
Tamam... Kendimi biliyorum. Yaptığım şakaların hattı hesabı yok... Tamam... Kabul ediyorum. O kadar çok şaka yapıyorum ki, şaka cehennemine baş odun olacağımdan korkuyorum. Şaka cehennemini duymuş muydun daha önce? Hani dünyada şaka yapanlar atılırmış o cehenneme de, şaka yapan cayır cayır yanarken, zebaniler korkunç kahkahar atarlarmış oturdukları yerde... Olur mu böyle bir şey? Off! Olmasın lütfen!.. İyi ama şaka yapmak, gülmek, güldürmek neden kötü bir şey olsun ki? Hem şaka yapan kim kaldı benden başka düşünsene? Gülümsetmek... Güldürmek... Fena bir şey mi? İçten bir gülüş her derde deva değil mi? Ağrı kesmez mi? Gerilim gidermez mi? Şaka yapmak insani bir his vermez mi? Gülmek pirzola yemeye eşdeğer görülmez mi? Of! Bu cümleyi yazmak iyi gelmedi bana... Yoo... Ne yalan söyleyeyim, pirzola yemeği çok severim. İyi de kırmızı et sağlığa zararlı derler ya... Eyvaahh! Gülmek sağlığa zararlı bir şey mi yoksa? Eyvahh! Ya gülmek kolestrolü yükseltiyorsa? Bu durum daha önce inan aklıma gelmemişti... Tebessüm etmek veya ettirmek, gülmek veya güldürmek, hele şöyle dolu dolu kahkaha atmak sahiden zararlı olabilir mi? Bilmiyorum... Aklım basmıyor valla... Şöyle bir baksana etrafına, gülüşlerin eski tadı kaldı mı? Hani bulaşıcıydı gülmek aynen esnemek gibi... Aşısı bulunmuş olabilir mi acaba gülmenin, bulaşmıyor mu artık yoksa insandan insana? Aaaa!.. Ben ne diyorum kuzum, burada demindenberi... Ben şimdi buralara gene nerelerden geldim? Ben acaba aslında ne diyecektim?

Tamam... Buldum... Son aylarda yaptığım şakalar, ayağıma dolanıp beni kördüğüm haline getirdikçe, imdadıma Atilla Atalay'dan bir öykü yetişti. Ne yapabilirim, çok seviyorum Atilla Atalay'ın öykülerini... Sanki onun öykülerini okudukça, kalbimin böcüüğü ölmüyor da, sonu canımı acıtsa da, daha ne yaramazlık yapsam dedirtiyor. Öyle işte... Atilla Atalay külliyatını bilen her okur, Yalnızlık Aletleri adlı öyküsünü mutlaka bilecektir. Şimdi şaka dedikçe, son aylarda bloglar dünyasına daldıkça, değişik rumuzlu bloglar ve yorumcular oldukça Yalnızlık Aletleri adlı öyküsü daha sık aklıma gelir oldu. Öykü iki arkadaşın eski oyuncaklarından söz etmeleri ile başlar. Hani küçükken, henüz memleketimizde bilgisayar kullanılmıyorken oynadığımız oyuncaklar var ya... Yaşı otuzbeşin üzerinde olanlar çok iyi bileceklerdir... Yalnız kalınca kız çocukların oynadıkları bebekleri vardır misal... Et bebek de değildir üstelik... Plastik... İçinde muhtelif plastik plak vardır... Ne bileyim... Yatırınca ağlar.. Ya da şarkı söyler... "Ar yu siliping" veya "old mek danıld gat e farm"... Hatırladın mı böyle bebekleri? Böyle oyuncaklardan bahsederler işte.
Son zamanlarda yazarın arkadaşı sürekli bilgisayar başında pıtı pıtı birşeyler yazmakta, sonra bir süre ekrana bakmakta, arada okuduklarına kahkahayla gülmekte, sonra gene klavyeye saldırmaktadır. Acaba atari gibi bir şey mi oynamaktadır? Öğrenir ki arkadaşının yaptığı sohbet programı gibi bir şeydir esasında... Bilenler bilecektir, bir ara halk bandı telsiz modası vardı. Radyo karıştırırken denk gelinen telsiz konuşmalarıydı bunlar... Sadece dinlenirdi tabii, muhabbete dahil olunamazdı. İşte bizim bu iki arkadaş, böyle telsiz sohbetlerine denk geldiklerinde, "Arap Kadri" rumuzlu birini bellemişler. Yazarın deyimi ile evlere sitand ap bir durummuş. "Aloğ aloğ bayan arkadaş arıyorum, bayan arkadaşş!" diye başlarmış... Sonra.. Sonra... "Susss konuşuyor krallarrr!" diye diye devam eder, Erkin Baba'yı ezbere bilirmiş... "Bir ben miyim perişan, gecenin karanlığında, yosun tuttu gözlerim, yalnızlar rıhtımındaaaa" vaziyetlerinde, gece yarısı davudi sesiyle yeri göğü inletirmiş. Acayip geyik bir abiymiş anlayacağın öyle böyle değil... Neyse.. "Haydi sana da bir rumuz takalım, geyiğe buyur" deyince arkadaşı şaşırır kalır tabii bizimkisi... Henüz siftah etmemiş ya sanal alemde sohbet yapmaya... Öğrenir ki bu alemde rumuza nikneym denmektedir ve bu nikneymlerle tuhaf geyikler dönmektedir. Önce biraz itiraz edecek olur filan... Sonunda nikneymi Arap Kadri olur.
Günlerden bir gün evde yalnızken sıkılınca, niyetine girer, bir sohbet kanalında bulunduğunu belirtilen yere nikneymini yazar ve bekleme başlaaarrr... Bir kaç kişiye laf atar. Kimseden cevap gelmez. Derkeenn... "Yalnız insan bir merdivendir hiç bir yere ulaşmayan... Sürülür hep yabancı diye çaldığı kapılardann..." diye bir mesaj gelir. Yazan Ece'dir. Ece önce yalnızlıktan söz açar, ona göre telefon, bilgisayar falan "Yalnızlık Aletleri"dir. Sonra birbirlerine ilk yalnızlık aletlerini anlatırlar. Öykünün başında anlatılan plaklı bebek var ya, o bebek mesela Ece'nin ilk yalnızlık aletidir. Bir hafta boyunca gece gündüz her fırsatta yazışırlar Ece ile.. Bu Ece sanki yazarın aklından geçenleri okumaktadır. Sanki bir tek kendisine olduğunu düşündüğü şeyleri, Ece de aynen yaşayıp hissetmektedir. Bu Yalnızlık Aletleri sahiden iyi bir şeydir galiba. Pek hoşuna gitmeye başlar anlayacağın... Amaaaa... Hakiki hayatta böyle internette sohbet yaptığını kimse bilmemelidir. Hele arkadaşı Alp var ya... Hele Alp duyarsa... Eyvahh! Zaten Alp sanırım şüphelenmektedir. Telefonunun sürekli meşgul çaldığını yoksa internete mi sardığını sorup durmaktadır. Olur mu öyle şey? Mutlaka telefon hatlarında arıza vardır. Diğer yandan Ece ile sanal arkadaşlık devam edip giderken, artık görmek ister Ece'yi yazarımız ve bütün cesaretini toplayarak "Eh artık şu aletleri çıkarsak aradan" diye yazar. "Görüşememiz imkansız, unutma bir yalnızlık aleti kullanıyorsun" diye cevap yazınca Ece, yazar ölecek gibi hisseder kendini... Saatlerce ikna etmek için dil döker. Yazar babam yazar... Sonraaa... Sonraaa... Birdennn... Karşıdan şöyle bir mesaj gelir... Üstelik aynı yazı onlarca kez üstüste geçer... "Ssuuuusss, Konuşuyorrrr Kralllarrr!!!" Bir daha... Bir daha... Öykünün son üç satırındaki karşılıklı yazışma yaklaşık şöyledir:
-Öldün mü lan, ne susuyorsun?
-Alp... Vakit varken bu mahalleyi terk et:((
-Kızma lan... Erkin Baba'yı unutma... Şarkıdaki gibi, hani var ya tutunamayanların marşı, "Hep tek başımızaaaaa"...
-Öldün mü lan, ne susuyorsun?
-Alp... Vakit varken bu mahalleyi terk et:((
-Kızma lan... Erkin Baba'yı unutma... Şarkıdaki gibi, hani var ya tutunamayanların marşı, "Hep tek başımızaaaaa"...
Böyle bir öyküdür işte Yalnızlık Aletleri... Bu bir şaka öyküsü değil midir? Resmen şaka öyküsüdür. Peki kendisine şaka yapılan kişi sonunda gülmüş müdür? Maalesef gülmemiştir. Bilakis o kadar bozum olmuştur ki, aldandığını düşünüyor ya bu acımasız şakayla, Darkwood'un bütün davulları aşkına, swaaackk efekti ile böğrüne bıçak sokabilecek vaziyettedir. Diyeceğim odur ki nikneymli blog ve yorumlara dikkat etmeli... Kim çıkacak karşımıza bilemeyiz ki... Benim bile olabilir yani nikneymim... Biliyorum ki böyle devam edersem şaka cehennemine baş odun olacağım kesin:(( İyi ama kötü mü olmuş öyküdeki şaka sorarım sana? Eğer böyle bir şaka yaşanmamış olsaydı, Atilla Atalay devrik devrik cümlelerle bu öyküyü nasıl yazardı kitabına? Tamam biliyorum cümlelerin hepsini kendi devirmedi. Bazıları kendiliğinden devrildi.. Kimi cümleleri çam devirir gibi şimdi ben devirdim galiba... Yazarak yapılan şakalar günah sayılır mı? Of! Af dilesem, kabul edilir mi acaba?
Karikatür / Hasan Gökhan


