elvis presley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elvis presley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2021 Cumartesi

Platon ve Elvis Presley ve Okur ve Yorum



Sedat Demir'in Umberto Eco hakkında yazdığı,   
Umberto Eco ve Yazınsal İletişim: Okur ve Yorum
 adlı kitabının  41. sayfasına geldim.  
Şu cümleyi görünce şaşırarak güldüm:

"Eco'ya göre Elvis Presley ve Platon hem üst hem de alt kültür tarafından
 onlara "eşit saygınlık" gösterildiği için, tarihte aynı yazgıyı paylaşır. "
  
Hoş değil mi? 
Hemen fotoğraflarına bakayım dedim. 
Hey!  Platon'nun meşhur tablosundaki pozu gibi, 
Elvis Presley de gökyüzünü gösteriyor, iyi mi:)
Hoşuma gitti. 
Siz de görün istedim.

Peki, Sedat Demir'e ne demeli? 
 Sizce de,  Umberto Eco'nun gençliği gibi, di mi:)

Valla, ben okurum. Ve işte... Yorumum:D

                             

Sedat Demir    /     Umberto Eco 

 

 


 

17 Ekim 2013 Perşembe

Hayallerim Ve Ben



“Gel bu akşam misafirim ol. İki şiir atalım. Ben de ayıptır söylemesi klarnetle bir hicaz geçerim. Ah!.. Vapurlar iskeleye yanaşıp kalkar. Bööyle motör sesleri dinleyelim. Balıklar ağlarken bir of ülen offf çekelim.”
 
İster inan ister inanma… Hiç duraksamadan… Ve takır takır… Bu Sadri Alışık lezzetinde lakırtıları eden bendim. Yooo… Bakma böyle yazdığıma. Misal seninle karşı karşıya gelsek var ya… İki lafı bir hizaya getiremeyeceğim gibi, mahcubiyetimden ya dilim tutulur ya da kekeleyebilirim.  Esasında öyle heyecanlı ve utangaç bir bünyeye sahibim. 

İyi de, neler diyordum ben Allahaşkına? Asıl mühimi kime söylüyordum? Gözlerimi kocaman kocaman pörtlettim. Bu lakırtıları sarfettiğim, karşımda duran adamın suratına iyice dikkat ettim.  Aaa! John Travolta değil mi? Evet, oydu. Pekiii... Koskoca John Travolta'nın bizim kuş konmaz kervan geçmez köyde işi neydi? Şaşkınlığımı çaktırmamaya gayret ederek, göz ucuyla bir bakış daha sarkıttım. Evet, tıpkısıydı inan ki.  Güya tanışıyormuşuk. Hem de bir sahnenin ortasındaymışık. Güya misafirliğe davet ediyormuşum. Yok artık... Nasıl denir? Yeşilmişik. Sazmışık. Yuf, dedim kendi kendime... Yuf, yani...  Hayal etmenin de bir endamı bir ölçüsü olur öyle değil mi? Tam o anda şahane bir şarkı çalmaya, John Travolta zannettiğim karşımdaki adam ise dizlerini kırıp, ayak parmaklarını yere sürterek dans etmeye başladı.  Hoppalaa!.. Öylece kalakaldım...

Bi dakka ya... Yüzlerce film seyretmiştim. Ne var yani? Rollerin hasını ezbere bilirim. Hem sonraa... Hayat bir sahne demezler miydi? Demek ki gene kendi kendime oynadığım oyunlardan birinin baş rolündeydim. Hal böyleyse, elbette bazı filmlerde gördüğüm, o cafcaflı kıptiyoz dümbeleklerin koftiden rol kesmeleri gibi hareket etmeyecektim.  Madem hayat bir sahneydi. Madem John Travolta'yı karşımda hayal etmiştim. Mahcubiyetimi ağlama dolabıma kilitleyebilir, şakkadanak yerli yerinde rol kesecek bir sinema oyuncusu vaziyeti  takınabilirdim.

Hiiç utanmadım. Ayakkabılarımı çıkardım. Öncee... Bayram olsun her yer, diye bağırdım... Sooonraaa.... John Travolta gibi asla değil...  Bobby gibi değil... Cliff gibi de değil... Elvis gibi hiiç değil...  Abidik gubidik tivist tivist... Lap lup laba luba tivist tivist, tadında... Tamıtamına Öztürk Serengil manzarasında... Ellerimi ayaklarımı sallaya sallaya twist yapmaya başladım. 





28 Nisan 2012 Cumartesi

Bu Atasözümüz "Öfkeyle Kalkan Zararla Oturur" Şeklinde Miydi Yoksa?

 

Hafta sonu bir bahar temizliğine girişmişim ki sorma... Kışlıkları yıkadım, kuruttum, naftalinledim, kaldırdım. Yazlıkları çıkardım, ütüledim, çekmecelerine yarleştirdim, askılarına astım. Üzerine cumartesi pazarından satın aldığım sebzelerle zeytinyağlı yemekler hazırladım. Allahım... Nasıl yorulmuşum anlatamam. Hafta içi ofiste, hafta sonu evde çalış babam çalış. Kuzum köle miyim ben neyim, diye düşüne düşüne yorgun düşmüş, koltukta kıvrılıp uyumuşum. Hayırdır inşallah demelisin. Çünkü acayip bir rüya gördüm. Bak şimdi... Bir balodaymışım tamam mı? Üzerimde upuzun, şık mı şık, karpuz kollu bir elbise... Efendime söyleyeyim, belime kadar saçlarımı at kuyruğu yapıp toplamışım tepemde... U yakalı elbisemin açık boynuna taktığım siyah kurdelenin ucuna tokalar geçirmişim. O gece benimle dans etmek isteyen beylerin isimlerini elimdeki listeye tek tek işlemişim. Hem listede kimlerin isimleri var biliyor musun? Söyleyeceğim... Du biii... Kafamı listeden kalırıyorum. Veee... Nanananooom... Biriyle göz göze geliyorum!!! Hey! Bil bakalım kim? İnanılacak gibi değil!... Zagor!.. Şimdi böyle şaşarak yazıyorum ama...  Zagor var diye rüyamda hiiiiç şaşmıyorum valla. Sanki Zagor'u ben davet etmişim baloya... Bende bi hava... Bi havaaaa... Sormaa... Elimdeki listeyi Zagor'a gösteriyorum. 

- Bu benim dans karnem... Bakın, buradaki bütün beyler adlarını yazdırdılar. Listede yalnız sizin isminiz eksik, diyorum. 

Zagor tüm yüreğiyle gülümsüyor. Muzur bir ifadeyle:

- Yani benimle dans mı etmek istiyorsunuz, bayan? diyor.  Yanaklarım kızarıyor. Kemiklerime kadar işlemiş mahcubiyetimden Zagor'un yüzüne utanarak bakıyorum. Başımı emme basma tulumba gibi evet dercesine aşağı yukarı sallıyorum.  Zagor hiç düşünmüyor, anında teklifime -Tamam, diyor. 


Nasıl seviniyorum anlatamam. Hemen elimdeki listeyi usulca cebime sokuşturuyorum.

- Hangi dansı tercih edersiniz? Vals mi? Polka mı? Mazurka mı? diye merakla soruyorum. Vay canına sayın seyirciler! Sana bir şey söyleyeyim mi, gerçek hayatta var ya üç ayaktan başka dans bilmem. Rüyalar ne acayip oluyor böyle! Baksana rüyamda  Zagor'a neler söylüyorum neler... Zagor gözlerimin içine bakıyor...

- Ne yazık ki saydıklarınızı pek beceremiyorum, diyor. Karamba karambita! Benimle dans etmekten vazgeçecek diye çok korkuyorum.

- Tamam. Siz bilirsiniz. Hangi dansı yapmak istersiniz, diye telaşla soruyorum.


Elini çenesine götürüyor. En hakikisinden düşünen adam profili çiziyor. Ve peşinden aynen şöyle cevap veriyor:

- Hele bir düşüneyim. Mohawkların işkence dansı... Senecaların yağmur dansı... Cayugalarla Abenakilerin savaş danslarını bilirim, diyor. Öyle bir şaşırıyorum ki resmen tepemde ünlem işaretli şaşkınlık efektleri geziniyor. 



Çok öfkeleniyorummm  çoook! Nasıl öfkelenmem, Zagor resmen benimle kafa buluyor. İşaret parmağımı sinirli sinirli sallıyorum.

- Zagor, bir hanımla nasıl alay edersiniz, diye soruyorum.  

 - Şeyyy, bağışlayın bayan, filan falan diye lakırtılar ediyor etmesine ama... Binlerce kafatası aşkına! Öfkeden resmen gözlerimi kan bürüyor. Hayırrr... Kalabalık balo ortamında olmasaaakk var ya... Çoktan dans değil düello teklif edecektim Zagor'a... Tabancamı çekip vuracaktım... Dan... Dan... Dan...  Aynen çizgi romanlardaki gibi mesela... Nerdee? Yooo... Yapamazdım. Ben Albay Hudson'un kızıymışım da, eğer böyle bir şey yaparsam rezalet çıkarmış, babam rezil rüsva olurmuş Darkwood cemaatine güyaaa... Rüya bu ya... Kafam allak bullak oluyor tabii. Doğrusu  Zagor'un bu alaycı tavrı karşısında dumura uğruyorum uğramasına ama anlattığım sebepten dolayı ortalığı velveleye vermek istemiyorum. Zagor'u olduğu yerde bırakıyorum. Hemen cebimdeki listeyi çıkarıyorum.  Eteklerimin ucunu tutarak reverans yapıp, ilk sıradaki ismin sahibini dansa davet ediyorum.
 

İnanamıyorum! Ben var ya... Ben ve Elvis Presley...  Olacak şey değil! Ben ne yaptım biliyor musun? Gitar Jim'in gitarıyla çaldığı Mohawklar Kalender Olur şarkısı eşliğinde Elvis Presley'le çılgınca rock'n roll yapmaya başladım. Gerçek hayatta müzikten bile anlamazken, rüyamda hangi ara rock'n roll oynamayı öğrenmiştim anlayamadım. Bu akrobatik hareketleri nasıl yapabiliyordum? Nasıl sallan yuvarlan vaziyetinde dans ediyordum? Elvis Presley ne yapıyorsa, aynı hareketleri ben nasıl cadı gibi tekrarlıyordum?!! Öfkem hiiçç geçmemişti. Hiiiçç! Gözümün ucuyla  Zagor'a bakarak dans etmeye devam ediyordum.




