yemek - hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek - hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2011 Cuma

Hoşgeldin Sonbahar Ve Eylül'de Gel


Şu yukarıdaki muhteşem "kıvırcık salata" var ya, altı ay hasretle beklediğim bir sevgili gibiydi. Sadece kışları çıkardı piyasaya benim çocukluğumda. Kendini acayip özletirdi. O kadar severdim ki anlatamam. O zamanlar mevsiminde gelmesini beklediğim bir sevgili gibiydi ya, ne zaman çıkarsa bizim pazardaki manavın tablasına, onu uzaktan görürdüm ve ahhh... içim  titrerdi. Kıvırcık salata, sanki eylül ayında geri gelen bir Alpay şarkısıydı. Ben mevsimi gelip kıvırcık salataları gördüğüm zaman aynen şöyle olurdum: Eylül'de gelirdi. Görenler dönmüş hem de mutlu derlerdi. Ağaçlar başıma konfeti gibi yaprak dökerlerdi...


Böyleydim işte. Salata için çıldırırdım. Halen de deli eder beni. Ne yani? Olamaz mı? Koskoca Orhan Veli Kanık söylememiş mi şu güzelim dizeleri: "Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç" İnsanın içinde sevgi olsun yeter... Herşey deli edebilir insanı herşey... Bazen deli etmek için insanı bir kıvırcık salata bile yeter.


Ya domates... ya maydanoz... ya yeşil biber... ya roka.... Hepsi benim için salatayı ifade ederdi. Şimdiki gibi değildi benim çocukluğumda. Her sebze ve meyve kendi mevsimine aitti. Okulda mevsimleri öğrendiğimiz zaman, durmadan sınıflandırırdık. Yaz sebzeleri... Kış sebzeleri... Yaz meyveleri... Kış meyveleri... Her birini sadece mevsiminde yiyebilirdim. Mevsimi geçerken özleyeceğimi bilirdim ya, ardından seslenirdim. Misal, yaz geliyor ve artık lahana, karnabahar, ıspanak, marul, pazı, roka, pırasa gibi kış sebzeleri ve portakal, mandalina, elma, muz, nar, armut gibi kış meyvelerini artık göremeyeceğim Eylül'e kadar... İnanın böyleydi. Şimdiki gibi her mevsim göremezdiniz bu sebze ve meyveleri,  abartıyorum sanacaksınız biliyorum ama, tiplerini bile unuturdunuz belki...

Ben de ayrılacağımı bildiğimden arkalarından şarkı söylerdim: "Tatil geldiği zaman Ağlarım ben inan Gidiyorsun işte Arkana bakmadan Nasıl geçer bu yaz Ne olur bana yaz Sen sen sen Sen bir ömre bedel Yok yok yok Gitme gitme gel Eylülde gel!
 


Bu yazdıklarım saçma gelebilir belki kimilerine.. Ne bileyim? Benim çocukluğumda her şey mevsiminde yenirdi. Özlenirdi... Kavuşunca koklanırdı... Hangi meyve ya da sebze ise, kendisine has bir kokusu vardı... Hiç aklınıza geliyor mu şimdi elinize aldığınızda limonu koklamak? Ya domatesi... Ya maydanozu.. Ya portakalı... Ya çileği... Ya kahveyi içerken koklayanlardan mısınız? Ben koklardım ama... Hâlâ koklarım... Eski alışkanlık! Hem de yemeden önce koklamak, o nebata saygıdır... Koklarım mutlaka. 


Şimdi, kendi usulüm olan salata tarifimle sözüme nihayet vereceğim...
İstediğiniz kadar kıvırcık , domates, biber, roka, maydanoz, tereotu, taze soğan ve arzu ettiğiniz tüm yeşillikleri itinayla doğrayıp bir derin kaseye doldurunuz. Herkes aynı şekilde yapar salatayı öyle değil mi? Bakın şimdi:

Eğer yeşil salata yapıyorsanız, mevsim sebzeleriyle renlendirilen salatanızın, limonunu eli bol'a, zeytinyağını cimri'ye koydurunuz. Ama asıl benim salatamın büyük sırrı şuradadır. Eğer benim salatam gibi fevkaladenin fevkinde bir salata yapmak istiyorsanız: "Lütfen salatanızı  bir deliye karıştırınız ya da bir deli gibi karıştırınız!" Eğer sadece üzerine döküp bırakırsanız; yağını, limonunu ve tuzunu... Onlar öyylece havada kalırlar. Oysa bir deli çılgınca karıştırırsa, herbiri aşk ile birbiriyle hemhal olurlar. Eee sevgi ile yapılan bu işleme, bir tutam şefkat iki tutam da ilginizi katarsanız, lezzeti fevkaladenin fevkinde salata yaparsınız! Deneyin...  Esas şimdi salatanın tadını alacaksınız! Ah, o yüreğimi tireten şeyler....  Eylül'de geeeelll...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Film Gibi Yemek Tarifi!

Sana Lucy ile Henry'nin hikayesini anlatmış mıydım? İ.Ö 3000li yıllarda başlayan, günümüze kadar hep aynı şekilde tekrarlanmakta olan hikaye vardır ya hani, sana anlatmamış olamam.Çünkü sen seversin romantik hikayeleri. İşte bu da, o hikayelerden biri... Aslında bu hikaye aynı zamanda bir yemek tarifi. Hikayenin mutfak versiyonu yani. Bak anlatıyorum hikayeyi şöyle...

Hikaye bu ya, farzet ki senle ben Havaii'de bir evin mutfağındaymışız. Sanki bu mutfak bir beyaz perdeymiş. Mesela senle birlikte bir film izlemekteymişiz. Ne dersin? Burası zengin mi zengin bir mutfakmış mesela. Her türlü hububat,zerzevat, nebatat, sakatat mevcutmuş fazlasıyla. Etler dizim dizim diziliymiş dolaplarda, piriçler çuval çuval yüklüymüş ambarlarda. Öyle böyle değil yani. Şenlikli mi şenlikli, eğlenceli mi eğlenceli bir mutfak. Bu mutfağın çapkın bir jönü varmış. Adı Henry! Mutfağın eti. Adeta bir kazanova gibi yaşamaktaymış. Her türlü erzakla iyiymiş arası, her türlü hububat, zerzevat, nebatat ve sakatatla hemhal olmaktaymış sürekli. Her gün başka biriyle pişiriyormuş işi, sanki daldan dala konan hercai! Kim etle birlikte pişse, lezzetini ona katıyor, ortaya şahane nefasette yemekler çıkıyormuş. Bunu öğrenen her türlü mutfak erzağı, mutlaka Henry ile pişmek istiyormuş. Zeytinyağlı yemekler özellikle, Henry ile pişirilen yemekleri nasıl kıskanıyorlarmış anlatamam. Çoğu içine limon sıktırıyormuş ki, gözyaşlarını biri görürse ve "ne oldu?" derse, bahanesi olsun istiyormuş "limondan" diye. O kadar kıskanıyorlarmış yani et ile pişen yemekleri, bilmem anlatabildim mi?


Henry'nin çapkınlıkları ve bu safahat hayatı Lucy ile karşılaşması ve ona körkütük aşık olmasıyla değişmiş. Lucy kim miymiş? Mutfağın akça pakça dilberi pirinç tabi. Pirinç mutfakta çuvallarda saklansa da, el üstünde tutulmaktaymış son zamanlarda. Çünkü kısa süreli bir hafıza kaybından muzdaripmiş. Henry'nin her buluşmalarında, Lucy'yi yeni baştan etkilemesi ve aşık etmesi gerekmekteymiş. Tamam, et her nekadar geçmişinde bir çok erzakla beraber pişmiş olduğundan bu konuda tecrübeli olsa da, pirincin kendisi gibi hissedip hissetmediğinden emin olmadığı için, sürekli stres içinde yaşamaya başlamış ne yazık ki. Derdi kendine yetmiyormuş gibi, üstüne bir de tuz biber eklenmesin mi? İyice sıkıntıdaymış yani. Tam anlatamadım mı yoksa?Acele etme lütfen, anlatacağım teker teker şimdi...

Bak şimdi, et aşık ya mutfağın akça pakça dilberi pirince... Bugün neler olacak acaba gene diye sıkıntı içindeymiş. Et, hergün yeniden yağda kavrulurmuş bir tencere içinde. Sıkıntısını göstermek istemezmiş pirince... Tencerede kavrulurken, önce suyunu bir salar bir çekermiş. Bilen bilir halini, gerçekten bu çektiği aşk acısı onu iyice pişirmekteymiş. Pirinç ise kendi halinde ayrı bir yerdeymiş. Her sabah etin çektiği çilelerden habersiz, önce derin bir tasın içindeki sıcak suya dalarmış. Yumuşar ve beyazlarmış. Sonra soğuk duşun altında yıkanır iyice, tüm nişastalarını dökermiş. Ne dert kalırmış ne kasavet kendisinde. Öyle ki, soğuk suda akıp giden nişastalar gibi geçmişe ait tüm anıları da silinip gitmekteymiş adeta. Bunu nasıl mı anlıyoruz? Şöyle... Bir gün önce eti tencerenin dibine sermişlerdi kavrulmuş vaziyette. Sonra soğuk suda yıkanmış pirinci koymuşlardı üzerine. Et ve pirinç bir araya gelince, üstlerini aşacak kadar sıcak su koydular ki birlikte iyice pişsinler diye. Ayrıca tuz ve tereyağ eklediler iyice lezzetlensinler. Tencerede bıraktılar ateşin üstünde her ikisini. Kıstılar ateşi ki, yanmasınlar, yavaş yavaş demlensinler birlikte. Her ikisi piştiler sahiden beraberce. Sonra ters çevrildiler bir tepsiye. Kavrulmuş et ve demlenmiş pilav şahane bir birliktelik oluşturmuşlar. Sevmişler birbirlerini,aşık olmuşlar.

Ertesi sabah et ve pirinç tekrar bir araya gelince, et seslenmiş pirince "Lucy, nasılsın?" diye. Pirinç tanımamış Henry'i. Demiş " sen kimsin? Ben tanımıyorum seni". Şaşırmış, kalakalmış tabi Henry. Neyse, sonra Henry öğrenmiş ki, Lucy bir kaza geçirmiş ve daha önce anlattığım gibi bir dertten muzdaripmiş. Bugün yaşadıklarını yarın unutuyormuş. Henr'nin hergün yeni baştan kendini tanıtması, Lucy'i kendine aşık etmesi gerekiyormuş. Henry anlamış ki eğer Lucy'nin sevgisini kazanmak istiyorsa hayatı boyunca her gün sıfırdan başlamak zorundaymış. Henry de Lucy'i çok sevdiği ve onunla birlikte pişmek istediği için her gün katlanırmış bu çileye. İşte bu hikayem de böyle! Onlar ermiş muradına,biz çıkarlım kerevitlerine!

Ne? Sen bu hikayemi bir filme mi benzettin? 50 İlk Öpücük mü? Henry'i Adam Sandlar, Lucy'i Drew Barrymore oynuyor bu filmde öyle mi? Mümkün değil! Benim anlattığım hikaye İ.Ö 3000 yıllarına dayanıyor. Efsane olmuş bir hikaye filme çevrilmiş olabilir tabi. Ama şunu bil ki, o seyrettiğin filmin gerçek hikayesi böyle! Afiyet olsun:)

8 Mart 2009 Pazar

Kolay Lahmacun

Nedense yemek yazılarım oldukça fazla ilgi görüyor. O kadar fazla mail alıyorum ki yemek yazılarım konusunda başedemiyorum artık. İlla yemek tarifi yazmalıymışım. "Mümkün mü böyle bir şey Sevgili Okuyucu, hiç mümkün olabilir mi? Burası yemek sitesi mi? "diye herbirine cevap yazıyorum. Ne deseler beğenirsiniz; hepsi aynı ağızdan çıkmış gibi hemde?!.. Bana verdikleri cevaplar aynen şöyle: "Yemek tarifinize kim bakıyor ki?!.. Dikkatimizi çeken durum eşyalarla konuşmanız...Gerçekten çok tuhaf birisiniz!" Haydi buyrun burdan yakın sayın seyirciler! Esas tuhaf sizsiniz bence!..Yazılır mı böyle bir şey koskoca blog sahibine?!..
Okadar kızgınım ki, işte yazıyorum bir yemek tarifi gene...Üstelik de her şeyle konuşacağım var mı itiraz eden? Etseniz de duymuyorum ki nasılsa zaten ben! Ohh, be!!


Şimdi tarifini verecegim yemeğin adı " Kolay Lahmacun". Bir nevi hafta sonu yemeği. Kolay, ucuz, lezzetli ve fevkaladenin fevkinde bir görüntü... Daha ne istiyorsunuz? Siz tarife bakınız sadece. Benim eşyalarla konuşmama niye takılıyorsunuz?

Evet... Bakın şimdi, ben mutfağa girmeden önce, "Girebilir miyim?" derim. Cevabını bildiğim için sorarken zaten içeriye girmişimdir. Kime mi soruyorum "Girebilir miyim?" diye? Kime olacak, tabii ki Sevgili Mutfağıma. Bakın, eğer izinsiz girerseniz mutfağa, başınıza birşey gelir mutlaka. Ya elinizi yakarsınız ocakta, ya bir tabak kırarsınız, yada bir bardak düşüverir elinizden oracıkta.Eliniz ayağınız birbirine dolanır da, unutuverirsiniz ne yapacağınızı yada. Buzdolabının kapağını açarsınız öyleee uzun uzun bakarsınız; niye kapağı açtığınızı hatırlamazsınız da dolabın önünde öylece donakalırsınız. Ne yapacağınız bilmez kalakalırsınız. Yaşlandınız sanırsınız... Unuttunuz ya neden bakıyorsunuz melul melul dolaba. Kendinize şaşakalırsınız bu durumda! Yaa! Şimdi bu ruh haliyle pişirdiğiniz yemekten ne beklersiniz? Mümkün mü şöyle nefaseti yerinde, albenisi fevkalde bir yemek pişirebilmek? Yapamazsınız asla! Benim yemeklerimdeki en büyük sır şudur işte: İzin almadan girmem bir mekana ve saygı duyarım bana hizmet eden her eşyaya!

Okadar sinirlendim ki daha fazla yazmaya devam edemeyeceğim. Bu asabiyetle verdiğim tarif bir şeye benzemez. O nedenle sinirim geçsin diye beklemeliyim. Yapacağım şey bu durumda ya birine sataşmaktır. Şimdi herkes uyurken bulmam mümkün değil kavga etmek için birini bu gece yarısında...O halde uyuyacağım işte! Hemen hemde!... Yarın devam edeceğim. Eğer keyfim isterse!!... Kimbilebilir? Belki de...