orhan kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orhan kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2026 Pazartesi

Ne Güzel Şey Hatırlamak Sizi

Bazan bir "merhaba"  insanın hayatını değiştirir, bazan da bir şiir...  

1941 yılında, Attila İlhan henüz 16 yaşındayken, İzmir Atatürk Lisesi’nde bir kıza yazdığı mektubun içine Nazım Hikmet şiirleri iliştirdiği için tutuklanmış. İki ay hapis yatmakla kalmamış, eline Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair  ağır bir belge tutuşturmuşlar.

Genç Attila şiirler yüzünden eğitiminden koparıldığında, o tarihte 39 yaşında olan Nazım Hikmet, toplamda 16 yıl sürecek mahkûmiyetinin farklı duraklarından biri olan Bursa Cezaevi’ndeymiş.

Üstelik aynı yılda aynı koğuşta  27 yaşında bir isim daha varmış: Orhan Kemal.
Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiiri bırakıp öyküye yönelen  büyük yazar, o günlerde henüz yolun başındaymış.

Bir mektup İzmir’de bir gencin hayatını zorlaştırırken, Bursa’daki o hapishane koğuşu aslında Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini inşa ediyormuş.

Bütün bunları hatırlıyorum ve aklıma hangi sorular üşüşüyor bilin bakalım? 

Acaba Attila İlhan o mektuba Nazım Hikmet'in hangi dizelerini yazmış?

Acaba o kız kimdi?

Acaba o kız, bir şairin hayatının  kendisine yazılan o mektup yüzünden nasıl altüst olduğunu sonradan öğrenmiş mi?

Bilmiyorum. 

Ancak bildiğim bir şey var. Zamanı ve özgürlüğü ellerinden alsalar da kalemlerini susturamamışlar. 

Onları cezalandıranlar tarihin tozlu sayfalarında çoktan kaybolurken, bu üç isim, o tuhaf kader ortaklıklarıyla bugün hâlâ içimizi titretmeye devam ediyorlar. 

Huzur içinde uyusunlar.


8 Haziran 2015 Pazartesi

Sevdiğim 10 Bıyıklı Roman Yazarı


                       
                         






1- Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 
2- Mehmet Rauf (1875-1931)
3- Memduh Şevket Esendal (1883-1952)
4- Abdülhak Şinasi Hisar (1888-1963)
5- Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)
6- Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) 
7- Kemal Tahir (1910-1973)
8- Orhan Kemal (1914-1970)
9- Oğuz Atay (1934-1977)
10- Ferid Edgü (1936- )





18 Kasım 2014 Salı

Yağmurun Sesine Bak... Yooo... Şu Feleğin İşine Bak!



O gün öyle esti…   Çılgın sonbahar yağmuruna aldırmadım.  İstanbul’a gittim.
Karaköy’den tramvaya bindim. Mimar Sinan Üniversitesi durağında indim.  Orhan Kemal’in 100. Doğum Günü Sempozyumu’na yetişmek niyetindeydim.  
Yağmur hiç dinmeyecek gibiydi. Tramvaydan indim.  Kaldırımlara vuran yağmur insanın içini coşturuyordu. Bembeyaz saçlarına siyah beresini hafifçe yanlamasına takmış, ufak tefek bir adam üç adım önümde yürüyordu. Şemsiyemi açtım. Acele adımlarla yanına ulaştım. Şemsiyemin yarısını başının üstüne geçirdim.
- Aynı yöne gidiyoruz, şemsiyemin altına girmek ister misiniz? Birlikte yürüyebiliriz, dedim.
Durdu. Bana baktı. Sakalları kaşlarıyla birlikte bembeyazdı. Fısıltıyla:

- Merhaba, dedi. Başka ses etmedi. Nazikçe koluma girdi. Şemsiyemin altında yürümeye devam etti. Ben ise yürümekle kalmadım, yeniden konuşmaya başladım.
- Orhan Kemal’in doğum gününe gidiyorum da, dedim.
Şaşırdı sanki… Tekrar durdu. Muzipçe gülümsedi.
- Orhan Kemal hemşehriniz mi olur? dedi.
Sanırım bu soruyu hiiç beklemiyordum. Hafifçe alt dudağımı sarkıttım.
-Yoooo! dedim.
Gülüverdi.
- Niye gidiyorsunuz peki? dedi.

Ötesini berisini düşünmedim. Coşkuyla anlatmaya başladım:
- Orhan Kemal’i çok severim. Öykülerini severim. Anarşist ruhunu severim. Sonsuz insan ve memleket sevgisini severim. Nazım Hikmet’le hapishane anılarını severim. Onun yazdıklarını okurken, Türkçemin lezzetini hissederim, dedim.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin kapısına gelmiştik. Aklımdan geçen şuydu, ben nasılsa tüm gün kapalı mekanda olacağım ya, şemsiyemi ona hediye edeceğim.
- Burada yolumuz ayrılıyor…… dememe kalmadı, okul bahçesinden bir grup insan bize doğru koşmaya başladı.
-Ethem Abi hoş geldin, diyerek yol arkadaşıma el ettiler.
Hoppalaaa! Nasıl yani? Şaşırdım kaldım.
Onlar birbirlerine dostlukla sarılırken, içlerinden birine olan biteni ayak üstü anlattım.
- İnanmıyorum! Yoksa meşhur biri mi? diye sordum.
- Elbette, dedi. Ethem Çalışkan!.. Çok ünlüdür. Mimar Sinan mezunudur. Atatürk’ün imzasını stilize eden, ders kitaplarında yer alan İstiklal Marşı’nın ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin yazımını yapan kişidir.
 
Yeminle hiç bilmiyordum. Yan yana geldik.
- Aşk olsun ama… Beni nasıl da bıdı bıdı konuşturdunuz. Meğer siz de Orhan Kemal’in doğum gününe geliyormuşsunuz, dedim.
Bembeyaz gülümsedi.
- Benim için çok güzel bir gün başlangıcı oldu, teşekkür ederim, dedi.
İnanılır gibi değil… İlk konuşmacılardan biri idi… Ve  elimdeki kitabı sevgiyle adıma  imzalayıverdi:)
 

8 Ekim 2012 Pazartesi

Mesele Esir Düşmekte Değil, Teslim Olmamakta Bütün Mesele.



Attila İlhan'ın hayatına dair yazılar okuyorum. 1925’te bürokrat bir babanın oğlu olarak Menemen’de doğan şair, ilk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde tamamlamamış. Bak şimdi, şurası çok ilginç... Attila İlhan, İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıftayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirlerinin yakalanması üzerine  tutuklanmış ve iki ay hapiste yatmış. 1941 yılında, 16 yaşındayken, kız arkadaşına yazdığı bir mektupta, Nazım Hikmet şiiri yazdığı için, Attila İlhan'ı sadece hapise atmaları yetmemiş, ayrıca eline Türkiye'nin hiç bir yerinde okula gidemeyeceğine dair bir belge vermişler. Ne vicdansızlık!.. Bu sebeple üç yıl eğitimine ara vermek zorunda kalmış düşünebiliyor musun? Ancak 1944 yılında Danıştay kararıyla okuma hakkını tekrar kazanmış. Eğitimine izin çıkınca, İstanbul Işık Lisesi'ne kaydolmuş. Sonra İstanbul Üniversitesi  Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş. 

 
Bu kez, 16 yaşında hapis yatıp, eğitimden men edilen Attila İlhan'ın kız arkadaşına şiirlerini yazdığı yasaklı şair Nazım Hikmet, 1940'lı yıllarda acaba neredeydi diye merak ettim. Yazdığı şiirler ve kitaplar sebebiyle, çeşitli davalardan 34 yıl hapis cezasına çarptırılan, 13 yılı aralıksız toplam 16 yılını Türkiye'nin dört bir yanındaki ceza evinde geçiren Nazım Hikmet, Attila İlhan'ın hapis yatıp, eğitimden men edildiği yıllarda Bursa Cezaevi'ndeymiş.  Ve  oda arkadaşı  kimmiş biliyor musun? Niğde'de askerliğini yaparken, "Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak", "yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik" suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılan Orhan Kemal'miş. Hayat ne acayip!  Bir insanın hayatında yeniden üretilmesi, parayla satın alınması, yerine konulması mümkün olmayan en kıymetli  şey, zaman değil midir? Feci hallere misaller silsilesi! Orhan Kemal  önceleri şiirler yazarmış. Hapishanede Nazım Hikmet'in yönlendirmesiyle ve eğitimiyle öykü yazmaya başlamış. Meğer memleketimin en büyük iki usta edebiyatçısının, Attila İlhan ile Orhan Kemal'in hayatında, Nazım Hikmet'in ne mühim bir yeri varmış.  Onları gereksiz mahkûm edenleri, zamanlarını zalimce çalanları şiddetle kınamamız gerektiğine inanıyorum. Attila İlhan, Orhan Kemal... Ve elbette Nazım Hikmet... Unutulmadılar.  Ve asla unutulmayacaklarını çok iyi biliyorum.

Of, şimdi yazacaklarımdan inan utanıyorum. "Bu kadar zalimliğin arkasından bu yazdığın iş mi?" diyebilirsin belki... Bak şimdi... Acaba Attila İlhan  mektubunda,  Nazım Hikmet'in hangi şiirlerini o kıza yazmıştı? Ve  Attila İlhan'ın mektubunda  Nazım Hikmet şiirlerini  yazdığı kız kimdi? O kız... Şeey...  Acaba... Attila İlhan'ın başına gelenleri öğrendi mi? Çok merak ediyorum. Ne yapayım yani? İnsan aklına üşüşen düşüncelere yasak koyamıyor ki! Hem  yukarıdaki hayatlarda öğrendik ya... Yasak çok feci bir şey öyle değil mi?



NOT: Başlık Nazım Hikmet'in bir dizesidir.

30 Mart 2011 Çarşamba

Edebiyat, Merhamet ve Paylaşma Duygularını Öğretir Mi İnsana?

Bizim dönemin terbiyesinde başkalarının yanında yemek, yiyemeyecek olanları özendirmek ve imrendirmek ayıptı. Günahtı hatta. Sokakta yemek hiç uygun görülmezdi. Elinde çikolata ya da muz yiyeceksin mesela, yanındaki çocuğun ya gözü kalırsa, bu hiç doğru bir şey değildi. Ya yiyeceğini paylaşacaktın, ucundan azıcık verecektin arkadaşına ya da kimsenin seni görmediği bir yerde tek başına yiyecektin. Böyleydi bizim zamanımızın terbiyesi. Mühim mesele aslında çok mühim de, zamanımızda çok dikkat edilmiyor sanırım bu durumlara. 

O zaman “Orhan Kemal”in “Çikolata” adlı öyküsünü hatırlamak gerekiyor galiba. Abla, kardeşi ve yoğurtçunun kızı bu öykünün üç kahramanı. Yoksullar her üçü de. Nerden anlıyoruz? Bir şekerci dükkanının önündeler. Abla kardeş, ancak paralarını birleştirip tek bir çikolata almaya niyet ederler. Daha önce yemişlerdir çikolata. Tadını bilirler. Yoğurtçunun kızı ise hayatında yememiş. Yoksul ama gururlu. Söylemiyor daha önce hiç çikolata yemediğini güya. Abla kardeş tahmin ederler tabi kızın hiç çikolata yemediğini. Onun yanında yemek istemezler. Alacakları çikolata ancak ikisine yetecektir çünkü. Gitse bir yanımızdan diye düşünürler. Kız bir türlü gitmez. Yanında yiyip de kızı imrendirmek istemezler. Üç çocuğun şekerci dükkanı önündeki konuşmalarını Orhan Kemal inanılmaz etkili bir üslupla kaleme almıştır. Yoğurtçunun kızı hiç çikolata yememiştir yememesine, gene de burnundan kıl aldırmaz. Belli etmez. Kışkırtır çocukları. Canı istemiyor havalarına yatar. İstese zaten alabilecekmiş pozları atar. Bedava verseler bile yemeyeceğini söyler. Bunun üzerine iki kardeş alırlar çikolata ve yerler kızın yanında. Öykünün son bölümü insanın yüreğini yakar. Çocuklar yedikleri çikolatanın parlak kağıdını top yapıp yere atarlar ve giderler ki yoğurtçunun kızı bekler de bekler bir süre… Sonra yerden eğilip alır gümüş kaadı… “Topmuş gibi, buruşuk kaadı havaya attı,tuttu,attı,tuttu. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti, sidik kokuyordu sokak.” İşte öykünün hiç unutulmayacak son cümlesi şöyledir: “Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı.”


Merhamet ve paylaşma duygularımızı kışkırtmak için, 15 Eylül 1914 yılında Ceyhan’da dünyaya gelen ve 1970 yılında yitirdiğimiz,Türk Edebiyatının toplumcu gerçekçi yazarı Orhan Kemal'in kitaplarını okumamızın tam zamanı. Tam zamanı. 01.09.2010 ( Bu yazının devamında Ayfer Tunç'un bu öyküyü yorumlaması hakkında bir yazı yazabilsem keşke.. Du bakalım.. Yazarım belki..)

26 Haziran 2010 Cumartesi

Nereden Nereye?



İnanamıyorum... Ömrümde belkide ilk kez yağmur yağmadı diye çok sevindim. Nasıl sevinmem.. Bugün bizim köyden Harika kız'ın düğünü vardı.. Düğün açık havada yapılacaktı.. Yapıldı işte.. Yağmur yağmadı ya.. Oh, değme keyfime.. Darısı diğer evleneceklere.. Keyif deyince, bak aklıma ne geldi? Orhan Kemal tabii ki..."Hoppalaaa!" deme.. Gelir elbette! Hani sorar ya Kırmızı Küpeler'de.. "Ehli keyfin keyfini kim tazeler?" diye. Kim tazeler peki? Cevabı Orhan Kemal'den dinleyelim gene. Kim olacak.. " Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler." Nasıl ama? Haydi devam edeyim.. Orhan Kemal'den bir edebi bilmece daha söyleyeyim.. De bakayım, "Nargilenin şartı kaçtır?" Cevabı acayip matraktır.. "Meşe, köşe, maşa, Ayşe" Nasıl ama? Şahane!

Orhan Kemal var ya, o güzeller güzeli kitapların yazarı, 15 Eylül 1914 yılında doğmuş. Peki ne zaman ölmüş? Tam 40 yıl önce bu ay.. 2 Haziran 1970'de.. Bakar mısın, yağmurdan, düğünden söz ediyorken nerelere geldim gene... Ben aslında bizim köyün kızı Harika'nın gelinliğini anlatacaktım.. Niye ben böyleyim? Daldan dala nasıl atlıyorum? Yazının başında düğündeydim.. Söyler misin kuzum, ben düğünden, sevgili yazar Orhan Kemal'e nasıl geldim!?! Ha, bak son bir şey daha söyleyeyim.. Orhan Kemal'in yukardaki pozunun var ya.. Oyy! Hastasıyım!! Hımm.. Tamam.. Tamam.. Yazımı kesiyorum burada işte... Anlayacağın, bugün bende durumlar bu merkezde.. Böyleyken böyle!

18 Nisan 2010 Pazar

Fırat Budacı İle Birlik Oldum Soruyorum: Orhan Kemal'in Katili Kim?

Fırat Budacı’nın, haftalık mizah dergisi Uykusuz’daki yazılarını okumayı çok severim. “Kendimi Durduracak Değilim”in tam manasıyla takipçisiyim. Hayal Kahvem’de daha önce de Fırat Budacı hakkında bir yazı yazmıştım. Bu hafta “Bir Şeyler Duydum” köşesinde, “Orhan Kemal’in Katili Kim?” başlıklı bir yazısı vardı. Yazdıklarına okadar katılıyorum ki, okumayanlar için aynen bloğuma geçirmek istedim. Fırat Budacı ile birlik oldum soruyorum: Orhan Kemal'in katili kim?

“Orhan Kemal’in yazdığı üç ciltlik dev gibi bir roman varken geçen hafta gazetelerde, “Acaba katil Güllü olabilir mi?”,“Hanımın çiftliğinde şok! Muzaffer’in katili Güllü mü?”, "Hanım’ın Çiftliği’nde katil kim?” başlıklarıyla onlarca haber yapıldı. Hatta Hürriyet Gazetesi Adana’ya giderek dizinin oyuncularına tek tek “Katil kim?” sorusunu sordu. Alınan cevaplar şöyle:

· “İnanın ben sizden daha çok merak ediyorum…”
· “Herkes olabilir, tahmin yürütüyoruz ama bulamıyoruz.”
· “ Bilen birileri varsa bana söylemesin; böyle daha heyecanlı oluyor çünkü…”
· “Yok, ben öldürmüş olamam. Sanmıyorum, ben değilimdir her halde…”