyle... Müzikçaların da telefonun da düğmesi elimizde. İster açar dinleriz ya da konuşuruz. İstediğimizde keseriz seslerini. Kapatıveririz düğmelerini... Güç artık bizde.

O halde, televizyonun bir düğmesine basmakla, nükleer başlıklı füzeler fırlatmak arasında ne fark var? Çeşitli amaçlarla o kadar çok düğmeye basmaya alıştırıldık ki, düğmeye basmak göz kırpmak, nefes almak gibi hayatımızın bir parçası oldu diyor Gündüz Vassaf. Eskiden içeceğimizi almak için bakkala giderdik, şimdi bir bozuk para atıyoruz, düğmeye basıyoruz, hoop içecek elimizde. Bankaya girip banka memuresi ile muhatap olamaya gerek var mı? Yooo... Bankamatikler emrimizde. Üstelik kimsenin suratını, ağız kokusunu çekmeye gerek yok. İnsan ilişkileri, duygulanmalar ortadan kalkmaya başladı artık.  Farkında olmadan “ Yaşamlarımız gitgide daha mekanik, gitgide daha  düzenlenmiş, gitgide daha düşüncesiz ve duygusuz bir rutine tabi kılınıyor.” diyor yazar.


Az önce haberleri seyretmek için ekran başına geçtim. Olan bitene seyirci mi kalaydım yani. Tarih beni şahit yazardı inan ki. Kumandanın düğmesine bastım. Görüntüleri kapattım. “Zip, sen öldün.” Böyle mi olduk yoksa? Aman Allah saklasın! Feci bir hal bu! Feci!

18 Ocak 2011 Salı

İstanbullular - Taraftar Ruhum Gene Depreşti!


Buket Uzuner'in İstanbullular adlı romanının çizgi roman formuna çevrildiğini duyunca, ilk kez bir edebi eserin çizgi roman olarak kitaplaşmasından endişe duymadım. Bilakis ilk kez yüreğimde bir sevinç dalgası  kıpırdandı. Çizgi roman sevdalısı olduğum halde, edebi eserlerin çizgi romana dönüştürülmesi beni neden endişeye sevkediyor biliyor musun?  Bir edebi eserin çizgi romanını okumak kolay gelecek ve orijinallerini okumaya gerek duyulmayacak diye çok korkuyorum. Böyle bir durumu yüreğim kabullenmek istemiyor. Olur mu hiç? Düşünsene... Dostoyevski'nin Suç ve Cezası, Kafa'nın Dönüşüm'ünün sadece çizgi romanı okunsa, sonrasında orijinal romanı okunmasa... Of, ne büyük kayıp olur. Feci bir şey! 


Buket Uzuner  bir vakitler  İki Yeşil Su Samuru ve Kumral Ada Mavi Tuna romanları ile kalbimde yerini bulmuş memleketim yazarlarından biridir. Diğer kitaplarını da okumuşumdur. Ama bu ilk okuduğum kitaplarının tadı nedense bana farklı gelir. Yazara haksızlık yapmamalıyım. Sanırım bu yazarın kabahati değil.  Bazen yeni bir Türk filmi seyredip  "Eski türk filmleri tadında" denir ya... Bir yazısında Numan Serteli, "Eski  Türk filmleri tadı diye bir şey yoktur. O hissettiğin lezzet senin çocukluğunun tadıdır." demişti. Bu sanırım doğru bir tespitti. Belki de Buket Uzuner'in ilk okuduğum bu iki kitabında hissettiğim lezzet benim gençliğimin tadıydı.


İstanbullular kitabının çizimlerini Ayşe Nur Ataysoy yapmış. Çizgi roman alanındaki ilk ürünü olmasına rağmen bence çizimleri nefis olmuş. İstanbullular romanının çizgi romana dönüştürüldüğünü duyduğumda neden sevinmiştim biliyor musun? Çünkü bu romanın asıl kahramanı İstanbul'dur.  Buket Uzuner'in güzelim cümleleriyle "İstanbul'um ben; umut mavisiyim, zehir yeşiliyim, tan pembesiyim, erguvanım, mimozayım, lavantayım. Bilinmezlikler şehriyim; karmaşanın, olabilirliğin ve yaratıcılığın ilham perisiyim."  diyerek okuruna seslenir. İşte bu nedenle İstanbullular romanı İstanbul çizimleri ile kimbilir ne kadar güzel seyredilir ve okunur diye düşünmüştüm. Haklıymışım.  Ayşe Nur Atasoy'un  çizgi romandaki İstanbul çizimleri birer tablo gibiydi.  Özellikle o kareleri  uzun uzun seyrettim.  Son bir şey itiraf etmeliyim. Çizgi roman daha çok erkeklerin tekeli altında görünür. Sanki çizgi roman çizeri de okuru da erkeklermiş gibi bellenir. Bu kitabın yazarı da çizeri de kadın ya  ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Taraftar ruhum gene depreşti. İstanbullular kitabının çizgi romanını okuyup bitirdiğimde şöyle hissettim... İstanbullular  iyi ki çizgi roman haline getirilmiş. Ben bu çizgi romanı sevdim.

20 Temmuz 2010 Salı

Yol... Yola Çıkmak... Yolda...



1611 de İstanbul'da doğan, iyi bir öğrenim gören, Kur'an'ı ezbere bilen ve sarayda görev alan Evliya Çelebi, arkadaşlarının aksine o kadar çok gezi arzusu duymaktadır ki, bir gece rüyasında Muhammed Peygamber'i gördüğünde, "Şefaat Ya Resulullah!" diyeceğine, heyecan ve şaşkınlıktan "Seyahat ya Resullullah!" der. Denk gelir ve demek kabul edilir ki duası, meşhur gezilerine başlar. Zaten Seyahatname'si de bu rüyayı anlatması ile başlar. Önce İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra İstanbul dışına çıkar ve tam elli yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen her yeri durmadan dolaşır durur. Değişik ve ilginç yerler görür, yeni insanlarla tanışır hatta savaşlara katılır. En son gittiği Mısır'da 1683 yılında vefat eder. Gezdiği gördüğü yerleri, tanıdığı insanları, yaşadığı olayları tarih ve yer belirterek, kendi uslubunca, kimi zaman alaycı bir dille, Türk Kültür Tarihi ve Gezi Edebiyatı konusunda önemli bir eser olan ünlü "Seyahatnamesi"ne aktarır.

"Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!" Bu sözleri Tom Sawyer'ın Maceraları, Prens ve Dilenci, Küçük Prens ve Sokak Çocuğu'nun ünlü yazarı Mark Twain 18oo lü yıllarda söylemiş.

Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarını okuduğum yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın daha sonra çıkardığı son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece bakıştık öylece uzaktan. Yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım, kitabı elime aldım. Yazılarına şöyle bir göz gezdirdim. Hımm.. Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli, tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı yeni aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.

Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim ya, Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir. Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim, yola koyulabilirim, yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.

"Gezginler, şairler ve yalancılar, işte aynı anlama gelen üç sözcük!" Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim" öyleyse.. Ne duruyoruz?