vüs'at o bener etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vüs'at o bener etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dünyanın En Zengin Kişisi Kim? Buyrun Benim!


Evet, yaptım yapacağımı gene!.. Bu sabah erkenden uyandım. Yemedim. İçmedim. İçine keçe yerleştirdiğim bez ayakkabılarımı giydim. Montumu sırtıma geçirdim. Beremi sıkıca taktım. Mutfak tezgahının üstündeki tabaktan kocaman kırmızı yanaklı bir elma kaptım. Haşırt haşırt ısırarak dışarıya  fırladım. Daha sokağa adım atar atmaz, buz gibi rüzgâr yalayınca yüzümü... Hey! Sabah mahmurluğumu iyice üzerimden attım... Zımba gibi oldum ben, iyi mi? Arabaya atladığım gibi, ver elini Yedi Tepe! Evet... Bugün gene İstanbul'daydım. Üstelik  haftanın ilk iş gününde...  Şahane!.. Düşünsene, şu kaçmayı hafta sonu yapsam bu kadar keyif alabilmem mümkün olabilir miydi? Nerdeee? Şimdi ben kaçıyorum ya işten, köyden, herbişeyden... Böyle durumlarda dibine kadar hakkını teslim eder, enine boyuna keyif almaya akortlarım kendimi.. Zaten ilk akordumu Yedi Tepe'nin bahçesinde hemen yaptım. Kendi kendime şöyle dedim... Heyy, şu anda herkes çalışıyor.  Benim de aslında şu anda  işte olmam gerekiyor. Ben ise şu anda Yedi Tepe Üniversite'sinin bahçesindeyim. İşim şu... Acaba bu fakültelerden hangisine gitmeliyim? Hımm... Ben var ya Vüs'at O. Bener Sempozyum'unun  bugün olduğunu unutmuşum. Gerçekten... Hep diyorum, unutkanın  tekiyim ben!..  Eğer bu sabah gözümü açtığımda Kasım'ın 28'inde ne vardı? diye düşünüp aklıma getirmeseydim... Ve eğer o kadar hayalini kurup bu sempozyuma gidemeseydim var ya... Ne yapardım biliyor musun? Yooo... Sinirlenmezdim. Asla öfkelenmezdim. Sadece kendime fena halde gülerdim. Önce "Pes!" derdim. Sonra "Yuf!" derdim. Sonrasını artık yazmayayım. Neyse bütün bunları demedim. Sadece "Yaşasınnn!" dedim. Ve Yedi Tepe Üniversite'si Güzel Sanatlar Fakültesi'ne doğru koşturdum. Binanın sekizinci katındaki konferans salonuna vardığımda çoktan sempozyum başlamıştı. Hiç tereddüt etmedim. Hemen salona daldım.


Ben var ya bu sempozyumlara feci halde alıştım. Ömrümde ilk kez bir yazarla ilgili sempozyuma bu yıl gittim. Kadir Has Üniversitesi'nde Tezer Özlü için yapılan sempozyumda, aynen "sonradan sempozyum gören" vaziyetindeydim. Her konuşanı ağzım açık dinledim.  Resmen bittim.. Bittim... Şahaneydi. Durur muyum? Geçen hafta Mimar Sinan Üniversitesi'ndeki Tomris Uyar'ın 70. yaş Değiştirme Töreni'ne ise bayıla bayıla gittim. Harikuladeydi. Sonra cumartesi Beyoğlu Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'ndeki Fantastik Romanlar Üzerine yapılan sempozyuma gittim. Müthişti. Bugün ise Yedi Tepe Üniversitesi'ndeki Vüs'at O. Bener Sempozyumu'na da gittim ya... Ve inan bana olağanüstüydü. Üstüne ballı kaymak Cevat Çapan ordaydı. Tatlı tatlı konuştu. Nefisti! Tüm gün sevdiğim yazarların öykücülüğünden, şairliğine, oyun yazarlığından, romancılığına değin yaptıklarını didik didik etmek müthiş bir şey. Anlatılacak gibi değil. Fakat bir şeyi hiç anlayamıyorum. Düşünsene benim edebiyatla ilgim fazla yok ki. Ben sade bir okurum. Böyle olduğu halde gitmeye çalışıyorum. Bu yapılanlar tüm üniversitelerin Edebiyat Fakülteleri'nde okuyanların özellikle kaçırmaması gereken etkinlikler. Fazla katılım olmaması ne fena! Kocaeli Üniversitesi'nde hiç yapılmamasına değinmeyeceğim. Yüreğim acıyor zira... Neyse... Keyfimi bozmamalıyım. Ne diyeceğim biliyor musun? Eğer Nâzım Hikmet, Abidin Dino'ya değil, şimdi  bana  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?" diye sorsa.. İnan hilafım yok... Büyük şairin gözlerinin içine baka baka  "Yaparım!" derdim. Öyle mutluyum... Galiba sırada Sevgi Soysal var. İnanamıyorum!.. Allahım, çok teşekkür ederim.  Yoo... Ayrıca bu sempozyumları düşünen, düzenleyen ve benim gibi sade okurların bile katılmasına olanak verip, zenginleşmelerini sağlayan  üniversite yetkililerine de çok teşekkür ederim...  Çünkü şu anda dünyanın en zengin kişisi kim? Buyrun benim:)


31 Ekim 2011 Pazartesi

Edebiyat Eleştirileri Üzerinden Kendimi Eleştirmek


Kasım'ın 28'inde Vüs'at O. Bener'in sempozyumuna gitme hayalim var ya... Kitaplarını elden geçirmek, Vüs'at O. Bener'in öykülerini tekrar okumak istiyorum.  Kitaplıktaki kitaplar nasıl karışmış gene anlatamam. Feci! İyi ama  bendeki tüm Vüsat O. Bener'e ait kitapları bulmalıydım. Hey, birini buldum işte. Dost-Yaşamasız  kitabın adı.  Birr... Sonra bir kitap daha geçti elime...  Kitabın kabına baktım. Yazarı kim ? Semih Gümüş. Kitabın kabında fotoğrafı da var. Tanıdım. Bu yıl İstanbul Modern'deki  Sözünü Sakınmadan adlı yazar dinletilerine gittiğimde, yazarlara soru soran iki kişi vardı. Biri bu fotoğraftaki kişiydi. Ben hep yazarlara odaklandığım için, yazarlara soru soran kişileri dinlemişim ama anlaşılan kim olduklarına hiç dikkat etmemişim. Böyleyim işte. Sadece görmek istediklerimi görürüm. Ne fena bu vaziyetim! Meğer Semih Gümüş memleketimin edebiyat eleştirmenlerinden biriymiş. Üstelik Vüs'at O Bener için Kara Anlatı Yazarı diye bir eleştiri kitabı yazmış, iyi mi? Ve  2000  yılında ben  bu kitabı almış okumuşum. Gene görmek istediğime odaklandığım için Semih Gümüş'ü görnenişim. Of, feciyim!

Oysa edebiyatla ilgili eleştiri yazılarını, eleştiri  kitaplarını çok önemsiyor ve okumayı çok seviyorum. Vüs'at O. Bener çok özel bir yazar. Öykülerinin çok özel  anlatımı, kendine has tuhaf bir tadı var. Mesela Bay Muannit Sahtegi'nin Notları... Ben bu cılız edebiyat bilgimle Bay Muannit Sahtegi'yi nasıl tam manasıyla anlayabilirdim ki? Avukattır derdim belki. Uyumsuz, geçimsiz, yalnız bir adamdır derdim. Fatoş adında evlatlık bir kızı vardır. Yazarın anlattığına göre kızın yeşille elâ karışımı, koskocaman, hüzne batık, nemli gözleri vardır. Fatoş'un ağladığı zamanki gözlerine babacığı hastadır diye anlatmaya devam ederdim. Hikayenin kahramanı "Hep ters, yanlış, akla ziyan işler becerdiğime göre adım neden doğru olacakmış ki" der demesine ama... Yazar neden böyle tuhaf bir isim bulmuştur kahramanına? Mesela işte bunu kolay kolay çözemezdim. Bay Muannit Sahtegi...  Bir yazar kahramanına neden böyle bir isim verirdi ki? Kendi adı da değişik tabii... Vüs'at O. Bener... Belki o vakitler yazarın kendi adının tuhaflığı sebebindendir diye düşünmüş olabilirim. Kimbilir? Sahiden çok merak ettiğimi iyice hatırlıyorum. Eleştiri kitaplarının okur için çok mühim, çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitaplar okura bamabaşka, yepisyeni dünyalar açıyorlar. Mesela Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabında, Kişi Adlarının Gizleri adlı bir bölüm vardır. Semih Gümüş altı sayfayı bu konuya ayırmıştır. Kafka'nın, Thomas Mann'ın, James Joyce'un ya da Faulkner'in romanlarındaki adları seçerken belirli bir amaçları olduğunu bu kitaptan öğrenmiştim. O tarihte Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabını okumasaydım, belki daha sonra okuduğum kitaplardaki isimlere şimdiki gibi farklı gözle dikkat etmeyecektim. Adalaet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak adlı kitabındaki kadın kahramanın adını neden Aysel koymuş gene bu kitaptan öğrenmiştim. Hoş değil mi?  

Muannit Arapçada inatçı, dikbaşlı demekmiş. Sahtegi ise Farsçada sahtelik, yalan anlamına gelirmiş. Demek ki yazar "ikiyüzlü inatçı" anlamı çıkarabileceğimiz bir ismi kahramanına vermekle, okurla öykü kahramanı arasına bir mesafe koyuyor. Okur daha okumanın başında tuhaf bir kahramanın hikayesini okuyacağını anlıyor. Aslında ben bu yazıda Vüs'at O. Bener'in bu hikayesiyle ilgili yazı yazmak niyetinde değildim. Konuyu dağıttığımı, hatta fazlasıyla uzattığımı şimdi farkettim. Ben şunu söylemek istiyorum. Edebiyat eleştiri  kitaplarını alıp okumayı seviyorum. Ama kim yazmış bu eleştirileri diye hiç dikkat etmiyorum. Üstelik kaç tane edebiyat eleştiri kitabı var ki bizim memlekette? O nedenle inan bana, Vüs'at O. Bener hakkındaki bu eleştiri kitabını okuduğum halde, Semih Gümüş'ü tanıyamadığım, kim olduğunu bilmediğim için kendime gülüyorum.
Vüs'at O. Bener Sempozyumu'nu düzenledikleri, sadece öğrenci, akademisyen değil okurları da bu sempozyuma davet ettikleri için Yeditepe Üniversitesi yetkililerine çok teşekkür ediyorum. Daha sempozyum afişiyle öğretici olmaya başladıklarını bilmelerini isterim. Kısmet olur dinleyici olabilirsem, ne kadar zenginleşeceğimi hayal edebiliyorum. Hayali bile güzel! Bi dakika... İstanbul Modern'deki yazar dinletilerinde misafir yazarın yanında iki kişi soru soruyordu ya... Birisi Semih Gümüş'se... Hımm... Acaba diğeri kimdi? Şimdi düşündüm. Hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemişim. Of, kedimi eleştiriyorum işte. Tamam, sen söyleme. Biliyorum. Feci biriyim!


26 Ekim 2011 Çarşamba

Dünyanın En Zengin Kişisi Kim? Buyrun Benim!


İşte bu duyuruyu gördüm ya... Yok artık, dedim. Yok yani... Bir  okur bu kadar ballı olabilir mi? Bakar mısın olana bitene... Vüs'at O. Bener için Yeditepe Üniversitesi bir sempozyum düzenlemiş. İnanılacak gibi değil.  Tamam, diyeceksin ki "bak ne yazıyor duyuruda.. Bu bir öğrenci sempozyumu"... Olsun. Ne olacak ki... Sorarım sana öğrencilik bir ömür boyu biter mi? Öğrenmek isteyen herkes bu sempozyuma gidebilir bence...  Hiç anlamam arkadaşım, ben o güne kadar işlerimi cadı gibi yaparım, 28 Kasım'da Yeditepe Üniversitesi'ne  tıpış tıpış yollanırım... Bir daha nerede böyle güzellik bulacağım? Bulamam, mümkün değil. Hele memleketimin  saklı mücevheri Vüs'at O. Bener'in öykülerini acaba kaç kişi bilir? Ben var ya bayılırım onun öykülerine... Öyle böyle değil...  Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer  Kadir Has Üniversitesi'ndeki Tezer Özlü  konferansından sonra biri bana "bu dünyanın en zengin kişisi kim?" diye sorsaydı... Tüm yüreğimle söylüyorum, "buyrun, benim" derdim.  Şimdi çok uykum var yatacağım. Yeditepe Üniversitesi'nin Vüs'at O. Bener öğrenci sempozyumunun hayalini kuracağım. Ne derim hep? Du bakalım...  "Hayal kur, belki olur!"



25 Ekim 2011 Salı

Edebiyat + Öteki + Vicdan + Acıma


Bugün işimin arasında  nedense  "öteki" "vicdan azabı" "acıma"  kelimelerinin manası aklıma takıldı.  Düşündüm. Düşündüm. Bil bakalım aklıma ne geldi?  Vüs'at Orhan Bener'in Havva adlı öyküsü... Sana bir şey söyleyeyim mi, bu öyküyü içine sine sine okuyan biri,  vicdan ve acıma duygusunu öğrenir, asla bir başkasını öteki diye görmez. Bak şimdi...

Öykü şu cümlelerle başlar:

“Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! Yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum onu. Pis hırsız.” 


Köyden getirilip evde besleme olarak büyütülen bir kızdır Havva. Kimi kimsesi yoktur. Öykünün anlatıcısı  ise evin kızıdır. O kadar hor görülüp eziyet edilmesine rağmen Havva'yı kıskanmaktadır. Anne ve kızı Havva'yı asla benimsemezler. Havva sürekli azarlanır, dövülür, bir yere giderken eve kilitlenir. Kilitlenmezse eğer alır başını gider diye düşünürler. Çamaşırlığa kilitlendiği bir gün, Havva kömürden zehirlenir. Evin babası Havva'yı köyüne göndermek ister. Anne göndermek istemez. Hem kimsesi yoktur köyde, hem de evde çok işe yaramaktadır. Havva kuvvetlidir. Özgürlüğü o kadar kısıtlanmıştır ki halıdaki beyaz kuşu keser. Tabii  bu sebeple gene dayak yer.  Bu ana-kız tam manasıyla  vicansızdırlar. Acıma duyguları gelişmemiştir.


"Annem, bugün onu bir temiz dövdü. Tabii döver. Misafir odamızdaki güzelim halımızı kesmiş. Deli mi ne? Annem: "Kız niye kestin halıyı?" dedi. O: "Kuş var halının içinde," dedi "Beyaz kuş. Onu çıkartacaktım." Gördün işte kuşu. Bir "Töbe töbe ana" bellemiş, onu söyler."


Sonunda fena hastalanır Havva. Çünkü çöpe atılan paslı yağ tenekesinin dibini sıyırmış yemiştir. Yazar öykünün finalini anlatıcının dilinden şöyle bitirir:   

"Annem Havva’nın yanına gitti, yatağına diz çöktü. “Kızım Havva iyi misin evladım?” dedi. “Bak iyileştin artık. Canın bir şey istiyor mu? Ne pişireyim sana?” Havva baştan bir şey demedi. Sonra gözünü iri iri açtı: “Baklava,” dedi. Sonra da öldü."

Bu öykü resmen insanın canını acıtan öykülerdendir. Düşünebiliyor musun, bir çocuk diğerine düşman... Düşman olduğu kim? Öteki...  Öykünün başından itibaren ötekinin ölmesini ister. Vüs'at O. Bener asla duygu sömürüsü yapmaz. İlginç bir anlatımı ve tadı vardır. Öykü gene oturur insanın yüreğine... Konusu itibariyle çarpar okuyanı gene..

Merak uyandıran uslûbuyla, okurken başka bir şey göremez okuyucu, cümleleri sabırsızca ardı ardına kovalamak ister. Edebiyat gene insan hallerine misaller vermektedir vermesinde de, bu kez insan hallerinin örnekleri, Vüs'at O. Bener'in kendine has o şahane öykü dokumasıyla izlemektedir. Son arzusunda iştahla baklava isteyen Havva, öykünün başından itibaren kendisini öteki gören anne ve kıza feci bir acıma duygusu miras bırakır.  Sana bir şey söyleyeyim mi, tüm yüreğimle inanıyorum, böyle öyküleri okuyarak büyüyecek çocuklar, asla kimseye "öteki" gözüyle bakamazlar. Çünkü  Vüs'at O. Bener'in öykülerini okuyanlar, onun öykülerinin yarattığı azabı ömür boyu vicdanlarından atamazlar.