tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2011 Pazar

Tarih Dersi Ve Reşat Ekrem Koçu


Hep söylerim... Öğrenim hayatım boyunca bir kez ikmale kaldım. O da ne yazık ki Tarih dersiydi. Şöyle fizik, kimya ne bileyim biyoloji derslerinden kalsam gam yemeyeceğim. Benim gibi hikaye seven biri Tarih dersinden ikmale kalabilir mi? Kaldım işte. Neden itiraf ettim bunu şimdi? 




Orhan Pamuk'un hem Beyaz Kale kitabının ön sözünde, hem de İstanbul adlı kitabında Reşat Ekrem Koçu adı çokça geçer. 1905 yılında İstanbul'da doğan Reşat Ekrem Koçu bir Tarih öğretmenidir. Ayrıca kitapları vardır. Mutlaka İstanbul hakkında, bir ansiklopedi çıkarma gayreti içine girdiğini, İstanbul Ansiklopedisi diye başladığı kitaplar, yazarın geçim sıkıntısı sebebiyle 11. ciltte, "Gökçınar" maddesi tamamlanmadan yarım kaldığını duymuşsundur. Zaten ünlü tarihçi 1975 yılında vefat edince ansiklopedi de bitirilememiştir. Okulda Tarih dersinin ağır kıvamlı havasından içim bayılırdı. Tarihle başım hoş olmayınca, Orhan Pamuk'un kitaplarını okumadan önce bir tarihçi olan Reşat Ekrem Koçu'nun kitaplarına ellemek aklıma bile gelmemişti. Ama sonra… Sonra tadını alınca her kitabının izini sürdüğümü söyleyebilirim.



Mesela Reşat Ekrem Koçu’nun Tarihimizde Kahramanlar adlı bir kitabı vardır. Bu kitap, çoğu tarihimizde isimleri pek duyulmamış, ancak tarihi süreç içinde önemli roller üstlenmiş olduğu düşünülen kahramanlar için yazılmış küçük bir ansiklopedidir. Bak şimdi... Bizler tarih derslerinde padişahlar, sadrazamlar, paşalar falan neler yapmışlar diye okumaz mıydık? Evet, öyle okurduk. Reşat Ekrem Koçu ise tarihe iz düşmüş insanların neler yaptıklarını anlatırken, bir de onların ne tipte ve ne huyda olduklarını anlatır. Eğer tarihi olayları okurken, tarihi yaratan insanların tipleri ve davranışları gözümüzde canlandırılırsa, olay ezber olmaktan çıkar öyle değil mi? Elbette çıkar. Filmlerdeki gibi karakterler oturur yerli yerine... Zaten Reşat Ekrem Koçu'nun hayatı ile ilgili yazıları okuduğumda "Tarihi sevdiren adam" olarak anıldığı öğrenmiştim. Hayatımda ilk olarak bir tarih kitabını zevkle okumuştum. Çünkü Tarih kitabını lezzetli anlatımıyla çok güzel öyküleştirmiş ve anlattığı kişileri ilginç tasvirleriyle gözümde canlandırmıştı. Şimdi bu kitabından bazı bölümler aktarmak istiyorum. Eğer hiç Reşat Ekrem Koçu kitabı okumadıysan, bu yazdığım örnek paragraflardan sonra özel bir Tarihçi ile karşılaştıklarını anlayacaksın.



Mesela kitabın bazı paragraflarında Yavuz Sultan Selim'i şöyle anlatır: "....Muasırların yazdıklarına göre,orta boylu, vücut yapısı sağlam, pehlivan yürüyüşlüydü; kaşları ekseriya çatık, fakat çok tatlı konuşurdu. Zamanında Türkçe’yi en güzel konuşan insanlardan biri olarak tanınırdı. Posbıyıklıydı, sakal bırakmamıştı. Gayet sade giyinir, teşrifattan hazzetmezdi...”

