10 Haziran 2010 Perşembe

Ne Büyük Bir Sanat Bu!

Bu nasıl bir şeydir? Bu ne güzelliktir? İnanabiliyor musun? Bu bir bitki.. Ebegümecigillerden yıllık bir tarım bitkisi... Sanal ansiklopedide aynen böyle yazıyor... Ekiyorsun kara toprağa... Filizleniyor sonra... Büyüyor büyüyor... Dallanıyor... Sonra dallar yapraklanıyor... Bak... Bak.. Bir şey daha söyleyeceğim... Ne oluyor sonra biliyor musun? Çiçekleniyor... Resmen goncaları var... Baksana yukardaki fotoğrafa... Goncalar gelişiyor... Gelişiyor... Patlıyor sonra... Nanananoomm! Bakar mısın şu güzelliğe... Sihir gibi bir şey bu! Mucize! İçinden ne çıkıyor görüyor musun? Pamuk... Pamuk bu! Söylenecek başka ne bulabilirim ki? Fotoğraf ortada... Harikulade! Giydiğin, kullandığın pamuklu her giysiyi, eşyayı aklına getirsene... Allahım ne büyük bir sanat bu!

9 Haziran 2010 Çarşamba

Wong Kar Wai ve Aşk Zamanı

Hong Kong'lu yönetmen Wong Kar Wai'nin In The Mood For Love- Aşk Zamanı - adlı filmini seyretmiş miydin? Seyrettiğim en güzel aşk filmlerinden biridir. Filmlerde müzik benim için çok önemlidir. Hele düşünsene, aşk filmlerinin müziksiz olması düşünülebilir mi? Hele hele, bu film var ya, bu filmde sözler yoktur ezgiler vardır çoğunlukla... Aşk Zamanı'nın film müziği Yumeji's Theme insanı nasıl derinden etkiler anlatama sana. Zarif film uslubu, şahane görselliği ve etkileyici müzikleri ile bu film en sevdiğim on film arasına çoktan girmiştir.

Bir şirkette sekreter olarak çalışan Bayan Chun, sürekli iş gezilerine çıkan kocası sebebiyle genelde yalnız yaşamaktadır. Yeni bir eve taşınırlarken, karşı daireye de başka bir çift taşınmaktadır. Yeni komşuları Bay Chow bir gazetede editördür. Bay Chow'un da karısı genelde seyahattedir. Bu iki yalnız komşunun yollarını kader kesiştirmiştir.

Bayan Chun ve Bay Chow zamanla eşlerinin kendilerini aldattıklarını anlarlar. Ortak dertlerini birlikte zaman geçirirek paylaşırlar. Eşleri gibi sadakatsiz olmayacaklarına dair birbirlerine söz verirler. Lakin heyhat! Dünyanın her yerinde olduğu gibi Hong Kong da da aşka söz geçirmek mümkün olmayacaktır. Ve aşk bacayı sessizce saracaktır.

Ne yazık ki bu dile getirilemeyen bir aşktır. Onların birbirleriyle konuşması gereken yerlerde filmin olağanüstü müzikleri devreye girmektedir. Filmin müziğindeki keman, o muhteşem sesiyle, onların yerine ağlayarak sanki aşklarının itirafını yapmaktadır. Bu kendilerince seslendirilemeyen ve ten teması olmayan bir aşktır.

Film değişik bir kurguyla çekilmiş. Aşkı kadının ve erkeğin dünyasından ayrı ayrı yansıtıyor. Gelenekler, dedikodu korkusu, gene de birlikte olabilmek için sarfedilen gayretler, zaman ve mekan yansımalarının estetik görüntüntüler eşliğinde seyirciye aktarılması, filmin modu oldukça ağır olmasına rağmen, seyredeni filmden koparmıyor. Bayan Chun'un hep aynı modelde ancak herbiri ayrı güzel desendeki elbiselerinden, zarafetinden, nahif ve hoş fiziğinden etkilenmemek mümkün değil. Hong Kong'lu yönetmen Wong Kar Wai 'nin en güzel filmi olan Aşk Zamanı "Geçmişte kalmış bir döneme ve kaybolan aşka bir selam"diye nitelendirilmiş. Aslında filmin bir sırrı olacaktır... "Eğer birinin kimseyle paylaşmak istemediği bir sırrı varsa, bir dağa çıkar, bir ağaç bulur, ağaca bir delik açar ve sırrı o deliğe fısıldar.Ve onu çamurla kapar. Böylece sır orada sonsuza kadar kalır." Filmde ki sır da, Bay Chow tarafından bir deliğe fısıldanır ve üzerini otla kapatılır... Sonra... Yoo... Anlatamam... Bu filmi seyretmediysen, vakit geçirmeden seyretmelisin. Şiddetle tavsiye ederim!

Cengiz Aytmatov ve Selvi Boylum Al Yazmalım ve Mankurt

Sanıyorum Türk sinemasının en unutulmaz, en eskimez, yüreklere en fazla etki eden fillmlerinden biridir Selvi Boylum Al Yazmalım. Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin... Güçlü oyuncular! Peki ya müzik? Cahit Berkay'ın filme damgasını vuran harikulade müziği. Yönetmen de gene büyük usta... Atıf Yılmaz. Böyle bir kombinasyondan kötü bir film çıkabilir mi?


Oyunculuk, müzik ve yönetmen iyi olsa da, eğer senaryo güzel değilse, filmin başarılı olması mümkün değildir diye düşünüyorum. Hele diyalogların bu kadar akla kazındığı bir filmde. Türk Sinemasının başyapıtlarından biri olan Selvi Boylum Al Yazmalım adlı bu film, 1928 doğumlu, ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov’un Kırmızı Eşarp adlı yapıtından Türkiye koşullarına uyarlanarak çekilmiş. Yazar'ın Cemile adlı kitabı da, en güzel aşk romanı olarak kabul edilmektedir.

Bir ara Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı kitabındaki efsane çok gündemdeydi. Hani Mankurt efsanesi. Juan-Juan adlı barbar bir toplum, esir ettiği bazı insanları nitelikli köleler haline getirmek için belleklerini silerlermiş. Önce başını kazıtır, saçlarını tek tek köklerinden çıkatırlarmış. Kesilen devenin en kalın yeri olan boynundaki deriyi, tutsağın kanlar içindeki başına sararlarmış. Kuruyan deri başı mengene gibi sıkınca dayanılmaz acılar verir, ıssız bir yerde, bağlı bir halde, aç susuz dört beş gün bekletirlermiş. Genelde bu uygulamaya tabi tutulanların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirlermiş. Tutsak, zamanla düzelir, kendine gelir ve toparlanırmış ama ölünceye kadar geçmişini ve kim olduğunu hatırlamayan bir mankurt haline gelirmiş. Bilinci ve benliği olmayınca da, efendisinin tam bir kölesi olurmuş. Aytmatov'un çok tanınan eserlerinden biri olan Gün Olur Asra Bedel adlı romanı, aslında Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisi. Aytmatov romanında geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamış. Mankurt kelimesi, Aytmatovun bu kitabından sonra sosyoloji termonolisine girmiş.

Selvi Boylum Al Yazmalım filminden, yazarı hakkında muhabbete girince, nerelere geldik değil mi? Geçen yıl vefat eden Cengiz Aytmatov'un kitabından uyarlanan, çok sevdiğimiz filmine dönerek yazıyı bitirmek istersem eğer, filmin sonundaki yürek dağlayan finalini hatırlayalım derim..

ilyas: asyam.. al yazmalım..
asya: (iç ses): samet baba demişti.. onu babalığa seçmişti.. sevgi neydi? sevgi iyilikti, dostluktu. sevgi emekti.. (cemşit'e doğru yürümeye başlar)
ilyas: asya..asya, samet ve cemşit'le giderken bir durur, döner. ilyas'a bakar;
asya: (iç ses): durursam bir daha kurtulamam..
ilyas: (iç ses): ziyanı yok, gülüşü yeter bize..
asya: (iç ses): yüreğim kaydıysa günah mı?
ilyas: (iç ses): çamura saplansam yardıma gelir misin?
asya: (iç ses): elini tuttum.. sıcacıktı.. yüreği elimdeymiş gibi..
ilyas: (iç ses): elinden tutuversem benimle gelir mi?
asya: (iç ses): seninim işte.. alıp götürsene beni..
ilyas: elveda asya.. elveda.. selvi bolum.. alyazmalım.. elveda.. bitmemiş türküm benim..


2 Haziran 2010 Çarşamba

En Güzel Kış, Kış Mevsiminde Mi Yaşanır Sence?

Düşünsene... En güzel kış, kış mevsiminde mi yaşanır sence? Yoo! En güzel kış, yaz mevsiminde kışı hayal etmekle yaşanır! En güzel kış, yaz mevsiminin bunaltan sıcağında, kışı hatırladığımız zamanlarda yaşanır. Ben, kışı soğuğu değil, cehennem misali yaz günlerinde; kışı, soğuğu, rüzgarı düşünmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.

Yaz Gelince, Sonbahar'ı Hatırlamak...

2009 da seyrettiğim en güzel filmlerden biriydi Sonbahar. Daha Kim Ki Duk'un İlbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar filmini yeni izlemiştim. Ardından memleketim gençlerinden birinin, Özcan Alper'in yazdığı ve yönettiği bir film olan Sonbahar'ı seyrettim. Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmiymiş ve yukarıdaki fotoğraf Adana Altın Koza Festivali'nde ödül aldığında çekilmiş. Özcan Alper Artvin Hopa doğumlu ve film yönetmenin kendi coğrafyasında Çamlıhemşin'de geçiyor. Filmde Hemşince ve Gürcüce konuşuluyor. Film yılın en iyi on filmi arasındaydı. Gerçekten çok güzel bir film...

Film “…her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…” ithaf edilmiş. Çünkü ülkemizde 122 kişi ölüm oruçlarında, 32 kişi de hayata dönüş operasyonlarında hayatını kaybetmiş.Filmin kahramanı Yusuf da üniversitede okurken, katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında mahkum edilmiş ve cezaevine girmiştir. Yani Yusuf'un ömrünün ilkbaharı hapiste geçecektir.10 yıldır tutukluğu kaldığı hapishanede F tipi cezaevlerini protesto etmek için açlık grevi yapan gruba katılır. Ciğerleri iflas eder. 2 yıl daha cezası varken sağlık nedeniyle tahliye edilir.

Ömrünün ilkbaharını tutuklu geçirmek durumunda kalan Yusuf, yazı hiç göremeden ömrünün sonbaharına atlayacaktır. Hani vardır ya bir türkümüz "Baharı görmeden yaz geldi geçti "diye, sanki bu türkü Yusuf gibiler için söylenir. Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Yusuf, cezaevinden çıktığında, son günlerini geçirmek üzere, köyde yaşayan yaşlı annesinin yanına gider. İşte Karadeniz'in sonbahar mevsimindeki olağanüstü güzel doğası ile ömrünün sonbaharını yaşayan Yusuf'un hüzünlü hali kesişir. Hazan'a hüzün bir kez daha acıtarak yakışmış, bu filmde yönetmen tabiat ve insan doğasının sonbaharını şahane görüntülerle beyaz perdeden yüreğime geçirmeyi başarmıştır. Bana göre çekimler, mekanlar ve sosyal ortamlar okadar doğal ki, filmde rahatsızlık verici birşey bulmak mümkün degil. Annesiyle karşılaşmasında Hemşince konuşmaları filmi çok daha samimi kılmış. Bildiğim kadarıyla Yusuf'un annesini, bizim köylü teyzelerden birisi oynamış. Yönetmenin buna cesaret etmesi insanı hayrete düşürüyor ama annemiz de rolünü hakkıyla yerine getiriyor. Kırk yıllık sanatçıymışcasına annenin hüznünü tüm doğallığıyla sergilemeyi becerebiliyor.
Filmin bizimle paylaştığı bir başka memleket gerçeği de Karadeniz'deki tabir i caiz ise nataşalar meselesi. Rusya'nın parçalanması sonucunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki trajediler nedeniyle ülkemize gelen Gürcü kadınları konu etmiş film. Neden böyle durumlarda kadınlar ve çocuklar hep çile çekerler diye düşündürüyor film insana. Zira filmdeki kadın kahraman Elka memleketinde küçük çocuğunu bırakmış ve para kazanmak için Karadeniz'e gelmiş bir Gürcü kadındır.

İdeolojik düşünceleri peşinde yılları hapiste geçmiş Yusuf ve ülkesinin ideolojik meseleleri yüzünden çocuğundan ve memleketinden ayrı düşmüş, istemediği yollardan para kazanmaya çalışan Gürcü Elka'nın yolları kesişiyor. Yönetmen büyük bir zerafetle filmin sosyal mesajını izleyiciye geçiriyor ve neler olup bittiğini tekrar tekrar düşündürüyor.
Yusuf hapisteyken babası ölmüştür ve ablası evlenip gitmiştir. Annesi yaşlanmıştır. Köyde daha çok yaşlılar yaşamaktadır. Arkadaşı Mikail köyde yaşamaya devam etmekte ancak ruh sağlığı onun da çok iyi değildir.Yusuf yıllarca hapis yattığı ve birkaç aya kadar öleceğini bildiği için içine kapanık bir hali vardır.Yusuf rolündeki Onur Saylak Yusuf'un hüznünü hissettirmeyi başarmış. Ben Yusuf da bir pişmalık durumu hiç sezmedim. Bence Yusuf'un hüznü, bukadar genç yaşta öleceğini bilmenin getirdiği doğal bir hissiyat durumu. Hiç kolay değildir ki bu durumun kabullenilmesi... Cemal Süreya'nın dediği gibi "her ölüm erken ölümdür," ama Yusuf için çok erkendir sahiden.


Mevsim sonbahardan kışa dönmüştür. Yusuf elindeki tulumla annesine şahane bir ezgi terennüm ederken, tulumun sesi bir annenin oğula yaktığı bir ağıta eşlik etmeye başlayacaktır.İnanılmaz bir ağıttır bu! Memleketimin o yürek dağlayan ağıtlarından! Sonbahar bitmiş ve bembeyaz örtüsü ve sessizliği ile artık kış gelmiştir.Doğal güzelliklerin değişimi ile yönetmen anlatmak istediği hikayenin çok güzel anlatıcısı olmuş. Film çok ağır akıyor olsa da görüntüsü, oyunculuğu,müziği ve vermek istediği sosyal mesajları ile okadar etkileyici ki, sabırla fimin sonunu bekliyorsunuz. Tavsiye ederim . Çok güzel bir film.

1 Haziran 2010 Salı

SEYRETTİM - SEYREDECEĞİM

PRESTIJ-SEYRETTİM-ÇOK BEĞENDİM

KAPAN-AZ SONRA SEYREDECEĞİM

Bir İstanbul Yolculuğundan Geride Kalan Çeki Taşları



Dün evden o kadar erken çıkmışım ki anlatamam. Bak şimdi. İstanbul'daki bir müşterimle randevuleşmişsem, hele o müşterim Avrupa yakasındaysa eğer, emin olamıyorum ki, korkuyorum trafik keşmekeşinden. Ya yol tıkalıysa, ya geç kalırsam, ya müşterimi bekletirsem endişesiyle, bugün abartmışım anlayacağın. Sabahın alaca karanlığında çıkmışım sanıyorum evden. İstanbul'a vardığımda bir baktım ki, müşterimle buluşmaya daha iki saat var. Esasında bu duruma sevindim. Arabamı park ettiğim gibi, bir hışım en yakın kitapçıya girdim. İlk hedefim çizgi roman bölümü. Neden mi? Zagor'un son okuduğum macerası öyle heyecanlı bir yerde yarım kalmıştı ki, hani Sıtkı Sıyrıl acıyı tarif ederken, Zagorsever bünyenin acısını anlatır da, en iyi acı tarifinin çizgi romanların yarım kalmış macerası olduğunu söyler ya, inan o an, o acıyı çok iyi hissetmiştim. Darkwood'un bütün davulları adına! Heyecanın tam zirve yaptığı yerde, kitap bitmemiş miydi? Son karesinde kocaman "SÜRECEK" kelimesini gördüğümde, içimden bağıra bağıra Orhan Gencebay'ın "batsın bu dünya!" adlı şarkısını söylemek gelmişti. Neyse. Bugün yeni sayısı çıkmıştır düşüncesiyle baktım kitapların arasına. Heyy! İşte orada! Çıkmış. İntikam Saati. Aldım elime. Kapağına baktım bir süre. Sonra oturdum. Poşetinden çıkardım. Gizlice okumaya başladım. Ohh! Karamba karambita! Huzur içinde kitabın son karesine geldim ki.... Baktım "BU MACERANIN SONU" yazmıyor mu? Bitti işte.



Yoo, Zagor'un bu sayısını satın aldım. Çünkü maceranın ilk bölümü evde. İkisi birbirini tamamlıyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, Zagor'un bir başka macerasını çıkardım poşetinden, kitapçıda okudum. Almadım. Sonra gene usulca poşetine koydum. Rafına bıraktım. Atilla Atalay'ın Ağlama Dolabı adlı öyküsünü bilir misin? Yazar, öyküde bir hipermarkettedir. Gene şahane öykülerinden, hani okudukup bititirdikten sonra, komik olduğu halde, acıklı bir şeyleri okurun yüreğine bir çeki taşı gibi bırakan öykülerinden biridir. Öykünün bir yerinde kitap reyonundaki bir kitabı her gün onar sayfa okuyup bitirdiğini yazar. Çok haklıdır! Ben de şimdi senle bir sırrımı paylaşacağım. Kitapçıda her baktığım kitabı, ne yazık ki satın alabilmem mümkün değil. Kimi çizgi romanları, dergileri hatta öyküleri ben de kitapçıda okuyorum. Ne yapabilirim? Son günlerde Kocaeli Kitap Fuarı nedeniyle o kadar çok kitapla haşır neşir olmuştum ki, bugün canım dergileri karıştırmak istedi. Kimi dergileri oturdum okudum kitapçıda. Şimdi düşünüyorum, okuduğum dergileren birinde, Ali Mert'in bir yazısı özellikle hafızamda yer etmiş. Yazı gerçeğinde neyle ilgiliydi şimdi hatırlayamadım. Yazının üzerinde Foucault ve Kemal Özer'in fotoğrafları vardı. Acaba Ali Mert'in, Kemal Özer'le bir ropörtajı mıydı, çıkaramıyorum. Neyse. Yazı daha önce hiç dikkat etmediğim bir konuya ilgimi çekmişti. Sana bir şey soracağım. Mesela eline aldın bir gazeteyi okuyorsun. Sen gazetenin vefat sayfalarını okur musun? Ne yalan söyleyeyim ben okumam. Şöyle bir bakar geçerim. Zaten gazete okurlarının %99'u vefat ilanlarıyla ilgilenmezmiş. İşte dergideki yazının aklımda kalan bu bölümü, okunmadan geçilen vefat ilanları ile ilgiliydi. Vefat ilanlarına bakmamakla ne çok şey kaçırıyormuşuz meğer. Bak şimdi...



Mesela ilanları takip ederek, ölünün yakın akrabalarının adlarını inceleyip, varsayımlar çıkararak, İzak, Hakko ya da Elif, Eren gibi isimlerle akraba olanları araştırıp, köklerine inip, listeler, sözlükler oluşturabilirmişiz. Çok satan kitap sahibi, sosyolog ya da tarihçi olmak mümkünmüş böylelikle... Sonra ölen kişinin maddi durumunu ve yakınların hallerini öğrenip, yaslı yakınlarına, "özel yas" hizmeti sunan, turizmci olabilirmişiz. Düşünsene. Vefat ilanına bakıyorsun. Ölen kişinin yakınlarını araştırıyorsun. İlgilerine göre ne bileyim mesela New York'a alışverişe götürüyormuşsun veya Tibet'e tapınaklara veya duruma göre altın kumlu bir sahil şehrine... Hiç aklına gelir miydi böyle bir şey? Okudukça şaşırdım kaldım vallahi. Devam ediyordu yazı. Üçüncü anlattığı iş dalı benimle daha alakalıydı. İlanda yer alan ölen kişinin eğer güzel bir kütüphanesi varsa ve mirasçıları pek kitapla haşır neşir olan insanlar değillerse, ne yapacaklar bu eski ve değerli kitapları? Satacaklar elbette. İşte bu durumda kitapları ucuza kapatmak mümkün oluyormuş. Bunun için diğerleri gibi cinlik yapmaya gerek yokmuş da sadece sahaf dükkanın olması yeterli oluyormuş. Hiç aklına gelir miydi böyle şeyler? Valla bir yaşıma daha girdim. Yazıya göre resmen vefat ilanlarını özellikle takip edenler varmış biliyor musun? Eleştirel bir yazıydı tabii ki. Akraba akbabalığına hoşgeldiniz. Hayırlı işler bol kazançlı ölümler gibi cümlelerle yazıyı bitiriyordu. Dergileri acele acele okurken, kitapçının oturduğum pufunda, Düşünen Adam heykeli gibi donup kaldım bir süre. Sonra Atilla Atalay'ın öyküsünde olduğu gibi, ağlama dolabına girip kapısını içeriden kilitledim. Az önce çıktım biliyor musun dolaptan. Bir ölünün arkasından ne hesaplar dönüyormuş meğerse. Akraba akbabalığı öyle mi? Bunu da ismini şimdi hatırlamadığım, oysa okurken abone olmayı düşündüğüm, o dergiden öğrendim. Haller böyleyken böyle işte!

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kolay Lahmacun Tarifi

Sabah bir baktım elektronik posta kutuma, o ne? O kadar çok mesaj gelmiş ki anlatamam. Nedense yemek yazılarım oldukça fazla ilgi görüyor. Sayısız mail yemek yazılarım konusunda başedemiyorum artık. İlla yemek tarifi yazmalıymışım. "Mümkün mü böyle bir şey Sevgili Okuyucu, hiç mümkün olabilir mi? Burası yemek sitesi mi? "diye herbirine cevap yazıyorum. Ne deseler beğenirsin; hepsi aynı ağızdan çıkmış gibi hemde?!.. Bana verdikleri cevaplar aynen şöyle: "Yemek tarifinize kim bakıyor ki?!.. Dikkatimizi çeken durum eşyalarla konuşmanız...Gerçekten çok tuhaf birisiniz!" Haydi buyrun burdan yakın sayın seyirciler! Esas tuhaf sizsiniz bence!.. Yazılır mı böyle bir şey koskoca blog sahibine?!.. Okadar kızgınım ki, işte yazıyorum bir yemek tarifi gene... Üstelik de her şeyle konuşacağım var mı itiraz eden? Etseniz de duymuyorum ki nasılsa zaten ben! Ohh, be!!

Şimdi tarifini verecegim yemeğin adı " Kolay Lahmacun". Bir nevi hafta başı yemeği. Kolay, ucuz, lezzetli ve fevkaladenin fevkinde bir görüntü... Daha ne istiyorsunuz? Siz tarife bakınız sadece. Benim eşyalarla konuşmama niye takılıyorsunuz?

Evet... Bakın şimdi, ben mutfağa girmeden önce, "Girebilir miyim?" derim. Cevabını bildiğim için sorarken zaten içeriye girmişimdir. Kime mi soruyorum "Girebilir miyim?" diye? Kime olacak, tabii ki Sevgili Mutfağıma. Bakın, eğer izinsiz girerseniz mutfağa, başınıza birşey gelir mutlaka. Ya elinizi yakarsınız ocakta, ya bir tabak kırarsınız, yada bir bardak düşüverir elinizden oracıkta. Eliniz ayağınız birbirine dolanır da, unutuverirsiniz ne yapacağınızı ya da. Buzdolabının kapağını açarsınız öyleee uzun uzun bakarsınız; niye kapağı açtığınızı hatırlamazsınız da dolabın önünde öylece donakalırsınız. Ne yapacağınız bilmez kalakalırsınız. Neden melül melül baktığınızı unutunca buzdolabına... Yaşlandığınızı sanırsınız. Kendinize şaşakalırsınız bu durumda! Yaa! Şimdi bu ruh haliyle pişirdiğiniz yemekten ne beklersiniz? Mümkün mü şöyle nefaseti yerinde, albenisi fevkalde bir yemek pişirebilmek? Yapamazsınız asla! Benim yemeklerimdeki en büyük sır şudur işte: İzin almadan girmem bir mekana ve saygı duyarım bana hizmet eden her eşyaya!

Okadar sinirlendim ki daha fazla yazmaya devam edemeyeceğim. Bu asabiyetle verdiğim tarif bir şeye benzemez. O nedenle sinirim geçsin diye beklemeliyim. Aslında yapacağım şey bu durumda hemen birine sataşmaktır. Bir bakayım etrafıma. Eğer sinirimi dökersem birisine. Hani nasıl söyleyeyim rahatlarsam şöyle... Günün otasına doğru.. Devam ederim belki. Söz veremem. Tabii keyfim isterse! Sabah sabah nasıl kafamın tası attı anlatam. İnanılacak gibi değil, böyleyken böyle oldu işte!

30 Mayıs 2010 Pazar

Şaka Cehennemini Duymuş Muydun?

Şimdi oturdum ya bilgisayar başına... Gölgesizler kitabıyla ilgili bir konu paylaşacağım. Şimdi bak... Eğer okursan ya da filmini seyredersen göreceksin... Yada okumuş veya seyretmişsindir belki... Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler adlı kitabında, okudukça herkes kaybolmaya başlar. Önce berber çırağı gider, geri dönmez. Sonra berber, çırağını merak eder. Aramak için çıkar gider. Berber dükkanında bir bizim yazar, bir de berber koltuğunda uyuyakalmış adam vardır... o kadar... 23. Bölüm... Adam "benim gitmem gerek" diyerek uyanır. Yazar "nereye?" diye sorunca, adam uykulu gözlerle aynadan bakar ve sorar "ne nereye?" Yazar "Gitmem gerekir "dedin ya?" der. Adam alay eder gibi "ben öyle bir şey demedim." der. Şaşırır yazar. "Sen gitmem gerekir demedin mi?" diye tekrar sorar. "Hayır demedim." der adam. "Peki bana son kez ne söyledin?"diye sorar. Adam şöyle cevap verir: "Belki de şu anda konuştuklarımız bir rüyadır dedim."
Şimdi ben bunları okuyunca yaptığım şakalar geldi aklıma... O kadar çok şaka yaptım ki benim çocuklara... Of haddi hesabı yok valla... Allah afetsin... Çocuklar da afetsin tabi... Şaka cehennemi varmış biliyor musun? Dünyada biteviye şaka yapanlar atılırlarmış oraya... Şimdi ben hep şaka yapıyorum ya eğer afetmezlerse beni, şaka cehennemine başodun olacağım kesin, of inanmıyorum ya!. Dinle bak! Diyelim ki çocuk sokağa çıkmış oynamış, yemek saatini geçirmiş, epeyce merak ettirmiş mesela... Ne yapayım şimdi ben bu çocuğa? Dövmeye kıyamayınca... En güzel ceza, şaka tabi ki şaka! Çocuk yorgun argın, biraz da mahcup, çekingen eve gelir. Çok oynamış, eve geç kalmıştır. Tereddütle kapıyı çalar. Kapıyı açarım.. "Efendim?" derim. "Anne şeeyy, biraz geç kaldım da.." der. İyice rol keserek "pardon anlamadım. Yanlış kapıyı çaldınız zannımca..." derim. Çocuk gözlerini açar bakar ilk defasında... "Anne benim ben.." der. Ben şakama büyük bir ciddiyetle devam ederim. "Çocuk, annen falan değilim ben senin... Ne annesi? Benim çocuğum yok ki... Haydi bakalım başka kapıya!" der, kapıyı kapatırım suratına... Delikten bakarım... Çocuk şaşakalır... Kalakalır bir süre... Sonra kapıyı çalar gene... Açarım.. "Anne yaaa?" der. Uzatmam bu defa. "Aaa! Yavrum.. Ne kadar yorulmuşsun... Neden kapıda bekliyorsun? Girsene!" derim. Çocuk boynuma atlar. İçeriye girer. Aynı çocuğa defalarca yapsam da bu şakayı, önce ilk defa yapmışım gibi etkilenir biliyor musun? Sonra "anne, yapma şu şakayı der, "ben senin annen değilim, benim çocuğum yok" desem de, ben daha kapıyı kapatmadan ayağını atar içeri ve atlar odaya... Ama suçunu biliyor ya, ses çıkarmaz bu kadarcık şakaya... Geç kalmış, merak ettirmiş bir defa... Böyle şakalar yaparım işte yaaa... Aaaa... Bütün bu anlattıklarım rüya mıydı yoksa?

