suskunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suskunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2011 Salı

Suskunlar- "Kulak Eğer Gerçeği Anlarsa Gözdür."



Şimdi anlatacağım İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar adlı kitabıyla ilgili... Fi tarihinde, Goncagül isimli bir Kıpti güzelinin gayri meşru ikiz bebekleri olur. Güzelimizin biraderi duruma dellenince, kız ikizlerini Kalın Musa’nın kapısına bırakmak zorunda kalır. Dokuz yıl geçer aradan. İkizlerden birinin adı Davut’tur. Diğerinin ise Eflatun. Davut ne de olsa Kıpti kanı olduğu için bünyesinde, musikiye aşıktır. Ud çalmayı ve usullerini öğrenmektedir. Cesur ve atak bir çocuktur. İstanbul’da bilmediği sokak yoktur. Ne var ki Eflatun kardeşinin tersine dalgın, sessiz, içine kapanık bir çocuktur. İnsanın içini coşturan musikiyle hiç alakası yoktur. Çok ender sokağa çıkar. İşte sokağa çıktığı o ender günlerden birinde, akşam ezanı okunduğu halde eve gelmeyince, hele bir de yağmur yağmaya başlayınca, dedesi Kalın Musa duymasın diye, Davut ve amcası, Eflatun’u aramaya koyulurlar. Bekçi yalın ayak, başı açık, üzerinde sadece bir entari olan mecnun misali bir çocuğu kabristanın oralarda gördüğünü söyler. Eflatun’u bulduklarında bir mezar taşının başında ağlamaktadır. Mezar taşında: “Hüvelbaki, Goncagül – Ruhuna Fatiha“ yazmaktadır. Dedeleri duymadan evlerine dönerler. Görünüşe göre her şey yolundadır. Ama Eflatun ertesi gün gene kayıplara karışır.


 davut

Ama artık çocuğu nerede bulacaklarını bilirler. Eflatun’u mezarın başından alıp tekrar eve getirirler. Çocukta değişiklik fark ederler. Eflatun’un gözlerine ışık ve yüzüne nur gelmiştir. Ayrıca en önemlisi, adeta cennetteymiş gibi gülümsemektedir. Eflatun’un bu durumu yakınlarında önce şaşkınlığa, sonra endişeye ve nihayet kedere dönüşecektir. Çünkü hiç kimse hiçbir şey işitmediği halde, Eflatun: “Biri ıslık çalıyor, işitiyor musunuz? Çok güzel!” demektedir. Çocuğu, tekrar kaçmasın diye üst kattaki sandık odasına kilitlerler. Hocalara okuturlar. Kurşun döktürürler. Kocakarıya tütsü yaptırırlar. Kulağındaki ses gitmez. Halen işitmektedir. Öte yandan çocuğun yüzündeki nur, gözlerindeki ışık sonraki günlerde de sönmez. Gene sessizdir. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa gayet mutlu ve huzurludur. Konuşmaz. Aslında konuşuyor olsa, kulaklarında sürekli çınlayan o esrarengiz ıslığı başkalarının nasıl olup da işitmediğine hayret etmektedir. Anlaşılmıştır ki ne yapsalar, Eflatun’a musallat olan cinlere vız gelip tırıs gitmiştir. Sonunda umudu keserler. Gaipten ıslık sesi duyan çocuğu sandık odasına kilitlerler. Eflatun bu odada 7 sene kalır. Çocuğun yüzündeki ifade hiç değişmez. Birkaç kere kapının sürgüsü açık kaldığı halde, Eflatun’un dışarıya çıkmadığı fark edilince, kapıyı aralık bırakmada beis görülmez. Eflatun’da firar etmez zaten. Etmez etmemesine, ta ki o çağrıyı duyana dek! Sanki birisi onu çağırıyordur. İşte Eflatun bu sesin peşine düşer. Ve asıl hikaye buradan sonra başlar.

eflatun

İhsan Oktay Anar’ın yazdığı Suskunlar, kitabın arkasında yazdığı gibi : “Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin gerçekliğinde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının   seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”


Not:
"Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür." Mevlana (Kitabın giriş cümlesi)
1.Fotoğraf - Davut - ?
2. Fotoğraf - Eflatun - Hande Şekerciler'in karakter tasarımı

(22.09.2010)


22 Eylül 2010 Çarşamba

Suskunlar- "Kulak Eğer Gerçeği Anlarsa Gözdür."

Şimdi anlatacağım, İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar adlı kitabıyla ilgili... Fi tarihinde, Goncagül isimli bir Kıpti güzelinin gayri meşru ikiz bebekleri olur. Güzelimizin biraderi duruma dellenince ikizleri Kalın Musa’nın kapısına bırakmak zorunda kalır. Dokuz yıl geçer aradan. İkizlerden birinin adı Davut’tur. Diğerinin ise Eflatun. Davut ne de olsa Kıpti kanı olduğu için bünyesinde, musikiye aşıktır. Ud çalmayı ve usullerini öğrenmektedir. Cesur ve atak bir çocuktur. İstanbul’da bilmediği sokak yoktur. Ne var ki Eflatun kardeşinin tersine dalgın, sessiz, içine kapanık bir çocuktur. İnsanın içini coşturan musikiyle hiç alakası yoktur. Çok ender sokağa çıkar. İşte sokağa çıktığı o ender günlerden birinde, akşam ezanı okunduğu halde eve gelmeyince, hele bir de yağmur yağmaya başlayınca, dedesi Kalın Musa duymasın diye, Davut ve amcası Eflatun’u aramaya koyulurlar. Bekçi yalın ayak, başı açık, üzerinde sadece bir entari olan mecnun misali bir çocuğu kabristanın oralarda gördüğünü söyler. Eflatun’u bulduklarında bir mezar taşının başında ağlamaktadır. Mezar taşında: “Hüvelbaki, Goncagül – Ruhuna Fatiha “ yazmaktadır. Dedeleri duymadan evlerine dönerler. Görünüşe göre her şey yolundadır. Ama Eflatun ertesi gün gene kayıplara karışır.

davut

Ama artık çocuğu nerede bulacaklarını bilirler. Eflatun’u mezarın başından alıp tekrar eve getirirler. Çocukta değişiklik fark ederler. Eflatun’un gözlerine ışık ve yüzüne nur gelmiştir. Ayrıca en önemlisi, adeta cennetteymiş gibi gülümsemektedir. Eflatun’un bu durumu yakınlarında önce şaşkınlığa, sonra endişeye ve nihayet kedere dönüşecektir. Çünkü hiç kimse hiçbir şey işitmediği halde, Eflatun : “Biri ıslık çalıyor, işitiyor musunuz? Çok güzel!” demektedir. Çocuğu, tekrar kaçmasın diye üst kattaki sandık odasına kilitlerler. Hocalara okuturlar. Kurşun döktürürler. Kocakarıya tütsü yaptırırlar. Kulağındaki ses gitmez. Halen işitmektedir. Öte yandan çocuğun yüzündeki nur, gözlerindeki ışık sonraki günlerde de sönmez. Gene sessizdir. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa gayet mutlu ve huzurludur. Konuşmaz. Aslında konuşuyor olsa, kulaklarında sürekli çınlayan o esrarengiz ıslığı başkalarının nasıl olup da işitmediğine hayret etmektedir. Anlaşılmıştır ki ne yapsalar, Eflatun’a musallat olan cinlere vız gelip tırıs gitmiştir. Sonunda umudu keserler. Gaipten ıslık sesi duyan çocuğu sandık odasına kilitlerler. Eflatun bu odada 7 sene kalır. Çocuğun yüzündeki ifade hiç değişmez. Birkaç kere kapının sürgüsü açık kaldığı halde, Eflatun’un dışarıya çıkmadığı fark edilince, kapıyı aralık bırakmada beis görülmez. Eflatun’da firar etmez zaten. Etmez etmemesine, ta ki o çağrıyı duyana dek! Sanki birisi onu çağırıyordur. İşte Eflatun bu sesin peşine düşer. Ve asıl hikaye buradan sonra başlar.

eflatun

İhsan Oktay Anar’ın yazdığı Suskunlar, kitabın arkasında yazdığı gibi : “Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin gerçekliğinde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”

Not:

"Kulak eğer gerçeği anlıyorsa gözdür." Mevlana (Kitabın giriş cümlesi)
1.Fotoğraf - Davut - ?

2. Fotoğraf - Eflatun - Hande Şekerciler'in karakter tasarımı

Ben Şimdi Neyleyeyim, Bu Şehri Ateşe Mi Vereyim?

Bir ara okuduğum gazete haberinden sonra yemin ederim aynı şu hisler içindeydim: "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyim, bu şehri ateşe mi vereyim?" "Of!" dedim. "Of!Of!" Nasıl duymadım daha önce, neden gitmedim ben de?!..."Niye?"

Burcu Aktaş'ın (27 Nisan 2009) Radikal'deki haberi şöyle başlıyordu: "Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek... Bu cümle önceki gün santralistanbul’da yapılan İhsan Oktay Anar sempozyumunun başlığıydı. Akın Tek mimarlığında İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü tarafından düzenlenen ve başlığıyla müsemma sempozyum birçok İhsan Oktay Anar müptelasını bir araya getirdi...........İhsan Oktay’ın ortalarda pek görünmeyen, söyleşilerine rastlamadığımız bir yazar olmasının, okurlarının onunla ya da edebiyatıyla ilgili en ufak bir bilgiye ulaşma merakının bundan etkisi olsa gerek. Yazdıkları kadar hayal ve gerçeğin birbirine karıştığı bir durum söz konusu İhsan Oktay Anar için de. ...............Dili, üslubu ve tarihe bakış açısıyla Türk edebiyatında farklı bir yer kaplıyor, romanları yayımlanır yayımlanmaz elden ele dolaşıyor fakat kendisi hakkında ufak bir bilgiye ulaşmak kitaplarına ulaşmak kadar kolay olmuyor. Sempozyuma gelenler için bir profil çizecek olsak, İhsan Oktay Anar’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen, onun muhayyel olmadığını bir kez daha gözleriyle görmek için gelen müptelaların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden her etkinlik çıt çıkmadan, katılımcıların dikkat kesildiği bir şekilde takip edildi. "

Ya haberin devamına ne demeli? "Sempozyumda en ilgi çeken şüphesiz sergiydi. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları, serginin dikkat çekici işlerini bir araya getiriyordu..........Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya ve Tagut’a nevi şahsına münhasır Anar karakterleri can bulmuş. Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler İhsan Oktay Anar karakterlerine can vermiş. Çizerlerin yarattığı karakterler Anar’ın ince mizah anlayışından da izler taşıdığı için oldukça başarılı. Çizerlere yol gösteren eskizler de sergide yer alıyor. Anar’ın çizimlerinin yanına yazdığı notlar yazarın kendi hayalindeki karakterleri açığa çıkarıyor. Kimi karakterini mistik kimisini içe dönük olarak tanımlamış, kimisinin de ne giydiğine kadar belirlemiş: başında namaz takkesi Anar’ın el yazısını gösteren bir diğer iş, yazarın Efrasiyâb’ın Hikâyeleri adlı öykü kitabının taslakları. Sarı sayfalara kurşunkalem ile yazılmış, bazı cümlelerin üzeri fosforlu kalemler ile çizilmiş"

İnanın çok kitap okunuyor ama lezzetli kitaplar az bulunuyor. İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarının fevkalade özel lezzeti vardır. Az sayıda yazarın kitapları bana aynı lezzeti hissetirir. Benim okur dünyamda bu yazarların yeri çok önemlidir. Hele İhsan Oktar Anar ortalarda çok görünmeyen bir yazar olarak, kendisi de her daim ilgimi celbeder. Bu sempozyum kesinlikle görülmeye değerdi. Ama kaçırmışım işte. "Şimdi ben ne yapayım, kimlere derdimi yanayım? Şimdi ben neyleyeyim,bu şehri ateşe mi vereyim?"

"Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir düştür. Evet,dünya... Ah! Evet,dünya bir masaldır." Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar"

Dipnot: Hey! Sergiye gittim. Buyrunuz bir alt yazıya...

"Kafa"lı Deyimlerle İhsan Oktay Anar Sergisi


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi.

Hiç duymamış bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden buluyorsun? "dedi."Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü. Arkadaşım arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Çok işim vardı İstanbul'da, nereden başlamalıydık, bu konuya epeyce "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Bir günde çok iş halletmeliydik. "Kafamızı kullandık." Önce sergiye gittik. Şöyle gözümüz gönlümüz şenlensin istedik.

uzun ihsaneflatun

İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında okuduğumuz kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyalarını inceledik. Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya, Uzun İhsan'dan Eflatun'a kadar nevi şahsına münhasır Anar karakterleriydi ya bunlar, bizim "kafamızda canlandırdıklarımızla" sanatçılarınkini mukayese ettik. Sanatçı olmak ne şahane bir şey! Roman yazmak ve yazılan roman kahramanlarının başka sanatçılar tarafından canlandırılması... İnsan hasetinden "kafayı üşütebilir" vallahi. Hele benim gibi biri.

Dönüşte Kadıköy'e gittik. Kadıköy Pasajı'ndaki Büyülü Rüzgar adlı çizgi romancıydı sonraki hedefimiz. Yüzlerce çizgi roman vardı ya, aman Allahım inanın "kafayı yiyebilirdik." Sonra sahaflara girdik. Dolaştık.. Baktık... Eski kitapları kokladık... Kimbilir hangi gözler okudu, hangi eller elledi bu kitapları öyle değil mi? Dolaşırken birden "kafama dank etti." Hep eski İstanbul gravürleri almak isterdim. İşte tam yerindeydik. İstediğimiz gibi gravürlerden bulduk. Satıcıyla epeyce bir pazarlık ettim. En küçük boyu 10 lira. Ben 4 tane, arkadaşım 2 tane alacağız. Biraz indirim yapmalı değil mi? Nuh diyor peygamber demiyor. Olur mu? "Kafam nasıl kızdı?" Dedim: "Biz müşteriyiz. Bizi memnun etmelisiniz!" "Kafasız" çocuk. "Kafasını kullansa" bizi hemen ikna edebilir. Müşteriye böyle"kafa tutulur" mu hiç? Neymiş zararına satıyormuş. Zaten kriz varmış. Daha iyi ya, hazır alıcı gelmiş hem de birden çok alacak, belki arkası gelecek, bir güler yüz göstersen ya! Şaşkın valla! Neyse hallettik.

Arkadaşım dedi ki" Sen beni eve atsana. Alışık değilim bu kadar gezmeye ve takışmaya. "Kafam kazan gibi oldu inan bana!" Baktım Hülya'ya. Gerçekten "Kafayı bulmuş" gibiydi."Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana. Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezer ve takışırım bu "KAFA"yla!

21 Eylül 2010 Salı

Hayal Kadar Gerçek! Hande Şekerciler

Kitaplarını okumaktan büyük bir haz duyduğum yazar İhsan Oktay Anar’la ilgili Nisan 2009'da Santralistanbul’da bir sergi vardı. Bu etkinliği ÇROP tan duymuştum ve dayanamamış Değirmendere'den arabama atlayıp gitmiştim. Sergiyi son günlerinde yakalayabildiğim için, kaçırdığım çok şey vardı tabi. Mesela yazarın bizzat kendisini çok merak ediyordum. İhsan Oktay Anar ortalarda görünmeyen bir yazardı. Hiçbir söyleşisini işitmemiştim. Tipini bilmediğimi bile söyleyebilirim.

