tarık akan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarık akan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2017 Cumartesi

Bu Hafta Neler Yaptım?

Filmlerde aşkın izini sürdüm.



Keçenin dilinden anlamaya çalıştım.


 Sezar salatası yapmayı öğrendim.



Yalnız Kurt ve Yavrusu'yla dolandım.


Yeni bir diziye başladım.




10 Kasım 2011 Perşembe

İçinden Öykü Geçirdiğim Filmler 2 - Boşver Arkadaş



"Şu ağlamaklı halime sebep o padişahım
O ağzı, yüzü, elleriyle avare olan
İçtiğim suya, daldığım havaya düşman
Sebebî felaketim
Bir haliyle bikarar, bir haliyle belâdır
Efendim
Böylesini kimse bilmez sevdanın"

İlhan Berk


Yooo... Ben masumdum. Sevmiştim. Yalanım yok... Aşkın gözü söylendiği gibi kördü. Ona tüm yüreğimle inanmıştım. Ne safmışım. Osman Şahin'in bir öyküsünden iki cümle çıkarma yapıp,  kendime rumuz edinmiştim... "Ruhumu sürmüşem sana... Ruhumu... Seni içime manzara yapmışam." Ne  vakit onu karşıdan görsem... Bu cümleleri içimden geçirirdim. Allahım yarabbim... Nasıl da körkütük aşıktım. Bu duyguyu ilk kez yaşıyordum. Çok yakışıklıydı. Daha doğrusu o vakitler bana yakışıklı geliyordu. Ne aptalmışım... "Bir zamanlar uğruna kahkül  diye göz yaşı döktüğüm meğer bir tutam saç imiş" denir ya hani... O hesap..  Harbiden sonra çakmıştım gerçek manzarayı ama... Kaç yazar? Çocukta ya Nostradamus marifeti ya da özel parapsikoloji, psikoknetik, telepati güçleri vardı... Ne dersen de... Öyle işte... Bildiğim onda acayip bir şeytan tüyü vardı.. Elimi vicdanıma koyup söylüyorum... Konuştuğu zaman okulun tüm kızlarını- ben de dahil tabii- kendine  hayran edecek insanüstü bir yeteneğe sahipti. Sanki kızların beyinlerine hükmediyordu. Onunla asla tartışmak mümkün değildi. En kabul edemeyeceğim konularda bile, nasıl laf canbazlığı yapıyorsa artık... Ağzından çıkan her sözü kendi düşüncem sanıyordum. Askeriyedeki nizamiye kapısı gibi, tüm ruhumu, değer yargılarımı, hayata dair görüşlerimi gözüm kapalı ona emanet edebilirdim. O ne diyorsa doğru oydu. Yani o vakitler bana öyle geliyordu. Bu çocuğun karşısında kendime olan direncimi gün be gün kaybediyor,  köle izahura olma yolunda uygun adım marş marş ilerliyordum. Durumum tuhaftı. Ben bildim bileli hiç böyle ben olmamıştım çünkü... Yok bazan kendime "bu kadar salak olma. toparla kendini" diyordum ama  feci bir değişim rüzgarı sarmıştı dört yanımı... Duygularıma mukayyet olamıyordum. Oysa onu tanıyana kadar hep sevilmiş hiç sevmemiştim. Üstelik çok güzel değildim. Sade giyinirdim. Asıl mühimi erkeklere hiç pas vermezdim. Etrafta o kadar fettan, maceraya dünden hazır kızlar dururken bana meftûn olan erkekler nedense çoktu. Aşklarını belli etmek için türlü numaralar yaparlardı. Aşkını itiraf edemeyenler mi istersin, mail atıp dolaylı yoldan içini  dökenler mi? Ya da karşıdan karşıya kesenler mi, ne bileyim seviyeli üslupla ince bağlama ayarları çekenler mi? Neler görüp geçirmiştim. Hiç bir  erkeğin karşısında civatalarım  milim oynamamıştı yerinden.. Ya feleğin cilve yapma sırası bana gelmişti. Ya da birinden büyük bir  ah almış olmalıydım ki bir erkeğin ağına sazan gibi düşüvermiştim.. Çıralar gibi yanmıştım. Dumanım buram buram tütüyordu. Sadece ağlayanım yoktu. Yoo...Karşılıksız değildi. Sözüm ona benim sevgim neydi ki? O söylediğine göre beni dağları delen Mecnun kıvamında seviyordu. Aynı üniversitenin farklı fakültelerindeydik. Arkadaşlarımız müşterekti. Kalabalık arkadaş güruhu içerisinde güya  kimseye belli etmeden aşkımızı gizlice birbirimize ilan etmiştik. Kimseye daha bir şey söylemememi sıkıca tembihlemişti. O ne derse kanun emrinde kararnameydi ya en yakın kız arkadaşıma bile söylememiştim. Zaten oldum bittim ket'umdum. Erkek arkadaşlarıyla olan ilişkilerini uluorta lömbürtek dışarıya bırakan çalçene kızlardan hiç haz etmezdim. İftiharla söyleyebilirim ket'umluk prensibimi ömrümce ihlal etmedim. Bakma, zaten henüz pek bir anı biriktirmemiştik. Sadece beni çılgınlar gibi sevdiğini itiraf etmişti. Ben de için için fena halde yanıp halvet olsam da sadece karşılıksız olmadığımı belli etmiştim. Sinema hastasıydım.  O da film seyretmeye bayıldığını söylemişti. Dün bir bugün iki,  göz süze süze  filmler üzerine şahane muhabbetler ediyorduk. Hafta sonu beni motoruyla alacaktı. İlk kez bekar evine gidecektim. Başbaşa yemek-sinema keyfi yapacaktık. Filan...


