hayat' kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat' kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2010 Cumartesi

Edebi Bilmeceler - Halil Gökhan Ve Konuşan Kadın


Bu kez Edebi Bilmeceler'imi, Halil Gökhan'ın, Konuşan Kadın adlı romanınından çıkardım. Kitaptaki cümlelerden oluşturduğum soruları okuma zahmetine girenler, bakalım cevapları tahmin edebilecekler mi?

1- Ağaçlar rüzgarı öpebilir, etrafa koku yayabilir ve çiçeklerine arıları çekebilirler ama ne yapamazlar?

2- Bir hekim, açılan yaraları kapatmak için "dikerken" moda terzileri dünyaya bir yara olarak geldiğine inanan insanın küçük varlık yaralarını ne yapmak için "dikerler"?

3- "Acele işe şeytan karışır, derler. Ama şeytanın aceleci bir varlık olduğunu sanmıyorum;"O ancak nasıl bir yaratık olabilir?

4- Giyinen kişi için, karşısında mücadele etmesi gereken dört unsur vardır: Bunlar nedir?

5- "Hiç geri geri giden bir dalga gördünüz mü? Dalın içine batan bir çiçek? Ya mideye inen bir dil? Ben gördüm. Ucuna küçük ama çok ağır bir taş bağlanmıştı. "Bu ceza neden verilmişti ?
6- "Çünkü kaderin ve kısmetin saati dünya vaktine göre işlemezmiş; insan, dünyaya bu saati bozmak için getirilmiş; ama uğraşması boşunaymış; çünkü herşey alnımızda yazılıymış." Peki bu alnımızda yazılanlar, ne zaman bir anda sahiplerine okunacakmış?

7- "Nereye giderseniz arkanızdan gelir. Sizi hiç bırakmaz. Yakalamaya da çalışmaz. Sanki aranızda garip bir eşitlik var gibidir. Sizden bir şey istemez. Ona bir şey de veremezsiniz. Ne eksiltilebilir, ne de çoğaltılabilir. Onun hızı sizin ayaklarınızdır. Yürüme iradeniz. Hareket etme isteğiniz. Yanılıp da bir ırmağa ya da kireç kuyusuna düşseniz hiç çekinmeden peşinizden gelir. Sizi sevdiğinden değil, size mecbur olduğundan." Bu nedir?

8- "Sükutun madeni bellidir:" Nedir? Peki, ya, sessizce söylemenin madeni nedir?

9- Avrupa'da Otuz Yıl Savaşları döneminde adını paralı Hırvat askerlerinin rütbe göstergesi olarak taşıdıkları kaba kumaşlardan alan, boyunla göğsün arasındaki o yumuşak bölgede dalgalanması, erkekliğin de övgüsü yapan şey nedir?

10- "Anlamamakta ısrar ediyordum ve beliren ölüm işaretlerinin ne olduklarından çok, bana ne verdikleriyle ilgileniyorum. İşaretler ne olursa olsun sonuç değişmiyordu." Mutluluk değildi bu. Peki neydi?

1. Cevap- Bir başkasını kucaklayamazlar. (Sayfa 12)
2. Cevap- Süslemek (Sayfa 14)
3.Cevap- Acil bir yaratık (Sayfa 17)
4.Cevap- Dekor, aksesuvar, süs ve soyunma süresi (Sayfa 31)
5.Cevap- Çok konuştuğu için (Sayfa 33)
6.Cevap- Kıyamet gününde (Sayfa 99)
7.Cevap- Gölgenizin gölgesi (Sayfa 102)
8.Cevap- Altın - Gümüş (Sayfa 135)
9.Cevap- Kravat ( Sayfa 152)
10.Cevap-Huzur ( Sayfa 183)

26 Eylül 2010 Pazar

Okurla Yazarın Yolu Nasıl Kesişir?



Günlerden bir gün sanıyorum iş arasında biraz vaktim vardı. Bu kez kitapçıda değildim. Bizim köydeki büyük alışveriş merkezinin gazete ve dergi satılan reyonunun önündeydim. Dergilere bakıyordum. Muhtelif içerikte dergiler varsa da beni daha çok  edebiyat dergileri ilgilendiriyordu tabii..  Gene de tüm dergilere göz atmak istiyordum. Kimini karşıdan seyrediyordum. Kimini elime alıyordum. Dergi çeşitlerinin çoğaldığını farkettikçe  nedense  yüreğimdeki sevinç kuşunun her seferinde  daha hızlı kanat çırptığını hissediyorum. Her dergiyi satın almam mümkün değil. Sana yalan söyleyecek halim yok.  Doğruya doğru... Kimi dergileri kitapçılarda okuyorum. Kimine ayakta sayfalarını dalgalandırarak göz gezdiriyorum. İlgimi çekecek bir yazı varsa ayaküstü okuyorum. Kimi dergileri de kitapçılardaki puflara oturarak okuyorum. Satın aldığım ve abonesi olduğum dergiler yok mu? Olmaz mı? Var tabii. Neyse... O gün ayaküstü baktığım dergi Esquier'di.  Sloganı "adamakıllı dergi"dir ya hani... Yani sanıyorum erkekler bu derginin potansiyel müşterisi... Hiç aldırmam vallahi... Bu dergiye denk geldiğimde illa bakmak isterim. Çünkü Ege Görgün'ün derginin ilk sayfalarında sinema ve müzik üzerine yazdığı yazıları okumak hoşuma gider. Gene tam Ege Görgün'ün yazılarına göz atmış dergiyi poşetine koyacaktım ki "Gidenler değil kalanlar yaralar insanı" başlıklı Altay Öktem'in bir yazısı dikkatimi çekti. Şöyle baktım etrafıma... Dergiyi poşetinden çıkarıp okumaya başladığım için görevli ikaz eder mi acaba diye aklımdan geçirdim. Etrafta görünen kimse yoktu. Kolumu dayadım dergi standının rafına... Bir sağ ayağımın bir sol ayağımın üzerine yüklenerek ayakta yazıyı okumaya başladım.



