altı nokta körler derneği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altı nokta körler derneği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2013 Perşembe

Gök Kuşağının Renkleri Gibi Hayat.




Arkadaşımın yeğenidir Fatih. Uzun zamandır İngilizce dersi almak istiyordu. Bir şirkette vardiyeli çalışıyor. Baktım, ne iş saatlerine ne de kafasına göre  İngilizce kursu bulamıyor. Üzülüyor. Aklıma bir fikir geldi. "Yarın Fethiye Caddesinin köşesinde saat 12'de buluşalım mı? Şahane bir kursa götüreceğim seni." dedim. Ötesini berisini sormadı. "Tamam!" dedi. Bugün buluştuk. Altınokta Körler Derneği'ne gittik. Mahmut Dağ derneğin çılgın öğretmeni. Mahmut, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümündeki eğitimini kendince haklı sebeplerden yarıda bırakmış. Doğma büyüme hiç görmüyor. Eğitimi bırakmasının körlüğüyle ilgisi olduğu akla gelmesin sakın... Tamamen keyfi sebebi. Dernekte görme engellilerin ihtiyaçlarına göre, beyaz baston, bilgisayar, kişisel gelişim, İngilizce gibi dersler veriyor. Bu kez Fatih'i tanıştırdım. Arkadaşımın yeğeni ya...  "Eti senin kemiği benim." dedim. Güldüler. Bir süre hasbihal ettiler. Anlaştılar. Fatih'in iş saatlerine göre ders saatlerini ayarladılar. Haftaya derse başlıyorlar! Şahane. Mahmut Hoca'yla muhabbet etmeyi seviyorum. Edebiyattan felsefeye, sinemadan psikolojiye dolu dolu konuşuyoruz. Bence tanınmayan dehalardan o. Müthiş biri... Ben aklıma gelen her şeyi soruyorum. Patavatsızlıklarıma hiç aldırmıyor. Bugün konuşurken  bir ara "Renkleri nasıl anlatırsın? Hiç kırmızıyı, maviyi, yeşili görmeyen, bilmeyen biri için o renkler neyi çağrıştırarak hayalinde yerini bulur?" diye sordum. Gülümsedi. "Dur bir yazı yazmıştım gökkuşağıyla ilgili, akşama göndereyim." dedi. Yazısı az önce geldi. O kadar güzel anlatmış ki, izin aldım, işte aşağıya kopyaladım.  Doğma büyüme hiç renkleri görmeyen biri, nasıl bu kadar  güzel ve anlamlı renkleri ve  hayatı bir araya getirir. Mucize gibi!


Hayat. Bir sözcüğün üst üste defalarca söylenmesi sonunda kazanacağı anlamsızlık gibi garip, ve en az o sözcük kadar değerli. Gök kuşağının renkleri gibi hayat. İç içe geçmiş ama ayrı. İç içe geçmiş yedi renk. Ve asla belli değildir hangi renk nerde biter ve diğeri nerede başlar. Gökyüzünün paletidir o. Tüm ana kırılma renklerini saklar içinde. Tüm renkleri gök kuşağının yalnız yürür gök yüzünün ıslak yollarında. Ancak hep bir ağızdan söylerler en güzel şarkısını gökyüzünün. Ayrı ayrı paletlerin ayrı ayrı renkleridir. Ancak bir olurlar tek bir tablonun eskizinde. Tek bir şey söyler, tek bir şey gösterir ve tek bir şeyi anlatırlar yer yüzünden gözünü yukarı çevirip o renkleri görene. Ve hayattır anlattıkları. Yalnızca hayat. Yer yüzündeki hayatın mas mavi gökyüzüne yansımış halidir gök kuşağı. Hayat kadar basittir, ve karmaşıktır en az hayat kadar. Hayat kadar kolaydır anlaması, ve en az hayat kadar bir birine sarılmış sözcüklerle örülüdür, anlaşılmazdır.