O gün okula gidemeyecek kadar  hastaydım. Telefonlaştık. Vaziyetimi anlattım. Ertesi gün buluşmak üzere sözleştik. Takdir i ilahi mi yoksa aptala malum olma vaziyetimi, bilmiyorum... Bir şey dürttü beni.  Öğlene kadar uyuyunca birdenbire üzerime bir canlılık geldi. Ben o gün kalktım ikindiye doğru okula gittim. Ve... Okulun arka bahçesinde, bizim sınıfın  en sünepe kızıyla onu öpüşürken gördüm. Birden çizgi romanlardaki "dooinnk" efekti çaktı beynimde... Gözümdeki kalın sinema perdesi usul usul yukarıya doğru kalktı. Gerçek manzarayı ayan beyan görmeye başladım. Meğer küçük bey, sadece benimle ve o sünepe kızla değil, okulun pek çok kızıyla fink atıyormuş. Yuf olsun bana!.  Tadım fena kaçmıştı. Süngüsü düşmüş tüfek gibi omuzlarım düştü. Hayalkırıklığını dibine kadar hissettim. Ağlaya zırlaya eve döndüm. İki gün telefonlarına cevap vermedim. Onun diğer numaralarını, beni merak edip eve  gelen en yakın kız arkadaşımdan öğrendim. Üzgündü çünkü... Ona da aşık olduğunu söylemiş önce. Sonra umduğunu bulamayınca terk edivermiş. Gözümün kenarındaki ilk çizgi... Saçımdaki  ilk beyaz tel... O gün belirdi işte. O gün bugündür kadınların gün be gün büyüdüklerine inanmıyorum. Temiz yürekli çocuklarız aslında herbirimiz... Erkek insanlardan düşünemediğimiz fenalıkları göre göre büyüyoruz biz! Resmen  aldatılmıştım. Üstelik okulun kızlarını sıraya diziyordu öyle mi?  Kendi çapında Don Juan mı sanıyordu kendini? İyi huylu kız olma hususunu fazlasıyla abarttığımı anlamıştım. Öyle böyle değil!.. Körleşme bu değil de söyler misin neydi?



Öyle öfkelenmiştim ki acısını önce iyice dayak atarak kendi ruhumdan çıkarmak istedim. İşe yaradı. Uzun zamandır beynimin karanlık odasında gizlediğim şirret yanım tüm cazibesiyle yeniden hortladı. Bu çocuğun foyasını açığa çıkarmazsam,  okuldaki beğendiği kızları ne idüğü belirsiz  büyüsüyle ele geçirip harem kurmaya niyetliydi besbelli. En şirret halimi takındım. Kafam kendi emrine girdi ya birdenbire çarkları hızla dönmeye başladı. Zeki Ökten'in Boşver Arkadaş filmindeki Tarık Akan'la Semra Güneri arasında geçen o muhteşem replikleri hatırladım. Bu kez rolleri değiştirecektim. Öyle olması icap ediyordu çünkü. Tarık Akan'ı kadın versiyonunu ben oynamaya niyetlendim. O kim mi olcaktı?  Kendisi bilmeyecekti ama Selma Güneri rolünde olacaktı tabii! Bunu akıl ettiğim an öpebilsem kendimi alnımdan öpecektim. Nananommm... Pazartesi günü geldi çattı. Süslendim püslendim.  Ninja misali, tepeden tırnağa kapkara giysilerimi giydim. Öğlene doğru okula gittim. Bizim grup, Don Juan'ı  aralarına almışlar yemekhanede oturuyorlardı. Öyle bir dalmışlardı ki muhabbete... Şeytani fikirlerimle cehennemin kapısından içeriye süzülüverdim. Hayır, anlamıyorum...  Sadece kızlar değil erkekler de onun ağzının içine bakıyorlardı... Kesin gizli büyücüydü o... Kafamı bunlarla daha fazla bulandırmadım. Hemen "Selam" deyip boş bulduğum bir sandalyeye uzandım.  Hatır sormalar filan... Derken kalkıp yanıma geldi. Kolunu şefkatle omuzuma attı. Usulca eğilip kulağıma "Nazlı kız! Hafta sonu telefonlarıma neden cevap vermedin. Seni çok özledim." dedi.  Gereğinden fazla abartarak şımarık bir eda takındım. "Ay ciddi misiiin? Çok tatlı çocuksun vallaaa" dedim. Sonra ayağa kalktım. Ben ayağa kalkınca o da ayağa kalktı. Allahım eskiden gözüme ne kadar uzun görünüyordu!.. Meğer  kısaymış. Boyu ancak benim kadar filandı. Halimde bir tuhaflık vardı var olmasına ama... Çözemiyordu. Felfecir okuyan soru işareti dolu pörtlek gözlerle yüzüme baktı. (Daha önce bu gözler bana nasıl manalı görünürdü...) Gözlerine  fazla dalmadım. Hemen film çevirmeye başladım...
 

Herkes duysun diye sesimi yükselterek... "Özür dilerim. Cuma gününden beri hiç görmedim seni. Telefonlarına da cevap vermedim. Çünkü sen haklıydın. Hep tuttum kendimi sana karşı. Çok kısa bişey soracağım. Sen de öyle cevap ver olur mu ?" dedim.  Şaşırdı. Sesimi duyan yemekhanedeki herkes bize baktı. Kararlıydım. Sonu ne olursa olsun ağzının payını verecektim. Sinirlendiğim zaman üst dudağım titrer. Oram kaşınıyormuş gibi elimle dudağımı örterek yüzümü şirinleştirdim. Ne olduğunu anlayamadı. Benim şirret halime hiç denk gelmediği için gönül rahatlığıyla muzurca  gülümsedi. "Peki, bekliyorum. Sor." dedi.  Ortalık tam manasıyla sessizliğe bürünüverdi. Yüzümü daha da yumuşattım. Kamu aleme ifşa edercesine sesimi iyice yükselterek... "Sana olan gerçek duygumu dinlemek ister misin?" dedim. Sahnede sanat icra eden tiyatrocu ayağına yattı. Olanca kendine güveniyle etrafına zaferle baktı. "Evet, isterim." dedi. Tarık Akan'ın filmdeki sözlerini ezbere biliyordum. Aynen söyledim...  "Seni çok seviyorum inan bana. İster misin sevgimi?" dedim. Güldü. Galiba kafa yaptığımı sandı. Elini kalbinin üzerine koydu. Sesini romantik ayara akortladı. Gözlerini süzerek hicranlı hicranlı bana baktı... "İsterim. Bütün kalbimle!" dedi. Egosunun tavan yaptığını söyleyebilirim. İyice mayışmıştı. Bir kız yemekhanenin ortasında ona aşkını ilan ediyordu... Adına bundan daha hoş reklam olabilir miydi?  Gözlerimi kısarak tiksintiyle inledim. "Bilirim. Çok şey istersin sen!" dedim.  Artık onu iyice şaşırtmaya sıra gelmişti. "Anlamadım." dedi.  "Mesela beni istersin. Okulun bütün kızları sana aşık olsun istersin. Seni sevenlere ihanet etmek istersin. Sen gelecekte karına da ihanet etmek istersin. Ama aslında bi tek şey istiyorsun sen. Şimdi onu veriyorum sana ..." dedim. Dehşet dolu gözlerle bana baktı.  Hiç duraksamadım. Aynı filmdeki gibi  suratına hakettiği şiddette "şraaaaakkk" diye  bir tokat attım. Kendi etrafında 360 derece döndü. Tam yere düşecekken kolundan tuttum. Kaldırdım.  Boş olan sandalyeye  oturttum. Usulca kulağına en bilindik klişe sözü söyledim. "Her kuşun eti yenmez!" dedim. Onu olanca şaşkınlığıyla oracıkta bıraktım. Çantamı  kaptığım gibi yemekhaneden fırladım. Dışarıya çıktığımda sonbahar ayazı yüzümü sardı. İşini tamamlamış sigortacı sevinciyle ıslık çalarak  hayata daldım.


Balkondayım... Boşver Arkadaş'ın film replikleri işime yaramıştı yaramasına ama... Okula tekrar gittiğimde  hangi filmi çevirmem gerektiğini düşünmeliyim... Bütün gece var  önümde... Az önce bir rüzgâr geçti  gözlerimden... Uzattım elimi yetişemedim...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Küstüm, Konuşmuyorum İşte...

Abimle oturuyoruz, eski günlerden söz ediyoruz. Küçüklüğümüzde oturduğumuz evimizin balkonu, açık hava sinemasının bahçesine bakardı. "Ne günlerdi?" değil mi diye laflıyoruz. "Haydi, film seyredelim birlikte, ister misin?" dedim. "Olur, isterim." dedi. Önüne seyretmediğim film cd lerini serdim. İsimlerinden iki filmi beğendi. Koydum oynatıcıya filmleri. İkisi de hoşuna gitmedi. "Biraz sabret." diyorum. "Film başından belli olur kızım, bir işe yaramaz bunlar!" diyor. "Balık mı bunlar abi ya! Baştan kendini belli eden balıktır bir kere!" diyorum. "Sen ne anlarsın, zaten eskiden de hiç anlamazdın filmlerden!" diyor. Abime "Of ya, yan odaya kitap okumaya gideceğim. Sen ne seyredersen seyret. Sen eskiden de böyle huysuzdun!" diyorum. "Sen de mızıkçının tekiydin!" diyor. İçimden gülerek odadan çıkıyorum. Abimle küçükken de çok kavga ederdik. O hep iyiydi. Damarına basan hep bendim. Şimdi güya küstüm ya... Küçüklüğümüzdeki gibi, abime küsmek hoşuma gitti.

Yan odaya girdim. Elime değen ilk kitabı aldım. Yazan İtalo Calvino. Hani 1923 de Küba'da doğan meşhur İtalyan yazar. Hani Varolmayan Şövalye'nin yazarı. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e. Hani biri kahraman, idealist ve soylu bir şövalye ama zırhtan ibaret içi boş, diğeri bir bedene sahip ama akıldan yoksun iki kahramanın hikayesini anlatır bu kitabında. Bir nevi varolanla varolmayanın çatışmasıdır yani. Şimdi elimdeki yazarın bir başka kitabı. Yeni almıştım. Henüz okumamıştım. Kitabın adı "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu". Güya kızdım ya abime. Bir hışımla koltuğa uzandım. Birinci bölümünü açtım. Okumaya başladım. İlk paragrafı şöyle başlıyordu:

"İtalo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanına başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin." Nasıl yani? Bu yazar ne diyor şimdi? Abime küstüğümü bildi mi? Şaşkınlıkla okumaya devam ediyorum. Kitapta "Kapıyı kapasan iyi olur; öte yandan çalışmakta olan bir televizyon vardır."diye yazıyor. Aaa! Vallahi var. Abim yan odada televizyon seyrediyor. Bir yandan da bana sesleniyor: "Gel, darılma hemen! Gel kardeş kardeş televizyon seyredelim birlikte!" diyor. Kitabı okumaya devam ediyorum. Yemin ediyorum yalanım varsa, kitapta aynen şu yazıyor; "Hemen seslen ötekilere:" Hayır televizyon seyretmek istemiyorum!" Sesini yükseltmezsen duyamazlar seni. "Kitap okuyorum.Rahatsız edilmek istemiyorum!" O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: "Ben, İtalo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Şaşırdım kaldım. Kamera şakası mı bu? Niye hep böyle acayiplikler beni bulur. Abime sesleniyorum: "Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum." İçerden abim:" Kitap mı? Kimin kitabı?" diyor. Aynı kitaptaki gibi cevap veriyorum: "Ben İtalo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!" Abim: "Kızım nerden bulursun bu kitapları? Hayatımda duymadım. İtalo Calvino da kim?"diyor. Dudak büküyorum. Ağlayacağım galiba. Gidiyorum abimin yanına. Elimi uzatıyorum. Ayak ayak üstüne atarmış gibi, orta parmağımı işaret parmağımın üzerine atıyorum. Çocukluğumuzdaki gibi, diyorum ki abime: "Küstüm sana abi, boz! Konuşmuyorum!!"

Calvino

NOT: Bu yazıyı çok önce bloğuma yazmıştım. Hep yazı yazınca bloğuma kardeşimle ilgili, bir de abimle ilgili bir yazı vakti geldi. Bu yazı ile başlangıç yapacağım. Sonra bir zamanlar Tarık Akan'ın İzmit şubesi denilen, peşinden kızların koştuğu abim hakkında yazacağım. Nasıl olsa Hayal Kahvem'den haberi yok. Anlatacağım da anlatacağım:)