Dünyada yazılmamış konu kalmış mıdır sence? Doğrusu ben bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Aynı konu hakkında yazılan yüzlerce yazı var. Şimdi Altay Öktem'in yazısının başlık konusu hiç öyle yeni  ve bilinmedik bir konu değil yani... Gidenler değil, kalanlar yaralar insanı...  Ayaküstü bu yazıyı okumaya niyetlendiğim gibi gene ayaküstü bu konuyla ilgili  bir çırpıda  pek çok şiir sıralayabilirim. Yusuf Hayaloğlu'nun  "Aşk dediğin, zavallı bir kapıyı duvara çarpıp-Çıkıncaya kadarmış........ Asıl sancı, uyandığında-Bütün odaları boş görünce koyarmış." sözgelimi... Ya Murathan Mungan'ın Bir Yalnız Operası peki? Hayatımın destanıdır o şiir... Hayatta en sevdiğim şiirlerden biridir.  Neyse... Gene de  o anda nedense bu yazıyı illa okumak istedim.  Altan Öktem'i tanımıyordum. Sanırım bir okur olarak bilmediğim bir köşe yazarının kaleminden bildiğim bir konuyu okumak ilgimi çekti. Daha doğrusu içimden yeni bir okuru olarak tanımadığım bu yazarın yazısından  farklı bir tat almayı diledim ne yalan söyleyeyim. Üstelik büyük bir olasılıkla bu yazı erkekler için yazıya dökülmüştü. Daha hoş! Benim için değişik bir bakış açısı olabilirdi... Yeni bir yazı lezzeti yani... Altay Öktem'in konuyu görme biçimi,  kaleme alış uslübu, diğer yazarlardan ayıran parmak izi, ne bileyim çok bilindik bir meseleyi yeni bir heyecanla okutacak mı diye merak ettim... Böyleyim işte... Durduk yerde kimsenin aklına gelmeyecek bir durumdan, kendime telaşlı bir hayrete düşme, özel bir tad alma hali çıkarmak isterim. Böyle kendi kendime oynadığım oyunlarım vardır benim. Aynen böyle...



Giden bir kadının ardından erkeğin durumunu yazıyor Altan Öktem. İstese de istemese de gidenin kendinden mutlaka iz bıraktığını anlatıyor. Geride bıraktığı eşyaları, parmak veya dudak izleri, diş fırçası, küpesinin teki değildir önemli olan diyor... İlk şu cümlesini seviyorum: "İz silinen değil, kazınan bir şeydir; beyne kazınan." Onu hatırlatacak her şeyi ortadan kaldırabilirsin, el, dudak izlerini silebilirsin öyle değil mi? Tamam... Yazar hiç kimsenin gidenin arkasından üzülmediğini, eğer üzülüyorsa, eğer ağlıyorsa  "onsuz" kalan  haline ağladığını, çünkü sevginin çabuk bağımlılık yaptığını söylüyor. Zaman en iyi ilaçtır denir ya yazar bunun düpedüz yanlış olduğunu düşünüyor.  Hatta gece yaşanan acıyla gündüz yaşanan acının farkından söz ediyor. Giden gitmiştir. Kalanda ise yıllar geçse de kazınan bir iz kalacaktır, diyor. Beyinden kazıma henüz gerçekleşmediğine göre... Peki yazar çok iyi bilir gibi  bunları yazıyor ya acaba yaşadığı için mi biliyor bu halleri?  Belki çok eskiden yaşamış olabileceğini  ama zaman konusunu terk eden bir kadınla bütünleştirmek için çok fazla tecrübeye gerek olmadığını, düşünerek de insanın  aynı sonuca varabileceğini söylüyor. Haa, yazar düşünmektense yaşamayı tercih ettiğini belirtmişti son cümlelerden birinde belirtmişti ama... Bu cümleleri okuyuca gülümsemiştim. Yazar bu durumları yaşayıp yaşamadığını yazısında açıkça itiraf edemiyordu ya nedense ürkek bir hal sezmiştim.  Dergideki fotoğrafına baktım. Öyle çekingen birine asla benzemiyordu.  Bilakis  bıçkın bir hali vardı diyebilirim. İşte bir erkek dergisinde böyle ürkek bir bir duygu geçiriyor ya okura hoşuma gitti.  Özellikle böyle yazdığını düşünmüyorum. Bence farkında bile değil. Bu bir kadın okurun o anki hissiydi. Yani ancak yazar ile okur arasında bir anda gerçekleşebilecek, dinleyene ise anlamsız gelebilecek ilk kontak... Böyle oldu işte... Ve sonrasında ben Altay Öktem'in izini epeyce sürdüm. Hem röportajlarını ve denk geldikçe dergideki yazılarını okudum. Hem de iki kitabını satın aldım. Biri "İçimde Bir Boşluk Var" diğeri "Yaram Yanlış Yerde"... Diğer kitapları ise sırada... Okuyacağım mutlaka... Tıp doktoru aslında Altay Öktem... Veee... Şimdi bu yazıyı neden yazdım biliyor musun?  Kimi zaman bazı yazarları okumaya neden niyetleniriz, diye düşünürüz ya.... Bilirsin yüzlerce yazar ve kitap vardır. Kimi yazarlar kör noktamızda kalırlar. Ömrümüz boyunca onları bilmeyiz. Kimi yazarlarlarla ise tesadüfen bir yerde denk geliriz. Altay Öktem'le tanışmam işte bu yazısı sebebiyledir.  Bir erkek dergisinde, erkeklere yazılan bir yazısında, bildiğim bir konuyu, bence farkında olmadan, gene bana göre sevimli bir çekimserlikle dile getirmişti ya...  Ne bileyim açıkca itiraf edemiyordu işte...  Gülmüştüm... İyi hisler geçirmişti bu hali bana... Ve bu yazarın kitaplarının peşine işte bu sebeple düşmüştüm. İyi ki düşmüşüm. Hımm... İnsan hallerinin ezberini bozmaya ya da alışılagelmiş durumları çapariz yöntemlerle göstermeye niyet etmiş, tıp eğitimi almış  memleketimin bu yazarının birbirinden enteresan kitaplarını anlatırım bir ara... Diğer iki kitabı da elimin altında. Şiirleri mesela. Hepsini okuyayım. Üzerinde konuşuruz mutlaka.

16 Mayıs 2010 Pazar

Kocaeli 2.Kitap Fuarı 16 Mayıs Pazar Günü Etkinlikleri

Kocaeli 2.Kitap Fuarı'da 16 Mayıs Pazar günü, bakalım şehrimize gelip okurlarıyla sohbet edecek olan yazarlarımız kimlermiş?

Saat 14.00'de Banu Avar ile söyleşi: Hangi Dünya Düzeni ve Aydınlar

Saat 16.00'da İhsan Süreyya Sırma ile söyleşi: Neden Kitap Okuyalım?

Saat 18.00'de İsmet Özel ile sohbet: Boştan Almak Doluya Koymak


Daha fazla bilgi için..... http://www.kocaelikitapfuari.com/

25 Nisan 2010 Pazar

Narla Çörekotuna Gazel!

Çocukluğumda hatırlarım, annem evin bereketini arttırmak niyetiyle, odaların muhtelif yerlerine çöre otu serperdi. Özellikle kapı girişlerine. Daha sonraları, kimi zaman bize gelince de yapardı bunu. İstemezdim yapmasını aslında, ama sesimi çıkarmazdım. Annem bizden gidince, yerlere serptiklerini hemen süpürür silerdim. Fare pisliği sanılır zannederdim. Gençlik işte. Öyle Uzakdoğu felsefesi Feng Shui’ye göre, mor renk mum evde zenginlik ve bereketi artırır diyenlerden değilim. Pek ilgilenmem Uzakdoğu felsefeleri ile. Ama düşünüyorum da şimdi, annemin serptiği çöreotları serpildikleri yerde kalsalardı keşke. Ne olacaktı ki öyle değil mi? Şimdi çöreotları nereden mi aklıma geldi? Bilge Karasu’nun “Narla İncile Gazel” kitabını okuyordum. Yazar annesinin narla evin bereketini artırma törenini şöyle anlatıyordu:

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine… Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra,narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi.Topladıktan sonra söylerdim anneme,sevinsin diye.”

Şimdi anneme ve annemle aynı yıl öte dünyaya giden Bilge Karasu'ya bir rahmet göndereceğim önce, sonra çöreotu sepeceğim evimin en mütena köşelerine. Kış gelince de eve girerken bir gün nar atacağım yere, bütün gücümle, parçalanıp iyice dağılsın diye... Her ikisini de yapacağım anneleri sevindirmek niyetiyle. Kaç kere tecrübe ettim biliyor musun, bereket gelir eve, anneler sevinince.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Hasbihal...


