Akşam eve dönüyordum. Dar bir sokak, sıkışmış trafik, sabırsız klaksonlar…
Sonra araba gitti. Ben durdum. Camı açtım. Ne oldu? dedim. Top oynarken kolum kırıldı, dedi.
Cümle o kadar sakindi ki… Sanki kırılan kolu değil de oyuncağıydı. Gel, bırakayım seni, dedim. Muhtemelen benden önce duran sürücünün niyeti de aynıydı.
Aklımda sorular uçuşmaya başladı. Arabaya almam doğru mu? Ailesi ne der? Güvenli mi? Yanlış anlaşılır mı?
Arkamdaki hayat sabırsızdı; klaksonlar kararımı hızlandırıyordu. ‘Evimiz yakında,’ dedi. Bu söz, bir an içimi rahatlattı. ‘Peki,’ dedim… ve yola devam ettim.
Dikiz aynasından baktım. Bir eliyle bisikletini itmeye çalışıyordu. Diğer kolu ise yanında, hareketsiz duruyordu.
Durumdan etkilendim. Eski ben olsam… dururdum. Klaksonlara aldırmazdım. Yardım ederdim. Güvenirdim. Sorumluluk alırdım. Bir şey yapardım mutlaka. Arabayı bırakır, bisikletini iterdim. Boynumdaki şalı koluna sarar, askı yapardım.
Ama yapmadım. Hiçbir şey yapmadım.
Daha fenası... Kendime söylenirken yakaladım kendimi... Diyordum ki... Niye yaşadım bunu? Niye karşıma çıktı? Niye, ne oldu? diye sordum da hiç durmadan geçip gitmedim?
Vay arkadaş! Ben ne olmuştum?
Gece zor geçti. Ertesi gün arkadaşlarıma anlattım.
Dikkat et, dediler, Böyle sahnelerle kandırıp sonra hırsızlık yaptırıyorlar.
................
Bazan insanın içini en çok acıtan şey, kötülük yapmak değil… iyilik yapamamaktı... Ayrıca... iyiliğe inanmak da zorlaşmıştı.
Belki de bütün mesele, korkuya rağmen yardım etmeyi unutmamaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder