kelime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2026 Pazar

Ç'ye Çengel Taktım:)



Murathan Mungan Hamamname adlı kitabında, Türkçede ç harfiyle başlayan kelimelerin ekseriyetinin  Farsçadan geldiğini söylüyor. 

Çeşme, çerağ, çadır, çoban, çıra, çırak, çare, haliyle biçare… Çile… 

Dayanamadım, sözlüğe baktım... Meğer ç ile başlayan ne çok Farsça  kelime varmış.

Çamaşır, çakal, çakı, çabuk, çarşaf, çarşamba, çorba, çengel vs... 

Hey!... Çörek Türkçe:)

Şu çok ilginç...

Çile kelimesi Farsçada kırk gün demekmiş. 

Çilenin anlamını öğrenince, kırk gün çile çekti derse biri,  tamamı seksen ediyor diye düşünüp, gülesim gelmez mi, gelir elbette:)


7 Eylül 2016 Çarşamba

Kavak Yeli



Kendi içime çekilme günlerimden birindeydim.  Böyle hallerimde sinema salonları bir anne kucağı kadar şefkatlidir.

Şu fotoğrafı Star Trek'i seyrederken sinemada çekmiştim.
Günlerdir filmle ilgili düşüncelerimi Hayal Kahvem'e yazarak meziyetimi sergilemek gayretindeyim. 
Ne yazacağımı tasarladım. 
İnanın bana... Böylee... Nasıl anlatsam? 
Yüreğimdeki heyecanımın şıpırtısını parmak uçlarımdan işitiyorum. 
Hatta yukarıdaki iki cümleyle yazıma girizgah yapmayı bile bir nebzecik becerebildim.

İyi ama... 
Devamı gelmiyor ki... 
Tam zihnimdeki kelimeleri muntazaman sıraya diziyorum. 
Cümlelerin şıpır şıpır damlayacağını hissediyorum...
O ne? 

Efsunlu mu efsunlu kavak yeli başımın üstünde esiveriyor.
İçim buselik, dışım hüzünler içinde.
Yok, olmuyor... 

Kilitlendim.

30 Ekim 2012 Salı

Ah, Sevgi Yeniden İcat Edilmeli.

Kimi zaman nesnelere, kavramlara isimlerini ilk kim vermiş acaba diye merak ederim. Kalem, kağıt, tabak, bardak, ruh, kalp, beyin, çiçek, böcek, ağaç, sevgi, merhamet, acı, keder, öfke, özgürlük, demokrasi, ne bileyim işte her şeyin bir ismi var. Bize öğretiliyor. Kabulleniyoruz. Türkçe dışında diğer dillerde de bunların elbette karşılıkları var. Ya peki  o isimlendirilen koskocaman gelenekler, değerler silsilesi... Kim icat etmiş hepsini? Nasıl öğretilegelmişse, olduğu gibi kabullenmiyor muyum peki?  Bugün Gündüz Vassaf Sözcük Mahpusları adlı yazısını  okuyordum... "Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser." diyordu. "Böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüklerin anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. Buna karşılık sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir.... Oysa gördüklerimizi algılama yeteneğimiz, dilin bizi içine hapsettiği küçük ve sınırlı dünyadan çok daha zengin. Sözcüklerden, sözcüklerin abartılmış egemenliğinden ötürü, deneyimlerimizi bilinçli olarak sınırlıyoruz. Daha az görüyor, daha az işitiyor, kokluyor, dokunuyor ve daha az tat alıyoruz. Birçok deneyimi es geçiyoruz. Yaşama daha az dikkat ediyor, kendi basitleşmelerimizle  özel soyutlamalarımıza çok daha büyük dikkat gösteriyoruz. Sonsuz çeşitlikteki deneyim olasılıkları bir yanda dururken, gerçekten yaşayabildiğimiz tek tük şeyleri de hemen sözcüklerle kodlayıp standartlaştırıyoruz.... Dünya ve evren değişiyor, sözcükler değişmiyor. Zihinsel paradigma, her zaman en son değişen şey olarak giderek gerisinde kalıyor yaşamımızın.... Konuşulan söz totaliterdir. Buyurur. Sahiplenir..... Sözcükler, insanların denetlenmesi için şarttır. Sessizliği ilk kimin bozacağını  belirleyen hiyerarşik düzenler vardır. Sessizliği ilk bozan, çoğunlukla hakim konumdaki kişidir. "Sana söz verilmeden konuşma!" Karşılıklı konuşma sürecinde, konuşma sırasını, yani hakim rolü ele geçirmek için, çoğu zaman bir yarışma başlar." Bazı cümlelerini alıntıladığım bu yazı oldukça uzundu. Etkileyiciydi. Düşünce kışkırtan bir yazıdı. Gündüz Vassaf'ın kitaplarını tam anlayabilmem için, kimbilir kaç fırın ekmek yemem, kimbilir kaç kitap devirmem gerekir... Gene de seviyorum onun yazılarını ve kitaplarını okumayı. Öğrendiğim kelimelerle, kavramlarla çözmeye girişiyorum. Ben bu yazıyı okudum ya, şimdi bu kıt  aklıma bir film geldi  iyi mi? Niye peki? İnan bilmiyorum.


Aklıma gelen, 2009 model bir Yunanistan filmi. Adı, Dogtooth, bizdeki karşılığı Köpek Dişi.  Du bi... Bu film neden aklıma gelmiş olabilir biliyor musun?  Bu filmin başında, bir kadın sesi teypten tane tane nesnelerin adını söylüyor, ardından o nesnenin ne olduğunu açıklıyordu çünkü. Şaşırmıştım. Filmdeki nesneler benim bildiğim gibi isimlendirilmemişti. Mesela benim bardak diye bildiğim nesneyi, masa diye öğretiyordu. Bu kaset küçük çocuklar için değil, sonradan kardeş olduklarını anladığım yaşları birbirlerine yakın iki kız ve belki bir kaç yaş büyük  ağabeylerinin eğitimi için anneleri tarafından seslendirilmişti. Filmin ilerleyen sahnelerinde baba ortaya çıkıyordu. Anneye göre daha baskın, daha kuvvetli bir karakter sergiliyordu. Kuralları koyan, dediklerini uygulatan otorite rolündeydi yani. 

Filmi seyrettikçe, baskıcı bir baba hikayesi seyredeğimi düşünmüştüm. Çünkü üç kardeş ve anne,  yaşadıkları evin bahçelerinin dört bir yanını çeviren yüksek çitlerden dışarıya asla  çıkmıyorlardı.  Evden dışarıya  arabasıyla çıkan tek kişi babaydı. Anlıyordum ki üç kardeş doğduklarından beri bu evden dışarıya hiç çıkmamışlardı. Yaşamlarıyla ilgili tüm bilgi, nesnelerin isimleri, çitlerin dışındaki dünyanın korkunç hikayeleri,  sürekli tekrarlanarak,  anne ve babaları tarafından çocuklarına öğretiliyordu.  Çocukların bunları doğallıkla kabullenmeleri ve asla tuhaf olduğunu düşünmemeleri şaşırtıcı gelmişti. 
 .

Üç kardeş için evde her türlü konfor ortamı sağlanmıştı. Bahçedeki havuzda yüzüyorlar, dans, müzik hatta tıp bilgileri öğreniyorlar, kendi hayatlarıyla ilgili videolar seyrederek vakit geçiriyorlar ve mutlu görünüyorlardı.  Baba dışarıda çalışıp eve her türlü ihtiyaçlarını getiriyordu. İşyerindeki arkadaşlarına  karısının rahatsızlığını bahane ederek eve gelmelerini engelliyordu. Böylece onlara göre çocuklar dış etkenlerden korunmuş oluyorlardı.  Üç genç, korkuları, oyunları, hazları  anne ve babalarının öğrettikleri isimlerle ve şekillerle kabulleniyorlardı. Nesnelerin isimleri, kavramlar, değerler bizim bildiğimiz gibi değildi. Bambaşka isimler, kavramlar, değerler dünyası  kurgulanmıştı.  Filmin devamında  genç bir kadın gözleri bağlanarak, erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için, baba tarafından eve getirilmeye başlayınca işler değişmeye başlamıştı. İşte burada bilmedikleri bir şey öğreniyorlardı. Üç kardeşin ismi yokken, bu genç kadının bir ismi vardı.  Christina. İsim sahibi olmanın bir ayrıcalığı olduğunu düşündürüyordu. Çünkü demek ki  bir ismi olan Christina, dış dünyada hasar görmeden yaşayabiliyordu. İsme sahip bu kadın, ebeveynlerinin haberi olmadan, evin sistemini bozmaya başlıyordu. Dışarıdan getirdiği ve bilmedikleri, değişik isimleri olan bazı nesneleri takas yöntemiyle kardeşlere veriyordu. Mesela bunlardan biri Rocky filminin kasediydi. Yeni isimler ve kavramlarla karşılaşıyorlardı.


Peki neden filmin adı Köpek Dişi'ydi?  Bu mühim. Çocuklara ancak köpek dişleri düştüğünde dışarıya çıkabilecekleri öğretilmişti. Kendileri farkında değilllerdi ama köpek dişleri düşene kadar bu evde resmen hapis hayatı yaşıyorlardı. İnsan dediğimiz varlık, demek ki fıtratı gereği özgürlük istiyor. Ne kadar şartlanmış olunsa da köpek dişinin düşeceği günü hayal etmek bir umuttu. Sürekli köpek dişleri sallanıyor mu diye kontrol ediyorlardı. Film sahiden rahatsız ederek, silkeliyici özellik taşıyordu. Sanki kavramların, değerlerin başkaları tarafından bize dayatılmasını kabul etmenin doğru olmadığını fısıldıyordu. Zihin karıştıran bir film Köpek Dişi. Kendi hayatımızı kendimiz düzenlemek için, özgür yaşamak için,  öğretilen, benimsetilen, elbette  dayatılan her kavramı tartışmanın, başkalarıyla etkileşim içinde olmanın ne kadar mühim olduğunu gösteriyordu. Filmde kız kardeşlerden biri, yeni, bambaşka bir dünyanın varlığını diğerlerinden daha çabuk algılayacaktı. Ve Rocky filmini seyretti ya... Köpek dişini, sert bir cisimle vura vura düşürecekti. Sonraaa... Neyse, aslında bu filmi anlatmak değildi benim niyetim.  Nerden buraya geldim?  Ne bileyim? İyisi mi ben Gündüz Vassaf'ın son cümleleri ile yazımı bitireyim.  "Dünyayı sözcüklere tutsak ettik, bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk."  Hey, sahi mi? Kafam karıştı gene inan ki....  Gayri ihtiyari elim ağzıma gitti. Köpek dişim yerinde mi? Hımm... Ben bu gece Rocky'i yi seyredeyim iyisi mi:)



NOT: Başlık Rimbaud'a aittir.


4 Haziran 2009 Perşembe

Mimikler ve Tikler Sözlüğünüz Var mı?

Bak ne anlatacağım sana...Biliyor musun, bu blog yazıları neler getirdi başıma? Arada Türkçe deyimlerle bir deneme yazısı yazmaya çalışıyorum ya bloğuma... En son "ev"li deyimlerle bir deneme yazısı yazmıştım... Yazımdaki kahraman evde kalmış bir kızdı. Hayalimden böyle bir senaryo kurmuş ve kızın ağzından yazıyı kaleme almıştım. Bana göre çok da şeker bir yazı olmuştu. Her yazımı hazırladıktan sonra, konuyla ilgili fotoğraf ararım sanal dünyada... Bu yazıma da aradım, buldum ve yazımın üstüne koydum...Aman Allahım, sonra bir yorumlar geldi ki, gözlerime inanamadım... Bakakaldım, şaşakaldım hatta donakaldım. Bak şimdi, bloğa koyduğum fotoğrafta, yaşı geçkince bir gelin, pencereden başını uzatmış zaferle gülüyordu adeta. Ama eliyle de şöyle bir hareket yapıyordu; sağ elini yumruk yapmış ve aynı kolu dirsekten 90 derece yukarıya gögüs hizasında kaldırmış, sol eliyle de sag kolunun üst pazısından kavramış. Ben bu fotoğrafı görünce, bayılmıştım. Yaşlıca bir kız evleniyor ya, bu hareketini "evlenmeyi başardım" anlamında yapıyor sanmıştım. Meğer bu hareket argoda pek güzel bir anlama gelmiyormuş. Bana müstehzi gülüp bunu söylediklerinde, aman nasıl kızarmıştım. Ne bileyim, bilerek koymadım ki! Yeminle bilmiyordum, tamamen masumum!