Bazan Hayal Kahvem'e yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahvelerimiz ellerimizdeymiş mesela. Ben oturuyorum büyük battal koltukta... Ayaklarımı göğsüme toplayıp, kollarımla ayaklarımı kucaklamışım hatta. Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam, muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Biliyorum, muhabbet etmek istiyorsun doğum günüm ve bugün İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğim filmler hakkında..

“Bak ne diyeceğim, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını ne kadar çok severim. Hatta A.H.Tanpınar’a Çağdaş Türk Edebiyatı’nın en iyi romancısıdır bile derim, bilirsin” diyerek sözlerime başlıyorum. Gözlerini koca koca açıp bakıyorsun bana. Muzipçe kıkırdıyorum. “Ne umdun ne buldun değil mi?” diyorum. “Filmlerden söz edecektik. Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a nerden geldik?” diye düşünüyorsun. Üstelik A.H.Tanpınar’ın kitaplarından da hiç haz etmezsin. Şahane bir aşk romanıdır dediğim Huzur adlı romanını kaç kere hatırım için okumayı denedin. Bir türlü ilk sayfadan ileriye gidemedin. Hele o ironi, hiciv, mizah şahaseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden hiç söz etmeyeyim. Eline aldın aldın… Başlamadan bir kenara bıraktın. O kadar üzülüyorum ki keşke sen de A.H.Tanpınar’ın kitaplarını sevebilseydin!” diyorum.

Canın çok sıkılıyor anlattıklarıma.. Anlıyorum ki, biraz daha devam edersem muhabbete bu kıvamda, yanımdan hayal kırıklığı ile ayrılacaksın az sonra.. Böyle bir şey olsun istemiyorum… Hele canını sıkmayı… Aslaaa… Suratını asıyorsun. Camdan dışarıya bakıyorsun. “Bak, senin ilgilendiğin bir sanatla A.H.Tanpınar’da ilgiliymiş biliyor musun?” diyorum sana… Söylediklerimi dinlemiyor gibisin. Islık çalıp camdan dışarıya bakmaya devam ediyorsun. Biraz daha alttan almayı deniyorum. Tatlı tatlı anlatmaya devam ediyorum.. “Haklısın aslında… A.H. Tanpınar okunması zor bir yazar. Ama bir lezzetine varabilsen. İnanıyorum ki nasıl kitaplarının peşine düşeceksin.. Muazzam bir kültür, sanat adamı. Müzik, resim, heykel, felsefe… Aklına ne gelirse her şeyle ilgili biri. Ya o güzelim şiirleri… Şair yanı pek bilinmez. Oysa az ve öz müthiş şiirleri vardır. Bak dinle ona ait iki şahane dize söyleyeceğim.”diyorum. Susuyorum. Islık çalmayı kesiyorsun. Biliyorum şiirini çok merak ediyorsun. Susmaya devam ediyorum. Camın önünden çekilip yanıma geliyorsun. Tatlı tatlı tebessüm ediyorsun. Dayanamıyorum tabii.. Başlıyorum şiiri okumaya… “Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında”… Duruyorum… “Haydi iki dize daha…” diyorum… Şiire devam ediyorum… “ Yekpare geniş bir anın/Parçalanmış akışında” Şaşırıyorsun. Çünkü sen de bazıları gibi A.H. Tanpınar’ı sadece romanları ile tanıyorsun. Oysa o kadar güzel öyküleri de vardır ki şiirleri gibi.. Neyse… Fazla derine dalmamalıyım. Kafanı bulandırmamalıyım. Şiirden hoşlandın ya esas vuruşumu şimdi yapmalıyım… Diyorum ki… “Biz seninle bugün filmlerden konuşacaktık değil mi? İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğim filmleri anlatacaktım sana hani… Onları da anlatırım daha sonra tabii ki… Ama bak, şimdi A.H.Tanpınar için ne söyleyeceğim sana.. Şaşıracaksın!” Çok merak ediyorsun… İlgiyle gözlerimin içine bakıyorsun.. “Şimdi desem ki sana, Ahmet Hamdi Tanpınar kendi yazdığı Sahnenin Dışındakiler romanını, filme çekilmek üzere senaryo haline getirmiş. İki Ateş Arasında adıyla Ulvi Uraz’a teslim etmiş. Ama maalesef çekilmemiş.” Diyorum. Hımm...Umduğum tepkiyi vermiyorsun. Çok hayret etmiş görünmüyorsun.

Israrla konuşmama devam ediyorum… “ Anlatamadım galiba,” diyorum. “Demek istiyorum ki, yani A.H.Tanpınar’ın sinema ile ilgisi var aynı senin gibi.” Başını umursamazca yana çeviriyorsun. “Peki” diyorum. “Buna ne diyeceksin bakalım? Ahmet Hamdi Tanpınar Zümrüt adlı bir filmin kumar sahnesinde figüran rolünde oynamış.” İnanmaz gözlerle bakıyorsun. “İnanmıyor musun, bak ozaman şu kitaba. Prof.Dr.Orhan Okay’ın Dergah yayınlarından çıkan Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar adlı kitabının 212. sayfasına… Bak.. Bak… İşte… Filmden bir kare… Soldaki adam Ahmet Hamdi Tanpınar. Senin gibi o da sinemayı severmiş işte!” diyorum. Bakıyorsun kitabın içindeki filmin karesine... Dayanamıyorsun. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şaheseri Huzur adlı romanını eline alıp, koltuğa uzanıyorsun. Esas ben gözlerime inanamıyorum… Aaa! Sen.. Sen var ya... Huzur’u okumaya başlıyorsun! Yaşasın!

27 Mart 2010 Cumartesi

Bu Gece Saatler Bir Saat İleri Alınıyorsa, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Okusana...

Bu gece saatler bir saat ileri alınıyor ya, aklım hep Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde. Neden mi? Çünkü bu kitap senede en az iki kez ellenmeli. Saatler ileri ve geri alındığı tarihlerde bari. Özel bir törenle hem de. Usulca alınmalı ele. Önce yazarı rahmetle anılmalı. Sayfaları şöyle bir dalgalandırılmalı. Durdu ya uzun zaman olduğu yerde... Cümleler ve paragraflar havalandırılmalı. Uyansınlar, gelsinler şöyle bir kendilerine… Bu öyle bir kitaptır ki, şimdi başlasam bir yönünü anlatmaya, hergün yazsam üstelik, inan ki her sayfasından bir yazı konusu çıkarabilirim. Öyle dolu dolu bir kitaptır. Adı üstünde işte. Bu bir kitap değil, resmen başlıbaşına bir enstitüdür diyebilirim. Şimdi neresinden başlasam acaba ? Peki… Şöyle yapayım. Kapatayım gözlerimi. Bir sayfasını açayım. Nereye denk gelirsem… O sayfayı anlatayım. Tamam. Böyle yapacağım. Kapattım gözlerimi. Kısmetime bir sayfa açtım. Şimdi tekrar okuyup, anladıklarımı anlatacağım.

Yazar, insanlar kainatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşyanın insanlara uymak durumunda olduğu inancındadır. Mesela Abdülhamit döneminde yaşayanlar bilirler.O zamanlar vapur düdüklerinin sesi günümüzdeki kadar neşeli değildir. Padişahın asık yüzü ve ordan halka halka etrafa yayılan neşesizlik sebebiyle, o zamanın vapur düdükleri garip bir şekilde acı, keskin ve hüzünlüdür. İşte saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi fikirlerine göre yürüyüşlerini değiştirirler. Sahibinin en yakın dostu olan saat… Bileğinde sahibinin nabzının atışına arkadaşlık eden saat… İster istemez sahibiyle bütünleşmektedir. Sahibi gibi yaşamaya ve düşünmeye başlar. Saat kadar olmasa bile diğer eşyalarımız da böyle değil midir? Eski ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık bu nedenle değiştirmez miyiz? Yeni bir elbise giymekle, kendimizden çıkarız sanki biraz… Kendimize bir değişikliğin arasından bakmak isteriz. Yahut “Ben artık başkasıyım!” diyebilme saadetini hissetmek isteriz.

Eski eşyalara meraklı olanlar bilirler. Eski bir şapkadan ve ayakkabıdan sahibinin bütün huylarını, alışkanlıklarını, hatta aksaklıklarını görmek mümkündür. İnsanlar yanlarında çalışmaya başlayan hizmetlilerine, evlerine gelir gelmez kendi gömlek, elbise yada ayakkabılarından vermek isterler. Böylece kendilerini hiç tanımayan bu insanlara, birdenbire elbiselerini giydirerek ya da ayakkabılarıyla yürüterek, kendi düşünce ve alışkanlıklarını gizlice geçirmeyi düşünürler. Kahramanımız bunu iki kez tecrübe etmiştir. Bir keresinde çalıştığı bankadan atılmasına ve pek çok felaketlere düşmesine sebep olan müdürü Cemal Bey bir kat eski elbisesini vermiştir kendisine. Aralarında büyük mizaç farkları vardır. Tabiatları tamamen zıddı zıddınadır. Çok şükür, müdürünün kötü huylarını benimsemez kahramanımız. Ama müdürün bir büyük zaafı vardır. Kızına aşırı düşkündür. İşte kahramanımız, müdürün eski elbisesini giymekle, haftasına kalmadan, üstelik üç çocuk sahibi olmasına, sıkı müslüman terbiyesine, her konuda kendisinden üstün karısına rağmen, müdürün kızına delicesine aşık olur. Aradan yıllar geçer, bankadan ayrılır, bu giysi lime lime olur ama bu sevgi asla yakasını bırakmaz. Eski eşyalar böyle mizaç değişikliğine neden olurlar işte…
İkinci elbiseyi Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kurucusu, Halit Ayarcı hediye eder. Kahramanımız daha elbiseyi üzerine geçirdiği gün tüm varlığının değiştiğini hisseder. Birdenbire ufku, görüşü genişlediği gibi, hayatı Halil Ayrancı gibi yorumlamaya başlamıştır. Artık onun gibi, insanlara "Acaba ne işe yarar?"diyen gözlerle bakmaya başlar. Sanki bu bir elbise değil de büyüdür. Tabi kendi tabiatı da devreye giriyor ve kararlarını değiştirmeye çalışıyordur ama sonuçta birbiri arasından, elbisesini giydiği adam gibi düşünen, konuşan, karar veren biri olup çıkmıştır. Bu durumu Halit Ayrancı'ya anlatınca, kendine hak verir. Ona göre de büyük adamların yanlarına çalışanlara elbise ve öteberilerini vermeleri bu yüzdendir. Roma İmparatorları, büyük diktatörler hep kendileri gibi düşünsünler diye eşyalarını dostlarına hediye etmektedirler. Hatta Osmanlı hükümdarlarının, vezirlerine kürk ve kaftan hediye etmeleri de bu yüzden olsa gerektir. Kahramanımız farkında olmadan tarihin büyük bir sırrını keşfetmiştir aslında. Büyük bir psikolojik mekanizmayı keşfetmiştir!

