eşekarısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eşekarısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

Ve Mandalina ve Manda ve Mandolin


Düşünün… Bir gün birileri çıkıp “mandalinalar tehlikeli” dese. Önce gülersiniz. Sonra şüphe başlar. Sonra… Kimse sorgulamaz... Bir bakmışsınız, herkes buna göre konuşuyor.

Prof. Dr. Şiir Erkök Yılmaz’ın Eşekarısı adlı kitabındaki 1977 yılında yazdığı “Evvel Zaman İçinde Değil” öyküsü, tam da bu dönüşümün hikâyesi. Masum bir şeyin nasıl tehdit haline getirildiğini, üstelik bunun nasıl bu kadar kolay kabul gördüğünü anlatıyor.

Bir noktada toplum netleşiyor: mandalar ve mandalinalar. Taraflar belli. Roller dağıtılmış. Ve kimse bu ayrımın neden yapıldığını sorgulamıyor. Çünkü mesele artık doğru ya da yanlış değil. Mesele, mandalinaların tehdit ilan edilmesiyle birlikte herkesin o oyunun parçası haline gelmesi.

Şiir Hoca, mandalar ile mandalinalar arasında, mandolinin yükselen gürültü içinde duyulmaz hale gelişini de haybeye eklemiyor. Bu oyunda en çok kaybolanlar, sesi en az çıkanlar.

Öykü burada ince ama sert bir ironi kuruyor: Aslında ortada gerçek bir tehlike yok. Ama herkes varmış gibi yaşamaya başlıyor.

İşte bu yüzden hikâye rahatsız edici. Mandalina... Manda... Bir kelime değiştiğinde, bir şey tehdit olarak ilan edildiğinde, gerçekliğin ne kadar hızlı yeniden kurulabildiğini anlatıyor.

Ve insan ister istemez şunu düşünüyor... Gerçekten mandalinalar mı tehlikeliydi? Yoksa birilerinin öyle demesi mi yetti?


15 Ağustos 2013 Perşembe

Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus


Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!


İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.