Son günlerde Raymond Carver’ın yazdığı her şeyi okuyorum.
Büyük olaylar yok, çarpıcı kırılmalar yok. Ama bir yerden, insanın en savunmasız noktasına dokunuyor. Çünkü anlattığı her şey tuhaf bir şekilde tanıdık... Sıradan hayatlar, görünmeyen yorgunluklar, kimsenin açık açık dile getirmediği o sessiz yükler.
Carver’ın öykülerinde kahraman yok.Sadece hayatı idare etmeye çalışan, bir günü daha sağ salim atlatmanın peşindeki insanlar var.
Belki de bu yüzden, geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken onu hatırladım. Hani bazı insanlar vardır, kendini bir anda sorumlulukların ortasında bulur. O da onlardan biri.
Her ay düzenli olarak nafaka ödüyor. Çocukları var, istekleri bitmiyor. Annesi, kardeşi… Birinin borcu bitmeden diğerininki başlıyor. Telefonu çaldığında genelde iyi bir haber gelmiyor.
Dışarıdan bakınca, hayat işte, denebilir. Ama bilirsiniz… Bazı hayatlar gürültü çıkarmadan, sessizce ağırlaşabilir.
Onu dinlerken Carver’ın “Fil” adlı öyküsü geldi aklıma. Oradaki adam gibi… sürekli veren, sürekli taşıyan.
Carver’ın hikâyesindeki fil elbette gerçek değil. İnsanın omzuna çöken, görünmeyen, ama her adımda kendini hissettiren bir ağırlık.
Arkadaşıma baktım. Onun da fili var. Belki kimse görmüyor. Belki o da pek dillendirmiyor.
En tuhafı ne biliyor musunuz? Bazan o yükün, onun kimliğine dönüştüğünü hissediyorum. Şikayet bile etmiyor çoğu zaman. Sanki sırtındaki fili indirse, geriye anlatacak bir hikayesi kalmayacak.
Düşünüyorum da… kimlerin sırtında fil var? Yoksa bazı insanlar bu yükü taşımak için mi seçiliyor?
Cevabı bilmiyorum. Ama şunu görüyorum... Bazı insanlar kendi hayatını yaşamıyor, başkalarının hayatını sırtında taşıyor.
Ve belki mesele o fili indirmek değildir. Belki mesele, o ağırlıkla devrilmeden yürümeyi öğrenmektir.
Hatta belki… Bazı insanları ayakta tutan şey, sırtlandıkları o yüktür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder