fatih sultan mehmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fatih sultan mehmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Hakikati Hülyaya Hep Feda Ederim.


Bu sabah güne çok erken başladım. Çalış babam çalış. Az önce duraladım. Yalvararak dedim ki... "Ne olur, yandan çarklı bir kahve..." İçeriden bir ses dedi... "Elbette!"...  Kahvem geldi. Masamın üzerinde... Ben ise... Bir elim çenemde... Kahve kokusunun büyüsünde bir an hayale daldım. Eskilerden bir yazım aklıma geldi. Mübalağa ederek yazdığım bir denemeydi. Avaz avaz İstanbul diye bağırmaktaydım. Nasıl göresim geldiğini,  nasıl içime çekip koklayasım geldiğini anlatmaktaydım. Ben şehirleri özlerim. Hele İstanbul'u... Of... İstanbul aşktır... Sevdadır... Hımmm... İstanbul deniz ve balık kokusudur... Özlenendir... Hüzündür İstanbul... Sevinçtir... Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır...  Kara sevda nerelerden yüreğimi çağırır... Dua gibi... Büyü gibi hasretini ezberlediğim... Yeditepe üzerinden saçlarını dağıtan, hatıraların tarihin küllerini savurduğu, kadın gibi, kısrak gibi ince beline sarılıp gerdanından öpülesi bir Levent Yüksel şarkısıdır. İstanbul sinemadır... Kitaptır... Ben içinde yaşamıyorum ya... Zaten taraftar ruhlu bir bünyeye sahibim. Bırak kusur görmeyi, kusurlarıyla topyekün seven biriyimdir. İstanbul'un derinine dalmak, arnavut kaldırımlı eski sokaklarında dolanmak, yandan çarklı vapuruyla bir kıtadan diğerine geçerken kız ve galata kulesine  usulca el sallamak... Hayal etmeyi ve uyanıkken  rüya görmeyi seven benim gibi biri için  İstanbul'un her köşesi  adeta  bir film stüdyosu ya da  bir roman sayfası gibidir. İstanbul'un suretine asla aldanmam. Bana göre İstanbul'un  sırrı... İstanbul'un sırrı o gizemli ruhunda saklıdır. Sokaklarında dolaşırken bir vakitler İmparator Konstantin'den Fatih Sultan Mehmet'e, Mimar Sinan'dan Hazarfen Ahmet Çelebi'ye, Hürrem Sultan'dan Haseki Sultana'a kadar   milyonlarca ruhun aynı  sokaklarda yürüdüğünü düşünüp hissedebilmek var ya illüzyona sokar beni de yüreğimi zangır zangır titretir. Kimi zaman şehrin ruhunu ve sırlarını  keşfetmeye  çıkmış bir derviş olduğumu farzederim.  Düşle gerçeğin  arasında bir yerde... Zamanın içinde mi yoksa dışında mı olduğumu  unutarak... Büyülü bir atmosfer kurarım kendime. Yapayalnız... Adım adım dolaşırım. Hülyalarımla sadece... İstanbul'da atılan her adım tarih kokmaz mı? Kokar elbette! Of, o eski yapılar nasıl  kışkırtır insanı.  Durduk yerde o kadim zamanların izleriyle günümüzün keşmekeşliğini.. Aynı anda bir ortaçağ şövalyesinin aşk hikayesiyle, günümüzün metropol sevdasını harmanlarım ayak üstü... Hepsini  hayalimde birbirine karıştırır yekpare zamanın hazzını  hissederim. Tevfik Fikret'in dizelerindeki gibi... "Evet hakikati hülyaya hep feda ederim. Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim."  İstabul içinde kendimi kaybederim.  Zamanla tıp oynarım da bir süre kendimi öncesiz ve sonrasız farzederim. Eski cümlelerimle İstanbul'da gezindim. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

3 Kasım 2011 Perşembe

İstanbul Sokaklarında Hayallere Dalmaya Gidiyorum.


Şimdi Hayal Kahvem'e mübalağa ederek  bir yazı yazsam. Sonuna  kadar avaz avaz abartsam.. İstanbul desem misal. İstanbul'u nasıl özledim desem. Of, nasıl gidesim... Nasıl göresim... Nasıl  İstanbul'u içime çekip koklayasım var desem.  "Ne hayalcisin! Şehir canlı mı, özlenir mi?" deme sakın, e mi? Ben sevdiğim şehirleri özlerim. Hele İstanbul diyorum sana... İstanbul... Dünyanın en güzel şehri değil mi? Benim için öyledir. İstanbul aşktır... Sevdadır... Hımmm... İstanbul deniz ve balık kokusudur... Özlenendir... Hüzündür İstanbul... Sevinçtir... Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır...  Kara sevda nerelerden yüreğimi çağırır... Dua gibi... Büyü gibi hasretini ezberlediğim... Yeditepe üzerinden saçlarını dağıtan, hatıraların tarihin küllerini savurduğu, kadın gibi, kısrak gibi ince beline sarılıp gerdanından öpülesi bir Levent Yüksel şarkısıdır. İstanbul sinemadır... Kitaptır... Ben içinde yaşamıyorum ya... Zaten taraftar ruhlu, yani sevince bırak kusur görmeyi, kusurlarıyla topyekün seven biriyimdir. İstanbul'un derinine dalmak, arnavut kaldırımlı eski sokaklarında dolanmak, yandan çarklı vapuruyla bir kıtadan diğerine geçerken kız ve galata kulesine  usulca el sallamak... Hayal etmeyi ve uyanıkken  rüya görmeyi seven benim gibi biri için  İstanbul'un her köşesi  adeta  bir film stüdyosu ya da  bir roman sayfası gibidir. İstanbul'un suretine asla aldanmam. Bana göre İstanbul'un  sırrı... İstanbul'un sırrı o gizemli ruhunda saklıdır. Sokaklarında dolaşırken bir vakitler İmparator Konstantin'den  Fatih Sultan Mehmet'e,   Mimar Sinan'dan  Hazarfen Ahmet Çelebi'ye ya da Hürrem Sultan'a   kadar   milyonlarca ruhun aynı  sokaklarda yürüdüğünü düşünüp hissedebilmek var ya illizyona sokar beni de yüreğimi zangır zangır titretir. Şehrin ruhunu ve sırlarını  keşfetmeye  çıkmış bir derviş olduğumu farzederim kimi zaman.  Düşle gerçeğin  arasında bir yerde... Zamanın içinde mi yoksa dışında mı olduğumu  unutarak... Büyülü bir atmosfer kurarım kendime. Yapayalnız... Adım adım dolaşırım. Hülyalarımla sadece... İstanbul'da atılan her adım tarih kokmaz mı? Kokar elbette! Of, o eski yapılar nasıl  kışkırtır insanı.  Durduk yerde o kadim zamanların izleriyle günümüzün keşmekeşliğini.. Aynı anda bir ortaçağ şövalyesinin aşk hikayesiyle, günümüzün metropol sevdasını harmanlarım ayak üstü... Hepsini  hayalimde birbirine karıştırır yekpare zamanın hazzını  hissederim. Tevfik Fikret'in dizelerindeki gibi... "Evet hakikati hülyaya hep feda ederim. Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim."  İstabul içinde kendimi kaybederim.  Zamanla tıp oynarım da bir süre kendimi öncesiz ve sonrasız farzederim.


08.01.2011

8 Ocak 2011 Cumartesi

İstanbul Sokaklarında Hayallere Dalmak...

Şimdi Hayal Kahvem'e mübalağa ederek  bir yazı yazsam. Sonuna  kadar avaz avaz abartsam.. İstanbul desem misal. İstanbul'u nasıl özledim desem. Of, nasıl gidesim... Nasıl göresim... Nasıl  İstanbul'u içime çekip koklayasım var desem.  "Ne hayalcisin! Şehir canlı mı, özlenir mi?" deme sakın, e mi?  Bırak yazayım... Lütfen durdurma beni... Seni  bilmem ama ben sevdiğim şehirleri özlerim. Hele İstanbul diyorum sana... İstanbul... Dünyanın en güzel şehri değil mi? Benim için öyledir. İstanbul aşktır... Sevdadır... Hımmm... İstanbul deniz ve balık kokusudur... Özlenendir... Hüzündür İstanbul... Sevinçtir... Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır...  Kara sevda nerelerden yüreğimi çağırır... Dua gibi... Büyü gibi hasretini ezberlediğim... Yeditepe üzerinden saçlarını dağıtan, hatıraların tarihin küllerini savurduğu, kadın gibi, kısrak gibi ince beline sarılıp gerdanından öpülesi bir Levent Yüksel şarkısıdır. İstanbul sinemadır... Kitaptır... Ben içinde yaşamıyorum ya... Zaten taraftar ruhlu, yani sevince bırak kusur görmeyi, kusurlarıyla topyekün seven biriyimdir. İstanbul'un derinine dalmak, arnavut kaldırımlı eski sokaklarında dolanmak, yandan çarklı vapuruyla bir kıtadan diğerine geçerken kız ve galata kulesine  usulca el sallamak... Hayal etmeyi ve uyanıkken  rüya görmeyi seven benim gibi biri için  İstanbul'un her köşesi  adeta  bir film stüdyosu ya da  bir roman sayfası gibidir. İstanbul'un suretine asla aldanmam. Bana göre İstanbul'un  sırrı... İstanbul'un sırrı o gizemli ruhunda saklıdır. Sokaklarında dolaşırken bir vakitler İmparator Konstantin'den  Fatih Sultan Mehmet'e,   Mimar Sinan'dan  Hazarfen Ahmet Çelebi'ye ya da Hürrem Sultan'a   kadar   milyonlarca ruhun aynı  sokaklarda yürüdüğünü düşünüp hissedebilmek var ya illizyona sokar beni de yüreğimi zangır zangır titretir. Şehrin ruhunu ve sırlarını  keşfetmeye  çıkmış bir derviş olduğumu farzederim kimi zaman.  Düşle gerçeğin  arasında bir yerde... Zamanın içinde mi yoksa dışında mı olduğumu  unutarak... Büyülü bir atmosfer kurarım kendime. Yapayalnız... Adım adım dolaşırım. Hülyalarımla sadece... İstanbul'da atılan her adım tarih kokmaz mı? Kokar elbet! Of, o eski yapılar nasıl  kışkırtır insanı.  Durduk yerde o kadim zamanların izleriyle günümüzün keşmekeşliğini.. Aynı anda bir ortaçağ şövalyesinin aşk hikayesiyle, günümüzün metropol sevdasını harmanlarım ayak üstü... Hepsini  hayalimde birbirine karıştırır yekpare zamanın hazzını  hissederim. Tevfik Fikret'in dizelerindeki gibi... "Evet hakikati hülyaya hep feda ederim. Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim."  İstabul içinde kendimi kaybederim.  Zamanla tıp oynarım da bir süre kendimi öncesiz ve sonrasız farzederim.

NOT: Fotograf Numan Serteli'nin  fotoğraf galerisinden alınmıştır.