carl sagan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
carl sagan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2021 Pazartesi

Ters Kontak mı? Düz Kontak mı?

 



Çocukluğundan beri uzaydan gelen sesleri takip eden astronom Ellie, nihayet Vega yıldızından gelen bir sinyali keşfeder. 

Ne yani? Uzayda bizden başka canlılar vardır öyle mi? 
İşte bu film bu soruya,  şöyle cevap vermektedir: 
"Bizden başkaları da var mı bilmiyorum ama eğer sadece biz isek, bu çok büyük bir alanı boşa harcamak olurdu."  

Yeminle aynı fikirdeyim. Ama  laf aramızda, henüz hiçbir uzaylıyla kontak kuramamış olduğumu itiraf etmeliyim:)

1997 yapımı Contact adlı bu  film, ışıklar içinde uyusun kendisine gani gani saygım, sevgim olan Carl Sagan'ın aynı isimdeki kitabından sinemaya uyarlanmış.  Aksiyonlu, aşklı meşkli  ilginç bir film. 

Bilim insanlarının, uzaydaki varlıkların ispatlanması çabaları karşısında, siyaset ve din adamlarının vaziyetleri, Einstein'in "İki şey sonsuzdur. Evren ve insanoğlunun aptallığı. İlkinden o kadar emin değilim" sözünün resmen ispatı.  Neyse ki kızımız zeki.😅

Hey! Aslında  başka bir şey yazacaktım. Şöyle... Bir sürü dalevera yapılsa bile, hak yerini buluyor ve kızımız, özel olarak üretilen uzay aracına bindirilip  uzaylılarla kontak kurmaya gönderiliyor.  

Veeee.... Uzayın sonsuzluğunda harikulade manzarayı görünce, sevgili Ellii'nin nutku tutuluyor.  Gördüklerini ifade edecek kelime bulamıyor. Ve yukarıdaki karelerde göreceğiniz gibi keşke benim yerime bir şair gönderselerdi, diyor.  

Bu sahneler ve sözlere bayıldım.  Geri sardım.  Aynı bölüme tekrar tekrar bakakaldım. 

Sonra hemen bir şiirle kontak kurdum. Oturdum. Murathan Mungan'ın Yalnız Bir Opera'sını okudum. 




12 Kasım 2011 Cumartesi

Ey Bilim Ve Sanat... Her Şeyi Hayata Dönüştüren.



Carl Sagan'ın Kosmos adlı kitabını okumaya başlamıştım. Okudukça yazarı merak ettim. İşte yukarıda fotoğraftaki kişi Carl Sagan. Şimdiki hali bu zannetmiştim. Yoo.. Değilmiş. Carl Sagan 1934 de doğmuş, 1996 ölmüş Amerikalı bir gök bilimci. Astrobiyoloji denilen evrende yaşam olup olmadığını inceleyen bilimin en tanıdık isimlerinden biri. Astrobiyoloji benim gibi hayalperest bir bünyeyi kışkırtan bilimlerden en önemlisi. Keşke okuldayken dersler, böyle popüler insanlar tanıtılarak anlatılabilse öğrencilere.. Ne sıkıcı gelirdi o vakitler dersler... Anlatılsaydı şöyle.. Düşünsene.. Bizim şu anda bildiklerimizi bundan 1000 yıl önce tahmin edebilir miydi hiç kimse? Dünyanın tepsi gibi olduğunu düşünenler yuvarlaktır diyenlere inanmışlar mıydı? Nerdeee? Neyse.. Bu uzun bir mevzu.. Girmek istemiyorum derinlemesine.. Benim söylemek istediğim ise... Bak şimdi... Carl Sagan'ın yazdığı Kosmos adlı kitabı okumaya başladım. Okudukça aklıma ne geldi biliyor musun? Murathan Mungan'ın o güzeller güzeli Yalnız Bir Opera adlı şiiri... Offf... Ne şiirdir ama? Sana bir şey söyleyeyim mi? Bir şey itiraf edeceğim. Murathan Mungan'la keşke bir akrabalığım olsa diye hep düşünmüşümdür. O kadar severim şiirlerini...  Hele Yalnız Bir Opera! Bir şahaserdir bana göre. Neyse...



Kozmos'u okuyordum. Kozmos, olmuş ya da olacak herşey, kaosun karşıtı bir kelime. Düzen içinde bir evren. "Evreni oluşturan canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir." diye açıklanmış. Heyecan uyandıran bir anlamı var anlayacağın. Fazlaca gizem var içerdiği. Binlerce yıldır yapılan keşiflerle neler bulmuş insanlar... Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var? Of! Bunları düşünmek bile ne kadar heyecan verici. Mesela düşünsene Güneş'ten dünyamıza ışık sekiz dakikada geliyormuş. Bu bizim güneşimiz... Evrende yüz milyar kadar galaksi, her birinde de yüz milyar yıldız var. Bir o kadar da gezegen olmalı. Bu kadar sayı insanın başını döndürüyor. O halde bilmediğimiz başka canlılar neden olmasın ki?

İşte   kitabı böyle ilgiyle okurken.. okurken... Bazı yıldızların örneğin Güneş'in mesela tek başına olduğunu okurken.. Oysa çoğu yıldızların grup halinde kalabalık halde olduklarını okurken... Sonra aslında sistemlerin çift olduğunu, iki yıldız birinin yörüngesinde dolaşır diye okurken... Bazı genç yıldızların parlayarak göründüklerini, bazılarının kararsızca yanıp söndüklerini, kimisinin çılgınca, edalı edalı dönüp durduklarını okurken.. Mavi yıldızların genç ve kızgın, sarı yıldızların ise orta yaşlı, kırmızı yıldızların ise çok yaşlı ve ölgün olduklarını okurken... Bazı çift olması gereken yıldızların, birbirlerinin öylesine yakınından gelip geçtiğini ama gelip geçerken aralarında kalan toz bulutundan birbirlerini görmeyi beceremediklerini okurken... İşte tam burada.. Murathan Mungan'ın Yalnız  Bir Opera adlı uzun şiirinin şu dizeleri aklıma geldi birden...

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?


Şimdi biliyorum ne ilgisi var okuduklarınla bu şiirin diyeceksin... Ne bileyim? İnsan okurken aklına neler gelecek bilemiyor ki... Hafıza tuhaf bir kutu... Şaşırtıyor insanı... Zaten bu şiirin sonuna doğru Murathan Mungan'da şöyle diyor:

"Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?"

Şiirin ilerisinde gene yıldızlı dizelerle devam ediyor:

"ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren" İşte şiir böyle bitiyor.


Çok güzel bir şiir değil mi? Aslında çook uzun tabii.. Bu dizeler aynı gökyüzündeki yıldızlar gibi toz bulutuna karışmayıp yüreğime takılan bölümleri... Heyy.. Acaba Carl Sagan bu yazdıklarımı görse ne derdi ki? Kitabını okumaya başladım ve aklıma bu şiir geldi ya hani... Şimdi kitabı tekrar elime aldım az önce.. İçindeki okumadığım bir bölümü açtım rastgele... Yoo.. Burada kesmeliyim bu yazıyı... Kesmeliyim inan ki.. Bilim hakkında kitap okumaya başlıyorum, konuyu sanata şiire getiriyorum. Fakat düşünüyorum da Carl Sagan bilseydi bu yazdıklarımı kızmazdı. Bilakis sevinirdi. Zaten popüler bilimin baş temsilcilerinden biriymiş kendisi. Contact adlı kitabı filme bile çevrilmiş. Bilim ve sanat iç içe işte. Daha ne olsun. Şiirin son dizesini değiştirsem... "Ey bilim ve sanat... Herşeyi hayata dönüştüren" desem peki... Off... Bu kez Murathan Mungan kızar mı bana sence? Kızmaz... Kızmaz... Kızarsa derim ki: "Ne yapayım, içimden böyle geldi!"

16 Ocak 2011 Pazar

Gecikmiş Mahcubiyetimden Duyduğum Mahcubiyet...

