7 Haziran 2026 Pazar

Mutluluk Neydi ki?

 

Bugün bir çılgınlık yaptım... Kıt parama kıyıp bir suşi matı aldım. Evet, adına suşi matı deniyormuş. Ben de birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum!

Suşi pirinci, pirinç sirkesi, nori denen o gizemli yosun yaprakları ve bir avokado... Evdeki ton balığı ve salatalık da ekibe katılınca kadro tamamlandı.

Açıkçası ilk başta gözüm çok korkmuştu. Suşi yapmak bana hep Uzak Doğulu şeflerin yıllarca süren eğitimlerle icra ettiği bir sanat gibi gelirdi. Oysa işin sırrı biraz merak, doğru malzemeler ve o meşhur mat yardımıyla dikkatlice sarmaktan ibaretmiş.

Pişirdiğim pirinci soğuttum, pirinç sirkesiyle tatlandırdım. Nori yaprağının üzerine itinayla yaydım. Malzemeleri dizdim, sardım ve...  Nanananoom!... Oldu! Hem de beklediğimden çok daha kolay oldu.

Yemek yapmanın en büyülü tarafı da bu galiba. Dünyanın bambaşka bir köşesinde doğmuş bir kültürü kendi mutfağımda misafir edebiliyorum.

Bu arada küçük bir bilgi: Suşi aslında çiğ balık değil, eski Japoncada ekşi/sirkeli pirinç anlamına geliyormuş. Hikâyesi de çok ilginç... Yüzyıllar önce balıkları bozulmadan saklamak için ekşitilmiş pirincin içine gömerlermiş. Eskiden o pirinç çöpe atılır, sadece balık yenirmiş... Zamanla pirinci sirkeyle tatlandırıp balıkla birlikte yemeyi akıl etmişler ve asıl kahraman o emektar pirinç olmuş. 

Yüzyıllar önce Japonya'da balıkları saklama yöntemi olarak başlayan bu yolculuk, bugün benim mutfağımda mütevazı bir lezzet şölenine dönüştü.

Tam ruloları dilimleyip masaya dizmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kardeşimdi.

"Abla, geliyorum."

Bugünkü planımda ne misafir vardı ne de suşi ziyafeti paylaşmak... Kardeşim eve girer girmez masadaki tabağa baktı... Sonra bana... Sonra tekrar tabağa... 

"Sen mi yaptın bunları?"

Benim öğretmen kardeş, en öğretmen edasıyla gözlerimin içine bakıp ayak üstü sözlü sorusu sorunca, bir an kendimden şüphe ettim. Harbiden ben mi yapmıştım bu şahane suşileri?

Kardeşimin sesiyle kendime geldim:

"Ablam, vallahi çok açım. Ayrıca bilirsin, suşiye bayılırım!"

Birer ikişer derken suşileri soya sosuna bandırarak, büyük bir iştahla silip süpürdü.

Ben de karşısında oturup onu seyrettim.

Mutluluk neydi ki?

Bazan mutluluk, pahalı restoranlarda değil, mutfakta kendi ellerinle, bütün acemiliğinle hazırladığın bir yemeği sevdiğin birinin iştahla yemesini seyretmekti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder