kemalettin tuğcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemalettin tuğcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2012 Cuma

Kemalettin Tuğcu Kitapları Neden Ağlatırdı Bizi?


Bugün kasabanın meydanda bir süre beklemem gerekti. Bir saat kadar aynı mekanda durunca, elimde olmadan etrafa dikkat ettim. Yıllardır yaşadığım yeri yadırgadım birden. Etraftaki binalara baktım ve olanlara inanamadım. Kendimi yabancı bir yerdeymişim gibi hissettim. Tamam deprem yaşadık... Tamam, yeni binalar yapıldı yıkılanların yerine. Ama bu kadar mı değişir herşey, bu kadar mı yabancılaşır insan şehrine? Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine? Sadece burada değil her yerde, her şey o kadar paldır küldür değişiyor ki bu memlekette. Hiç ehemmiyet verilmiyor, o yerde yaşayan insanların kişisel tarihlerine. Oysa bir yerde bu kadar yıl yaşamışsa insan, bazı köşelerinde anılarından kırıntılar görmek istiyor. Hele özellikle bir gecede,  deprem nedeniyle, pek çok şey yok olup gitmişse... O yerle ilintili eski hatıralar, kimi zaman sığınacak bir liman olabiliyor. Ama yok işte size geçmişi hatırlatan hiç bir mekan. Bu durumda ipek bir çorabın ucu kaçmış ilmiğini çekmişsiniz gibi, anılar ilmik ilmik ortaya dökülüyor. Derin bir iç çekiyorsunuz ve içinizi dumanlı bir efkar kaplıyor.


Eve döndüğümde, kitaplara şöyle bir göz atıyorken, ansızın Kemalettin Tuğcu'nun bir kitabıyla göz göze geldim. İşte dedim eskilerden bir ağıt bu,  bana çocukluğumu hatırlatan. Eskilerden tutunacak bir anıydı aslında istediğim. Bu kitap beni çok daha öncesine götürdü. Taaa çocukluğuma. Niye Kemalettin Tuğcu kitaplarını okurken hep ağlardım? Çocukları ağlatan kitaplar, iyi bir şey midir ki acaba? Ölen anneler ve babalar, üvey anneler ve babalar, kendisine eziyet edilen üvey çocuklar, yoksul insanların acıklı durumlarını ağlayaya ağlaya bu kitaplardan öğrenmiştim. "Kimdir bu kadar çocukları ağlatmaya meraklı yazar? Kendisi nasıl bir çocukluk geçirmiştir?" diye merak eden var mıdır benden başka bilmiyorum ama ben merak etmiştim.


İlgiçti yazarın kendi hikayesi... Şöyle ki... Kemalettin Tuğcu 1902 yılında doğar. Sakat doğduğu için dedesinin Çengelköy'deki evinde hazin ve yalnız bir çocukluk geçirir. Hiç okula gitmez ve evde okuduğu kitaplarla kendisini yetiştirir. Kendi kendine tercüme yapacak kadar Fransızca öğrenir. Hayatı boyunca 235 tane çocuk, 11 tane de büyükler için roman yazar ve 1996 yılında vefat eder. Kimbilir belki de, yazarın sakat doğması, okula gidememesi, ailesinden uzak, zor ve yalnız bir çocukluk geçirmesi hayal gücünü bu yönde çalıştırdı. Kimbilir belki Kemalettin Tuğcu'nun okuduğumuzda gözyaşı döktüğümüz her öyküsü, beterin beteri var diye kendi kendine bir avuntuydu belki... Olamaz mı? Kim bilebilir, belki...


İşte bugün geçmişimle ilgili hiçbir binanın yerli yerinde olmadığını farkedince, eskilerden birşeyler düşünmek istedim. Her zamanki sığınağım kitaplarım olunca, bugün şansıma Kemalettin Tuğcu düştü, ne yapabilirim? Ne tuhaf çocuklardık biz öyle değil mi? Okuduğumuz bazı öyküler ne kolay ağlatırdı bizleri. Şimdiki çocuklar Kemalettin Tuğcu'nun kitaplarına bizim gibi ağlayabilirler mi? Eskinin yıkılarak yeni binaların biteviye çoğaldıklarını farkedip büyüdüklerinde, artık eskiyi hatırlatmıyor hiç bir şey diye efkarlanabilecekler mi? Zannetmiyorum! Niye? Bizim küçüklüğümüzde her şey yerli yerindeydi, bu kadar hızlı değişmezdi ki! Şimdi hız zamanı... Değişim moda... Çocuklara eski diyebilecekleri bir şey bırakmıyoruz ki... Biz zamane çocukları gibi hızlı büyümedik ya, şimdi bu yaşımda, kendimi Kemalettin Tuğcu'nun öyküsündeki öksüz çocuk gibi hissedip efkarlanmam bu yüzden olabilir mi? Efkarlanmak iyi bir şey mi? 

2011

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Korkunç Gerçek!


                                Jorge Luis   Borges                                       Kemalettin Tuğcu

"Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, 
hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm." 
Alper Canıgüz- Gizliajans


Olabilir miydi sahi? Sevdiğim iki yazar... Kemalettin Tuğcu ile Borges... Aynı kişilerdi öyle mi? Masamın üzerinde demlenmekte olan Alper Canıgüz'ün üç kitabından, ilk hangisini okuyacağıma bir türlü karar veremiyordum. İki gündür kitaplarla karşılıklı bakışıyorduk. Birinden işaret bekliyorum. Bir kıpırtı. Bir tılsım. Bir pas. Ne bileyim karşıdan bir mimik... Bir hareket... Bir his...  Yok, üçünden de tık yoktu. Dert ettiğim şeye baktı… Gözlerimi kapayıvereydim, içlerinden birini alıp okuyuvereydim ne olacaktı öyle değil mi? Du bi...  Ben bu teklifi biraz düşünüvereyimdi.  İyi teklifti aslında... Ama nasıl olurdu? Yooo, vallahi dünyada olmazdı. Tarafımdan okunmak isteyip istemediğini anlayamadığım bir kitabı, asla  okuyamazdım. İlla bir sinyal almalıydım. Çünkü sülalemin bütün eli hamurlularından bana intikalen geçen genlerim vardı. Kitaba bile olsa ilk çıkma teklifini mümkünatı yok ben yapamazdım. Yooo, asla olmazdı. Dünya tersine dönse, gökteki güneş sönse, canımdan vazgeçerdim, bu huyumdan asla vazgeçemezdim. İçimi nasıl dipten giden incecik bir efkâr kapladı anlatamam. Beni en mutlu günümde, sebepsiz bir keder alırdı da, bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalırdı ya... Hah, halim aynen böyleyken böyleydi işte...  Bu bir tür melankoli vaziyetiydi yeminle... Düşünebiliyor musun? Kitaplar dizim dizim karşımda duruyorlardı. Bense...  Kederden kanı çekildiği için, hanımeli kadar bembeyaz suratım ve  hiç büyümeyip hep çocuk kalan kalbime dolan gamla... Öyyle Leyla misali melûl melûl kitaplara bakıyordum. Dokunsan var ya... Ha ağladım ha ağlayacaktım. Tam hüngürdememe ramak kalmıştı ki, takdiri ilahi bu ya… Kitaplardan en sonuncusu... Gizliajans... Bana acıdı mı ne? Güldü. Ne bileyim, ya da belki ben kitabın bana güldüğünü hayal ettim. Kaçırır mıyım bu fırsatı? Hemen kitabı kapıverdim. Hiç duraksamadan ilk sayfasını açtım. Okumaya başladım."Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde, hayatta bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı düşünmüştüm."  Neeee? Nasıldı yani? Sahiden doğru olabilir miydii? Kitabı  dizlerime yatırdığım gibi sanal ansiklopedide Borges ile Kemalettin Tuğcu'nun fotoğraflarını araştırmaya başladım. Gördüklerime inanamadım. İlkin tırsarak, kafamı omuzlarımın arasına gömdüm. Akabinde kafamı usul usul kaldırıp, gözlerimi kocaman kocaman belerttim. Bazı filmlerin tahmin edemediğim şaşırtıcı, sarsıcı finallerinde olduğum gibi  ekrandaki fotoğraflar karşısında kalakaldım. Allahım!.. Harbiden Borges  ile Kemalettin Tuğcu, aynı hamurdan yoğrulmuşlar gibi tuhaf bir şekilde birbirlerine benziyorlardı. Ellerim titreyerek Gizliajans’ı tekrar elime aldım. Okumaya başladım. İlk cümleler "Heyhat, ne kadar yanılmışım." diye devam ediyordu.  Bu cümleyi okudum ya... O anda... Kahkalarla ağlamak, hıçkırıklarla gülmek istedim. Du bi... Gizliajans'ın  daha ilk paragrafındayım. İz üstündeyim. Araştırmalarıma tüm merakımla devam edeceğim:)




19 Şubat 2012 Pazar

Hasbihal


Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinlemek için bekliyorsun. Bugün eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Sen neden bu kadar suskunum diye bana bakıyorsun. Usulca başlıyorum konuşmaya.. “"Bugün bir film seyrettim." diyorum. “ Hani Michael Jackson hayatını kaybemişti ya… Michael Jackson’ın son konser provalarının kayıtlarından oluşan bir filmdi seyrettiğim. Hani dünya turnesine çıkacaktı ya.. Ne planlar, ne hazırlıklar yapılmış. Konser deyip geçme” diyorum.. “Nasıl ciddi bir organizasyon ve teknoloji var arkasında anlatamam sana. Mutlaka görmen lazım.



Ah!” diyorum. “Ah, o güzelim şarkılar… Hepsi de nasıl da hafızama kazınmışlar. Şarkılarının her ritmi, adeta Michael Jackson’un vücudunun bir hareketi. Hatırlasana…” diyorum sana… “Ay yürüyüşünü nasıl denerdik ayna karşısında.. Ya da kemiksizmişcesine dalgalandırılan kollar mesela… Sen ne güzel becerirdin!.. Ben yapamazdım ne kadar çabalasam da…” diye sözlerime devam ediyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum. Sadece “Biz neden böyleyiz?” diyorum sana… “Neler yazdılar, söylediler Michael Jackson hakkında.. İnanamadık senle ben valla… Radyo çocuğuyduk ya kimseyi görmez, seslerden de şüphelenmezdik. Onun için mi böyle saftorik olduk… Ya da ne bileyim Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla büyüdük. Bırak filmleri, okuduğumuz kitaplardaki kahramanlara ağlar, üzülürdük. Şimdi bu şahane şarkıları söyleyen adam için, denilenlere inanmak bir yana, arkasından yas tutuyoruz baksana !” diyorum biraz kıkırdayarak. Kendini toparlamanı istiyorum. Eğer konuşmama devam edersem bu hüzünlü makamda, biliyorum hüngürdeyebiliriz az sonra.. Diyorum ki konuyu renklendirmek için “Biliyor musun, evde kimse yoktu. Yalnız ben… Sanki Michael Jackson benim için konser veriyordu… Nasıl kendimden geçmişim… Bir ara dayanamadım.. Fırladım ayağa.. Michael Jackson Billie Jean’i söylüyordu. En iyi sen bilirsin beni.. Billie Jean’ de oynamadan durabilir miyim Allahaşkına?




 11.01.2011

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Kemalettin Tuğcu Kitapları Neden Ağlatırdı Bizi?


Bugün Gölcük'teki meydanda bir süre beklemem gerekti. Bir saat kadar aynı mekanda durunca, elimde olmadan etrafa dikkat ettim. Yıllardır yaşadığım yeri yadırgadım birden. Etraftaki binalara baktım ve olanlara inanamadım. Kendimi yabancı bir yerdeymişim gibi hissettim. Tamam deprem yaşadı Gölcük... Tamam, yeni binalar yapıldı yıkılanların yerine. Ama bu kadar mı değişir herşey, bu kadar mı yabancılaşır insan şehrine? Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine? Sadece Gölcük'te değil her yerde, her şey o kadar paldır küldür değişiyor ki bu memlekette. Hiç ehemmiyet verilmiyor, o yerde yaşayan insanların kişisel tarihlerine. Oysa bir yerde bu kadar yıl yaşamışsa insan, bazı köşelerinde anılarından kırıntılar görmek istiyor. Hele özellikle bir gecede, zalim bir deprem nedeniyle, pek çok şey yok olup gitmişse... O yerle ilintili eski hatıralar, kimi zaman sığınacak bir liman olabiliyor. Ama yok işte size geçmişi hatırlatan hiç bir mekan. Bu durumda ipek bir çorabın ucu kaçmış ilmiğini çekmişsiniz gibi, anılar ilmik ilmik ortaya dökülüyor. Derin bir iç çekiyorsunuz ve içinizi dumanlı bir efkar kaplıyor.

Eve döndüğümde, kitaplığıma şöyle bir göz atıyorken, ansızın Kemalettin Tuğcu'nun bir kitabıyla göz göze geldim. İşte dedim eskilerden bir ağıt bu,  bana çocukluğumu hatırlatan. Eskilerden tutunacak bir anıydı aslında istediğim. Bu kitap beni çok daha öncesine götürdü. Taaa çocukluğuma. Niye Kemalettin Tuğcu kitaplarını okurken hep ağlardım? Çocukları ağlatan kitaplar, iyi bir şey midir ki acaba? Ölen anneler ve babalar, üvey anneler ve babalar, kendisine eziyet edilen üvey çocuklar, fakir insanların acıklı durumlarını ağlayaya ağlaya bu kitaplardan öğrenmiştim. "Kimdir bu kadar çocukları ağlatmaya meraklı yazar? Kendisi nasıl bir çocukluk geçirmiştir?" diye merak eden var mıdır benden başka bilmiyorum ama ben merak etmiştim.


İlgiçti yazarın kendi hikayesi... Şöyle ki... Kemalettin Tuğcu 1902 yılında doğar. Sakat doğduğu için dedesinin Çengelköy'deki evinde hazin ve yalnız bir çocukluk geçirir. Hiç okula gitmez ve evde okuduğu kitaplarla kendisini yetiştirir. Kendi kendine tercüme yapacak kadar Fransızca öğrenir. Hayatı boyunca 235 tane çocuk, 11 tane de büyükler için roman yazar ve 1996 yılında vefat eder. Kimbilir belki de, yazarın sakat doğması, okula gidememesi, ailesinden uzak, zor ve yalnız bir çocukluk geçirmesi hayal gücünü bu yönde çalıştırdı. Kimbilir belki Kemalettin Tuğcu'nun okuduğumuzda gözyaşı döktüğümüz her öyküsü, beterin beteri var diye kendi kendine bir avuntuydu belki... Olamaz mı? Kim bilebilir, belki...


İşte bugün Gölcük'te, geçmişimle ilgili hiçbir binanın yerli yerinde olmadığını farkedince, eskilerden birşeyler düşünmek istedim. Her zamanki sığınağım kitaplarım olunca, bugün şansıma Kemalettin Tuğcu düştü, ne yapabilirim? Ne tuhaf çocuklardık biz öyle değil mi? Okuduğumuz bazı öyküler ne kolay ağlatırdı bizleri. Şimdiki çocuklar Kemalettin Tuğcu'nun kitaplarına bizim gibi ağlayabilirler mi? Eskinin yıkılarak yeni binaların biteviye çoğaldıklarını farkedip büyüdüklerinde, artık eskiyi hatırlatmıyor hiç bir şey diye efkarlanabilecekler mi? Zannetmiyorum! Niye? Bizim küçüklüğümüzde her şey yerli yerindeydi, bu kadar hızlı değişmezdi! Şimdi hız zamanı... Değişim moda... Çocuklara eski diyebilecekleri bir şey bırakmıyoruz ki... Biz zamane çocukları gibi hızlı büyümedik ya, şimdi bu yaşımda, kendimi Kemalettin Tuğcu'nun öyküsündeki öksüz çocuk gibi hissedip efkarlanmam bu yüzden olabilir mi? Efkarlanmak iyi bir şey mi?