 

İnsan gecikmiş mahcubiyetlerden daha fazla mahcubiyet duyuyor biliyor musun? Misal, Cosmos'u neden şimdiye kadar seyretmediğimi yazarken sahiden mahcubiyet duyuyorum. Reha Erdem'in Kosmos adlı filmini sırf adı sebebiyle  seyretmek içimden gelmedi desem  ne dersin? Üstelik Carl Sagan'ın Cosmos adlı kitabını adından hiç etkilenmeden,  bilakis kitap cosmosla ilgili olduğu için okumuştum. Carl Sagan bir bilim adamı. Astrobiyoloji denilen evrende yaşam olup olmadığını inceleyen bilimin en tanıdık isimlerinden biri. Astrobiyoloji benim gibi hayalperest bir bünyeyi kışkırtan bilimlerden en önemlisi. Kosmos kitapta "Evreni oluşturan canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir." diye açıklanıyordu.


Benim  kişisel tarihim içinde alışkanlıklarım, hayallerim, ön yargılarım hakkında oradan oraya savrulduğum çok olmuştur. Ama artık benim yaşamışlığımda ve  iyi okur birinin  kitap ve film seçerken; kitap, film hatta yazar isimlerinden etkilenmemesi gerekir öyle değil mi? Artık böyle anlamsız önyargılardan vazgeçme çağım çoktan geldi de geçti. Gene de benim igibi biri çin vazgeçmek kolay olmuyor demek ki. Bak şimdi, cosmos zaten ilgimi çeken çok heyecanlı ve gizemli bir konu. Düşünsene kosmos konusunda  binlerce yıldır yapılan keşifleri... Ve bundan sonra daha neler neler keşfedilecek kim bilir? İyi ama bir Türk fiminin adı neden Cosmos olsun ki! Bu film bir belgesel mi? Yoo... Değil. O halde özenti bir film  ismi mi? Bunlar aklımın süzgeçinden geçirmeye kalksam çoktan akıp gidecek saçma düşünceler aslında. Ama bazan bir iç ses dürtükler ya boşver seyretme diye... O anlamsız düşünceleri akıl süzgeçinin üzerinde üzerinde tutar. İşte gene böyle gereksiz bir  önyargım etkilemiş olmalı beni. Ve Cosmos'u o gün bugündür  seyretmek hiç içimden gelmemişti. Seyretmemiştim. Üstelik film hakkında o kadar güzel yazılar yazılmıştı ki... Yazılanların sadece başlıklarını  okumuştum. Filmin konusuyla bile ilgilenmedim. Oysa 46. Antalya Film Festivalinde dört ödül birden almıştı. Berlin Film Festivalinde özel filmlerden biri seçilmişti. O batasıca önyargım yüzünden hiç umursamadım.


Bugün nedense Cosmos'u seyretmek istedim. Neden peki? Niye bugün mesela? Bilmiyorum. Film öyle rastgele elime gelmedi üstelik biliyor musun? Özellikle seyretmek istedim.  İnsan sinemaya neden gider ya da neden film izler? Büyülenmek için, hayret etmek için, hayatının eşsiz olduğunu hissetmek için öyle değil mi? Ben  önyargımı yendim ve  Cosmos'u az önce başından sonuna tüm merakımla  seyrettim. İnsanların birbirine çemkirdiği,  bir diğerinin iyi durumundan hoşnutsuz olduğu, sevmese de katlanmak mecburiyetinde olduğu için görüştüğü, samimiyetsiz ilişkilerin yaşanmaya başlandığı günümüz dünyasında Carl Sagan'ın kitabında  evreni oluşturan canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir diye açıklanan cosmos tanımıyla filmin konusu birbiriyle örtüşünce film düşündürücü  bir etki bıraktı üzerimde. Büyüleyici görüntü ve ses efektleriyle gizemli,  rüya gibi bir film seyrettim. Ve Cosmos'u çok sevdim.  İşte bu sebeple gecikmiş bir mahcubiyetin getirdiği daha büyük bir mahcubiyet hissediyorum.



