charles bukowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
charles bukowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2010 Salı

Onu Okuduktan Sonra Eskisi Gibi Olmak Mümkün Değil...



Bir önceki yazımda John Fante'den söz etmiştim ya.. Hazır yeri gelmişken şimdi John Fante ile ilgili bildiğim bir durumu daha paylaşmak istiyorum. Charles Bukowski'yi bilirsin.. Almanya'da doğmuş, Amerika'da büyümüş, büyürken de inanılmaz acılar çekmiş bir adam.. Bir babası var.. Evlerden uzak.. Hani Allah düşmanıma bile vermesin denir ya aynen öyle.. Acımasız, vicdansız, sevgisiz bir baba.. Nasıl dövüyor çocuğu anlatamam sana.. Sebepli sebepsiz.. Kemerle.. Nerden mi biliyorum? Kitabında yazıyor.. Charles Bukowski 1920 doğumlu ve 1994 yılında ölene kadar 45 tane kitap yazmış.. Daha çok da kendini anlatmış.. Ergenlik çağında nasıl sivilceli ve akneli bir cilde sahip bir çocuk.. Of! Hastanelerde çektiklerini öyle bir yazı diliyle anlatıyor ki okuyanın canını feci yakıyor.. Kobay gibi kullanıyorlar çocuğu.. Neler neler deniyorlar üzerinde.. Ve dehşet acılar çekiyor.. Düşünsene ergenlikte ne kadar önemlidir karşı cinse yakışıklı ya da güzel görünmek.. Kitaplarında çektiği acıları mazohist bir dille ama tüm samimiyetiyle anlatıyor.. Yaşadıklarını dürüstçe yazınca, kızamıyorsun ki Charles Bukowski'ye.. Vicdanın el vermiyor.. Eee.. Böyle bir çocuk ne olacak büyüdüğünde? Alkolik, kumarbaz, küfürbaz, edepsiz biri oluyor tabii.. Üzgünüm ama çok da çirkin bir adam ayrıca.. Fakat herşeye rağmen bir kitaplar yazıyor.. Of! "Söz büyücüsü müsün be adam?" diyesin geliyor yazdıklarını okuyunca.. Yoo.. Doğruya doğru.. Öyle kitaplarının başucu kitabım olduğunu söylesem yalan olur.. Aslında genelde kadınlar okumaz Charles Bukowski'yi.. Dili acayip küfürlüdür.. Ayrıca kadınları aşağılar gibi bir görüntü verir.. Bana göre göründüğü gibi değildir.. Şunu kesinlikle söyleyebilirim.. Charles Bukowski hakkında "Onu okuduktan sonra artık eskisi gibi kalmanıza imkan yoktur." diye bir yazı okumuştum.. Çok doğru bir tespittir bu.. Charles Bukowski bence acısını yazı diline en iyi yansıyan yazarlarından biridir.