Şaka Cehennemini Duymuş Muydun?

Şimdi oturdum ya bilgisayar başına... Gölgesizler kitabıyla ilgili bir konu paylaşacağım. Şimdi bak... Eğer okursan göreceksin... Yada okumuşsundur belki...Herkes kaybolmaya başlayacaktır, Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler adlı kitabında... Önce berber çırağı gitmiş, geri dönmemiş... Sonra berber, çırağını merak etmiş. Aramak için çıkmış gitmiş... Berber dükkanında bir bizim yazar, bir de berber koltuğunda uyuyakalmış adam var... o kadar... 23. Bölüm... Adam "benim gitmem gerek" diyerek uyanır. Yazar "nereye?" diye sorunca, adam uykulu gözlerle aynadan bakar ve sorar " ne nereye?". "Gitmem gerekir "dedin ya?" der yazar. Adam alay eder gibi "ben öyle bir şey demedim." der. Şaşırır yazar. "Sen gitmem gerekir demedin mi?" diye tekrar sorar. "Hayır demedim." der adam. "Peki bana son kez ne söyledin?"diye sorar. Adam şöyle cevap verir: "Belki de şu anda konuştuklarımız bir rüyadır dedim."

Şimdi ben bunları okuyunca yaptığım şakalar geldi aklıma... Bizim çocuklar küçükken, okadar çok şaka yaptım ki onlara... Of haddi hesabı yok valla... Allah afetsin... Çocuklar da afetsin tabi... Şaka cehennemi varmış biliyor musun?Dünyada biteviye şaka yapanlar atılırlarmış oraya... Şimdi ben hep şaka yapıyorum ya eğer afetmezlerse beni, şaka cehennemine başodun olacağım kesin! Of ya!.. Sadece çocuklara değil ki... Kimlere şaka yaptım? Anlatsam burdan aya kadar yol olur... Dinle bak! Bizim çocuklardan biri sokağa çıkmış oynamış, yemek saatini geçirmiş, epeyce merak ettirmiş mesela... Ne yapayım şimdi ben bu çocuğa? Dövmeye kıyamayınca... En güzeli şaka tabi ki şaka!... Çocuk yorgun argın, biraz da mahçup, çekingen eve gelir. Çok oynamış, eve geç kalmış... Kapıyı açarım.. "Efendim?"derim. "Anne şeeyy, biraz geç kaldım da.." der. "Pardon anlamadım. Yanlış kapıyı çaldınız zannımca... "derim. Çocuk gözlerini açar bakar ilk defasında... "Anne benim ben.." der. Ben şakama büyük bir ciddiyetle devam ederim. "Çocuk, annen falan değilim ben senin... Ne annesi? Benim çocuğum yok ki... Haydi bakalım başka kapıya!" der, kapıyı kapatırım suratına... Delikten bakarım... Çocuk şaşakalır... Kalakalır bir süre... Sonra kapıyı çalar gene... Açarım.. "Anne yaaa?" der. "Aaa! Yavrum.. Ne kadar yorulmuşsun... Neden kapıda bekliyorsun? Girsene!" derim. Çocuk boynuma atlar. Girer içeriye... Aynı çocuğa defalarca yapsam da bu şakayı, önce ilk defa yapmışım gibi etkilenir biliyor musun? Sonra "Anne yapma şu şakayı der, "ben senin annen değilim, benim çocuğum yok "desem de kapıyı kapatmadan ayağını atar içeri ve atlar odaya... Ama suçunu biliyor ya, ses çıkarmaz bu kadarlık şakaya... Geç kalmış, merak ettirmiş bir defa... Böyle şakalar yapardım işte yaaa... Bütün bu anlattıklarım rüya mıydı yoksa?

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Elveda Lenin Ve Annem

Şifasız bir hastalığa yakalanan annem, son günlerinde yattığı yatağında benden siyah üzüm istemişti. Üzüm zamanı değildi. İyi de, şimdi zamanı yok ki meyvenin. Her meyve her mevsim bulunabilir. Hiç unutmam, nefes nefese şehrin tüm manav ve marketlerini dolaşmış, hiç bir yerde siyah üzüm bulamamıştım. Yeşil üzüm vardı fakat terslik olacak ya siyah üzüm yoktu. Sonunda hiç ummadığım bir yerde buldum siyah üzümü. O anki mutluluğumu anlatamam. Hemen eve gidip, yıkadım ve anneme verdim. Annem bir salkım siyah üzümden ancak iki tane yiyebildi. Bana sevgiyle baktı. En tatlı haliyle tebessümünü etti. Birşeyler söylemek istedi. Merakla eğildim. “Boyadın mı sen bu üzümü?” dedi. Güdüm. Güldü. Yattığı yerden, o hasta haliye komikliğine devam ediyordu.



Elveda Lenin’i izlerken,1989 yılında, Doğu Almanya’da yaşayan Alex’in, bir kalp krizi sonunda sekiz ay komada kalan annesinin, komadan çıktıktan sonra hasta yatağında yatarken, turşu istemesi ve Alex’in , annesine istediği turşuyu bulmak için yaptığı koşuşturmayı seyredince o günler aklıma geldi.

Doğu Berlin’de yaşayan Alex’in annesi, sosyalist bir eylemcidir. Kalp krizi sonucunda girdiği komada kaldığı sekiz ay içinde Berlin Duvar’ı yıkılmış ve Berlin siyasal, ekonomik ve sosyal değişim süreci içine girmiştir. Komadan çıktıktan sonra, doktorlar hiçbir şekilde annesinin şok atlatmaması gerektiğini söyleyince, Alex, annesine özel bir ortam hazırlama çabasına girer. Şehirde her şey değişmiştir aslında. Elveda Lenin adlı filmde annesinin hiçbir şekilde bu değişikliği fark etmemesi için mucizevi bir çaba gösteren Alex’in yaşadıklarını seyrediyoruz.




Çok etkileyici bir duygusallığı olan film, bence aynı zamanda belgesel niteliğinde. Film 1961 yılında Berlin'i ortadan ikiye bölen Utanç Duvarı'nın 1989 yılında yıkılmasından sonra, insanların yaşam tarzlarının ve standlartlarının nasıl değiştiğini de gözler önüne seriyor. Doğu Berlin’de duvar yıkılmadan önce sağlık, eğitim gibi hizmetletler devletten parasız alınıyor ve sosyalizm nispeten eşit koşullar sağlıyorken, Belin Duvarı'nın yıkılmasıyla bu hizmetlerin ortadan kalkmaya başlaması... Doğu Berlin insanının kapitalist sistemin rekabetçi ortamına alışık olmamasının şaşkınlık verici durumlar hazırlaması... İşsizlik... Sekiz ay içinde yaşanan değişiklikler... Alex'in annesinin Lenin heykelinin nasıl kaldırıldığını izlerkenki hayret hali, gerçekten filmin unutulmayacak sahneleriydi. Mutlaka izlenmesi gereken bir film.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Hızımı Alamadım Bu Gün Bir Iciar Bollain ve İki Pedro Almodovar Filmi Seyrettim.


İğne Deliğine İpliği On Metreden Geçirebilir Misin?

Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir eski insanlar anlatırlar ki, bir zamanlar yeryüzünde bir yerlerde, bir hükümdar yaşarmış. Günlerden bir gün bu hükümdar, memleketindeki hünerli insanları ortaya çıkarmak istemiş. Bunu halkına duyurmak için tellal çağırtmış tabi. Kim ki saraya gelip, sahip olduğu, çalışıp geliştirdiği hünerini, padişaha ne kadar beğendirirse o oranda ödüllendirilecekmiş. Memleketin her yerinden gelen insanlar, becerilerini padişaya göstermeye başlamışlar. Herbiri diğerinden hünerliymiş. Gelenlerden birinin çok ilginç bir becerisi varmış sözgelimi. On metreden geçirebiliyormuş, iğne deliğinden ipi... İğneyi on metre ötede tutmuşlar. Adam on metre beride, deliği nişanlamış. İpliği atmış. İplik sahiden delikten bir seferde geçmiş. Hükümdar adamın bu yaptığına çok şaşırmış. Nasıl olup da becerebildiğini sormuş. Adam takdir kazanacak ya "Çok çalışarak hükümdarım! On metreden iğne deliğinden ipliği geçirebilmek maksadıyla, çocukluktan beri gecemi gündüzüme katarak çok çalıştım." demiş. Padişah emir vermiş adamlarına: "Tez bu yiğide 5 kese altın verile!" demiş. Bizim yiğit çok sevinmiş sevinmesine ama padişahın devam eden sözüyle, sevinci kursağında kalmış: "Sonra da, sırtına 50 kırbaç vurula!" demiş padişah hiddetle... Adamın korkudan dili tutulmuş. Konuşamıyormuş da "neden bu ceza?" diyen gözlerle padişaha bakıyormuş. Padişah demiş ki: "Söz verdiğim için, bu becerin sebebiyle, sana 5 kese altını veriyorum. Bu yaptığın ne sana, ne de insanlığa yarar sağlar. Gereksiz ve faydasız bir beceri geliştirmek için, boşa vaktini tüketmişsin. Sırtına 50 kırbaç cezası da bunun için!" demiş.

Bu hikaye durup dururken aklıma gelmedi tabi.. Bu hafta MFÖ şarkılarını dinlemeyi heves ettim. Çok seviyorum MFÖ şarkılarının ezgilerini de sözlerini de. O kadar çok arka arkaya dinleyince, MFÖ şarkı sözlerini anlamlı halde yanyana getirerek bir deneme yazısı yazmak aklıma geldi. Arada denemiştim çünkü. Yüksek Sadakat'in şarkı sözleriyle yazmıştım bir yazı sözgelimi. Ya da bir kaç farklı şarkıcının, şarkı sözlerini yanyana getirmeye çalışmıştım. Fena da olmamıştı hani.. Şimdi de tekrar denemek için, MFÖ nün şarkı sözlerini bir word sayfasına kopyalayıp geçirdim. Sonra anlamlı bir yazı çıksın diye, cümleleri taradım. Bunları yapmak için bir süre vakit harcadım tabi... Ortaya çıktı gene şarkı sözlerinden bir deneme yazısı .. İyi de ne kazandırdı ki şimdi bu iş bana? Bunun yerine bir kitaptan bir kaç bölüm okusam daha iyi olmaz mıydı? Zamanımı boşa harcamışım gibi geldi. Nelere heves ediyorum diye, kendimi gene yadırgadım. Hatta yadırgamayla kalsam iyi, üstüne kendimi ayıpladım. İşte on metreden iğne deliğinden ipliği geçiren adamın hikayesini o anda hatırladım. Deneme yazımı okudum. Önce, ne olursa olsun yazmayı denediğim için, kendimi ödüllendirdim. İki parça çikolatayı ağzıma attım. Sonra kendime ceza diye, boşa vakit harcadığımı alenen cümle aleme ilan etmek niyetiyle, işte bu yazıyı yazdım. Peki MFÖ şarkı sözleriyle denediğim deneme yazım mı ne? İşte:

Arayıp sormasan da… Sakın ha!.. Unuttum seni sanma… Bilirsin, dünya bir yana, sen bir yana.. Aşık ettin beni kendine, sonra da terkettin gizlice… Aradım seni her yerde fakat hiç kimselere soramadım.. Sadece seninle ilgili hayaller kurdum... Düşündüm... Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde, belki de içtiğim sigaranın dumanısın. Bir yıldız gökte kayıp giderken, ıslak bir yolda yalnız yürürken, bambaşka bir şeyi düşünürken, aklımdasın. Hiç umursamıyorum, sevsen de sevmesen de, gene de aklım fikrim hep sende… Aklımdasın!.. İnanamıyorum… Bunca yaşadıklarımdan sonra, nasıl da yeniden aşık oldum ben? Bu sevda, bambaşka avare eden… Nasıl bir şey bu, ne bileyim ben? Ah, ben kendimi nerelere koşsam? Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam. Gözyaşları gizlenir, böylece idare edilir durum… Off! Bir kuş kanatlanır şu gönlümden, çırpınır çırpınırda uçamaz.. Gene bir davet çıkarsa senden… Dönerim bilirsin, aşıklar kaçamaz!

Yaa, böyleyken böyle işte! Şimdi iğne deliğine ipliği on metreden geçirmeyi bi deneyeyim:)

25 Mayıs 2010 Salı

Yazmak Denen Cehennem

Ben var ya, neyi farkettim şimdi biliyor musun? Ben... Hayatımda hiç şiir yazmadım. Evet, gerçekten hiç şiir yazmadım. Hayret edilecek şey! Ben ki şiir okumayı bu kadar severim. Ben ki şairlerin menzilinde pupa yelken gezinirim. Niye aklıma hiç şiir yazmak gelmedi ki? Daha doğrusu acaba içimden neden şiir yazmak gelmedi demeliyim. Üstelik bilirsin, şiirler nasıl da çarpar beni. Evet... Gerçekten defalarca şiir çarpmasına uğramış biriyimdir. Kimi şiirler oturduğum yerde beni silkeler. Hele kimi şiirler ise resmen beni duvarlara çiviler... Evet doğru söylüyorum. Şiir okuduktan sonra, kalakaldığım çok olmuştur. Kıpırdayamam bir süre. Bazı şiirleri okuduğumda ise, önümde bir kara kuyu belirir de düşerim içersine genellikle. Dizlerimi kıvırır, dibe otururum öyylee... Kollarımla sarılıp dizlerime, kafamı gömerim karanlık kuyunun yüreğine. Çıkmak için kendimi dinlemem, iyice toparlanmam gerekir. Ya diğer şiirler! Nasıl uçurur beni bilirsin. O şiirleri okuduğumda rüzgarın seslenmesini işitip, yelkovan kuşlarının peşi sıra gidecek kadar hislenirim. Şiir okumak benim için öyle bir şeydir ki, ateşler içindeyken ağzımı musluğa dayayıp su içmek gibi desem, bilmem gene abarttığımı söyler misin? Evet, öyle… Aynen öyle işte! İyi de… Şiir yazmak peki? Anlamadım. Kafam karıştı şimdi... Ben ömründe hiç şiir yazmamış biriyim demek ki! İnan şimdi farkına vardım, iyi mi? Vay canına sayın seyirciler! Bir yaşıma daha girdim! Bu konunun üzerinde enine boyuna düşünmeliyim. Yaa! Ben Hayal Kahvem’de yazı yazma işine nerden girdim? İşte bakar mısın, durup dururken nasıl kaşıyorum kendimi… Sonra acıtıp resmen canımı yakıyorum. Of! Yazmak var ya, aynen cehennem gibi!

Tahammül edemedim buna. Hayatımda hiç şiir yazmamışım ya. Üstelik bunu şimdi, az önce farkedince, içim içimi yedi. Bütün şairleri gözlerimin önünden geçirdim. Her birini nasıl kıskandım anlatamam? Fırladım yerimden. Hemen kitaplarımın başına gittim. Bir kült filmin baş artizi gibi hissettim kendimi. Sen şiir sev ama bir tane bile şiir yazma, iyi mi? Düşünsene bundan daha kült durum ne olabilir ki? Bunları düşünerek bakarken kitaplarıma, dün satın aldığım İlhan Berk'in Kült Kitap'ı ile göz göze gelmedim mi? Bu kadar mı denk gelir insana? Bütün öfkemi ondan çıkarmak istercesine, kitabı elime aldım hırsla. Oturdum koltuğa. Amacım bir kaç şiirini okuyacağım. Yarama şiirlerini merhem niyetine basacağım. Üstelik bakar mısın, kitabın adı Kült Kitap. İyileşecek hastanın doktor eline gelir diyerekten, açtım kitabın ilk sayfasını heyecanla. Aman Allahım! Gözlerime inanamadım. Kitap, ilk bölümüne YAZMAK DENEN CEHENNEM diye başlamıyor mu? Yapılır mı bu bana? Yoo... Yooo.. Hiç kusura bakma. Devam edemem artık. Ben... Ben... Bu yazıyı kesmeliyim burada!

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Ç.R.O.P Çizgi Roman Ödülleri Yarışması'na Oy Kullanmaya Var Mısınız?


Ç.R.O.P'un düzenlediği, Çizgi Roman Ödülleri Adayları Belli Oldu. Yapmamız gereken şey çok kolay. Aşağıdaki linge girip, ilgili şıkları tıklayacağız. Böylece memleketimizdeki çizgi romancıları desteklemiş olacağız! Haydi!..

Bakın ÇROP'taki duyuru aynen şöyle:


Çizgi Roman Ödülleri (1. Comics Readers Comics Awards) Adayları Okurların önerileriyle oluşturuldu.


Yoğun istek üzerine format değiştirmek zorunda kaldık ve adayları gelen öneriler doğrultusunda oluşturduk. Anket şıkları adresin ucunda. Çizgi Roman alanında ilk kez verilecek olan ödüller için oy kullanır duyurusunu yaymada destek olursanız çizgi roman adına çok büyük bir iş yapmış olursunuz. Çizgi Roman adına teşekkür ederiz.
http://cropcizgiromanodulleri.blogspot.com/

23 Mayıs 2010 Pazar

Hayalin Derinliklerinde Ortak Bilince Yolculuk...

Aslında bir yazı yazmak istiyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Gene asıl anlatmak istediğimi anlatacağım yerde, konuyu dağıtacağımdan, yazımın bambaşka mecralara kayacağından korkuyorum. Dün Aşkın Güngör’ün Esterabim adlı bloğunda, ilginç bir yazısı vardı. Ortak Bilinç’ten ve mucize denilen bir şeyin varlığından bahsediyordu. Yazdıklarını özetlersem eğer, yaşayıp ölen ve hala yaşayan insanların deneyimleri, hayalleri, yazdıkları eserler, yazılmayanlar hatta rüyaların hammaddesini Ortak Bilinç olarak tanımlıyordu. Sanki bu ortak bilinç geçmişin birikimleri ile günümüzün düşünce, hayal ve rüyalarını bilmediğimiz bir yerde biriktirmekteydi de, o kap adeta bir kalp gibi gümbür gümbür atmaktaydı. İnsan beyninin, işte bu ortak hammadden beslenerek, yeni, özgün, el değmemiş öyküler, şiirler, romanlar, filmler, şarkılar ortaya koyduğunu söylüyordu. Demek aslında özünde herkes birdi. İnsanlık ortak bir kaynaktan besleniyorsa, peki o halde neden insanlar birbirini bu denli acıtmaya meraklıydı? Üzerinde derin derin düşünülecek bir konuydu doğrusu.


Aşkın Güngör yazısının devamında, Ortak Bilinç konusuna fazla dalmadan, birbiriyle ilgisi olmayan iki romanın iki bölümündeki ortak benzerlikleri örnekler vererek anlatıyordu. Böylelikle ortak bilincin varlığını ispatlamaya çalışıyordu. Biri Türkiye'de ilk baskısını 2003 yılında yapmış Aşkın Güngör'ün Gohor adlı bilimkurgu romanı, diğeri İngiltere'de yaşayan J.K Rowling'in 2007 yılında yayınlanan Harry Potter Ölüm Yadigarları adlı fantastik romanı. İki kitaptaki alıntı cümleleri okudukça gerçekten çok ilginç benzerlikler olduğu anlaşılıyordu. Demek ki Ortak Bilinç diye bir şey vardı işte. Eğer J.K. Rowling, Aşkın Güngör’ün kitabından alıntı yapmadıysa ki, Aşkın Göngör yazısında böyle bir duruma ihtimal vermiyordu, demek ki "birbirini hiç görmeyen iki zihin, etkileşime geçip neredeyse aynı şeyleri düşünüp yazabiliyordu."