Bu kadar.. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden şimdi üç sayfa okudum. Okuduklarımdan anladıklarımı yukarıda anlattım. Olmadı mı şimdi bu yazı yani? Bence pek de fena olmadı. Böyle işte. Ben şimdi bir başlasam, mesela kitaptaki karakterlerden Nuri Efendi'yi anlatmaya... Yazarın cümleleriyle tipini, mizacını, tabiatını tarife girişsem. Yarı alim yarı evliya addedildiğinden söz etsem mesela. Nuri Efendi'nin: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur. " gibi sözlerinden bahsetsem. Nuri Efendi'nin semtin en iyi saat tamircisi olduğunu söylesem. Tamir etmeden önce bozuk saatleri bazen karşıdan haftalarca el sürmeden seyrettiğinden bahsetsem mesela. Eğer çalışıyorsa bir doktor gibi üzerine eğilip sesini nasıl dinlediğini hayalinde canlandırmanı istesem. Kitaptan iki sayfa daha yazsam.. Ne olacak ki? Okumaz mısın yazdıklarımı yoksa? Saatin saatine uymuyor der misin bana? Bazen bloğuma ciddi yazılar yazsam işte böyle. Ne olacak ki? Hani saatleri bir saat ileri alacağız ya bu gece saat 12 de... Hani Ahmet Hamdi Tanpınar'ın abidesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü hatırına? Olmaz mı?

16 Mart 2010 Salı

Kapalıçarşı'nın Dost Yüzü

Yazarların İstanbul’u” adlı kitapta on iki yazar, İstanbul’un on iki farklı köşesini anlatıyor. Kitaba şöyle bir bakıyorum ve Celil Oker’in “Kapalıçarşı Rehber İstemez” başlıklı, sekiz kitap sayfası yazdığı yazıyla kitabı okumaya başlıyorum. O’Henry’nin unutulmaz Noel hikayesi vardır ya hani. Sevdiği erkeğe armağan vermek isteyen kadın en güzel şeyini, uzun saçlarını satarak, sevdiğinin saatine zincir alır. Erkek de aynı gün sevdiğinin uzun saçları için sedefli bir tarak almak ister. Parası yoktur. Saatini satmıştır. Çok bilinen bir öyküdür O’Henry’nin bu öyküsü… Celil Oker ve eşi de gençtirler. Yeni evli sayılabilirler. Kendi deyişiyle karısının ilk oğullarına hamile olduğunu söylemesi, anlatımına biraz O’Henry tadı katmaktadır. Paraları yoktur. Bebek lafı olmasa paranın pek bir önemi yoktur aslında. Ama hamileliğin anlaşılmasıyla şimdi Kapalıçarşı’ya gitmek için içinden geçtiğimiz Cağaloğlu’nda, Türkçe sözlüğe sözcük tanımı yazmaya çalışan oniki yaşıt insanla birlikte, aynı yerde işe başlarlar

İşe yeni girdiklerinden, ilk aylıklarını henüz almamışlar. Hatırladığı kadarıyla sağdan soldan borç alma limitlerini de doldurmuşlar. Akşam eve dönüş biletleri belki var belki yoktur. O gün öğlen olur. İnsanlar soluklansınlar, yemek yesinler diye mola verilir… Karısı hamiledir ve cebinde hamile karısının öğle yemeğini karşılayacak kadar bile parası yoktur. İşyerinden aniden sokağa fırlar. Caminin yanından, ağaçların gölgesinden geçer. Etraftında hızlı hızlı yürüyen ya da bir şeyler satmak isteyen İstanbullular arasından… Sonra Kalpakçı’lar Sokağı’ndan Kapalıçarşı’ya girer. Kafasını kaldırıp kapının süslemelerine bakacak morali yoktur. Fatih Sultan Mehmet günlerinden beri o kapıdan giren kaçıncı kişidir acaba? Bu soruyu aklına getirecek halde değildir. O zamanlar da aynı kalabalık vardır mutlaka. Belki bu kadar turist yoktur.

