Demek bu çirkinliğe gözüm alışmış, diyorum kendi kendime... Önünden geçtiğim, aceleyle adımladığım şehrin kalbi diyebileceğim caddelerin sağlı sollu binaları, mağazaların devasa indirim yazılarıyla, irili ufaklı biçimsiz tabelalarla dolmuş. Sadece zemin değil, bütün katlar tabelalarla, vitrinlerle istila edilmiş durumda. Şimdi gözümü diktim ya binalara, şehrin durumu içimi acıtıyor.
Tam başımı kaldırıp tekrar binalara bakınca, kargaşanın ortasında su gibi akan o güzelliği gördüm.
Gri, yorgun betonun göğsüne yukarıdan aşağıya doğru işlenmişti. Minik halkalardan, düğmelerden, şeritlerden oluşan bu seramik pano, topraktan süzülüp gelen naif ve şiirsel bir dize gibiydi. Ne kadar ballıydım. O kaosun içinde hem şehrin hem benim ruhumu yumuşatan bir can simidiymiş gibi hissettim.
Durur muyum? Hemen binaya girdim. Bina görevlisiyle görüştüm. Binanın sahibinin adını ve telefon numarasını buldum. (Bu detaylara girmeyeyim sahiden ayrı bir dedektiflik hikayesi:)
Ve... Telefon ettim... Muazzam bir sürpriz beni bekliyordu:
Gelinlikçiler, iç giyim mağazaları, güzellik salonları ve tabelalar neredeyse tüm cephesini istila etmiş durumda olan bu binaların ortasında, bir sanatçının el emeği ve elbette şehrin asıl kimliği, hafızası, estetik bilinci olan bu zarif seramik panoyu kim yapmış bilin bakalım?
Semra Uğur!
Hay canına sayın seyirciler!
Asıl macera şimdi başlıyordu. Kimdi Semra Uğur?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder