faulkner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faulkner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2011 Pazartesi

Edebiyat Eleştirileri Üzerinden Kendimi Eleştirmek


Kasım'ın 28'inde Vüs'at O. Bener'in sempozyumuna gitme hayalim var ya... Kitaplarını elden geçirmek, Vüs'at O. Bener'in öykülerini tekrar okumak istiyorum.  Kitaplıktaki kitaplar nasıl karışmış gene anlatamam. Feci! İyi ama  bendeki tüm Vüsat O. Bener'e ait kitapları bulmalıydım. Hey, birini buldum işte. Dost-Yaşamasız  kitabın adı.  Birr... Sonra bir kitap daha geçti elime...  Kitabın kabına baktım. Yazarı kim ? Semih Gümüş. Kitabın kabında fotoğrafı da var. Tanıdım. Bu yıl İstanbul Modern'deki  Sözünü Sakınmadan adlı yazar dinletilerine gittiğimde, yazarlara soru soran iki kişi vardı. Biri bu fotoğraftaki kişiydi. Ben hep yazarlara odaklandığım için, yazarlara soru soran kişileri dinlemişim ama anlaşılan kim olduklarına hiç dikkat etmemişim. Böyleyim işte. Sadece görmek istediklerimi görürüm. Ne fena bu vaziyetim! Meğer Semih Gümüş memleketimin edebiyat eleştirmenlerinden biriymiş. Üstelik Vüs'at O Bener için Kara Anlatı Yazarı diye bir eleştiri kitabı yazmış, iyi mi? Ve  2000  yılında ben  bu kitabı almış okumuşum. Gene görmek istediğime odaklandığım için Semih Gümüş'ü görnenişim. Of, feciyim!

Oysa edebiyatla ilgili eleştiri yazılarını, eleştiri  kitaplarını çok önemsiyor ve okumayı çok seviyorum. Vüs'at O. Bener çok özel bir yazar. Öykülerinin çok özel  anlatımı, kendine has tuhaf bir tadı var. Mesela Bay Muannit Sahtegi'nin Notları... Ben bu cılız edebiyat bilgimle Bay Muannit Sahtegi'yi nasıl tam manasıyla anlayabilirdim ki? Avukattır derdim belki. Uyumsuz, geçimsiz, yalnız bir adamdır derdim. Fatoş adında evlatlık bir kızı vardır. Yazarın anlattığına göre kızın yeşille elâ karışımı, koskocaman, hüzne batık, nemli gözleri vardır. Fatoş'un ağladığı zamanki gözlerine babacığı hastadır diye anlatmaya devam ederdim. Hikayenin kahramanı "Hep ters, yanlış, akla ziyan işler becerdiğime göre adım neden doğru olacakmış ki" der demesine ama... Yazar neden böyle tuhaf bir isim bulmuştur kahramanına? Mesela işte bunu kolay kolay çözemezdim. Bay Muannit Sahtegi...  Bir yazar kahramanına neden böyle bir isim verirdi ki? Kendi adı da değişik tabii... Vüs'at O. Bener... Belki o vakitler yazarın kendi adının tuhaflığı sebebindendir diye düşünmüş olabilirim. Kimbilir? Sahiden çok merak ettiğimi iyice hatırlıyorum. Eleştiri kitaplarının okur için çok mühim, çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitaplar okura bamabaşka, yepisyeni dünyalar açıyorlar. Mesela Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabında, Kişi Adlarının Gizleri adlı bir bölüm vardır. Semih Gümüş altı sayfayı bu konuya ayırmıştır. Kafka'nın, Thomas Mann'ın, James Joyce'un ya da Faulkner'in romanlarındaki adları seçerken belirli bir amaçları olduğunu bu kitaptan öğrenmiştim. O tarihte Semih Gümüş'ün bu eleştiri kitabını okumasaydım, belki daha sonra okuduğum kitaplardaki isimlere şimdiki gibi farklı gözle dikkat etmeyecektim. Adalaet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak adlı kitabındaki kadın kahramanın adını neden Aysel koymuş gene bu kitaptan öğrenmiştim. Hoş değil mi?  

Muannit Arapçada inatçı, dikbaşlı demekmiş. Sahtegi ise Farsçada sahtelik, yalan anlamına gelirmiş. Demek ki yazar "ikiyüzlü inatçı" anlamı çıkarabileceğimiz bir ismi kahramanına vermekle, okurla öykü kahramanı arasına bir mesafe koyuyor. Okur daha okumanın başında tuhaf bir kahramanın hikayesini okuyacağını anlıyor. Aslında ben bu yazıda Vüs'at O. Bener'in bu hikayesiyle ilgili yazı yazmak niyetinde değildim. Konuyu dağıttığımı, hatta fazlasıyla uzattığımı şimdi farkettim. Ben şunu söylemek istiyorum. Edebiyat eleştiri  kitaplarını alıp okumayı seviyorum. Ama kim yazmış bu eleştirileri diye hiç dikkat etmiyorum. Üstelik kaç tane edebiyat eleştiri kitabı var ki bizim memlekette? O nedenle inan bana, Vüs'at O. Bener hakkındaki bu eleştiri kitabını okuduğum halde, Semih Gümüş'ü tanıyamadığım, kim olduğunu bilmediğim için kendime gülüyorum.
Vüs'at O. Bener Sempozyumu'nu düzenledikleri, sadece öğrenci, akademisyen değil okurları da bu sempozyuma davet ettikleri için Yeditepe Üniversitesi yetkililerine çok teşekkür ediyorum. Daha sempozyum afişiyle öğretici olmaya başladıklarını bilmelerini isterim. Kısmet olur dinleyici olabilirsem, ne kadar zenginleşeceğimi hayal edebiliyorum. Hayali bile güzel! Bi dakika... İstanbul Modern'deki yazar dinletilerinde misafir yazarın yanında iki kişi soru soruyordu ya... Birisi Semih Gümüş'se... Hımm... Acaba diğeri kimdi? Şimdi düşündüm. Hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemişim. Of, kedimi eleştiriyorum işte. Tamam, sen söyleme. Biliyorum. Feci biriyim!


30 Eylül 2011 Cuma

Kahve Molası - Ve Söğüt Ağacı Ve Su İçmek Ve Sedir Ağacı


Bugün benim için haftanın son çalışma günü. Cuma ya.  Sevinçliyim. İçimden geldi. "Teşekkür ederim tanrım!" demek istedim.  Sabahtan beri çalış babam çalış. Yoruldum. Şimdi mola verdim. Kahvemi içeceğim. Karşımda bir fincan kahve ve bir bardak su var. Önce bir yudum su içeceğim. Sonra keyfine vara vara kahvemi hüpleteceğim. Her gün kahve molamı bir şölen haline getirmeyi adet edindim. Mümkün mertebe her gün işime kısa bir ara veriyorum.  Koklaya koklaya kahvemi içiyorum. İyi ama bir fincan kahvenin yanında bir bardak su da içmiyor muyum peki? İçiyorum. Eee!.. Niye her defasında kahveye iltifat ediyorum? Ya su? Allahım!.. Ben ne yapmışım? Suyu bugüne kadar nasıl atlamışım? Du bi... Şimdi suyun hakkını vereceğim. Bugünkü yazımda kahveyi değil suyu başrole geçireceğim. Hımm... Nerden başlamalıyım? Su bardağını elime aldım. İçindeki suya derin derin baktım. Hey! Buldum. Yeni Türkü'nün o güzelim şarkısı İnatçı'daki gibi  kendimi subaşında yapayalnız bir küçük kızmışım gibi varsaydım. İçli içli.. Ağlamaklı... Ah! Söğüt ağaçları da anlarmış gibi döküvermiş saçlarını durgun suya... Mesela... İnatçının tekiyim ya... Aslında ne hoşum bu huyumla... Kendim gibi olmak istiyorum... Söğütler de benim gibi... Ah!  Girip... Usulca dalıp gönlümce yüzsem... İncitilmiş gülüşlerim yenilense o billur sularda... Heyy! Bayıldım ben suyla oynamaya!


Şimdi... Su'yla ilgili başka bir durum hayal edeceğim. Şöyle... Güya yerimden kalkıyormuşum. Bizim ofisin verandası varmış da ben  usulca verandaya geçiyormuşum. Bak şimdi... Elimde bir kabak varmış güya da ben elimdeki o  kabağı kovaya daldırıyormuşum. Allahım, su içmek kahve içmekten de keyifliymiş! Bak şimdi... Sedir ağacından bir kovayı gözünde canlandırsana... Sedir ağacından kovada bekletilen suyun ne denli güzel bir tadı olduğunu ben epeyce evvel öğrenmiştim. Aslında seninle bir ormanda olsak şimdi. O ormanda binbir ağaç çeşidi olsa sözgelimi. Sen "hagisi sedir ağacı?" diye sorsan bana. Ben sedir ağacını sana gösterebilir miyim sanıyorsun? Yooo... Nerdeee? Asla!  Fakat kitap okuyorum ya... Ben bunu bir kitaptan öğrenmiştim.  William Faulkner'in Döşeğimde Ölürken adlı kitabını okumuş muydun bilmiyorum?  İşte bu anlattıklarımı o kitapta okumuştum. Nasılmış biliyor musun? Sedir ağacında bekletilen suyun, "ılığımsı-serin, tıpkı sıcak temmuz yelinin sedir ağaçları arasında eserkenki kokusunu andıran hafif bir tadı" olurmuş. Ne hoş değil mi? Bırak sedir  ağacından yapılmış kovadan su içmeyi, bu cümleleri okurken bile sudan sarhoş olur insan inan ki!.. Ama böyle su içmenin incelikleri var tabii. Su sedir ağacından kovada en az altı saat durmalıymış... Bu biiirr!..  Sonra kabakla içilmeliymiş. Bu da ikiii!.. Çok şeker vallahi. Madeni kaptan asla su içilmemeliymiş. (Hele plastik bidonlarda bekletilen suları hiç bahis konusu etmeyeyim şimdi.) İşte o kitaptan bütün bunları öğrendim ben. Bu açıklamaları yaptım ya, hayalime devam edeceğim kaldığım yerden.. Güya geceymiş tamam mı? (ofisin panjurlarını kapattım.) Hımm... Bir zaman avludaki ot mindere uzanıp herkesin uyumasını usulca beklemişim.  Efendime söyleyeyim, sonra gizlice verandaya çıkıp sedir ağacından kovanın başına gelmişim. (Su bardağını tam önüme koydum.) Karanlıkta suya bakıyormuşum. (bardağın içindeki suya baktım) Suyun duru yüzünü kepçeyle karıştırarak uyandırmadan kovada belki bir iki yıldız... İçmeden önce belki kabaktan kepçede de bir iki yıldız görüyormuşum.  Bardağı elime aldım. İçindeki suda iki yıldız gördüğümü varsaydım. Elimdeki bardak değil kabaktı sanki. Suyu yudum yudum içtip bitirdim. Aaa!.. İnan bana suyun tadı her zamankinden farklıydı. İçeriye seslendim: "Hey! Siz sucuyu mu değiştirdiniz, kuzum? Bu suda ılığımsı-serin, tıpkı sıcak temmuz yelinin sedir ağaçları arasında eserkenki kokusunu andıran hafif bir tadı var sanki!"  dedim. Hey! Telefonum çaldı. İşe dönmeliyim. Bakar mısın, kahvemi içmeden kahve molam bitti. Seni bilmem ama... Ben bu su molasını sevdim:)


          2.  sağdaki fotoğraf sedir ağacı link
          3. Yeni Türkü-İnatçı