Kırmızıdır, turuncudur, sarıdır, yeşildir, mavidir, lacivertdir ve mordur. Hem hepsidir, hem de hiç biridir. Tüm renkler birbirine tutsaktır, ve özgürdür tüm renkleri gök kuşağının. Biri eksilse içinden, yok olur gök kuşağı. Ve gökkuşağının varlığının temelinde kalbi kırılan ışık vardır. Yedi parçaya bölünür kalbi ışığın. Her parçası ayrı bir renk. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor. Peki neden ilk başta kırmızı vardır ıslak paletinin gökyüzünün? Kırıktır kalbi ışığın. Kırık ve paramparça. Belki çektiği acıya yaktığı ağıdın kanlı gözyaşıdır. Belki ıslak gökyüzüne duyduğu öfkenin alevinin kırmızısıdır. Belki de ikisi birden... Bilinmez. 

 
İnsan yokken yine vardı renkler. Aynı görünüyordu ve aynı biçimde anlatıyordu hayatı. Ancak yoktu adları. Sadece ıslak gökyüzünde, gökyüzünün göz yaşlarının hemen öncesinde ya da hemen sonrasında orrtaya çıkan ışığın kırgın gülümsemesiydi yalnızca. Sonra bir tür geldi. Gücünü güçsüzlüğünün ona buldurduğu aklından alan bir tür... adı insandı o türün. Gücü güçsüzlüğündendi. Birer birer farklı adlar verdi kırık kalbinin parçalarına ışığın kalbinin. Birine kırmızı dedi. Gördüğü ilk renkti o. Aklının uydurduğu ilk efsanedeki ilk katilin masum kardeşini bir taşla öldürdüğünde gördüğü koyu kıvamlı ve bakır kokulu sıvıyla aynı görünüyordu göze. Kırmızı dedi ona. En uçuk düşlerinin rengiyle göze aynı görünüyordu. Ve gökten gelen dumansız ve kutsanmış göksel ateşin tutuşturduğu, alev alev yanan her şey kırmızı yanıyordu gözünde insanın. Utandığında ya da utandırdığında yüzler o renkte yansıyordu aynada, ve o renkte görünüyordu gözlere. Kırmızı dedi adına onun. Çünkü öfkeydi, azaptı, gazaptı, uçuk ve korkunçtu.

 
Hemen ardından gelen renklere turuncu dedi, sarı dedi, yeşil dedi. Çevresinde olup biten değişim süreçlerinin adıydı sanki o renkler. Yemyeşildi bereketin anası bahar. Yeni bir hayatı mücdeleyen tomurcuğun rengiydi yeşil. Tohum zarını ve toprağı parçalayuarak gökyüzüne baş kaldıran her bitki rüzgarla şarkı söylemeye hazırlanan yemyeşil yapraklarla kuşanırdı önce. Sonra yepyeni hayatları mücdeleyen bin bir çeşit çiçek açardı uçlarında dallarının. Ve her çiçek gebe toprağı dişlemeye hazır binlerce tohum zarlarına mahkum binlerce hayat damlacığına. Sonra sarı... hüznün rengiydi gözünde insanın. Ve sarıya sonbahar dedi insan. hayatın mücadelecisi yeşil yaprakların ölüme hazırlıydı sarı. Hüzündü, bitişti yepyeni başlangıçlara; ve ayrılıp saklanmasıydı tohum zarlarına tutsak hayat damlacıklarının toprağın bağrına. Tüm hayatların uykuya geçme hazırlığıydı. Sarı zarf içine kışın gelişini bildirdiği resmi yazıydı yazdan kaçan sonbahar.


Mavi, lacivert, mor... Neredeyse ortadaydı mavi. Hayatın kaynağı yeşilden hemen sonraydı. İşte bu yüzden umuttu, dosttu, sonsuzluktu mavi. Denizdi, gökyüzüydü, belki de gözünün rengiydi kavuşulması imkansız ve sadece düşlere tutsak bir sevgilinin. Hasretti mavi. Sonsuzluğa özlemdi. Ayağı yere tutsak insanın sadece gözüyle izlediği en üstte kalan her şeyin rengiydi. İşte bu yüzden hayatın rengi yeşilden hemen sonra geldi gökyüzünün rengi mavi. İşte bu yüzden insana sonsuz görünen denizin rengi maviydi insanın gözünde. Araçsız kontrol edemediği, ya da hiç kontrol edemediği her şeyi mavi gördü insan. şimşek, yıldırım, gökyüzü ve deniz. Moru en sona koydu insan aklında ve gök kuşağında. Çünkü sonun rengiydi mor. Gökten gelen hayat göğe çekildiğinde geride kalan ve yere tutsak kalıntı mora çalıyordu yavaş yavaş. Ve mora ölüm dedi insan, mordan korktu. 

 
İşte buydu gök kuşağı. Sonra bitkilerin ürettiği renkleri suya tutsak edip adına boya dediler. Ve verdiler elime hayatı çizeyim diye. Ben, sokakları yurt bilmiş aklı renklere tutsak umarsız serseri. Şimdi tuvalime suya tutsak renklerle seni çiziyorum. Seni nerede gördüm, nasıl tanıdım bilmiyorum. Ama parmaklarının bana pazarlıksız ve hiç bir şey beklemeyen, hiç bir şey istemeyen dokunuşunu sevdim önce. Sonra karşılıksız masmavi dostluğunu sevdim. O masmavi dostluğunu öyle çok sevdim ki, hayatımın tuvalinde mavi kalmadı. Tükendi yerin ve göğün bütün mavisi. Ama içime bıraktığın o mavi kapsül patlayıp büyüdükçe büyüyor, kapsülden yayılan sevgi içimde çığ gibi büyüyordu. Sonra dostluğun yetmeyeceğini bildim her nasılsa. Ve imdadıma yetişti kırmızı. İç içe geçti mavi ve kırmızı, ama karıştırmadım bir birine. Çünkü bir birine karışması mor demekti. Ve mor ölüm demekti, yok oluş demekti. Sonra yeşil gelip girdi araya,yeşilin bereketi sardı maviyi ve kırmızıyı. Önce dostluk büydüü, kocaman oldu. Tuvalimde taştı renkler. Resmin sığmadı tuvalime. Ve adını aşk koyup tüm tutkularımı paletime sürüp kıpkırmızı ve yepyeni bir tuval açtım. Şimdi hayatımızın resmini çiziyorum.

Bir birine karıştı en güzel renkler ve en güzel sesler. Renklerim söz verdiler katılmaya renklerine. Ve sesim söz verdi sesin olmaya. Şimdi neredesin, kimsin bilmiyorum. Ama paletimdeki renklerde ve kulağımdaki seslerde, evrenin her yerinde seni arıyorum. Düşümde gördüm seni, resmini çizdim. Şimdi elimde tablom seni arıyorum. Neredesin?"  Yazan - Mahmut Dağ




7 Ağustos 2012 Salı

"Mesele Esir Düşmekte Değil, Teslim Olmamakta Bütün Mesele."


- Körler genelde siyah gözlük takmazlar mı?
 - Öyle mi? Bilmem, ben hiç kör görmedim ki!

 - Hep kör müydünüz?
 - Evet.

- Kör olmak gerçekten sıkıntılıdır değil mi?
- Dinle! Senin yaptığın her şeyi yapabileceğim gibi, fazlasını da yaparım. Ben körüm sadece o kadar! 

- İyi de, örneğin araba kullanamazsınız.  
- Peki, sen kullandığını mı sanıyorsun?


- Niyetim sizi sinirlendirmek değildi.  Hiç kör kimse tanımıyorum.  Sadece merak ettim.
 - Körüm ama senin gibiyim. Yiyiyorum, içiyorum, her şeyin tadına bakıyorum. Müzik dinliyorum. Müziği hissediyorum. İstediğim her şeyi yapıyorum. Sinemaya bile gidiyorum.


 - Sinemaya mı? Hah, peki filmlerde neyi nasıl görüyorsunuz?
- Bazen filmi hissediyorum. Hem işitiyorum da. Aman boşver! Beni yoruyorsun zaten! 


 - Tamam da, yemek yediğinizde ne yediğinizi görmüyorsunuz.  Havuçlar mavi olabilir örneğin. Müziğe gelince müzisyenleri göremiyorsunuz. Bir gitarın şeklini bile bilemezsiniz.
- Hayır, kahrolası gitarın şeklini biliyorum. Senin hiç hissedemeyeceğin şeylerin farkındayım ben.


 - Madem o kadar akıllısınız, size bir soru soracağım. Sorum şu: benim ten rengim ne? 
- Kahrolası renklerden bana ne? 


- Ama insanların tenleri farklı, renk renktir. 
- Bana bak! Yeşil ya da... bir havuç gibi mavi olması beni ilgilendirmez! Benim için renk sözcüğünün bir anlamı yok. Renkleri hissediyorum ben. Ama tabii sen bunu anlayamazsın.

- Peki sesimi duyuyorsunuz. Aksanımdan söyleyin bakalım, neredenim ben?
- Çattık! Doğruyu bilirsem renkli bir TV mi kazanacağım, ha?!.. Hımm... Bilmem ki, Afrika''dan mısın? Kamerun'dan mısın? Yok, Fildişi Sahili'nden olmalısın.

- !!!! Fena sayılmaz. Hatta çok müthişsiniz!  Tam isabet. Mükemmel!


Bu muhabbetler, Jim Jarmusch'un senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 1991 yılına ait Night On Earth adlı filminin bir bölümünde  geçer. Fildişi Sahili'nden, çalışmak için  Paris'e gelen zenci taksi şöförüyle,  yolcu olarak arabasına binen  kör kadın arasındaki muhabbetler etkileyicidir. Şöför,  göçmen olduğu, siyah tene sahip olduğu için, Paris'te  kendisini dışlanmış hissederken, benim buraya bir kısmını aldığım muhabbetler sonunda, kör kadından kendini olduğu gibi kabul etmenin önemini ve değerini farkediyor. Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de geçen beş ayrı gece, beş ayrı şöför ve insan öyküleri... Enfes oyuncular, gene şahane Tom Waits müziği, dünyamız  üzerindeki beş ayrı şehir ve doğal akışı içinde gülerken insanı  sorgulatan müthiş bir film. Jim Jarmusch'un filmlerini sahiden çok seviyorum.

 
NOT: Başlık Nazım Hikmet'in dizesidir.


3 Nisan 2012 Salı

Yürekleriyle Görenlerin Dünyasında Görmeyi Öğreniyorum.


"Yok artık!" demiştim Pınar'a. "Pes, ama! Tango gösterileri yapıyordun. Şimdi yüzme yarışmasına katılıyorsun öyle mi?" Tatlı tatlı gülümsemişti. Kocaeli Altınokta Körler Derneği Başkanıdır Pınar Çatalkaya. 16 yaşında geçirdiği bir hastalık sebebiyle görmüyor. Onu çok iyi tanıyorum. Marifet gözle değil yürekle görmekteydi ya... Baştan aşağıya marifetler timsaliydir Pınar. Gönül gözüyle şahane görenlerdendir. Açıköğretim Fakültesi'nde okuyor. Bir devlet okulunun kütüphanesinde çalışıyor. Tango kursuna gidiyor. Üzerine bir de Giresun'da düzenlenen Türkiye Görme Engelliler Yüzme yarışması'na katıldı. Heyy! İkinci oldu. Gümüş madalyasını aldı, şehrimize getirdi. Ne hoş haberdi bu! Kocaeli Altınokta Körler Merkezi'nin İzmit yürüyüş yolu, Belediye İşhanı 5. katındaki dernekleri benim ikinci adresim oldu diyebilirim. Bu kadar mı kafadengi dostlar bir arada olur anlatamam sana... Çok seviyorum çookk! Her birine bayılıyorum.