Bu konuya bir süre ara verip, şimdi yaşadığım başka bir durumu anlatmak istiyorum. Zagor’la ilgili yazdığım bir yazıma bir yorumcu, A’mak-ı Hayal adlı kitapla ilgili bir yorum yazmıştı. A’mak-ı Hayal (Hayalin Derinliklerine Yolculuk), Filibeli Ahmet Hilmi’nin 1908 yılında yazdığı fantastik bir eseri. Bizde yıllar önceden kalma, bu eserin orijinali değil de fotokopiye çekilmiş hali vardı. A’mak-ı Hayal’i yorumda okuyunca, kızkardeşimle hatırladık. Yıllardır ele almadığımız bu kitabı, kitaplığın en ücra köşesinden çıkardık. Osmanlıca Türkçesiyle yazıldığı için maalesef anlamamız pek kolay olmuyordu. Ara ara okumaya heves etmiş, bir yerlerine kadar gelmiş, fakat her defasında yarım bırakmıştık. Dediğim gibi fantastik bir romadı. Keşke daha kolay anlayabilsek diye hayıflanır dururduk. İşte hatırlayınca, sanal ansiklopediden kitabın izini sürdük. Çizer Cem Uygun’un olağanüstü güzel çizgileriyle, çizgi roman haline getirileceğini okuduk ki bir an mutluluktan uçuyorduk. Fakat öğrendik ki, daha önce Ustura dergisinde bu eseri çizgiye döktüğü halde, henüz elimize alacağımız bir kitap haline getirilmemiş. Umarım en kısa zamanda tamamlanır. A’mak-ı Hayal’i Cem Uygun'un çizgileriyle okumanın çok keyifli ve etkileyici olacağına inanıyorum.

Bak şimdi… Nereden nereye? Ben Aşkın Güngör’ün 2003 yılında yazdığı Gohor adlı romanını daha bir kaç ay önce okudum. Memleketim yazarlarından birinin anadilimde yazdığı; okuduğum en güzel bilimkurgu roman olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabın yeterince tanıtılmamasından ve daha çok sayıda okura ulaşmamış olmasından büyük üzüntü duyuyorum. İngiliz J.K. Rowling’in Harry Potter adlı kitabını ise dünyada bilmeyen kişi sayısı azdır sanırım. Haydi kitabını okumamışsa bile filmlerine gitmiştir ya da mutlaka duymuştur. Aşkın Güngör’ün başlattığı Ortak Bilinç durumunu ben daha eskilere götürerek devam ettirmek istiyorum. Bugün Kocaeli 2. Kitap fuarından, A’mak- Hayal’in Kaknüs yayınlarından çıkmış yeni baskı kitabını aldım. Serkan Özburun tarafından dili günümüze uyarlanınca, çok kolay anlaşılır bir kitap olmuş. Bugün kitaba bir başladım ki baktım yarısına kadar gelmişim. Bir ara okumaya ara verdim. Aşkın Güngör’ün Ortak Bilinç hakkındaki yazısını düşündüm.
Gohor’da , Zaman Baba adında beyaz sakallı, sevecen, dostane bir bilge vardır. Harry Potter’de de Albus Dumbledore adlı beyaz sakallı, sevecen, dostane bir bilge vardır. Gohor’daki bilge ana kahramana, oğulcuğum diye, Harry Potter’daki bilge ise sevgili çocuğum diye hitap eder. Her ikisinde de, insan zihninde yaşansa da olup bitenin gerçek olduğu vurgulanır. Gelelim 1908 yılında Filibeli Ahmet Hilmi tarafından yazılmış A’mak- ı Hayal’e... Yani Hayalin Derinliklerinde Yolculuk adlı kitaba. Bu kitapta da Aynalı Baba diye adlandırılan başındaki yeşil takkesinde ve cübbesinde aynalar olan, sevecen bir bilge kişi vardır. Kitabın kahramanına evladım diye seslenir. İşte bir benzer örnek daha taa 1908’lerden.


A’mak-ı Hayal’i okurken kitabın bir bölümü, Ege Görgün’ün Melez adlı fantastik öyküsündeki benzer bir bölümü aklıma geldi. A’mak-ı Hayal’in Yokluk Tepesi adlı bölümünde okuyucu, romanın kahramanı Raci’nin Buda nezaretinde hiçlik zirvesine yaptığı ilk hayali yolculuğuna ve burada nefsiyle yüzleşmesine tanık olur. Raci bu tepede eşsiz güzellikte bir kadınla karşılaşır ve onunla biran birlikte olur ki gözünü açtığında kendini iğrenç, pis bir cadının kucağında bulur. Ege Görgün’ün Melez adlı fantastik öyküsünde ise, öykünün kahramanı Darek bir kuleye çıkar ve bilmediği meyvelerden yer. Uyur uyanık vaziyette iken güzeller güzeli bir kadına rast gelir ve onunla birlikte olur ki kendine geldiğinde kadının, aslında uzun, sivri uçlu, keskin pençeleri, kanatları ve kuyruğu olan bir ejderha olduğunu farkeder. Şimdi gelelim Aşkın Güngör’ün dediği Ortak Bilinç durumuna. Doğru değil mi yazdıkları? İşte son örneğe bakalım. Ahmet Hilmi ve Ege Görgün 100 yıl arayla benzerlikleri olan öyküler yazmışlar. Aynı Ahmet Hilmi, Aşkın Güngör ve Rowling’in birbirlerinden habersiz yazdıkları gibi. Aşkın Güngör’ün cümleleri ile soruyorum: “Nasıl bir güdü benzer imgelerle bezeli şeyler yazdırıyor iki yazara? “ Devam ediyorum. Hayatta her şey rastlantı mı? Gerçekten Ortak Bilinç diye bir şey gerçekten var mı? 

İlla konuyu dağıtacağım ya yukarıdaki cümlem gerçekten var mı diye bitince, başka bir mecraya atlayıp, A’mak-ı Hayal’den cümlelerle yazıma nihayet versem... Bak şöyle...

"Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?" dedim. Deli, başını çevirdi. Kahkahayı bastı:"Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?"
Yaa, gördün mü? Böyleyim... Hayalin derinliğinde ortak bilince yolcuk ederken... ederken.. şimdi başladım mı acaba var mıyım yoksa yok muyum demeye... Sen var mısın peki? Varsın ha! Sahiden var mısın acaba? Gördün mü nereden nereye geldim. Bu yazı da böyleyken böyle işte!