Aslında her şey, son zamanlarda kendimi sokak sanatının o gizemli ve bazan afacan dünyasına kaptırmamla başladı. Sokaklarda yürürken önünden geçip gittiğimiz o gri duvarların ardındaki hikayeleri, sprey boya kokusunun altındaki felsefeyi merak edince kendimi derin bir araştırmanın içinde buldum. Sanatın sadece steril müze salonlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ruhu olduğunu fark etmek, bakış açımı tamamen değiştirdi.
Gombrich’in o meşhur "Sanat diye bir şey yoktur, aslında sadece sanatçılar vardır" sözü kulağımda çınlıyor. Araştırdıkça görüyorum ki, binlerce yıl önce mağara duvarına bizon çizen o el ile bugün bir çıkmaz sokağı renklendiren el aslında aynı şeyi fısıldıyor: "Buradayım ve dünyaya bir iz bırakmak istiyorum." Kant’ın dediği gibi, sanat aslında "amaçsız bir amaçlılık"; yani hayatımızdaki o gereksiz şeylerin en gereklisi!
Görünür olma, iz bırakma, mekanı dönüştürme.
Müze yerine sokak, kömür yerine sprey boya. Ama mesele aynı.
Mağaradan sokaklara...
Aradan binlerce yıl geçti... Değişen teknik, değişmeyen ihtiyaç.
Bu yolculukta beni en çok heyecanlandıran, sanatın bir nesneden ziyade bir eylem oluşu. Mesela Marcel Duchamp’ın bir pisuarı alıp Çeşme adıyla sergi salonuna koyarak başlattığı o kafa tutuş, bugün sokak sanatçılarının elinde dev bir direnişe dönüşmüş durumda.
Kim bilir, belki bir sonraki köşe başında karşımıza çıkacak o renkli çizim, bize dünyanın sandığımızdan daha özgür olduğunu fısıldar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder