john fante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john fante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2011 Salı

Biraz Mola... Hayalcilerin Dünyasına Küçük Bir Yolculuk...




Şimdi işe biraz mola vereceğim. Bir elimde yandan çarklı kahvem. Diğer elimde Murathan Mungan'ın ilaç niyetine okuduğum kitabı Meskalin 60 Draje. Tamam. Bugün yüreğim Tasavvur adlı  drajesini kahveyle birlikte hüpletmek istiyor. Dinleyeceğim yüreğimi. Şifa niyetine okuyup içeceğim. Murathan Mungan diyor ki: "Galiba en acısı, insanların artık "tasavvurlarını" yitirmiş olmaları. Gündeliğin baş döndürücü hızı, gelecek endişesi, yarın korkusu, şimdiki zaman mutsuzlukları arasında bütün bütüne yitirilen hayal kurma gücü, hepimizin elinden geleceği alıyor... Gelecek kimseye kalmıyor." Ne kadar doğru tespitler değil mi? Murathan Mungan'ın şiirlerinin tam manasıyla müptelasıyım. Deneme kitapları ise resmen ruhuma ilaç...  Yeminle böyle hissediyorum. Kendisi farkında olmalı ki şu anda elimde tuttuğum kitabına Meskalin adını vermiş. Bu kitapla gözümüzün önünde duran olgulara bakarken, gerçekliğin  değişik ve farklı boyutlarıyla yüzleşmeyi, yanlış öğrenmelerin kirlettiği algılarla gözümüzün bizden sakladıklarını yeniden tartışabilmeyi amaçlamış.  Bana göre Murathan Mungan günümüz Türk Edebiyatının en güçlü şairlerinden, düşünürlerinden biri. Ortalarda yok. Adı çok fazla duyulmuyor. Biliyorum ki onun Türkçe'sinin lezzetini alan asla peşini bırakamıyor. Sonra ben bir Murathan Mungan ideolojisinin var olduğuna inanıyorum. Ve bu ideoloji bana çok yakın, çok tanıdık  geliyor. İşte şimdi Tasavvur ile ilgili yazısını okuyorum. Ve yazdıklarına yürekten katılıyorum. Günü yaşamaya, günü kurtarmaya, günü yakalamaya çalışmaya akortlanmış insanlar olarak  yanlızca zamanımızı değil, aklımızı ve hayallerimizi  de daralttığımıza inanıyorum. Gene bir başka şairi hatırlamanın vakti. Gülten Akın'ın o güzeller güzeli dizesi.. "Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya." Bu dizeyi sık sık yazmak istiyorum. Günümüzün dört bir koldan akan görüntü kirliliği, resmen bizlere görüntü hipnozu yaratıyor. Ve  artık uyuşmuş gözlerle hiçbir şey görmez, hissetmez oluyoruz. Yazar gibi bu durum  beni çok korkutuyor. Kimi zaman gördüğümüz şeyler asıl görmemiz gerekenleri kapatıyormuş gibi  his veriyor. Ve gözlerimizin önünde yenileşme diye gerçekleşenler, kişisel ve toplumsal  tarihimizi bir bir yok etmekle kalmıyor, hayallerimizi, ortak tasavvurlarımızı yok ediyor. "Tasavvurlarının arkasında hayatlarıyla duranların, durabilenlerin sözlerinin dolaşımında zenginleşebileceği bir çağa, hiçbir hayalin gerçeklikle sınanmadığı, "gerçekçi olmamakla" suçlanmadığı kolektif bir çağa hazırlandığımızı düşünüyorum. Hayatı, sanat gibi yaşamak isteyen büyük hayalcilerin korkusuz tasavvurları, rüya zenginlikleri, içinde bulunduğumuz  tıkanıklığı aşabilecek en büyük kaynak bence." diyor Murathan Mungan.. Mola bitti. İşe dönmeliyim. Ama önce illa ki  büyük bir hayalcinin hayalini dinlemeliyim. John Lennon söylüyor... İmagine... HAYAL ET!

7 Eylül 2010 Salı

Onu Okuduktan Sonra Eskisi Gibi Olmak Mümkün Değil...



Bir önceki yazımda John Fante'den söz etmiştim ya.. Hazır yeri gelmişken şimdi John Fante ile ilgili bildiğim bir durumu daha paylaşmak istiyorum. Charles Bukowski'yi bilirsin.. Almanya'da doğmuş, Amerika'da büyümüş, büyürken de inanılmaz acılar çekmiş bir adam.. Bir babası var.. Evlerden uzak.. Hani Allah düşmanıma bile vermesin denir ya aynen öyle.. Acımasız, vicdansız, sevgisiz bir baba.. Nasıl dövüyor çocuğu anlatamam sana.. Sebepli sebepsiz.. Kemerle.. Nerden mi biliyorum? Kitabında yazıyor.. Charles Bukowski 1920 doğumlu ve 1994 yılında ölene kadar 45 tane kitap yazmış.. Daha çok da kendini anlatmış.. Ergenlik çağında nasıl sivilceli ve akneli bir cilde sahip bir çocuk.. Of! Hastanelerde çektiklerini öyle bir yazı diliyle anlatıyor ki okuyanın canını feci yakıyor.. Kobay gibi kullanıyorlar çocuğu.. Neler neler deniyorlar üzerinde.. Ve dehşet acılar çekiyor.. Düşünsene ergenlikte ne kadar önemlidir karşı cinse yakışıklı ya da güzel görünmek.. Kitaplarında çektiği acıları mazohist bir dille ama tüm samimiyetiyle anlatıyor.. Yaşadıklarını dürüstçe yazınca, kızamıyorsun ki Charles Bukowski'ye.. Vicdanın el vermiyor.. Eee.. Böyle bir çocuk ne olacak büyüdüğünde? Alkolik, kumarbaz, küfürbaz, edepsiz biri oluyor tabii.. Üzgünüm ama çok da çirkin bir adam ayrıca.. Fakat herşeye rağmen bir kitaplar yazıyor.. Of! "Söz büyücüsü müsün be adam?" diyesin geliyor yazdıklarını okuyunca.. Yoo.. Doğruya doğru.. Öyle kitaplarının başucu kitabım olduğunu söylesem yalan olur.. Aslında genelde kadınlar okumaz Charles Bukowski'yi.. Dili acayip küfürlüdür.. Ayrıca kadınları aşağılar gibi bir görüntü verir.. Bana göre göründüğü gibi değildir.. Şunu kesinlikle söyleyebilirim.. Charles Bukowski hakkında "Onu okuduktan sonra artık eskisi gibi kalmanıza imkan yoktur." diye bir yazı okumuştum.. Çok doğru bir tespittir bu.. Charles Bukowski bence acısını yazı diline en iyi yansıyan yazarlarından biridir.

bukowski

Bir dakika.. Ben John Fante ile ilgili yazı yazacaktım.. Charles Bukowski'yi yazıyorum iyi mi? Konuyu dağıtmak istemiyorum ama önyargılı olmak iyi bir şey değil ki.. Bana "böyle bir adamı neden ikide bir yazıyorsun bloğuna" diyorsun ya.. Lütfen acele etme de dinle beni.. Bak şimdi.. Charles Bukowski yazar olmaya kararlı ya.. Parası da yok.. Ne yapacak? Sürekli Los Angeles Halk Kütüphanesi'ne gidiyor.. Dur durak bilmeden kitap okuyor.. Büyük yazarların bütün kitaplarını bitirmiş.. Bütün Rus yazarları, Dante'yi, Shakespeare'i, Hemingway'i, yüzlerce ünlü ünsüz yazarın kitaplarını, eline geçen aklına gelen bütün kitapları okuyor.. Kursağına kadar kitapla dolmuş ve artık okuduğu kitaplardan tat alamaz olmuş.. Canı epeyce sıkkın.. Son zamanlarda yaptığı gibi kütüphanedeki raflardan gene rastgele kitaplar çekmektedir.. Şöyle bir kaç sayfasını okumakta ve yerine bırakmaktadır.. Bir kitap daha çeker.. Bakar. Kitabın adı Toza Sor.. Yazarı John Fante.. Tanımaz.. Kitabı açar ve birkaç cümle okur.. Charles Bukowski o anı anlatırken şu cümleleri kurar: "Her zamanki üslupla karşılaşmayı bekleyerek bir sayfa açtım ve sözcükler, evet, sıçradılar üzerime, aniden, panter gibi. Sayfadan sıçrayıp matkapla deler gibi deldiler beni." Charles Bkowski'yi yeniden şevklendiren bir kitaptır Toza Sor.. Kitabı kütüphaneden ödünç alır ve odasına gider.. Bir solukta okur kitabı.. Zaman zaman gülümseten, tuhaf, sakin bir mizah tarzı vardır John Fante'nin.. Charles Bukowski'nin dinle ilgisi yoktur.. John Fante'de azıcık dine meyil hisseder ve bu durumunu aktarım tarzından hoşlanır.. Aralarında benzer pek çok şey farkeder.. Diğer iki kitabını da okur John Fante'nin ama en çok Toza Sor'u sever. Bu arada Charles Bukowski kitaplarını yazmaya devam eder.. Aradan yıllar geçer.. Charles Bukowski meşhur olmuştur.. Bir söyleşisinde kendisini en çok etkileyen yazarları sorarlar.. Turgenyev ve John Fante'nin adını verir. Editörünün dikkatini çeker bu söyleşi.. Dinle bak.. Bundan sonrası daha enteresan.. Hayat resmen tesadüfler silsilesi.. Gerçek hayatlar da roman gibi..

john fante

Editör Charles Bukowski'nin söyleşide verdiği isim üzerine Toza Sor'u okur ve çok beğenir.. Kitabı tekrar basmaya karar verir.. İnanabilecek misin bilmiyorum ama Charles Bukowsi'nin ilk kez John Fante'yi keşfettiği günden o güne yaklaşık kırk yıl geçmiştir. Kitabın ilk baskısının 600 tane kadar olduğu anlaşılır. Editör yeni basım için Charles Bukowski'den önsöz yazmasını ister. Bukowski memnuniyetle övgü dolu bir önsöz yazar.. Bu arada öğrenirler ki John Fante ileri derecede şeker hastalığından dolayı gözleri kör olmuştur, bacakları kesilmiştir, hastanede yatmaktadır.. John Fante, Bukowski'nin yazdığı önsözden ziyadesiyle etkilenmiş. ve kendisiyle tanışmak istemektedir.. Doktorların artık fazla ömrü kalmadığını söyledikleri sevdiği yazarı yaşamının son günlerinde hastanede ziyaret eder Charles Bukowski.. Şöyle anlatır John Fante'yi: "Ufacık bir adam yatıyordu çarşafın altında.. Bacaklarından geriye pek bir şey kalmamıştı........ Fakat olağanüstü bir yüzü vardı, küçük bir buldog yüzü. Müthiş bir azamet vardı o yüzde. "cesaret" daha müşfik bir söz..... " Ölmek üzere olan bir adamın mutluluğunu ve belki tarihinin derinliklerinde unutulup gidecek bir yazarı tekrar edebiyat dünyasına kazandırmanın güzelliğini düşünsene.. Mutlu ölmüştür John Fante.. Kesin.. Böyleyken böyledir işte.. Ne diyeceksin şimdi? Charles Bukowski yaşam tarzı veya küfürlü yazılar yazıyor diye tu kaka denilecek bir yazar değildir.. Bilakis hergün evimize giren gazetelerdeki ya da televizyondan gözümüze gözümüze sokulan rezillikleri seyredeceğimize, Bukowski ve Fante'nin kitaplarını okusak ve okuduğumuzu göğsümüzü gere gere söyleyebilsek keşke.. Hey! Ben John Fante'yi yazacaktım.. Bu yazı Charles Bukowski'ye bir güzelleme oldu iyi mi? Hoppala! Ben ne yaptım gene şimdi?

6 Eylül 2010 Pazartesi

Hayatı Filme Konu Olmuş Yazar - John Fante

Sahici öyküsü olan, hele yazarların yaşamlarını konu alan filmleri çok severim. Bana göre belgesel gibi değil de, bir öykü halinde edebiyatçıların yaşamlarını seyretmek çok daha keyifli. Ayrıca filmdeki kişi adları gerçek isimler olmayınca, seyrederken kimin yaşamının filme çevrildiğini bilsem bile, başka insanların da benzer hayatları yaşamış oldukları hissine kapılırım. Bu durum da hoşuma gider. Geçenlerde Aşka Sor adlı filmi seyrettim. Film ünlü yazar John Fante’nin, Parantez yayınları tarafından, Avi Pardo çevirisiyle memleketimizde satılan Toza Sor adlı kitabının sinemaya uyarlanmış haliydi. Tabii yazarın kitabının adını, filmde Aşka Sor diye çevrilmesini yadırgamadım değil. İlgi çekmek için mi böyle adlandırılmış anlamak mümkün değil. Bir ara yazar Charles Bukowski'den bahsetmiştim ya... İşte burada.. Enteresan bir durum vardır. John Fante’nin, Charles Bukowski’nin ruh akrabası olduğu söylenir. Zaten Bukowski, John Fante’nin özellikle Toza Sor adlı kitabının yazarlığına ömür boyu sürecek bir katkı yaptığını yazmıştır.

Film John Fante'nin gerçek yaşamında olduğu gibi, 1930’lar ekonomik buhranı sırasında geçiyor. Yani bir dönem filmi. Film yazar olmaya çabalayan genç bir adamın, yoksulluğu, parasızlığı, İtalyan asıllı olması sebebiyle çevresindeki beyaz anglosaksonlar tarafından aşağılanması karşısında gönül kırıklığıyla verdiği mücadeleyi, son derece samimi ve abartısız bir dille aktarıyor. Yazarın niyeti beyaz bir Amerikalı ile evlenmek ve çocuklarını bu aşağılamalardan kurtarmakken… Hayat bu… Hiçbir şey planlandığı gibi olmaz malum… Felek yazarımızın karşısına Meksikalı güzel bir garson kız çıkarır. Bu kez aşağılama sırası yazara gelmiştir… Önceleri kızı Meksikalı olduğu için yerden yere vurur... Öfke, kızgınlık ile başlayan ilişki; aşk, sevgi ve tutkuya dönüşür… Finalden hiç bahsetmeyeyim. Sadece hüzünlü bir film olduğunu söyleyebilirim.

Sanıyorum aynı konu defalarca filme çevrilmiştir. Buna rağmen gerçek yaşamları konu alan filmleri farklı değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Bir yazarın yaşadıklarını izlemek, bir edebiyat eserinin filme uyarlanmış halini görmek gerçekten etkileyici oluyor. Ayrıca film kendi dönemini iyi ve kötü yanlarıyla oldukça güzel yansıtmış. İnsan 1930 ların ekonomik buhranlı Amerikasını seyrederken, içinde bulunduğumuz 2000li yıllarda memleketimizde ve dünyada yaşananlarla o kadar benzerlik seziyor ki, ekonomik krizlerin sonu hiç mi gelmeyecek, ne asıllı olursa olsun aşağılanmalar hiç mi bitemeyecek diye düşünmeden edemiyor.