Kalpakçılar Sokağı’nda o vakitler de yan yana kuyumcular çoktur. Vitrinlere burunlarını dayamış düğüncüler neler alacaklarına bakmaktadırlar. Satıcılar bugünkü gibi dükkanlarının önünde müşteri adaylarını gözlemekte, kime hamle edeceklerini belirlemeye çalışmaktadırlar. Alıcı olmadığı her halinden belli olmalı ki kimse kendisine hamle etmez. Zaten en boş kuyumcuyu seçmeye çalışmaktadır. Bir yandan, sol elinin yüzük parmağındaki öğle yemeğine dokunur.

Bu dükkanın sahibi kapının önünde değildir. Geleni geçeni kesmemektedir. Onu seçer. İçeri girer. Ama yüzüne bakmaz. Dükkan sahibi onun yüzüne bakar. Bir an. Durumu anlar. Parmağından çıkardığı yüzüğü tartar. Hesap makinesinde bir iki tuşa dokunur. Sonra bir rakam söyler. Başını sallar. Hafif terlemiş olmalı… Öyle hisseder. Dükkan sahibi parayı çekmeceden çıkarır. Tezgahın üzerine koyar. Hiç sesini çıkarmadan parayı alır. Kapıya yönelir. Dükkan sahibi arkasından “Afiyet olsun,” der. Hayretle döner. Adam gülümser. “ Üzülmeyin,” der. “Olur böyle şeyler. Eşinize saygılar.”

Çok eskiden beri, yaklaşık 400 yıl boyunca, Avrupa ortasından taa Arabistan’a uzanan güçlü bir imparatorluğun tam ortasındaki bu başkente dünyanın malları yağar… Almak ve satmak için insanlar Kapalıçarşıyı doldururlar. Doğudan ve batıdan gelen insanlar Kapalıçarşı’nın 61 caddesindeki, 4000 dükkandan birinin önünde buluşurlar. O zamanlar olup biten de globalizmin ürünüdür, şimdi olup bitenler de. Bari Kapalıçarşı dış görüntüsünde zamanı dondurmuştur. Yoksa gözlerimizi şenlendiren o binlerce pırıltılı kumaş, bakır, gümüş, kıymetli taş ve madeni Akmerkez ya da Kanyon’a benzer modern yapıların içinde görmek durumunda kalmaz mıydık?

Şimdi arada sırada, neden parmağında alyans olmadığını soranlara, Celil Oker işte özetlediğim bu hikayeyi anlatır. O günleri unutmamak için bir daha yüzük takmaz.

Kapalıçarşı için pek çok şey işitiriz. Her dükkandan laf atarlar. Zorla mal satmaya kalkarlar. Pazarlıkla ile ilk söyledikleri fiyatın yarısının altına inerler. Güzel hanımlara bakarlar. Hepsi doğru olabilir. Ama doğrunun tamamı değildir. Doğrunun tamamı aslında yazara göre bize bağlıdır. Biz ne için gelmişsek, Kapalıçarşı bize o yüzünü gösterir. Yazara dost yüzünü göstermiştir.

9 Ekim 2009 Cuma

Edebiyat Aşk Değil de Ne?

İki saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene iki saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı da Türkçe olunca, deymeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa eğer, ohhh şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilirmisiniz ki, en romantik ,en gizemli, en duygusal,en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir… İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya;
Rose! Okadar romantik ki döküntüleri bile gül şeklinde!.. Hahha!Neyse iyileşti şimdi çok şükür!...
Gene bir kaçamak yaptık ya kardeşimle… Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu akşam konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene ve başladık muhabbetimize…

Önce ben bloguma yazdığım Attila Atalay'ın Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever o öyküyü.

Ama asıl benim küçük, Nezihe Meriç’in "Keklik Türküsü" öyküsünü okadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına,öykü bir kara tren olup gönlünüzü delip geçer tünelden geçer gibi, öyyyle bakakalırsınız ardından . Çok güzel anlatır gerçekten."Keklik Türküsü’nü anlatsana bana bu akşam kardeş" dedim. “ Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu akşam da müthişti performansı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın istanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani..Ama daha eski yıllarda geçer...Gene içten içe çekilen,dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı öykü kitabında yeralan bir öykü...