Neyse, okadar mahçup olmuştum ki , hemen yazıyı olduğu gibi blogtan kaldırmıştım. Sonra vücut dilinin keşke bir grameri, sözlüğü olsa diye düşünmüştüm. Hatta abartma sanatında ustayım ya, bu düşüncemin üstüne "kursu açılsa keşke" diye fikrimin ince gülünü eklemiştim. Ne var, olamaz mı yani? Billahi düşündüm bunları ciddi ciddi...Aslında bu konu o kadar önemli ki! Birileri her dilde anlamlarını verse mimiklerin ve tiklerin, sahane olmaz mı sence? Kaş çatmak kızmanın, kaş kaldırmak hayret etmenin, omuza el koymak dostluğun, elini beline koymak bilmişliğin, göz kısmak bazan düşünceli olmak bazan da tehditkarlığın dile gelişi olabilir. O kadar çok var ki buna benzer mimiklerimiz. Benim gelinin hareketini bilemediğim gibi, bazılarını bilemiyebiliriz tabi. Oysa bir mimik sözlüğü olsa, açıp bakardım anlamına, böyle rüsva olmazdım okuyucularıma! Sen gelinin yaptığı hareketi bilmiyorum diye, beni hepten cahil zannetme. Elbet benim de bildiğim birşeyler var vücut dilinde... Bak şimdi, iki hareket biliyorum mesela, biri hani bizde kullanılan nah işareti, Brezilya'da iyi şans dileme anlamına gelirmiş. Bir de hani bizim, elimizi yukarıya çevirip parmak uçlarımızı birleştirerek yaptığımız nefis işareti var ya, bu ise İtalya'da bilakis hakaret olarak anlaşılırmış, iyi mi? Yani anlamını bildiğini zannettiğin bir mimiği, başka bir memlekette yaparken dikkat edeceksin. Bak işte geldin mi benim sözüme? Mimiklerin anlamını gösteren bir sözlük olmalı, hatta farklı coğrafyalara göre!

Tiklere gelirsem, tikler tam manasıyla ibretlik... Göz kırpan, burun çeken, omuz yada baş tıklatan, saçıyla oynayan insanlar vardır ya hani... Tiklerin anlamını yazan bir lügatımız olaydı fena mı olurdu? diye tam düşünüyordum ki... Ay, inanmıyorum! Vücut diliyle yapılan tikleri düşünürken aklıma ne geldi biliyor musun? Konuşma dilimizdeki tikler! Şimdi düşündüm de şöyle, ne kadar çokmuş meğer! Bak şimdi... Pratik.. kritik.. dokunmatik.. etik..akustik.. erotik.. fantastik.. estetik.. domestik.. sosyetik.. otomatik.. hahha... asortik.. patik.. fanatik hatta hatta atik ve tetik.. Ha bir de bankamatik!... Bir dakka hani bir jilet yok muydu, permatik! Tamam ben konuya nereden başladım nereye geldim değil mi? Anladım benim sonum hayra alamet değil, bitik inan ki bitik!

3 Haziran 2009 Çarşamba

Musallat Olmak Türkçe Bir Kelime

Musallat olmak ne demek? Bir eylem, Türkçe bir kelime... Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, peşini hiç bırakmamak, baş belası olmak diyor sözlükte. Dadanmak da deniyor, illa ki bir şeye yada kişiye. Tebelleş olmak da denir ya hani... Kancayı takmak birine... Marak var ya şu kahrolası merak! İnsan bazan bir yazara, yazılarına,kitaplarına musallat olursa eğer, peşini bırakamıyor, yazılarına dadanabiliyor, kitaplarına mütemadiyen tebelleş olabiliyor. Tanışık olmasa da kimi insanlarla, aynı zaman dilimini paylaşıyor olduğunu bilmek, kişiye kendini ayrıcalıklı hissettirebiliyor. Bazan sevdiniz bir yazarın bir yazısını okursunuz ilgiyle, sallanmaya koyulursunuz. Bir sarkaç gibi olur bünye, bir ileriye bir geriye... Yazı akıl ile gönül arasında bir salıncaksa; eğer gönül ağır basarsa, musallat olursunuz! Merak, ilgi azalırsa, tükenirse, yiter giderse eğer o kitaba, yazılara, kişiye; musallat olmaktan belki ozaman kurtulursunuz.!!