Gitar Jim, Hellingen'in Entarisi Ala Benziyor adlı şarkıya başlayınca, Elvis Presley'den özür diledim, elimdeki dans listemin ikinci sırasındaki beyin karşısına geçtim. Bil bakalım kimdi? Heeyy! Anthony Quinn!.. Yıllardır heves eder, bir türlü beceremezdim. Kaç kez ayna karşısında kendi kendime bu dansı denediğimi söylesem gülersin diye söylemeyeceğim. İyi ama... Pekiii... Ben Aleksi Zorba rolündeki Anthony Quinn ile rüyamda sirtaki oynamaya nasıl cesaret edebildim? Üstelik hiç utanmadım... Hiiççç!  Gözlerinin içine bakıp "Bana bu dansı öğretir misin patron?" dedim. Hemen tuttuğu gibi ellerimden... Önce yavaş yavaş... Sonraa müziğin ritminde hızlanaraktan bir sirkati yaptım ki... Tüm balo halkı dondu kaldı... Off! Nasıl anlatsam sana...  Müzik bittiğinde yer gök inliyordu alkış ve ıslık seslerinden...



Bilirsin, abartma sanatında ustayımdır. Gitar Jim Frida'nın Nikahı adlı parçayı çalmaya başlayınca, hazır tüm dansları yapmayı beceriyorken ben... Anthony Quin'i filan unuttum. Elimdeki listeyi fırlattığım gibi, sahnede tek başıma dansa devam etmeye koyuldum. Kendimi fena halde aşmıştım. Tabanlarım su toplayına kadar hoplaya zıplaya oynadım. Oynadım. Sonunda dayanamadım. Kendimi yerlere attım. Bu kez dizlerimin üzerinde çılgınlar gibi dans etmeye başladım. Bu nasıl Zagor'a öfkelenmektir? Bu nasıl öfkelenince gözü dünyayı görmemektir? Böyleyim işte. Dellenince, ben ben olmuyorum.  Kıt olan aklım iyice alıp başını gidiyor. Zıvanadan çıkıyorum. Kan ter içinde kalmıştım. Ayrıca sanırım dansımın sonuna doğru salondaki oksijen tamamen tükenmişti. Nasıl anlatsam... Bir an nefesim kesildi gibi geldi. Eğer bu vaziyette biraz daha kalırsam sanki son nefesimi verecektim.  Bir an bu rüyadan kaçıp başka bir rüyaya atlamayı şiddetle arzu ettim.  Fani ömrüm bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti gitti. İnan, o anda şahadet getirmeye niyet ettim. Takdiri ilahi bu ya,  benim sonum da böyle olacaktı belki. Allah saklasın, öfkeden gözüm dönmüş vaziyette yerlerde dans ederken son nefesimi verecektim sözgelimi.  Of ya!.. Can havliyle, Mohawkların işkence dansı dedikleri bu çeşit bir dans olmalı, diye aklımdan geçiriyordum kiii... O anda  Zagor'la göz göze geldim. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Vaziyetimin gerçek olduğuna inanmıyor, hayal gördüğünü sanıyordu. Dudaklarımı japon balıkları gibi açıp açıp kapattım.  Taaam Zagor'a bir şeyler demeye çabaladığım andaaaa... Uyandım. Sabah oluyordu. Güneş dağların arkasından usul usul doğuyordu. İyi ama ben hiç uyumamışım gibi neden gene  kendimi yorgun hissediyordum? İnan bana, kolumu dahi kıpırdatamıyordum. Bir gören olsa, sabaha kadar dans ettim sanabilirdi. Daha neler!.. Bu yaşadıklarım rüya değil miydi? 

Hoppalaaa! Sorarım sana... Bu nasıl rüya? Hani bi atasözümüz var ya... Nasıl derler? Hah... Rüyada  öfke duyan yorgun uyanıyormuş valla!






16 Ağustos 2011 Salı

"Elvis'ten Önce Hiçbir Şey Yoktu"



"John Lennon bir zamanlar, “Elvis’den önce hiçbir şey yoktu!” demişti. Gerçekten de Lennon’ın bu beş sözcüğü, Elvis Presley’in müziğe, Amerikan tarzı hayata olan etkilerini çok iyi özetliyordu. Tüm dünyada sadece ilk adıyla tanınan ender sanatçılardan olan Elvis, 20. Yüzyıl müziğinin ve popüler kültürün en önemli simgelerinden biri."

Elvis Presley 34 yıl önce bugün dünyamıza gözlerini kapatmış.  Anısına ben yazı yazmadım da beğendiğim bir yazının ilk paragrafını aşırdım.  Devamını Ters Ninja' dan okuyanızı öneririm.  Hemen bir şarkısını  ekleyivereyim...