Reşat Ekrem Koçu'nun "Aşık Şair ve Padişahlar" kitabında ise Yavuz Sultan Selim hakkında şöyle bilgi verir: "...Büyük cihangirin hayatında, kendisini tarihe geçirecek bir aşkla bağlanmış bir kadın bilinmiyor. Yavuz Sultan Selim için,ömrü boyunca, ki o ömür çok çok kısa olmuştur,tek kadınla yaşamış tek Osmanlı padişahı denebilir. Ne kadar kısa olursa olsun ,bir imparatorun hayatına tek kadın girmiş ise,ona, o kadına aşkla bağlanmıştı denilebilir....." Nasıl ama?
 

Peki Yıldırım Beyazid 'a bakalım bir de... “…Uzun boylu, kumral, saç ve sakalı, müheykel bir vücut yapısı ile güzel bir yüze sahip, son derece cesur, hususi hayatında zevk ve zerafet sahibi adamdı..” 

Reşat Ekrem Koçu'nun fantastik anlatımının iyice zirveye çıktığı kahramanlarımız vardır. Mesela "Geyik Baba": “…gündüzleri geyiğin üzerinde cenk eder, geceleri de ulu bir kestane ağacı Geyikli Baba’yı gövdesinin içine alarak saklarmış, düşmanı gelir, babayı bulamazmış…” Ne şahane değil mi? "Geyik yapmak" deyimi buradan geliyor olabilir mi?!..

Gene "Mahmud" isimli bir kahramanımızı, başka bir tarihçi ağzından şöyle anlatıyor; "…Peçevili İbrahim Efendi, portresini şöyle çiziyor: “…Omuzlarından aşağıya dökülen uzun saçları, kulaklarının arkasına attığı palabıyıkları, kulağında küpeleriyle kendine has bir kılık kıyafeti vardı…Bir cenk narası attığı zaman bir saatlik yerden işitilirdi…" Vay canına sayın seyirciler!

Şimdi söyler misin, Tarih'i böyle anlatan bir Tarih öğretmeninin derslerini dinlememek mümkün mü? Öğrenim hayatım boyunca bir kez ikmale kaldığımı söylemiştim. Hangi ders? Tarih... Eğer Reşat Ekrem Koçu benim Tarih öğretmenim olsaydı, mümkün müydü Tarih dersinden zayıf almam? Nerdeee? Bilakis Tarihçi olurdum kesinlikle!! Aaa! Aklıma ne geldi. Reşat Ekrem Koçu'nun bu ayrıntılı anlatımı sebebiyle, kitaplarından nefis çizgi romanlar yapılamaz mı sence? Heyy! Nefis olurdu! Of, hep yapıyorum bunu işte... Gördün mü? Ben hayal ettim... Keni hayalime kendim inandım gene!


11 Mart 2011 Cuma

tarih çalışıyorum.. küçük dünya tarihi..


hep söylerim.. öğrencilik hayatımda bir defa ikmale kaldım.. hangi dersti biliyor musun.. tarih..  yıllar sonra reşat ekrem koçu'nun kitaplarını okudum.. iç çeke çeke "keşke daha önce bileydim.. keşke daha önce reşat ekrem koçu'yu öğreneydim.. keşke reşat ekrem koçu benim tarih öğretmenim olaydı" dedim..  ya peki cemal kafadar.. söyler misin tarih profösörü cemal kafadar benim tarih öğretmenim olaydı, ben de tarih uzmanı kesilmez miydim.. hem de nasıl tarihçi olurdum.. kesin.. ya peki metin üstündağ.. metin üstündağ'ın küçük dünya tarihini ilk okuduğumda..  hiç unutmam.. kitabı yüreğime bastırdım.. gözlerimi kapattım..  tarih üzerine hayallere daldım.. ister misin küçük dünya tarihi'nden bazı bölümleri yazayım buraya..  