Ya Engin... Ya Esra... Engin Kocaeli Konservatuarı'ndan mezun. Memleketimin şahane bağlama ustası. "Engincim, Metris'i çalsan, söylesek" dediğim anda... Hiç kırmaz... Hiçç... Benim bu bed sesimle, coşup bağıra bağıra türkü söyleme asla ses çıkarmaz. Altınokta'nın neşe, enerji sembolüdür. Halkla ilişkilerde üstüne yoktur. Altınokta'nın ayaklı kütüphanesi gibidir. Ve kime sorsan Engin'i  bilir. İzaydaş şirketinin mühim çalışanlarından biridir. İzmit kaldırımlarında beyaz bastonuyla şarkı söyleye söyleye giden birini görürsen, bil ki kesinlikle Engin'dir. Sevgili Esra... Benim sinema arkadaşım. Sesli betimle denilen sinemada seslendirme tekniği olduğunu Esra'dan öğrendim. Esra'yla sinemaya gideriz. Kafa kafaya veririz. Filmin konuşma olmayan bölümlerinde sahnede neler olup bittiğini sessizceEsra'ya anlatırım. Onunla sinema seyretmekten büyük keyif alıyorum. Kocaeli Üniversite'si Halkla İlişkiler 2. sınıfa gidiyor. Dünyada olan biteni var ya... Of! Yakınen takip ediyor. Esra dünyanın her türlü pisliğini, kötülüğünü, zalimliğini  protesto eden şahane anarşist  ruhlu biridir. Antenleri feci açıktır. Fazlasıyla uyarlı biridir.  Aramızda kalsın, tam bir feministtir. Yaşı benden çok küçüktür. Farketmez. Sinemadan sonra yaptığımız muhabbetlerde beni fena halde sallar silkeler. Esra'nın doğduğundan beri gözleri görmüyor. İnan bana şahidim... Aynı diğer Altınokta'daki dostlar gibi Esra'da, pek çok gören insandan çok daha fazla, gözüyle değil belki ama  yüreğiyle  görüyor. Sonraa... Esra Şahane gitar çalar.  "Çal gitaaarrr!" deriz. Of! Harikulade İspanyolca, İtalyanca şarkılar söyler. Beni perperişan eder.


Yooo... Berrak'tan söz etmeden geçemeyeceğim. Doğuştan görmeyen arkadaşım Berrak avukattır.  Avukatlık yanı illa ki iyidir. Fakat Berrak benim için bir edebiyat şölenidir. Bir başlarız muhabbete... Edip Cansever'den girer, Nazım Hikmet'ten çıkar... Sevgi Soysal'dan girer, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan çıkar. Ağzım açık, hayranlıkla dinlerim. Şu yukarıdaki fotoğrafını İzmit'ten İstanbul'a giderken çektim. Altınokta'nın kahvaltısından sonra, kalktı, tek başına İstanbul'a, kadınlar gününde Taksim'de yapılan mitinge gitti. Pes!


Hey, Kocaeli Altınokta Körler Derneği, üyesi görmeyen kadınlar için bir kahvaltı düzenledi. İzmit'te Dolphin'in karşısında, Oral'ın Elle Yemek adlı lokantasında yapılan kahvaltıda, önce ciddi ciddi kadın sorunları ve de  görmeyen kadınların sorunları anlatıldı. Ardından aramızdaki yönetim kurulundan iki erkekten biri olan Engin bağlamasını  bir coşturdu ki... Of....Türküler şarkılar söylenildi. Tek kelimeyle eşsiz bir gündü.




2 Aralık 2011 Cuma

Fırsat Verilirse Engelliler Neler Yapabilir?


Helen Keler adını duymuş muydun bilmiyorum. Helen 1880 lerde sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. İki yaşına doğru dünyada cok nadir görülen bir hastalık sebebiyle hem kör hem sağır olmuş. Bu kadar küçük yaşta duymaz olunca, konuşmayı da öğrenememiş. Düşünebiliyor musun hem kör, hem sağır hem de konuşamayan biri.  İnsanlarla ilişkisini nasıl  geliştirebilecek peki? Beterin en beteri yani... Çok ilginç bir hayat hikayesi var Helen Keler'in. 1887 yillarinda Alexander Graham Bell işitme özürlüler icin çalışmalar yapıyormuş. Helen'in ailesi Graham Bell'e gitmişler.  Helen konusunda yardım talep etmişler. Helen'i büyük mucidin yanına bırakmışlar. Helen, Anne Sulvian adinda 20 yaşlarında bir öğretmen eşliğinde Ta doma denilen bir yöntemle konusan insanlarin dudaklarına dokunup titreşimleri hissederek ve bir de sağır dilsiz alfabesindeki kabartıları Helen'in avucuna bastırarak anlaşılır şekilde düşünüp konuşmayı öğrenmiş.



Sonuçta helen Braille alfabesiyle Fransızca, Almanca, Yunanca, ve Latince öğrenmiş. Her bir sözcüğü avuca yazma metoduyla üniversiteyi üstün başarıyla bitirmiş. Dünyada üniversiteyi bitiren ilk duyma özürlü kişi  Helen Keler olmuş. Dünyaca tanınan bir yazar olmuş aynı zamanda. 88 yaşına kadar görmeden, duymadan, konuşmadan ama özel bir metodla hem okuyan hem yazan faydalı olan biri Helen Keller... Ve tabii ki dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örnegidir.


Peki Pınar Çatalkaya adını duymuş muydun? Pınar'da sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. 16 yaşında bağışıklık sisteminde meydana gelen bir hastalık sebebiyle, göz arkasında bir iltihap oluşmuş. Tedavi sonuç vermemiş. Göremez olmuş. Aradan yirmi yıl geçmiş. Çok iyi öğrenci olmasına rağmen, öğrenimine tedavi süresince devam edememiş. (Alexander Graham Bell gibi birinin yanına bırakılsa kimbilir neler olurdu tabii.)  "Ne oldum değil ne olacağım demeli" derler. Ne kadar doğru. Kim yarın ne olacağını bilebilir ki? Herşey insanlar için... Bugün Hayal Kahvem'e körlük hakkında üç yazı ekledim ya... Eski yazılarımdı. Geçen yıl gene bu zamanlar yazmıştım. Aralık ayına girdik. Peki 3 Aralık'ta ne var? Dünya Engelliler Günü. 1880'lerde yaşayan, hem kör, hem sağır olan  Helen Keler, kendisine tanınan imkanlardan faydalanarak, yeteneklerini geliştirebilmiş. Böylelikle hem kendine hem topluma faydalı bir birey olabilmiş. Zaten körler, acınacak ve çaresiz insanlar değiller. Sadece farklı öğrenme metodlarıyla öğrenmeye ihtiyaçları var.  Bizim okuduğumuz kitapları farklı yöntemlerle okurlar ya da dinlerler. Fırsat eşitliği ve yeterli olanaklar sağlanırsa görmek onlar için engel olmaktan çıkmaktadır. Gururla söylüyorum ki Pınar Çatalkaya, 31 ilde şubesi olan Altı Nokta Körler Derneği'nin çiçeği burnunda  Kocaeli Şubesi Başkanı'dır. Üniversite eğitimine başladı. Sosyoloji okuyor. Kitap okuma zorluğunu, dinleme cihazına kitapları okuyan gönüllüler sayesinde aşmaya gayret ediyor. Aynı zamanda bir okulun kütüphanesinden sorumlu.  Hem çalışıyor, hem okuyor, hem dernek başkanlığı yapıyor. Şahane biri Pınar Çatalkaya...  Pınar, memleketimin dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örneğidir. 




Şimdi... Sürpiz bir haberim var. Altı Nokta Körler Derneği'nin Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü'nün işbirliğiyle ve şehrin tüm dans okullarının katkılarıyla 4 Aralık Pazar Akşamı KYÖD Sosyal Tesisleri'nde, saat 19.00 da Tango Gecesi düzenleniyor. İşte bu gece görme engelli olmasına rağmen Pınar'da tango yapacak.  Ve engellilere fırsat sağlanırsa, görme sorunu olması o insan için basit bir fiziksel sorun düzeyine inebileceğini bizlere  gösterecek.  Onlarla birlikte olmak ve rüya gibi bir gece geçirmek için,  Tango Gecesi için hemen bilet almak lazım. 
 

TANGO GECESİ
Bilet fiyatları öğrenci 15TL, diğer 20TL

Daha detaylı bilgi için Tepecik mah. Demiryolu cad. Belediye İşhanı Doğu Blok Kat:5 İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nden alınabilir. 0 262 322 94 39
Ya da Başkan Pınar Çatalkaya'ya  0535 665 10 70 nolu telefonundan ulaşılabilir.



1 Aralık 2011 Perşembe

Doğuştan Kör Biri Rüya Görebilir Mi?


Geçenlerde yazdığım bir yazıma “Ben var ya bazen tam manasıyla bakar kör olduğumu düşününüyorum.” diye bir cümleyle başlamıştım. Niye böyle yazmıştım ki? Körlük hakkında sanki ne biliyordum? Doğuştan kör birine körlüğü tarif etmesini istemişler. Şöyle tarif etmiş “Siyah renkte hızlıca akan bir ırmak düşünün sonunda bir çağlayanla birlikte derin karanlık bir göle dökülür." Ne kadar düşsel bir tarif, öyle değil mi? Körlere en çok sorulan soru neymiş biliyor musun? "Acaba körler rüya görebilir mi?" Görebilirler mi sahi? Doğuştan görme özürlüler rüya göremezlermiş biliyor musun? Görmedikleri için rüyalarını da göremezlermiş. Sesi duyarlarmış. Yani normal yaşantılarında olduğu gibi rüyalarını sesle algılarlarmış. Doğuştan kör olan kişilerin rüyalarında görsel figürler yer almazmış. Rüyaları yürüme duygusu, mutluluk hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyormuş. Ama doğuştan görme duyusu hiç olmayan insanlarda diğer duyular daha fazla gelişiyor ya, eğer toplum içindeki yaşam şartları daha kaliteli hale getirilip, hayattan daha kolay keyif almaları sağlanırsa, belki körler rüya görmeseler bile kolaylıkla rüya duyabilir, rüya koklayabilir, rüya dokunabilirler öyle değil mi? Asıl körlük, insanın yaşamdan ümidini kesip, hayallerini yitirmesi demek değil mi?



"Alti Nokta Körler Dernegi, ülkemizde görme engellilerin ekonomik, toplumsal, eğitsel, kültürel ve mesleki sorunlarina çözüm yollari üretmek amaciyla 1950 yilinda kurulmus bu alandaki en eski ve en büyük dernektir. Kurucu baskani, kendisi de görmeyen Doç. Dr. Mithat ENÇ'tir. Görme özürlü kişi, himayeye muhtaç, acınacak ve çaresiz bir insan değildir. Sadece farklı metotlar kullanarak öğrenir. Gören insanların görmeyenlerin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapması gerekir. İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nin telefonu 0 262 322 94 39 Telefon edilip nasıl destek olunacağı öğrenilebilir.