ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2026 Perşembe

Sokak Sanatına İlgim Katmerleniyor...

Aslında her şey, son zamanlarda kendimi sokak sanatının o gizemli ve bazan afacan dünyasına kaptırmamla başladı. Sokaklarda yürürken önünden geçip gittiğimiz o gri duvarların ardındaki hikayeleri, sprey boya kokusunun altındaki felsefeyi merak edince kendimi derin bir araştırmanın içinde buldum. Sanatın sadece steril müze salonlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ruhu olduğunu fark etmek, bakış açımı tamamen değiştirdi.


Gombrich’in o meşhur "Sanat diye bir şey yoktur, aslında sadece sanatçılar vardır" sözü kulağımda çınlıyor. Araştırdıkça görüyorum ki, binlerce yıl önce mağara duvarına bizon çizen o el ile bugün bir çıkmaz sokağı renklendiren el aslında aynı şeyi fısıldıyor: "Buradayım ve dünyaya bir iz bırakmak istiyorum." Kant’ın dediği gibi, sanat aslında "amaçsız bir amaçlılık"; yani hayatımızdaki o gereksiz şeylerin en gereklisi!

Görünür olma, iz bırakma, mekanı dönüştürme. 
Müze yerine sokak, kömür yerine sprey boya. Ama mesele aynı.
Mağara duvarlarından sokak duvarlarına... 
Aradan binlerce yıl geçti... Değişen teknik, değişmeyen ihtiyaç.

Banksy Flower Thrower mural, yapay zekayla üretilmiş

Sokak sanatı, sadece estetik bir tercih değil, şehri ve kamusal alanı reklam panolarından geri alma mücadelesi. Düşünsenize, Banksy’nin duvarlara çizdiği o çiçek atan maskeli protestocu figürü olmasaydı, sokaklar sadece soğuk beton yığınlarından ibaret kalmaz mıydı?



Ya da Shepard Fairey’in  ikonik tasarımları ve Invader’ın dünyanın dört bir yanındaki binaların köşelerine gizlediği o küçük pikselli mozaikleri... Bu sanatçılar neden anonim kalmakta direniyor, neden bu işi bir suç ile sanat arasındaki o ince çizgide yürütüyorlar? İşte son aylarda tam olarak bu soruların peşindeyim.


Sanatın sadece bir sonuç değil, izleyiciyle tamamlanan canlı bir süreç olduğunu keşfettikçe, artık sokaktaki her stencil veya grafiti bana bir çizimden fazlasını anlatıyor. O sokağın ruhuna bırakılmış bir itirazı görüyorum. Araştırmalarım derinleştikçe bulduğum bu yeni hikayeleri sizinle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. 

Kim bilir, belki bir sonraki köşe başında karşımıza çıkacak o renkli çizim, bize dünyanın sandığımızdan daha özgür olduğunu fısıldar.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Istırabı Zevk Edindim. Pancarlı Kısır Pişirdim.

"Pancar sebzelerin en keskinidir. Turp, elbette ki daha ateşlidir, ama turpun ateşi soğuk bir ateştir. Hoşnutsuzluğun ateşidir, yoksa ihtirasın değil. Domates, doğrusu şehvetlidir. Fakat onda da bir su altı akıntısı halinde uçarılığı, havailiği sezersiniz hep. Pancarlar ise korkunç ciddidir.  

Pancar aslında melankolik bir sebzedir. Istırap çekmeye onun kadar isteklisi yoktur. Örneğin insan şalgamı ne kadar sıksa kanatamaz... 

Pancar tıpkı suç yerine geri dönen katile benzer.  Vişnenin havuçla işi bittiğinde ortaya çıkan şeydir pancar. Sonbahar mehtabının kuşaklar önceki, sakallı-bıyıklı, çoktan gömülmüş atasıdır. Fosilleşmesine ramak kalmış! 

Eski bir Ukrayna atasözü vardır: "Pancarla başlayan hikaye şeytanla biter." 

Eh, o riski göze almak zorundayız artık."

Tim Robbins'in Parfümün Dansı adlı kitabının girişinde  yazan pancarla ilgili yukarıdaki cümleler aklıma gelince, eh, ben de o riski göze alayım dedim. Ve sabah işe gelmeden  pancarlı kısır pişiriverdim.  Denemeyen varsa, hararetle tavsiye ederim. 

Yok katile benzer, yok melankoliktir, yok ıstırap çekmeye meyillidir  gibi sözler etseler  bile, hiiiiiiç aldırmam. İşte az önce hepiciğini yedim bitirdim. Pancarlı kısır, hele buzdolabında soğutup yerseniz, lezzeti fevkaladenin fevkinde bir yaz yemeğidir.  Bakın buraya yazıyorum:  Pancarlısına kefilim:)