Şimdi Reha Erdem'in tüm  filmlerini merak ettim. Elimin altında "Korkuyorum Anne" var. Az sonra onu seyredeceğim. Carl Sagan Cosmos adlı kitabının bir yerinde yıldızları anlatır. Çoğu yıldızların grup halinde kalabalık olduklarını ama aslında sistemlerin çift olduğunu, iki yıldızın birbirinin yörüngesinde dolaştığını okumuştum. Bazı genç yıldızlar parlak görünürler, bazıları kararsızca yanıp sönerler, kimileri ise edalı edalı dönüp dururlarmış. Bazı çift olması gereken yıldızlar, birbirlerinin öylesine yakınından gelip geçerlermiş ki gelip geçerken aralarında kalan toz bulutundan birbirlerini görmeyi beceremezlermiş. Filmle aramda önyargımın getirdiği bir toz bulutu oluşmuştu sanki ve ben Cosmos'un aslında ne güzel bir film olduğunu göremeyi becerememiştim. Çok abarttım gene değil mi? Diyeceksin ki alt tarafı bir filmi seyretmemişsin. Şimdi seyredince beğenmişsin. Nedir yani? Bu sebeple bu kadar yazı yazılır mı? Yazılır vallahi. Filmin şiirsel görselliğinin ve dilinin halen etkisindeyim. Hatta filmi seyrederken aklımdan ne geçti biliyor musun? Dedim ki keşke bu film bir kitap olsa.. O çok sevdiğim bazı cümlelerinin ve görüntülerinin altını kalem ile çizsem bastıra bastıra... Yazıya başladığımda neredeydim şimdi ne diyorum değil mi? Murathan Mungan der ya hani... 
"Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?" diye.. Öyle.. Yoo.. Devam etmeyeyim Bir Yalnız Opera adlı şiirine...

Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Yoo.. Devam etmeyeyim... Ağlayabilirim. Yazıma gene aynı şiirin son dizeleriyle nihayet vereyim...
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren..

15 Aralık 2010 Çarşamba

Kendimi Gökyüzünde Kayan Bir Yıldız Sandım


Bu sabah evde yalnızdım. Çok erkendi. Uykum yoktu. Kalktım. Kitaplara bakarken Carl Sagan'ın Kozmos adlı kitabıyla göz göze geldim.Kitabı elime aldım. Koltuğa uzandım. Aslında kitabı daha önce okuduğum için sadece sayfaları arasında dolanacaktım. Kitabı  rastgele araladım. Dokuzuncu bölüm. Konu başlığı- Yıldızların Yaşam Süreleri...  Başlığın altında alıntı cümleler var.  Mark Twain'in Huckleberry Finn'inden "Üstümüzde gök vardı, her yanına yayılmış yıldızlarla. Sırtüstü uzanıp onları seyre dalar ve bunlar yapma mı, yoksa kendiliklerinden mi olma diye fikir yürütürdük." vardı misal.  Ya da Vincent van Gogh'tan "Korkunç bir ihtiyaç duyuyorum... O sözcüğü açıklasam mı?... Din sözcüğünü. İşte o zaman geceleyin yıldızları boyamaya gidiyorum."  Hoşuma gitti. Bu bölümü okumaya  karar verdim. 
Sayfayı çevirdim. İlk cümle şöyle başlıyordu: "Elmalı bir kek yapmak için nelere gereksinme duyarsınız? Bir miktar una, bir kaç elmaya, az şuna, az buna ve fırının ısısına..." Tam bu cümleyi okumayı bitirdiğimde midemin zilleri başlamadı mı çalmaya? Of! Canım fena halde elmalı turta istedi. Hani  elmalı turta yaparsın da evin içi mis gibi tarçın kokusuyla dolar ya... Hey! Bil bakalım ne yaptım?  Fırladım yerimden. Geçtim mutfağa. Dedim ki "Selam, acaba elmalı turta malzemesi var mı dolapta?" Mutfak cevap vermedi tabii. Olsun sanki canlıymış gibi  ben gene  mutfakla muhabbete devam ettim. Yıllardır elmalı turta yaparım. Her seferinde tarife bakarım. Neden biliyor musun? Bildiğim bir yemeği yaparken sanki bilmiyormuşum da ilk kez deniyormuşum gibi heyecanlanmaktan tuhaf bir haz duyarım.
Ben şair sözü dinlerim. Üstelik Turgut Uyar'ı çok severim. Ne der Turgut Uyar: "Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha.. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar." Bak şimdi beni ilgilendiren  asıl şu cümleler... Turgut Uyar diyor ki: "Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız." İşte her seferinde yeni deniyormuşum gibi tüm gücümle, aşkımla ve korkumla yani ya başamazsam endişesinin zevkiyle  yemekleri yapıyorum. Elmalı turtayı da öyle.. Allahım acaba becerebilecek miyim? endişesiyle önce baktım malzemelere... Hey, hepsi var evde. Üç elmayı soyup rendeledim. Bir su bardağı şekerle on dakika pişirdim. İçine tarçın ve fındık içi ekledim. Ayrı bir kapta iki buçuk bardak un, bir paket margarin, iki yumurta sarısı, bir su bardağı şeker ve kabartma tozunu karıştırdım. Önce korktum. Hamur olmuyordu bir türlü. Elimle yoğurdukça tam kıvamına geldi. Küçük bir parça ayırdım hamurdan. Hemen tart kabımı yağladım ve kalan hamuru kenarlarını yükselterek kaba yaydım. İçine tarçınlı elmayı tart kabındaki hamurun üzerine döşedim. Ayırdığım diğer hamuru bir tahta üzerinde merdane ile açtım. İnce şeritler keserek elmaların üzerine çaprazlama yapıştırdım. Önceden ısıtılmış 180 derece fırına attım tart kabını. Hey yirmi dakika içinde pişmedi mi? Ev nasıl güzel tarçın koktu anlatamam sana. Denesen keşke. Acemice denesen hem de...  Ne var fena şey değil ki acemi olmak. Hani Turgut  Uyar diyor ya : "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek.  
Bir parça kestim elmalı turtadan. Bir tabağa koydum. Kitabı yeniden elime aldım. Okumaya başladım. "Elmalı kekin içindekiler moleküllerden oluşmuştur, şeker ya da su gibi diyelim. Moleküller de atomlardan meydana gelmiştir, karbon, oksijen, hidrojen vb. gibi."  Bir parça elmalı keki çatalımın ucuna aldım. Okumaya devam ettim. "Bu atomlar nereden geliyor? Hidrojen dışında tümü yıldızlardan imal ediliyorlar." Çatalın ucundaki elmalı turta parçasına baktım. Bu yıldızlardan mı imal edildi yani? diye aklımdan geçirdim. "Bir yıldız, hidrojen atomlarının daha ağır atomlara dönüştürüldüğü kozmik bir mutfaktır." Bir parça elmalı turtayı ağzıma attım. Hımmm! İnan bana kendimi gökyüzünde kayan bir yıldız sandım.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ey Bilim Ve Sanat! Herşeyi Hayata Dönüştüren



Carl Sagan'ın Kosmos adlı kitabını okumaya başlamıştım. Okudukça yazarı merak ettim. İşte yukarıda fotoğraftaki kişi Carl Sagan. Şimdiki hali bu zannetmiştim. Yoo.. Değilmiş. Carl Sagan 1934 de doğmuş, 1996 ölmüş Amerikalı bir gök bilimci. Astrobiyoloji denilen evrende yaşam olup olmadığını inceleyen bilimin en tanıdık isimlerinden biri. Astrobiyoloji benim gibi hayalperest bir bünyeyi kışkırtan bilimlerden en önemlisi. Keşke okuldayken dersler, böyle popüler insanlar tanıtılarak anlatılabilse öğrencilere.. Ne sıkıcı gelirdi o vakitler dersler... Anlatılsaydı şöyle.. Düşünsene.. Bizim şu anda bildiklerimizi bundan 1000 yıl önce tahmin edebilir miydi hiç kimse? Dünyanın tepsi gibi olduğunu düşünenler yuvarlaktır diyenlere inanmışlar mıydı? Nerdeee? Neyse.. Bu uzun bir mevzu.. Girmek istemiyorum derinlemesine.. Benim söylemek istediğim ise... Bak şimdi... Carl Sagan'ın yazdığı Kosmos adlı kitabı okumaya başladım. Okudukça aklıma ne geldi biliyor musun? Murathan Mungan'ın o güzeller güzeli Bir Yalnız Opera adlı şiiri... Offf... Ne şiirdir ama? Sana bir şey söyleyeyim mi? Bir şey itiraf edeceğim. Murathan Mungan'la keşke bir akrabalığım olsa diye hep düşünmüşümdür. O kadar severim şiirlerini ve yazılarını. Çok tuhaf. Romanları beni çok sarmamıştır ama.. Doğruya doğru yani ne yalan söyleyeyim. Belki benim dikkat dağınıklığım ve hiper aktivitem yüzündendir. Bilmiyorum ki... Çünkü öykücüyümdür ben. Her roman beni sarmaz. Uzun olunca çabuk sıkar. Ama şiirlerinin var ya... Hastasıyımdır. Hele Bir Yalnız Opera! Bir şahaserdir bana göre. Neyse...



Kozmos'u okuyordum. Kozmos, olmuş ya da olacak herşey, kaosun karşıtı bir kelime. Düzen içinde bir evren. "Evreni oluşturan canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir." diye açıklanmış. Heyecan uyandıran bir anlamı var anlayacağın. Fazlaca gizem var içerdiği. Binlerce yıldır yapılan keşiflerle neler bulmuş insanlar... Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var? Of! Bunları düşünmek bile ne kadar heyecan verici. Mesela düşünsene Güneş'ten dünyamıza ışık sekiz dakikada geliyormuş. Demek ki Güneş dünyamızadan sekiz dakika uzaklıkta... Bu bizim güneşimiz... Evrende yüz milyar kadar galaksi, her birinde de yüz milyar yıldız var. Bir o kadar da gezegen olmalı. Bu kadar sayı insanın başını döndürüyor. O halde bilmediğimiz başka canlılar neden olmasın ki?

İşte kitabı böyle ilgiyle okurken.. okurken... Bazı yıldızların örneğin Güneş'in mesela tek başına olduğunu okurken.. Oysa çoğu yıldızların grup halinde kalabalık halde olduklarını okurken... Sonra aslında sistemlerin çift olduğunu, iki yıldız birinin yörüngesinde dolaşır diye okurken... Bazı genç yıldızların parlayarak göründüklerini, bazılarının kararsızca yanıp söndüklerini, kimisinin çılgınca, edalı edalı dönüp durduklarını okurken.. Mavi yıldızların genç ve kızgın, sarı yıldızların ise orta yaşlı, kırmızı yıldızların ise çok yaşlı ve ölgün olduklarını okurken... Bazı çift olması gereken yıldızların, birbirlerinin öylesine yakınından gelip geçtiğini ama gelip geçerken aralarında kalan toz bulutundan birbirlerini görmeyi beceremediklerini okurken... İşte tam burada.. Murathan Mungan'ın Bir Yalnız Opera adlı uzun şiirinin şu dizeleri aklıma geldi birden...

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?



Şimdi biliyorum ne ilgisi var okuduklarınla bu şiirin diyeceksin... Ne bileyim? İnsan okurken aklına neler gelecek bilemiyor ki... Hafıza tuhaf bir kutu... Şaşırtıyor insanı... Zaten bu şiirin sonuna doğru Murathan Mungan'da şöyle diyor:

"Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?"

Şiirin ilerisinde gene yıldızlı dizelerle devam ediyor:

"ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren" İşte şiir böyle bitiyor.



Çok güzel bir şiir değil mi? Aslında çook uzun tabii.. Bu dizeler aynı gökyüzündeki yıldızlar gibi toz bulutuna karışmayıp yüreğime takılan bölümleri... Heyy.. Acaba Carl Sagan bu yazdıklarımı görse ne derdi ki? Kitabını okumaya başladım ve aklıma bu şiir geldi ya hani... Şimdi kitabı tekrar elime aldım az önce.. İçindeki okumadığım bir bölümü açtım rastgele... Yoo.. Burada kesmeliyim bu yazıyı... Kesmeliyim inan ki.. Bilim hakkında kitap okumaya başlıyorum, konuyu sanata şiire getiriyorum. Fakat düşünüyorum da Carl Sagan bilseydi bu yazdıklarımı kızmazdı. Bilakis sevinirdi. Zaten popüler bilimin baş temsilcilerinden biriymiş kendisi. Contact adlı kitabı filme bile çevrilmiş. Bilim ve sanat iç içe işte. Daha ne olsun. Şiirin son dizesini değiştirsem... "Ey bilim ve sanat... Herşeyi hayata dönüştüren" desem peki... Off... Bu kez Murathan Mungan kızar mı bana sence? Kızmaz... Kızmaz... Kızarsa derim ki: "Ne yapayım, içimden böyle geldi!"