Oysa İhsan Oktay Anar'ın romanları, Suskunlar, Amat, Puslu Kıtalar Atlası ve Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni hayranlıkla okumuştum. Yazarın denizcilik, tarih, müzik, tasavvuf, halk edebiyatı konusundaki derin bilgisine, romanlarındaki kurguya, yazım diline, kelime kullanımına tam manasıyla hayrandım. Bu yazarın kendisi hiç görünmeden kitapları satılıyordu ya, acaba gerçek biri miydi? “Tarih kadar hayal, rüya kadar gerçek” Bu ilk gün yapılan sempozyumun başlık cümlesiydi. İşte ben bu sempozyuma katılamamakla hem yazarı görme, hem de konuşmalarını dinleme şansını yitirmiştim. Geç duyduğum için epeyce üzülmüştüm.

uzun ihsaneflatun

Neyse.. Sonunda sergiyi gezmiştim işte. Şimdilik bununla yetinmeliydim. Metin Üstündağ’ın küratörlüğünde, Kalın Musa’dan Neva’ya, Arap İhsan’dan Eflatun’a, İhsan Oktay Anar’ın roman karakterleri Selçuk Erdem, Can Barslan, Erdil Yaşaroğlu, Metin Üstündağ, Kenan Yarar, Galip Tekin, Latif Demirci gibi çizerler tarafından genelde mizahi olarak canlandırılmışlardı. Zaten İhsan Oktay Anar romanlarında da ince mizahın derin izleri vardı. Bu nedenle canlandırılan karakterler çok uygun geldi bana. Bir okuyucusu olarak sergiyi hiç yadırgamadım. Bilakis çizerlerin sanatlarının hakkını verdim. Şahane çizmişlerdi.

KubelikHande

İşte bu sergide bazı oyuncak modeller vardı ki görülmeye sahiden değerdi. Baktım Eflatun, Uzun İhsan, Kubelik’in karakter modellerini yapan kişi Hande Şekerciler’di. İlginçtir. İhsan Oktay Anar’ın kitaplarında kadın karakter pek yoktur. Bu sergide de eserleri sergilenen tek kadın Hande Şekerciler’di. Doğrusu hoşuma gitti.


Daha sonra merak ettim ve Hande Şekerciler’i şöyle bir araştırdım. Sanatçı 1982 doğumlu. Gencecik. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Heykel Ana Sanat dalı mezunu. Özgeçmişindeki diğer cümleleri aynen yazıyorum: “ Eserlerinde feminist sanatın sıklıkla işlediği konulara fanatizmden uzak bir tavırla yaklaşma çabası gözlemlenebilir. Kadın sorunları, beden-iktidar ilişkisi eserlerinde sıklıkla işlenen kavramlardır. Sanatçıya göre bir heykelin sanat eseri sayılabilmesi için bir fikir taşıması gerekir. Eserin taşıdığı fikir ve kullanılan malzeme arasındaki zıtlıkların ortaya çıkardığı dramatik etkileri yoğunlukla kullanır. Uçmaya çalışan metal bir kuş ya da metal bir zırh gibi örülmüş narin bir kadın bedeni gibi. Sanatçı çalışmalarına İstanbul’da ki atölyesinde devam etmektedir.” http://www.handesekerciler.com/ adresinden sanatçı hakkında daha fazla bilgi edinilebilir. Tabii Hande Şekerciler benim hayranlarından biri olduğumu bilmiyor. Hande Şekerciler memleketimin bir güzelliği, memleketimin bir sanatçı yüzü. Bu gençlerimiz geleceğimizi aydınlık gösteriyorlar ve hayatımızı daha anlamlı kılıyorlar. Tanımasam da onların varlığından memnuniyet duyuyorum. İyi ki varlar!