Yemek programlarında ballandıra ballandıra anlatılan, lezzeti kaçmasın diye canlı canlı kaynar suya atılan, canlı canlı ızgara edilen istakoz pişirme yöntemleri aklıma geldi. Kaynar suya atılan istakozların nasıl çığlık attıklarını, bu çığlığı duyup sinirleri bozulmasın diye önce baş tarafından suya soktuklarını, kaynar suya atmadan önce çırpınmasınlar diye bacaklarını soparlarla bağladıklarını rahatlıkla anlatan insanları düşündüm. Ne feci!.. Afişteki oyuncuların yüzlerindeki üzüntüye, endişeye ve ellerine tekrar baktım. İstakoz!
dogtooth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dogtooth etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Mart 2016 Pazartesi
İstakoz
Geçen yılki Filmekimi'nin en favori filmlerinden biri olduğu halde bilet bulamadığım için seyredemediğim, yönetmen Yorgos Lanthimos'un The Lobster (İstakoz) adlı filmini az sonra seyredeceğim. Yönetmenin ilk seyrettiğim filmi Dogtooth (Köpekdişi) idi. Resmen sallayıp silkelemiş, duvara çivilemişti beni. Gene aynı vaziyet alacağıma eminim. Alıştırma niyetiyle filmin afişinden giriş yapayım istedim. Afişi uzun uzun seyrettim. Beden yok. Görünen sadece endişeli yüzler, parmakları aralanmış eller... Tuhaf şey! Afiştekiler sanki istakozu andırıyor.
18 Haziran 2013 Salı
Ah, Sevgi Yeniden İcat Edilmeli.
Kimi zaman nesnelere, kavramlara isimlerini ilk kim vermiş acaba diye merak ederim. Kalem, defter, tabak, bardak, ruh, kalp, beyin, çiçek, böcek, ağaç, sevgi, merhamet, vicdan, acı, keder, öfke, özgürlük, demokrasi, ne bileyim işte, her şeyin bir ismi var. Bize öğretiliyor. Kabulleniyoruz. Türkçe dışında diğer dillerde de bunların elbette karşılıkları var. Ya peki o isimlendirilen koskocaman gelenekler, değerler silsilesi... Kim icat etmiş hepsini? Nasıl öğretilegelmişse, olduğu gibi kabullenmiyor muyuz peki?
Bazı cümlelerini alıntıladığım bu yazı oldukça uzundu. Etkileyiciydi.
Düşünce kışkırtan bir yazıdı. Gündüz Vassaf'ın kitaplarını tam
anlayabilmem için, kimbilir kaç fırın ekmek yemem, kimbilir kaç kitap
devirmem gerekir... Gene de seviyorum onun yazılarını ve kitaplarını
okumayı. Öğrendiğim kelimelerin, kavramların dışına çıkıp çözmeye çalışıyorum. Ben bu
yazıyı okudum ya, şimdi bu kıt aklıma bir film geldi iyi mi? Niye
peki? İnan bilmiyorum.
Aklıma gelen, 2009 model bir Yunanistan filmi. Adı, Dogtooth, bizdeki karşılığı Köpek Dişi. Du bi... Bu film neden aklıma gelmiş olabilir biliyor musun? Bu filmin başında, bir kadın sesi teypten tane tane nesnelerin adını söylüyor, ardından o nesnenin ne olduğunu açıklıyordu çünkü. Şaşırmıştım. Filmdeki nesneler benim bildiğim gibi isimlendirilmemişti. Mesela benim bardak diye bildiğim nesneyi, masa diye öğretiyordu. Bu kaset küçük çocuklar için değil, sonradan kardeş olduklarını anladığım yaşları birbirlerine yakın iki kız ve belki bir kaç yaş büyük ağabeylerinin eğitimi için anneleri tarafından seslendirilmişti. Filmin ilerleyen sahnelerinde baba ortaya çıkıyordu. Anneye göre daha baskın, daha kuvvetli bir karakter sergiliyordu. Kuralları koyan, dediklerini uygulatan otorite rolündeydi yani.
Filmi
seyrettikçe, baskıcı bir baba hikayesi seyredeceğimi düşünmüştüm. Çünkü
üç kardeş ve anne, yaşadıkları evin bahçelerinin dört bir yanını
çeviren yüksek çitlerden dışarıya asla çıkmıyorlardı. Evden dışarıya
arabasıyla çıkan tek kişi babaydı. Anlıyordum ki üç kardeş
doğduklarından beri bu evden dışarıya hiç çıkmamışlardı. Yaşamlarıyla
ilgili tüm bilgi, nesnelerin isimleri, çitlerin dışındaki dünyanın
korkunç hikayeleri, sürekli tekrarlanarak, anne ve babaları tarafından
çocuklarına öğretiliyordu. Çocukların bunları doğallıkla
kabullenmeleri ve asla tuhaf olduğunu düşünmemeleri şaşırtıcı gelmişti.
.
Üç
kardeş için evde her türlü konfor ortamı sağlanmıştı. Bahçedeki havuzda
yüzüyorlar, dans, müzik hatta tıp bilgileri öğreniyorlar, kendi
hayatlarıyla ilgili videolar seyrederek vakit geçiriyorlar ve mutlu
görünüyorlardı. Baba dışarıda çalışıp eve her türlü ihtiyaçlarını
getiriyordu. İşyerindeki arkadaşlarına karısının rahatsızlığını bahane
ederek eve gelmelerini engelliyordu. Böylece onlara göre çocuklar dış
etkenlerden korunmuş oluyorlardı. Üç genç, korkuları, oyunları,
hazları anne ve babalarının öğrettikleri isimlerle ve şekillerle
kabulleniyorlardı. Nesnelerin isimleri, öğretilen kavramlar ve değerler bizim
bildiğimiz gibi değildi. Bambaşka isimler, kavramlar, değerler dünyası
kurgulanmıştı.
Filmin devamında genç bir kadın gözleri bağlanarak,
erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için, baba tarafından eve
getirilmeye başlayınca işler değişmeye başlamıştı. İşte burada
bilmedikleri bir şey öğreniyorlardı. Üç kardeşin ismi yokken, bu genç
kadının bir ismi vardı. Christina. İsim sahibi olmanın bir ayrıcalığı
olduğunu düşündürüyordu. Çünkü demek ki bir ismi olan Christina, dış
dünyada hasar görmeden yaşayabiliyordu. İsme sahip bu kadın,
ebeveynlerinin haberi olmadan, evin sistemini bozmaya başlıyordu.
Dışarıdan getirdiği ve bilmedikleri, değişik isimleri olan bazı
nesneleri takas yöntemiyle kardeşlere veriyordu. Mesela bunlardan biri
Rocky filminin kasediydi. Evdeki gençler yeni isimler ve kavramlarla karşılaşıyorlardı.
Peki
neden filmin adı Köpek Dişi'ydi? Bu mühim. Çocuklara ancak köpek
dişleri düştüğünde dışarıya çıkabilecekleri söylenmişti. Kendileri
farkında değilllerdi ama, köpek dişleri düşene kadar bu evde resmen hapis
hayatı yaşıyorlardı.
İnsan dediğimiz canlı, demek ki fıtratı gereği özgürlük istiyor. Ne kadar şartlanmış olunsa da köpek dişinin düşeceği günü hayal etmek bir umuttu. Sürekli köpek dişleri sallanıyor mu diye kontrol ediyorlardı. Film sahiden rahatsız ederek, sarsan özellik taşıyordu. Sanki kavramların, değerlerin başkaları tarafından bize dayatılmasını kabul etmenin doğru olmadığını fısıldıyordu.
Zihin karıştırıp, silkeleyen bir film Köpek Dişi. Kendi hayatımızı kendimiz düzenlemek
için, özgür yaşamak için, öğretilen, benimsetilen, elbette dayatılan
her kavramı tartışmanın, başkalarıyla etkileşim içinde olmanın ne kadar
mühim olduğunu gösteriyordu. Filmde kız kardeşlerden biri, yeni,
bambaşka bir dünyanın varlığını diğerlerinden daha çabuk algılayacaktı.
Ve Rocky filmini seyretti ya... Köpek dişini, sert bir cisimle vura vura
düşürecekti. Sonraaa...
Neyse, aslında bu filmi anlatmak değildi benim
niyetim. Nerden buraya geldim? Ne bileyim? İyisi mi ben Gündüz
Vassaf'ın son cümleleri ile yazımı bitireyim. "Dünyayı sözcüklere tutsak ettik, bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk."
Sahi mi? Kafam karıştı gene inan ki.... Gayri ihtiyari elim
ağzıma gitti. Köpek dişim acaba yerinde mi? Hımm... Ben bu gece Rocky'i yi
seyredeyim iyisi mi?!!
NOT: Başlık Rimbaud'un dizesidir.
2012
30 Ekim 2012 Salı
Ah, Sevgi Yeniden İcat Edilmeli.
Kimi zaman nesnelere, kavramlara isimlerini ilk kim vermiş acaba diye merak ederim. Kalem, kağıt, tabak, bardak, ruh, kalp, beyin, çiçek, böcek, ağaç, sevgi, merhamet, acı, keder, öfke, özgürlük, demokrasi, ne bileyim işte her şeyin bir ismi var. Bize öğretiliyor. Kabulleniyoruz. Türkçe dışında diğer dillerde de bunların elbette karşılıkları var. Ya peki o isimlendirilen koskocaman gelenekler, değerler silsilesi... Kim icat etmiş hepsini? Nasıl öğretilegelmişse, olduğu gibi kabullenmiyor muyum peki? Bugün Gündüz Vassaf Sözcük Mahpusları adlı yazısını okuyordum... "Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser." diyordu. "Böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüklerin anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. Buna karşılık sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir.... Oysa gördüklerimizi algılama yeteneğimiz, dilin bizi içine hapsettiği küçük ve sınırlı dünyadan çok daha zengin. Sözcüklerden, sözcüklerin abartılmış egemenliğinden ötürü, deneyimlerimizi bilinçli olarak sınırlıyoruz. Daha az görüyor, daha az işitiyor, kokluyor, dokunuyor ve daha az tat alıyoruz. Birçok deneyimi es geçiyoruz. Yaşama daha az dikkat ediyor, kendi basitleşmelerimizle özel soyutlamalarımıza çok daha büyük dikkat gösteriyoruz. Sonsuz çeşitlikteki deneyim olasılıkları bir yanda dururken, gerçekten yaşayabildiğimiz tek tük şeyleri de hemen sözcüklerle kodlayıp standartlaştırıyoruz.... Dünya ve evren değişiyor, sözcükler değişmiyor. Zihinsel paradigma, her zaman en son değişen şey olarak giderek gerisinde kalıyor yaşamımızın.... Konuşulan söz totaliterdir. Buyurur. Sahiplenir..... Sözcükler, insanların denetlenmesi için şarttır. Sessizliği ilk kimin bozacağını belirleyen hiyerarşik düzenler vardır. Sessizliği ilk bozan, çoğunlukla hakim konumdaki kişidir. "Sana söz verilmeden konuşma!" Karşılıklı konuşma sürecinde, konuşma sırasını, yani hakim rolü ele geçirmek için, çoğu zaman bir yarışma başlar." Bazı cümlelerini alıntıladığım bu yazı oldukça uzundu. Etkileyiciydi. Düşünce kışkırtan bir yazıdı. Gündüz Vassaf'ın kitaplarını tam anlayabilmem için, kimbilir kaç fırın ekmek yemem, kimbilir kaç kitap devirmem gerekir... Gene de seviyorum onun yazılarını ve kitaplarını okumayı. Öğrendiğim kelimelerle, kavramlarla çözmeye girişiyorum. Ben bu yazıyı okudum ya, şimdi bu kıt aklıma bir film geldi iyi mi? Niye peki? İnan bilmiyorum.
Aklıma gelen, 2009 model bir Yunanistan filmi. Adı, Dogtooth, bizdeki
karşılığı Köpek Dişi. Du bi... Bu film neden aklıma gelmiş olabilir biliyor musun? Bu filmin başında, bir kadın sesi teypten tane
tane nesnelerin adını söylüyor, ardından o nesnenin ne olduğunu
açıklıyordu çünkü. Şaşırmıştım. Filmdeki nesneler benim bildiğim gibi isimlendirilmemişti. Mesela benim bardak diye bildiğim nesneyi, masa diye öğretiyordu. Bu kaset küçük çocuklar için değil, sonradan
kardeş olduklarını anladığım yaşları birbirlerine yakın iki kız ve belki
bir kaç yaş büyük ağabeylerinin eğitimi için anneleri tarafından
seslendirilmişti. Filmin ilerleyen sahnelerinde baba ortaya çıkıyordu. Anneye göre daha baskın, daha kuvvetli bir karakter sergiliyordu. Kuralları koyan, dediklerini uygulatan otorite rolündeydi yani.
Filmi seyrettikçe, baskıcı bir baba hikayesi seyredeğimi düşünmüştüm. Çünkü üç kardeş ve anne, yaşadıkları evin bahçelerinin dört bir yanını çeviren yüksek çitlerden dışarıya asla çıkmıyorlardı. Evden dışarıya arabasıyla çıkan tek kişi babaydı. Anlıyordum ki üç kardeş doğduklarından beri bu evden dışarıya hiç çıkmamışlardı. Yaşamlarıyla ilgili tüm bilgi, nesnelerin isimleri, çitlerin dışındaki dünyanın korkunç hikayeleri, sürekli tekrarlanarak, anne ve babaları tarafından çocuklarına öğretiliyordu. Çocukların bunları doğallıkla kabullenmeleri ve asla tuhaf olduğunu düşünmemeleri şaşırtıcı gelmişti.
.
Üç kardeş için evde her türlü konfor ortamı sağlanmıştı. Bahçedeki havuzda yüzüyorlar, dans, müzik hatta tıp bilgileri öğreniyorlar, kendi hayatlarıyla ilgili videolar seyrederek vakit geçiriyorlar ve mutlu görünüyorlardı. Baba dışarıda çalışıp eve her türlü ihtiyaçlarını getiriyordu. İşyerindeki arkadaşlarına karısının rahatsızlığını bahane ederek eve gelmelerini engelliyordu. Böylece onlara göre çocuklar dış etkenlerden korunmuş oluyorlardı. Üç genç, korkuları, oyunları, hazları anne ve babalarının öğrettikleri isimlerle ve şekillerle kabulleniyorlardı. Nesnelerin isimleri, kavramlar, değerler bizim bildiğimiz gibi değildi. Bambaşka isimler, kavramlar, değerler dünyası kurgulanmıştı. Filmin devamında genç bir kadın gözleri bağlanarak, erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için, baba tarafından eve getirilmeye başlayınca işler değişmeye başlamıştı. İşte burada bilmedikleri bir şey öğreniyorlardı. Üç kardeşin ismi yokken, bu genç kadının bir ismi vardı. Christina. İsim sahibi olmanın bir ayrıcalığı olduğunu düşündürüyordu. Çünkü demek ki bir ismi olan Christina, dış dünyada hasar görmeden yaşayabiliyordu. İsme sahip bu kadın, ebeveynlerinin haberi olmadan, evin sistemini bozmaya başlıyordu. Dışarıdan getirdiği ve bilmedikleri, değişik isimleri olan bazı nesneleri takas yöntemiyle kardeşlere veriyordu. Mesela bunlardan biri Rocky filminin kasediydi. Yeni isimler ve kavramlarla karşılaşıyorlardı.
Peki neden filmin adı Köpek Dişi'ydi? Bu mühim. Çocuklara ancak köpek dişleri düştüğünde dışarıya çıkabilecekleri öğretilmişti. Kendileri farkında değilllerdi ama köpek dişleri düşene kadar bu evde resmen hapis hayatı yaşıyorlardı. İnsan dediğimiz varlık, demek ki fıtratı gereği özgürlük istiyor. Ne kadar şartlanmış olunsa da köpek dişinin düşeceği günü hayal etmek bir umuttu. Sürekli köpek dişleri sallanıyor mu diye kontrol ediyorlardı. Film sahiden rahatsız ederek, silkeliyici özellik taşıyordu. Sanki kavramların, değerlerin başkaları tarafından bize dayatılmasını kabul etmenin doğru olmadığını fısıldıyordu. Zihin karıştıran bir film Köpek Dişi. Kendi hayatımızı kendimiz düzenlemek için, özgür yaşamak için, öğretilen, benimsetilen, elbette dayatılan her kavramı tartışmanın, başkalarıyla etkileşim içinde olmanın ne kadar mühim olduğunu gösteriyordu. Filmde kız kardeşlerden biri, yeni, bambaşka bir dünyanın varlığını diğerlerinden daha çabuk algılayacaktı. Ve Rocky filmini seyretti ya... Köpek dişini, sert bir cisimle vura vura düşürecekti. Sonraaa... Neyse, aslında bu filmi anlatmak değildi benim niyetim. Nerden buraya geldim? Ne bileyim? İyisi mi ben Gündüz Vassaf'ın son cümleleri ile yazımı bitireyim. "Dünyayı sözcüklere tutsak ettik, bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk." Hey, sahi mi? Kafam karıştı gene inan ki.... Gayri ihtiyari elim ağzıma gitti. Köpek dişim yerinde mi? Hımm... Ben bu gece Rocky'i yi seyredeyim iyisi mi:)
NOT: Başlık Rimbaud'a aittir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