aşk-meşk tarihi: cam yok.. sır yok.. ayna yok.. bir sabah, bir ilk insan, bir ilk sudaki, ilk aksinin, susuz da görünenini aramış, durmuş.. bir başka bir ilk sabah, bir başka ilk insanda kendi suretini görmüş.. sonra gökten üç elma düşmüş, ikisi bunların başına, biri ayva kıvamındaymış

uygarlık tarihi: ayşegül tatilde, değil henüz.. cin ali, hep savaşıyor.. ayşegül, asker yolu gözlüyor.. cin ali geliyor, ayşegül ile evleniyorlar.. üç tane çocukları oluyor.. ve onlara hamlet, don kişot, adolf hitler adlarını koyuyorlar.. sonra, üç tane de düşükleri oluyor.. pinokyo, polyanna ve gorbaçov adlarını koyuyorlar bu düşüklere de.. haber bültenimiz yayına hazırlandığı sırada, hayat ve uygarlık devam ediyor ve içimiz bir hoş oluyordu

düşünce tarihi: hayata geçmeyen, geçemeyen, bir türlü eylem hali'ne gelemeyen fikirler gün gelmiş - çatmış, düşünce suçu ya da geyik muhabbeti haline dönüşmüşler.. sonra insanlar, giderek içerisinde "ne, kim, nasıl, nerede, ne zaman, niçin, niye, ne kadar" gibi soruları barındırmayan uzun cümleler kurmaya başlamışlar.. sonra ne olmuş, hiç kimse hatırlamıyormuş

felsefe tarihi: ne söylesen hoş, ne söylesen boş

bilinmeyen sinemalar tarihi: "öküz'ün trene baktığı gibi bakma" derler ya.. tren, öküz sineması'ysa ya.. lokomotif, jenerik ve vagonlar da film kareleriyse.. henüz ne olup bittiği bilinemiyor

türkü tarihi: cep telefonu'nun tellerine, kuşlar mı konmaz'mış

ayrılıklar tarihi: herkes aşık olabilir.. asıl mühim olan insan gibi ayrılmasını bilmekmiş galiba

Metin Üstündağ

13 Ekim 2010 Çarşamba

Evliya Çelebi Ve Vampir Folkloru

 
Hiç aklıma gelmezdi hiç. Ne mi gelmezdi? Evliya Çelebi’nin vampirlerden söz edeceği tabii. Bak şimdi. Geçenlerde değerli Tarihçimiz Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabını alsam diye aklımdan geçiriyordum ki baktım Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları bir röportaj var. Hemen ilgiyle okumaya başladım. Söyleşide Cemal Kafadar Evliya Çelebi’den bahsetmiyor mu? Üstelik ne diyor biliyor musun? Seyahate çıkmayı düşünen biri, eğer daha önce Evliya Çelebi’nin dolaştığı coğrafyalara gidecekse, mutlaka yanında Çelebi'nin Seyahatnamesini götürmeliymiş. Evliya Çelebi’nin çok ilginç ve renkli tespitleri varmış. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. Evliya Çelebi'yi niye şimdiye kadar okumayı ihmal ettim ki?
 
 
Bir aralar Cemal Kafadar Vampir folkloruyla ilgilenmiş. Vampir folklorunun tarihinin çok ilginç olduğunu söylüyor. Vampir folkloru 17. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış. 18. yüzyılda yazılı kültüre, 19. yüzyılda ise edebi kültüre geçiyor. Günümüzde ise malum. Sağım solum önüm arkam vampir. Niye? Sakın Edward'la Bella'nın aşklarını duymadım deme! Günümüzün vampir tipi artık Edward! Eski vampirler gibi korkutucu, soğuk, çirkin değil. Yakışıklı mı yakışıklı! Hatırlasana Alacakaranlık’ın Edwad’ını… Bütün kızlar hem filmlerine, hem kendine bayılıyorlar. Ya kitaplar.. Yediden yetmişe tüm kızların elinde.. Günümüzün vampirinden kimse korkmuyor yani.. Ah! "Gelse benim boynuma dişlerini geçirse keşke!" diyen kaç kız duydum biliyor musun? Boyunlarını uzatacaklar neredeyse… Tövbe tövbe…

 
Neyse... Dönelim Tarihçimiz Cemal Kafadar'ın anlattıklarıyla bizim Evliya Çelebi’mize… Osmanlı zamanlarındayız. Ruslar, Lehler, Çekler, Slavlar vampir hikayeleri ile çalkalanıyor. Osmanlı coğrafyasında Macaristan, Sırbistan taraflarında da bu söylentiler çok yaygın. Batı ilgiyle tıp ve hukuk literatüründe böyle bir şey olabilir mi diye kafa patlatıyor. Bir kısmı olur, bir kısmı olmaz diyor. Vampir folkloru Müslüman folklorunde pek rağbet görmemiş gibi sanılıyor sanılmasına ama Hristiyanlarla iç içe yaşıyorlar ya etkileniyorlar kimi durumlardan. Bak şimdi. Bir gün Edirne taraflarından bir köyden, köylüler kadıya başvuruyorlar. Son zamanlarda mezarlarını kazılmış buluyorlarmış. Hristiyan komşuları vampir diye bir şeyden bahsediyorlarmış. Bu vampirler mezarlarından çıkarlarmış da insanlara musallat olurlarmış. Hatta bu Hristiyan komşular şöyle bir çare öneriyorlarmış. “Mezarı kazacaksınız, cesedi çıkaracaksınız, kafasını kesip ayağının önüne koyacaksınız, bir de göğsüne kazık çakacaksınız.” diyorlarmış. İslamiyette mezarı açmak, cesedi kurcalamak doğru değildir tabi ki. Haşır neşir zamanı denilen, insanların hesaba çekileceği ve durumuna göre cennete ya da cehenneme dağıtılacağı zamana kadar bedeninin bütün olarak kalmasına inanıldığı için “ Olur mu böyle bir şey?” diye Kadı’ya soruyor. Evliya Çelebi anlatıyormuş bunları. Ne hoş değil mi? Kadı düşünüyor taşınıyor, eski fetvaları karıştırıyor. Sonunda bir fetva buluyor. Eski fetva vampirden değil ama hortlaktan bahsediyormuş. Ve 150 yıl öncesine aitmiş bu bulduğu fetva. Demek ki Müslümanlarda da kulaktan kulağa da gelse, böyle bir vampir folkloru bir biçimde var. Amcamın ben küçükken anlattığı, hem korkup yerime sinerek dinlediğim, hem de tuhaf bir haz aldığım hikayeleri aklıma geldi. Aslında bir ara yazmıştım Hayal Kahvem'e. Evvel zaman içinde.
 
 
Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini hemen edinebilsem keşke. Cemal Kafadar’ın iki arkadaşı Arnavutluk’u Evliya Çelebi’nin kitabı ellerinde gezmişler. Çelebi kendisine garip gelen, kendisini şaşırtan adetleri tek tek anlatıyormuş. Çelebi’nin tespitleriye onun dolaştığı coğrafyalarda gezinmek müthiş olmalı. Evliya Çelebi 1611 de doğmuş. Yani seneye 400. doğum günü kutlanacak. 400 yıl önce yazılanlardan söz ediyoruz. İnanılacak gibi değil. Delikanlıyken İstanbul’u yana yakıla dolaşıyormuş ve nasıl cihan gezgini olurum diye hayaller kuruyormuş. Babasına haber vermeden Bursa’ya gidince, o zaman ki seyahat şartlarını düşününsene, kimbilir kaç günde gidip gelmiştir İstanbul’dan Bursa’ya? O vakitler 18-19 yaşlarındaymış. Dönüşte babasından sıkı bir tokat yiyiyor. Çok üzülüyor, kırılıyor ama sonra babasıyla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Seyahatten vazgeçemeyeceğini anlatıyor. Babasını ikna etmiş olmalı ki ondan sonra seyahatlerine başlıyor. Ölümü hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte 2. Viyana Kuşatması’nı yazdığı için 1683 den sonra öldüğü düşünülüyor. Cemal Kafadar Evliya Çelebi ile ilgili o kadar güzel ve ilginç şeyler anlatmış ki, inan içimdeki merak duygusu depreşti. Nasıl durur otururum ben şimdi? Hemen edinmeliyim Evliya Çelebi’nin Seyahatmanesi’ni… Ben Evliya Çelebi’nin akrabalarından biri olabilir miyim ki? Kendime o kadar yakın hissettim. Sanki benim büyük büyük büyük büyük babammış gibi. (01.03.2010)

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken..


İşteee... Uzun zamandır okumak istediğim Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabı nihayet elimde. Çok şükür! Cemal Kafadar bir Tarih profesörü. Tuhaf bir durumum var. Öğrencilik hayatımda bir kez ikmale kaldım. O ders neydi biliyor musun? Tarih. Hiç sevmezdim Tarih derslerini öğrenciyken. Artık benden mi tarih öğretmenleri yüzünden mi? Ne desem bilemiyorum. Ne kötü! Nasıl pişmanlık duyuyorum bir bilsen. Neyse, şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. 

Kimi zaman kitapçılara gittiğimde, istediğim her kitabı istediğim her dergiyi satın alamıyorum ya... Para yeter mi o kadar kitap-dergi almaya? Öde babam öde.. Bir de nasıl pahalıdırlar mübarekler. İkinci el satın aldığım kitaplar ve dergiler yanında, kimi zaman dumanı yeni tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitapları okumak istiyor işte bünyem. Kıydım yine paraya, aldım Cemal Kafadar'ın kitabını. Şarkıcı, sinema ya da tv oyuncuları haydi bir de futbolcuları eklersem, onları biliriz anca... Nerden bilebiliriz,Cemal Kafadar'ın adını? Hele tarihle ilgimiz yoksa... Mümkün mü meşhur olmak memlekette bir acayiplik yapmazsan? Koca koca kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış insanları bilmeyiz, iki şarkı söylemiş, üç gol kovalamış insanları biliriz. Bir de baş tacı yaparız haa... Aman Yarabbim! Ne kadar adaletsiz gelir bu durum anlatamam. Peki ben Cemal Kafadar'ı nereden duydum? Gene bir gün kitapçıda bir dergi karıştırıyordum. Almayıp gizli gizli okuyup, yerine bırakacağım dergilerden birinde bir ropörtajına denk gelmiştim. Hatta o okuduğum yazıyı eve gelince Hayal Kahvem'e yazmıştım. Evliya Çelebi ve vampirler ile ilgili bir sohbetti. Çok ilgimi çekmişti. Aynı röpörtajda bu kitabın adı geçiyordu. Kitap adıyla resmen beni vurmuştu. "Kim var imiş biz burada yoğ iken." Kitabın adı müthişti.



Kitap Karacaoğlan'ın bir şiiriyle başlıyor. Şiir, kitaba isim olan "Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesiylesiyle bitiyor. Yazının giriş bölümünde Yunus Emre ve Karacaoğlan'la ilgili bir küçük mukayese yer alıyor. Misal, bu mısrada olduğu gibi, Karacaoğlan bizden önce yaşayanlara seslenirken, Yunus Emre bizden sonra kalanlara selam ediyor. "Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun" diyor. Yunus'un aklındaki ölüm, Karacaoğlan'ın ise hayat... İşte burada devreye Tarihçi Cemal Kafadar giriyor. "Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir." diyor. Ölmüşler ama bir zamanlar vardılar. Demek Tarih biz yoğ iken var olanlarla ilgileniyor. Ne hoş bir tanımlama değil mi? Dönüp tarihe bakıyoruz ve onların yok olduklarını düşünmüyoruz da, bir vakitler var olduklarını düşünüyoruz. Anlatabiliyor muyum?

Bak şimdi.. Dönüp geçmişi seyrediyoruz. İşte tam orada onlar varlar, orada yok olan aslında bizleriz. Geçmişin tecrübelerini duyumsayabilmek için onları anlamamız gerekiyor. İşte Cemal Kafadar burada Ahmet Hamdi Tanpınar'dan örnek veriyor. "İnsan kalbi başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır." sözünü misal gösteriyor. Bir Tarihçinin edebiyat donanımı olduğunu hissetmek ne keyifli! Cemal Kafadar " İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve heregeleliklerini anlamak da bu işin parçası, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan." nedir bu dünyanın hali, nedir bu insanlığın çilesi sorularının peşi sıra gitmenin insanı tarihle ilgilenmeye götüreceğini söylüyor.

Daha kitabın başındayım. Bu kitap "kim varmış?"sorusuyla Osmanlının 16. ve 17. yüzyılda yaşamış, dört "sıradan insanı" nın tahmin etmediğimiz özelliklerini anlatıyor. Yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun. Bu insanlar artık sıradan değiller tabii. Bu kitaba konu olmakla, tarihe mal oluyorlar ve artık "seçilmiş insanlar" oluyorlar. Cemal Kafadar önsözde "Tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmaya çalışacaksa, tarihçi de hem aşkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlılıklarını anlamak isteyecektir." deyip nereye atlıyor biliyor musun? Oğuz Atay'a! Ve edebiyat okumayı öneriyor.

O paragrafı nasıl bağlıyor peki? Fransız Devrimi üzerine pek çok kitap yazılmışken, en çok sivrilen Michelet'in kitabı olunca, bunun nedenini kendisine sormuşlar. Bil bakalım ne demiş? "Ben daha çok sevdim." demiş. Ne hoş! Romantik bir tarihçinin kitabı demek daha çok satıyor. Cemal Kafadar, buradan Cemal Süreya'ya, oradan Selvi Boylum Al Yazmalı'ya geçince, bu kitap benim için artık sadece tarih kitabı olmaktan çıkar, buram buram edebiyat kokar... Şimdi bu kitap koklaya koklaya okunmaz mı sorarım sana? Sorarım valla... Allahım, iyi ki kaçak-gizli dergi okumuşum kitapçıda... Hangi dergiydi ki o acaba? Pahalı mıydı ki? Neden kıyamadım almadım ki o dergiyi? Hemen okumalıyım bu kitabı hemen... Hem tarih hem edebiyatı bir arada, bir daha, ne zaman bulurum ki ben? Heyy! Merak etme... Anlatırım mutlaka devamını. Dayanabilir miyim anlatmadan! Fakat bu kitabı alıp okuman lazım, eğer benden bir tavsiye istersen!

4 Mart 2009 Çarşamba

Dört Hüzünlü Yalnız Yazar

Reşat Ekrem Koçu

Sabah işe gitmeden önce kitaplığımın yanından geçerken Orhan Pamuk'un İstanbul adlı kitabı gözüme çarptı. Aldım yerinden ve kokladım önce. Baktım 2004 yılında okumuşum.Sonra rastgele açtım bir sayfa. Kitabın 11.bölümü çıktı karşıma. Hani "Dört Hüzünlü Yazar" bölümü var ya. Kitapları okurken,ilgimi çeken cümlelerin altını kalemle çizerim ben. Bu bölümde de çizdiğim cümleler var. Ama son paragrafındaki cümlelerin tamamının altını çizmişim hiç acımadan. Sayfanın canı acır mı acaba kalemin ucundan? Bence acımaz! Bence kitap, beğendiği cümlelerin altını çizen okuyuya minnet duyar. Hele benim gibi okuyucuya. Ellerim, koklarım,okurum, çizerim...Bazen de bazı cümleleri sesli okurum...Bütün saydıklarım yetmez. Kulağım da duysun isterim.

A.Şinasi Hisar Yahya Kemal

Orhan Pamuk'un kitabının "Dört Hüzünlü Yazar" başlıklı bölümünün son paragrafında şunlar yazmaktadır: "Hatıra yazarı Abdülhak Şinasi Hisar, hakkında bir kitap yazdığı arkadaşı şair Yahya Kemal,onun öğrencisi ve sonra yakını romancı Ahmet Hamdi Tanpınar ve gazeteci-tarihçi Reşat Ekrem Koçu,bu dört hüzünlü yazar, bütün hayatları boyunca yalnız yaşadılar, hiç evlenmediler ve yalnız öldüler. Yahya Kemal dışındakiler ölürlerken eserlerini istedikleri gibi tamamlayamadıklarını,kitaplarının parçalar halinde yarıda kaldığını ya da istedikleri okuru bulamadıklarını da acıyla hissediyorlardı.İstanbul'un en büyük ve en etkili şairi Yahya Kemal ise, hayatı boyunca kitap yayımlamayı zaten reddetmişti." Kitabın bu satırlarını okuyorum ve bloğumda bu değerli yazarlarımız hakkında yazı yazmaya karar veriyorum. En kısa zamanda!

Ahmet Hamdi Tanpınar

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kız Kulesi ile Galata Kulesi'nin Aşkı

Bu hafta nereye gitsem, sevgililer günü sebebiyle, üzerime üzerime gelen bağırtılar arasında,işte ben de şimdi bloğumda, en hazin aşk diye yorumladığım iki sevgiliden bahsetmek istiyorum. Sevgili olmak için mutlaka insan olmak gerekmez ki . Ben cansız diye düşünülen obje,eşya ve mekanların da bir canı olduğuna inananlardanım. Mesela, İstanbul'un iki mucize simgesi Kız Kulesi ile Galata Kulesi'nin yüzyıllardır süren aşklarına inanmaz mısınız yoksa? Hiç mi duymadınız onların imkansız aşklarını? İki ayrı uçta. Birbirlerini bilirler ve görürler. Varoldukları yerler farklıdır.Karşıdan karşıya sevdalanmak yok mu? Hele işin ucunda bir de kavuşamamak varsa. Zaten asıl aşk kavuşamamak değil midir? Leyla ile Mecnun misali. Yada Kerem ile aslı. Veya Ferhat ile Şirin. Ya Tahir ile Zühre. Yada Yusuf ile Züleyha. Arzu ile Kamber yada. Edebiyatımızda kavuşamayan aşkların hikayesi okadar çoktur ki. Anlat anlat bitmez bunları. Kimbilir belki hepsini birbir bloğumda anlatırım!
Şimdi Kız Kulesi ile Galata Kulesi'nin büyük aşklarını anlatmak istiyorum. Karşıdan karşıya bakıp, kimi zaman aşktan yanıp tutuşan,kimi zaman sadece kendilerine değil,başkalarına da zindan olan iki tarihi mekan.
Masmavi denizin ortasında yapayalnız salırken, gizemli hikayeleri ile kimi zaman iki sevgilinin buluşma yeri olmuş, lakin o sevgililerin ölümü ile son bulmuş bir öykünün; kimi zaman lanetlenmiş bir babanın kızını korumak için uygun gördüğü bir korunak olmuş, ancak bir yılanın sepette gelip kızın canını almasına mekan olmuş bir acılar merkezidir Kız Kulesi. Hakkında anlatılan efsanelerin sonu hep hüzünle bitmektedir.
Şahit olduğu okadar çok aşk vardır ki .Kendisi ise denizin ortasında tek başına kalmıştır. Bir gün neredeyse kendi inşasından 1300 yıl sonra,Cenovalılar inşaatını bitirip de külahını takınca,İstanbul'un siluetinde dimdik yükselen,yakışıklı bir kule görür. Yüzyıllardır beklediği sevgilisi olacaktır bu kule. Hangi kule mi? Galata Kulesi tabii ki!