Sonra nedense birden Huzur’a atladık. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arkasından rahmet okuduk… Bir çocuklu dul bir kadın kahraman ile genç sevgilisinin aşkını hatırlamaya çalıştık. A.H.Tanpınar'ın ,Orhan Pamuk ‘un en etkilendiği romancı olabileceğini düşündük. Biz aslında önce öyküleri konuşacaktık. Nerden geçtik acaba şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a? Konu konuyu açıyor işte. Huzur'dan en son okuduğumuz aşk kitabı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne atladık. Nasıl saplantılı bir aşktı değil mi Kemal'in Füsün’una duyduğu aşk? Ya Kemal’in sevgilisinin her kullandığı eşyaya hastalık şeklinde düşkünlüğü… Sekiz yıl içinde kaç taneydi, sevgilisinin 4.213 tane miydi sigara izmaritini biriktiren aşık… Böyle sapkın bir aşık olabilir miydi gerçek hayatta acaba? Konuştuk da konuştuk… Konu edebiyatımızda aşk olunca ve iki kadın bir araya gelince kimi çekiştireceğiz konu komşuyu mu? Tabii ki edebiyatçılarımızı öyle değil mi?

Uykusuz mizah dergisi, bizim mahalle bakkalına Çarşamba günü gelmemişti. Bugün gelmiş. Ben de sabah hemen Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’ni okumuştum. Bu kez çizmemiş sadece yazmıştı. Anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu.İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken çok eğlenmiştim.Tam onu anlatırken kardeşime, ben de ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya " diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt” ‘e atladık .Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa , bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?

İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Mona Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken platonik aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış.Mona Rosa'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Mona Roza siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var ! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı..

Tam Attila İlhan’a geçtik .. Pia… Yağmur kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik…Bitirdik…Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan:
“Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu, ağlardım Beni sevmiyordun, bilirdim Bir sevdiğin vardı, duyardım Çöp gibi bir oğlan, ipince Hayırsızın biriydi fikrimce Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım Felaketim olurdu, ağlardım !" ”
Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk mısralarını aşkla seslendirdik…
Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire:
"Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi Bir rüzgar aklımı alırdı Sessizce bir cigara yakardın Kirpiklerini eğerdin bakardın Üşürdüm içim ürperirdi Felaketim olurdu,ağlardım! " Bu kadarı kalmış ezberimde...
Edebiyat AŞK değil de ne?

15 Eylül 2009 Salı

Kitap Hastaligi Diye Bir sey Duymus Muydun?

Biliyor musun kitapcilara girdigim anda galiba ruh degistiriyorum. Sanki simarik bir cocuk haleti ruhiyesine giriyorum. Tuhaf bir sekilde arsizlasiyorum. Yada kendimi kaybediyorum da icimden doymak bilmez bir kurt cikiyor. Kitaplarin her biri surmeli gozlu ceylanmiscasina elimden kacirmayayim diye sabirsizca bir o kitaba bir bu kitaba saldiriyorum. Aslinda dunku telasim ceylanlari kacirma endisem nedeniyle degildi. Ucagi kacirma korkum sebebiyleydi. Cunku havaalanindaydim. Guya ucagin kalkmasina epeyce vardi. Kitap almayacaktim da sadece bakacaktim. Allah inandirsin seni kitapcidan ciktigimda elimde sekiz tane kitap vardi. Gene kaptirmisim kendimi. Almisim da almisim. Bir de dusunebiliyor musun bu kitaplari gittigim yere tasiyacagim. Memlekete donerken alsam neyse. Valizimde okurum diye yanima aldigim kitaplar da cabasi. Caresiz tasiyacagim. Tasidim bile.

Benim kitap hammalligim meshurdur zaten. Bir keresinde Berlin de bit pazarini dolasiyoruz. 1800 lerden kalma bir ingilizce sozluk buldum. Sozluk degil de kazulet bir beton parcasi sanki. Bir de daha yeni cikmisiz dolasmaya. Otele aksama donecegiz. O sozlugu bizimkilerin endise dolu gozlerine aldirmadan satin aldim ve aksama kadar da yanimizda dolandirdim. Tabi ben tasimadim. Bizim evin ahalisi sirayla tasidilar. Ben onlarin yerinde olsam madem aldin kendin tasi bana ne derdim yani. Kesin derdim. O kadar tatlidirlar ki butun gun sirayla tasidilar da bana azicik bile tasitmadilar vallahi. Hos hepsi benden beter kitap kurdular o baska yani...


Peki hic kitap krizim tuttugunda rastgelmis miydin bana? Eger kafama bir kitap taktiysam hic usenmem kitapci kitapci dolanirim. Eger bulamazsam ama kitap krizim tutar iste. Cildiririm adeta. Hele pazar gunune denk gelmissem. Bizim sehirdeki kitapcilar kapalidir. Nasil hayiflanirim nobetci kitapci neden yok diye. Bazen hizimi alamam da Istanbul'a giderim biliyor musun? Boyle abartma huyum vardir iste. Bu yastan sonra degisemeyecegime gore... Ne tapabilirim ki? Kitap hastaligi mi bu durumum sence? Kitap! Keske kitap kati halden sivi hale gecirilebilse de siringa ile damar yoluyla gonderebilsem taa taaa kalbime... Tabi ki ilac niyetine!