bukowski

Bir dakika.. Ben John Fante ile ilgili yazı yazacaktım.. Charles Bukowski'yi yazıyorum iyi mi? Konuyu dağıtmak istemiyorum ama önyargılı olmak iyi bir şey değil ki.. Bana "böyle bir adamı neden ikide bir yazıyorsun bloğuna" diyorsun ya.. Lütfen acele etme de dinle beni.. Bak şimdi.. Charles Bukowski yazar olmaya kararlı ya.. Parası da yok.. Ne yapacak? Sürekli Los Angeles Halk Kütüphanesi'ne gidiyor.. Dur durak bilmeden kitap okuyor.. Büyük yazarların bütün kitaplarını bitirmiş.. Bütün Rus yazarları, Dante'yi, Shakespeare'i, Hemingway'i, yüzlerce ünlü ünsüz yazarın kitaplarını, eline geçen aklına gelen bütün kitapları okuyor.. Kursağına kadar kitapla dolmuş ve artık okuduğu kitaplardan tat alamaz olmuş.. Canı epeyce sıkkın.. Son zamanlarda yaptığı gibi kütüphanedeki raflardan gene rastgele kitaplar çekmektedir.. Şöyle bir kaç sayfasını okumakta ve yerine bırakmaktadır.. Bir kitap daha çeker.. Bakar. Kitabın adı Toza Sor.. Yazarı John Fante.. Tanımaz.. Kitabı açar ve birkaç cümle okur.. Charles Bukowski o anı anlatırken şu cümleleri kurar: "Her zamanki üslupla karşılaşmayı bekleyerek bir sayfa açtım ve sözcükler, evet, sıçradılar üzerime, aniden, panter gibi. Sayfadan sıçrayıp matkapla deler gibi deldiler beni." Charles Bkowski'yi yeniden şevklendiren bir kitaptır Toza Sor.. Kitabı kütüphaneden ödünç alır ve odasına gider.. Bir solukta okur kitabı.. Zaman zaman gülümseten, tuhaf, sakin bir mizah tarzı vardır John Fante'nin.. Charles Bukowski'nin dinle ilgisi yoktur.. John Fante'de azıcık dine meyil hisseder ve bu durumunu aktarım tarzından hoşlanır.. Aralarında benzer pek çok şey farkeder.. Diğer iki kitabını da okur John Fante'nin ama en çok Toza Sor'u sever. Bu arada Charles Bukowski kitaplarını yazmaya devam eder.. Aradan yıllar geçer.. Charles Bukowski meşhur olmuştur.. Bir söyleşisinde kendisini en çok etkileyen yazarları sorarlar.. Turgenyev ve John Fante'nin adını verir. Editörünün dikkatini çeker bu söyleşi.. Dinle bak.. Bundan sonrası daha enteresan.. Hayat resmen tesadüfler silsilesi.. Gerçek hayatlar da roman gibi..

john fante

Editör Charles Bukowski'nin söyleşide verdiği isim üzerine Toza Sor'u okur ve çok beğenir.. Kitabı tekrar basmaya karar verir.. İnanabilecek misin bilmiyorum ama Charles Bukowsi'nin ilk kez John Fante'yi keşfettiği günden o güne yaklaşık kırk yıl geçmiştir. Kitabın ilk baskısının 600 tane kadar olduğu anlaşılır. Editör yeni basım için Charles Bukowski'den önsöz yazmasını ister. Bukowski memnuniyetle övgü dolu bir önsöz yazar.. Bu arada öğrenirler ki John Fante ileri derecede şeker hastalığından dolayı gözleri kör olmuştur, bacakları kesilmiştir, hastanede yatmaktadır.. John Fante, Bukowski'nin yazdığı önsözden ziyadesiyle etkilenmiş. ve kendisiyle tanışmak istemektedir.. Doktorların artık fazla ömrü kalmadığını söyledikleri sevdiği yazarı yaşamının son günlerinde hastanede ziyaret eder Charles Bukowski.. Şöyle anlatır John Fante'yi: "Ufacık bir adam yatıyordu çarşafın altında.. Bacaklarından geriye pek bir şey kalmamıştı........ Fakat olağanüstü bir yüzü vardı, küçük bir buldog yüzü. Müthiş bir azamet vardı o yüzde. "cesaret" daha müşfik bir söz..... " Ölmek üzere olan bir adamın mutluluğunu ve belki tarihinin derinliklerinde unutulup gidecek bir yazarı tekrar edebiyat dünyasına kazandırmanın güzelliğini düşünsene.. Mutlu ölmüştür John Fante.. Kesin.. Böyleyken böyledir işte.. Ne diyeceksin şimdi? Charles Bukowski yaşam tarzı veya küfürlü yazılar yazıyor diye tu kaka denilecek bir yazar değildir.. Bilakis hergün evimize giren gazetelerdeki ya da televizyondan gözümüze gözümüze sokulan rezillikleri seyredeceğimize, Bukowski ve Fante'nin kitaplarını okusak ve okuduğumuzu göğsümüzü gere gere söyleyebilsek keşke.. Hey! Ben John Fante'yi yazacaktım.. Bu yazı Charles Bukowski'ye bir güzelleme oldu iyi mi? Hoppala! Ben ne yaptım gene şimdi?

