ergen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2011 Salı

Kahve Molası - Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Az önce bir müşterimle ofiste kahve içiyorduk. Kızıyla ilgili endişelerinden söz ediyordu. Son günlerde çok değiştiğinden, kaba davrandığından, ders çalışmadığından, hayallere daldığından... "Hey! Ne güzel!" dedim. Kızdı bana. "Neresi güzel?" dedi. Güldüm. Camdan dışarıya baktım. İnce ince yağmur yağıyordu. O günleri hatırladım. Fikret Kızılok'un en sevdiğim şarkısının sözleridir.  "Yıllar geçse de üstünden... Bu kalp seni unutur mu?" Orta sondaydım. Sanırım ilk ergenlik günlerimi yaşıyordum. Sadece bedenimde değil, duygularımda, ruhumda, hiç bilmediğim değişiklikler seziyordum. Sokakta kovboyculuk- kızıldericilik, sek sek, yakan top oynayan o afacan kız gitmiş, yerine aynaların önünde uzun uzun duran biri gelmişti. Kimdim ben?  Anlamadığım bir şeyler değişiyordu. Artık umursamaz, herşeye gülüp geçen kız değildim. Aynı durumlara, farklı zamanlarda, değişik tepkiler veren biri olmuştum. Bazan çılgınlar gibi, neşeli ve enerjik buluyordum kendimi. Bir süre sonra bitkin ve içine kapanık olabiliyordum. Her şeyim abartılıydı. Ya çok sesli kahkalarla gülüyor, ya da yastığa başımı gömüp saatlerce ağlıyordum. 



Enerjim bedenimin ve duygularımın büyümesine mi harcanıyordu acaba? Çabuk yoruluyordum. Çoğunlukla kimseyle konuşmak istemiyordum. Ailemi korkuttuğumu bilsem bile, odamda tek başına kalmak hoşuma gidiyordu.  Ders notlarım düşmüştü. Arkadaşlarıma ve aileme çabuk kırılıyordum. Olur olmaz herşeye çata çat cevap vermeyi, karşımdakinin söylediğine inansam bile tersine gitmeyi marifet bellemiştim. O anlarda yüreğimde bencilce bir mutluluk peyda oluyordu. Ama sonrasında kendimi fazlasıyla suçlu hissediyordum. Asıl mühimi hayallerimdi tabii. Hayaller kuruyordum. Artık eskisi gibi üzerimdeki alacalı eşortmanlarım, ayağımda annemin iki numara büyük ayakkabılarıyla köşedeki bakkala gitmeye utanır olmuştum.  Üç kardeştik. Annem sabahları  "kim ekmek almaya gider?" diye sorduğunda, her defasında gitmeyi rededen, odama kaçan ben, şimdi bakkala gitmeye hep  gönüllü oluyordum. Niye? Çünkü onu görebiliyordum. Üniversiteye gidiyordu. Komşumuzun oğluydu. Sokakta biz top oynarken denk gelirse, katılır, oynardı. Hepimizin abisiydi. Kardeşlerimin babannemlerde kaldığı bir gün, ekmek alma görevi üzerime kaldı tabii... Ayaklarıma annemin koca papuçlarını giymiş, pembe mikili pijamalarımın üzerine abimin montunu geçirmiş, palas pandıras dışarıya fırlamıştım. Çarpıştık. Hep düşünürüm. Daha önce hayatında hiç görmemiş, hiç tatmamış, hiç koklamamış birine her hangi bir meyvenin görüntüsü, tadı ve kokusu nasıl anlatılabilir ki? Bir çilek sözgelimi.. Ömründe hiç çileği görmemiş, bir defa bile çilek yememiş ve çileği eline alıp koklamamış birine nasıl anlatılır çileğin o muazzam görüntüsü, tadı ve kokusu? Duyguların da tam olarak izah edilemeyeceğini düşünüyorum. 


Gerçekten ekmek almak niyetiyle  evden palas pandıras fırlayınca, merdivenlerde onunla çarpıştık çarpışmasına ama asıl ben çarpılıp kalmıştım.O gözüme her zamanki gibi değil  bambaşka görünmüştü. Aslında her zamanki gibi gülümsemişti. Her zamanki gibi "Günaydın" demişti. Ve merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inmiş, gitmişti. Ben arkasından kalakalmıştım. Sanki onu ilk kez o gün görmüştüm. "Yavrum baban nereli? Nereden bu kaşın gözün temeli?" diye bir şarkı vardı ya hani?  Arkasından gümbür gümbür söyleyebilirdim. Gönül gözüm mü kapalıydı acaba daha önce? Bilmiyorum. İlk olarak onu değişik farketmiştim. Her sabah ekmek almaya gitmek külfet değil niğmetti artık. Ona daha güzel görünmek için  dakikalarca saçımı tarıyor, üstümü başımı düzeltiyordum. Onu gördüğüm zaman iki elimi yüreğime bastırmak zorunda kalıyordum. O kadar hızlı çarpıyordu ki yüreğim, yerinden çıkıp kanatlanacakmış gibi hissediyordum. Kimi zaman çok acelesi oluyordu. Bana selam vermeden yanımdan geçip gidiyordu. İşte o günler var ya dünyam kararıyordu. Ne anlatılan dersi dinleyebiliyor ne gülebiliyordum. Sınıfta camdan dışarıya bakıp derin derin iç çekiyor, odamda müzik dinliyor, yatağa girip saatlerce ağlıyordum. Ama eğer beni gördüğünde gülüp selam vermişse ki anlamıştı ona olan çocukça ilgimi... Bir vakitler onun da böyle  "bir hasretlik yüzün vardı... içimde bir hüzün vardı... söyleyecek sözüm vardı... bu kalp seni unutur mu?" diye hafızasının arşivine bir hazine gibi yerleştirdiği, çocukluk hatırası vardı belki, kim bilir?  Mesafeli ama anlayışı ve şefkatliydi. Ah! Kimi gün hoşuma gideceğini bildiği için "Sen ne güzelleştin böyle" dediyse hele... Of, değil insanlara, börtü böceğe, taşa gülüp şakıyordum... "Aman bize nasip olur inşallah... Boyuna da posuna da bin maşallah... Senden gelecek cefalara, nazlara... Sözlere, sazlara eyvallah" denmez miydi bu durumda söylesene? Çocukluk ne güzeldir öyle değil mi? Ergenlere bu duyguları yaşaması için izin verilmeli diye düşünüyorum. Korkmamalı. Korkutmamalı. Her insanın sonradan düşünüp güleceği, üç aşağı beş yukarı bunlara benzer duygular yaşayabileceği,  ömrün sürecinde çocukluktan yetişkinliğe  geçişte, tam anlatılamayan farklı tatlar hissedilebileceği  bilinebilse keşke. Bu masum anılar bembeyaz tülbentlere sarılıp saklanmalı. Seneler sonra bir kahve molasında gülümseyerek hatırlanmalı:)