Cenovalı'lar İstanbul'a geldiklerinde surlarının başkulesi olarak kurarlar Galata Kulesi'ni. Bıçkın,yağız bir delikanlı gibidir. En son tepesine külahı da takılınca olanca görkemiyle okadar yakışıklı olmuştu ki herkes etrafında pervanedir. İnşaatı yükselirken görmüştür uzaktan Kız Kulesi'ni. Yapayalnız denizin ortasında bir hüzünler abidesi gibiydir Kız Kulesi. Galata Kulesi görürgörmez aşık olur bu kıza. Lakin Kız Kulesi hem çok ulaşılmazdır, hem de yaşı kendinden çok büyüktür. Acaba bilse ona sevdalandığını karşılık verir mi? Ne yapacağını bilemez. Çaresizdir.Tarih içinde kimi zaman aşkından yanar kavrulur. Kimiz zaman çaresizlikten yıkılır durur. Her seferinde söndürdüler yangınını. Tekrar tekrar inşa ederler. Her yükselişinde bir daha görür Kız Kulesi'ni, bir daha aşık olur hiç bıkıp usanmadan. Kız Kulesi de aslında ona nasıl aşık,nasıl sevdalıdır. Yangınlar çıktıkça,alevleri gördükçe uzaktan, taşımak ister denizin sularını ateşini dindirmek için lakin mümkün değildir. İkisinin de eli ayağı bağlıdır. Uzaktan uzağa bir sevda bu. Kimsenin kimseye faydası yok. Oldukları yerde aşklarından yanarlar da yanarlar.



Sonunda artık canına tak eder Galata Kulesi'nin. Mutlaka bir haber göndermeli ve aşkını anlatmalıdır Kız Kulesi'ne. Karar verir. 17.yüzyıla geldik artık diye düşünür. İçinde en güzel sevgi sözcüklerini barındıran bir mektup yazar sevgilisine. Hazarfen Ahmet Çelebi'den rica eder. Hazarfen Ahmet Çelebi alır mektubu ve Galata Kulesi'den bırakır kendini Kız Kulesi'ne doğru. Ama okadar ağır gelir ki mektuptaki aşk sözcükleri, dayanamaz Kız Kulesi'ne kadar . Aşk mektubu ulaşamaz varmak istediği yere maalesef. Lakin Kız Kulesi anlar durumu. Akıllıdır. Neler görmüş geçirmiştir. Hazarfen Ahmet Çelebi'nin Galata Kulesi'nden uçması, memlekette hiç görülmemiş bir şeydir. Bir insanı uçuran tabi ki aşktır başka ne olabilir? Bu arabuluculuk Hazerfen Ahmet Çelebi için iyi olmayacaktır. Padişah duyar bu durumu ve çok kızar. Cezayir'e sürer. Hazarfen Ahmet Çelebi aşıklara inanmanın bedelini öder ve 31 yaşında Cezayir de ölür.

O günden sonra Galata Kulesi hem esirlere hem de kendine zindan olacaktır. Kız Kulesi de hem bazı devlet adamlarının hem de kendinin zindanı olacaktır. Kaderleri birdir artık. Usanmazlar bu durumdan. Onlar halen günümüzde bile birbirlerini karşıdan karşıya aşkla sevmeye devam ederler.

Zamanımızda haklarında yazılan en esprili şiir Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na aittir. İstanbul Destanı adlı şiirinde şöyle der:

"İstanbul deyince aklıma kuleler gelir Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır Ama şu Kız Kulesinin aklı olsa Galata kulesine varır Bir sürü çocukları olur"

Galata Kulesi'nin laneti meşhur şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan'a da değer. Oğlu Vedat Galata Kulesi'nden kendini atar ve intihar eder. Yıl 1973...

"...Bir adam düştü Galata Kulesinden, Bu adam benim oğlumdu" der ve "Uyan oğlum, uyan Vedat" diyerek acısını dindirmeye çalışır.

Zaman zaman İstanbul'a gittiğimde, bir Kız Kulesi'ne ve bir de Galata Kulesi'ne bakarım. Kavuşamayan aşıkların simgeleridir onlar. İkisi de hüzünlü birer anıttır. İstanbul'dur. İçinde gizem, lanet, aşk ve özlem barındıran!