6 Eylül 2010 Pazartesi

Hayatı Filme Konu Olmuş Yazar - John Fante

Sahici öyküsü olan, hele yazarların yaşamlarını konu alan filmleri çok severim. Bana göre belgesel gibi değil de, bir öykü halinde edebiyatçıların yaşamlarını seyretmek çok daha keyifli. Ayrıca filmdeki kişi adları gerçek isimler olmayınca, seyrederken kimin yaşamının filme çevrildiğini bilsem bile, başka insanların da benzer hayatları yaşamış oldukları hissine kapılırım. Bu durum da hoşuma gider. Geçenlerde Aşka Sor adlı filmi seyrettim. Film ünlü yazar John Fante’nin, Parantez yayınları tarafından, Avi Pardo çevirisiyle memleketimizde satılan Toza Sor adlı kitabının sinemaya uyarlanmış haliydi. Tabii yazarın kitabının adını, filmde Aşka Sor diye çevrilmesini yadırgamadım değil. İlgi çekmek için mi böyle adlandırılmış anlamak mümkün değil. Bir ara yazar Charles Bukowski'den bahsetmiştim ya... İşte burada.. Enteresan bir durum vardır. John Fante’nin, Charles Bukowski’nin ruh akrabası olduğu söylenir. Zaten Bukowski, John Fante’nin özellikle Toza Sor adlı kitabının yazarlığına ömür boyu sürecek bir katkı yaptığını yazmıştır.

Film John Fante'nin gerçek yaşamında olduğu gibi, 1930’lar ekonomik buhranı sırasında geçiyor. Yani bir dönem filmi. Film yazar olmaya çabalayan genç bir adamın, yoksulluğu, parasızlığı, İtalyan asıllı olması sebebiyle çevresindeki beyaz anglosaksonlar tarafından aşağılanması karşısında gönül kırıklığıyla verdiği mücadeleyi, son derece samimi ve abartısız bir dille aktarıyor. Yazarın niyeti beyaz bir Amerikalı ile evlenmek ve çocuklarını bu aşağılamalardan kurtarmakken… Hayat bu… Hiçbir şey planlandığı gibi olmaz malum… Felek yazarımızın karşısına Meksikalı güzel bir garson kız çıkarır. Bu kez aşağılama sırası yazara gelmiştir… Önceleri kızı Meksikalı olduğu için yerden yere vurur... Öfke, kızgınlık ile başlayan ilişki; aşk, sevgi ve tutkuya dönüşür… Finalden hiç bahsetmeyeyim. Sadece hüzünlü bir film olduğunu söyleyebilirim.

Sanıyorum aynı konu defalarca filme çevrilmiştir. Buna rağmen gerçek yaşamları konu alan filmleri farklı değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Bir yazarın yaşadıklarını izlemek, bir edebiyat eserinin filme uyarlanmış halini görmek gerçekten etkileyici oluyor. Ayrıca film kendi dönemini iyi ve kötü yanlarıyla oldukça güzel yansıtmış. İnsan 1930 ların ekonomik buhranlı Amerikasını seyrederken, içinde bulunduğumuz 2000li yıllarda memleketimizde ve dünyada yaşananlarla o kadar benzerlik seziyor ki, ekonomik krizlerin sonu hiç mi gelmeyecek, ne asıllı olursa olsun aşağılanmalar hiç mi bitemeyecek diye düşünmeden edemiyor.

15 Haziran 2010 Salı

En Kısa Andır Mucize

Bak ne oldu? Evde turşu muhabbeti olunca, bir filmin turşu diyaloglu bir sahnesi aklıma geldi. Diyeceksin ki gene nereden nereye? Bak şimdi... 2005 yapımı, Factotum adlı filmde, alkol sebebi ile hiç bir işte düzgün çalışamayan, ucuz otellerde yatıp kalkan, bulabildiği her türlü üçüncü sınıf işlerde çalışmak zorunda kalan Henry Chinaski (Matt Dillon) nin kadınlarla ilişkisi, hayat mücadelesi ve yazmaya, yazarlığa hevesi anlatılmaktaydı. Bu film aslında ünlü yazar Charles Bukowski'nin yaşamının bir kesitini anlatan, otobiyografik bir filmdi.

Filmde Henry yaptığı yüzlerce iş görüşmelerinden birindedir. Bir turşu fabrikasının ofisindeler. Yetkili ile aralarında şuna benzer bir görüşme geçer:
- Yazarsın ha..
-Evet,
-Neden bir turşu fabrikasında çalışmak istiyorsun?
-Bana büyükannemi hatırlatıyor.
- Öyle mi?
- Ona gittiğimde bana turşu koyardı hep,
- Ne tür yazıyorsun?
- Genelde kısa hikayeler. Romanımın da yarısına geldim.
- Ne hakkında?
Neyse, konuşma sanırım bu minvalde bir süre devam edip gidiyordu. Henry işe alınıyordu. Ama gene içki nedeniyle işi kaytarınca, kapının önüne bırakılıyordu. Beş parasız sefalet içinde yaşıyor. Bir ara baba evine sığınmak istiyor. Babası evde ancak para verirse kalabileceğini söylüyor. Barda tanıştığı bir kadının evine yerleşiyor. Tüm bu karmaşanın içinde tek tutkusu yazmak. Her şey hakkında yazmak istiyor. Zaten turşu fabrikasının sahibi ile yaptığı görüşmede, patronun kanser hastası karısı hakkında yazacağını söylemesi sebebiyle sanırım işe alınıyordu. İlginç bir filmdi. Beni en çok ilgilendiren bir yazarın hayatı hakkında olmasıydı tabi. Filmin öyküsü sahiciydi.

Charles Bukowski, Almanya'da doğmuş, Amerika'da büyümüş, alkolik ve kumarbaz olması sebebiyle sefil bir hayat yaşamış, Amerika'nın yeraltı kültürünü iyi bildiği ve sokaklardan geldiği için, 1920 doğumlu yazar, 1994 yılında ölünceye kadar yazdığı 45 tane kitapta, genellikle toplum dışı insanları ve depresyonu konu almış. Daha çok kendi hayatını anlatmış. Ve oldukça küfürlü olan dilini de yazılarına geçirmiş. Tarzı bu. Adam sahiden rezil bir yaşam sürmüş. Kumarbaz, alkolik, küfürbaz... Öyle böyle değil yani. İyi de, ne yapabilirim? Charles Bukowski böyle diye öykülerini ve şiirlerini okumayacak mıyım? Okurum vallahi. Çünkü yazdıkları dehşet etkili.

Bak şimdi, bir dedikodu da benden Charles Bukowski ile ilgili. Günlerden bir gün, sanırım 2000'li yıllar... Yer... Bizim memleket... Bukowski'nin Kasabanın En Güzel Kızı adlı öyküsü Açık Radyo'da yayınlanıyor. RTÜK yayını sakıncalı bularak radyoyu tam 15 gün kapatıyor. Yaşam şartları nedeniyle hayat kadını olan 19 yaşındaki kasabanın en güzel kızının intihara giden yaşamının anlatıldığı bu öyküde, eee yazarı da Charles Bukowski olunca, okkalı sözler yer alıyor. Bu sözler de uygun görülmüyor. O hayatların sahicisinde dil küfürlü değil midir? Yazar da aynısını öyküsüne geçirmiş. Aklına Can Yücel'in şiirlerini getirsene. Onun gibi mesela... Öyle... Can Yücel'in ağzı bozuk diye edebi dehasından şüphe duyulabilir mi? Asla. Bu yazarlar ağızlarında acı biberlerle dolaşırlarmış... Dolaşırlar da ağızlarının acılığı ile hayatımızı çoğaltırlar. Hoppala... Gene ben ne yazacaktım? Ne yazdım şimdi iyi mi? Diyebilirsin ki, bu yazıyla turşunun ilgisi ne? Valla bilmiyorum ki... Dün gece turşuyla ilgili muhabbet olunca, aklıma bu filmdeki turşulu diyalog geldi. Eee, o film de yazar Charles Bukowski ile ilgiliydi. Laf lafı açınca benim yazım da işte bu hale geldi... Eyvah, yazım sansüre uğrar mı ki? Ben şimdi Charles Bukowski'nin edepli bir şiiri ile yazımı sona erdireyim, iyi mi?


EN KISA ANDIR MUCİZE
yalnız kalmaktan
daha kötü şeyler de vardır hayatta
ama genellikle
bir ömür alır bunun
farkına varmak
o zaman da
çok geçtir
ve çok geçten
daha kötü
bir şey yoktur hayatta.

Charles Bukowski