3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sadık Yemni Öyküleriyle Yemek Tarifi 1- Maydanozlu Tavuk Kanadı

MALZEMELER:
4 adet tavuk kanadı
1 demet maydanoz
Yarım fincan dilmlenmiş siyah zeytin
Tuz, karabiber, 3 fesleğen yaprağı

Kendimi tuhaf hissediyordum. Evdeyim esasında. İşten gelmiştim. Mutfaktaydım. Yemek hazırlamalıydım. Saatime baktım. Ev ahalisinin gelmesine yarım saat kalmıştı. Yemek hazırlamak, duş yapmak, spor bir kıyafet giymek için yeterli bir zamandı, ama bütün bunlar birden önemini sonsuza kadar yitirmiş gibiydi. Bir başka durum, zor bir atmosfer mutfağın her milimetre küpüne nüfuz etmişti sanki. Göz ucuyla pencereden dışarıya baktım. Bulutsuz gökyüzü, yeşilin mavinin karışımı kıpırtısız deniz yüzeyi, asabi bebek viyaklamalı martılar, tam tepeden ufka varan yayın yarısında duran güneş de dahil hepsi biliyorum ki aslında zihnimin ürünüydü. Elimdeki paketi mutfak masasının üstüne bırakırken evin usulca kıvam yenilediğini fark etmeye başladım. Masadaki paketten dışarı bir soğukluk taşıyordu ya da ben öyle hissediyordum. Hoş bir his değildi. Kötücül, tiksindirici ve irkiltici bir değişim tarafından sarmalanmıştım sanki. Her akşam iş dönüşü yemek hazırlamaktan bıkmış usanmıştım artık. Mesut kadın dalgaboyundan kopmuş gibiydim. Bu geçici bir arıza mıydı, bilemiyordum. İsteksizce masadaki paketi açtım.


4 adet tavuk kanadını geniş tabağa koydum. Mutfak çekmecesinden ince uçlu bıçağı aldım. Bu akşam hazırlayacağım yemek için tavuk kanatlarını geniş ucundan keserek, kemiklerini çıkarmalıydım. İlk tavuk kanadını elime aldım. Soğuk ve ıslaktı. Bıcağın ucununu et ile kemik arasına sokarak kesmeye başladım. Kanat üzerinden kayan bıçak sol elimin işaret parmağına deyince, parmağımın üstünde derin bir sıyrık oluştu. Sıyrığın üzerine sıkıca bastırdım. Kanama hemen durdu. Parmağıma bulaşan kırmızı leke tünel çağrışımı için görsel bir bilet gibiydi. Zihnimdeki grafitili tünel kayıtlarında bir dirilme oldu sanki. Hislerimi betimlemem mümkün değil. Kan sebebiyle mi bilmiyorum ama midem bulantı sonatı çalmaktaydı. Neyse ki kendimi çabuk toparladım. Tavuk kanatlarının kemiklerini çıkarmayı başardım. Şimdi sıra tavuk kanatlarını ateşte tütsülemeye gelmişti.

Ocağın ateşini yaktım. İlk tavuk kanadını ateşin üstüne tuttum. Tavuk tüyleri tütsülenmeye başlamıştı. Usul usul çıkan cızırtıları dinledim. Beyin kimyamın azizliği mi? Hafifçe tırlatmanın kibarca söylenişi yani. Benim gibilerin hatırlamasıyla varkalan bir yapı mıydı acaba diye düşündüğüm oldu. Dışarıdan tasallut. Zeka ehli görüntüler ve hisler. Yoksa yemek yapmaktan deli gibi bıkmanın yarattığı bir illizyon döngüsü mü bilemiyorum, tavuk kanatlarını büyük bir zevkle, sanki bunu hak etmişlercesine, ateşi harlayarak tütsülediğimi hatırlıyorum. Tütsüleme bitince, tavuk kanatlarını musluğun altında soğuk suya tuttum. Her birini sertçe oğuştura oğuştura yıkadım. Kemikleri çıkarılmış, ateş üzerinde tütsülenmiş, soğuk suda oğuşturarak yıkanmış tavuk kanatlarını, mutfak tezgahı üzerindeki tahtada şerit biçiminde… tek.. tek … dilimledim. Hiç biri ayak diremedi. Tavaya bırakıp iyice kızarmalarını seyrettim. Görüntü gerçekten müthişti. Kızaran etler su salmaya başladılar. İçine bir demet maydonoz doğradım. Bu kez maydanozla çevirerek kavurmaya devam ettim. Gözüm dönmüştü sanki. Büyük bir hazla etlerin cızırdamalarını dinliyor, kızarmalarını seyrediyordum.

Aklımda bir kıvılcım çaktı. Çağımız gözetlenme, fişlenme ve etiketlenme çağıydı. Birden kamerayla izlenebileceğimi düşündüm. Ya birileri beni gözetliyor olsaydı? Deminden beri tavuk kanatlarına uyguladığım yöntemleri görseler acaba ne derlerdi? Aldırmadım. Uyguladığım metodlar çok önemli değildi. Her aşçının uyguladığı yöntemlerdi. Çok şükür ki gözlemlenemeyen şeyler halen vardı. Düşüncelerimi, hayallerimi kimsenin görebilmesi mümkün değildi. Beni izleyen biri, pekala tavuk pişirdiğimi düşünebilirdi. Oysa aklımdan geçenler göründüğü gibi miydi? Kim bilebilir ki? Baktım tavuklar iyice pişmiş yumuşamışlardı. Dilimlenmiş siyah zeytin, tuz, karabiber, fesleğen yaprağı kattım.. Kaşıkla bir kaç dakika cevirdim. Ateşi söndürdüm. Tavukları servis tabağına aldım. Ne tavuk kanatlarında ne de bende sertlik kalmıştı. Sezgilerim bu durumumun uzun sürmeyeceğini fısıldamaktaydı. Aklımdan geçenleri kimse bilmediği sürece, herşeyi hayal edebilir, herşekilde düşünebilirdim. Bu sır, diğer sırlarım gibi sıradan hayatımı sırlayan bir giz büklümü haline dönüşmüştü bile. Muftaktan çıktım.
NOT: Cümlelerin bir kısmı Sadık Yemni öykülerinden alıntıdır.

2 Mayıs 2010 Pazar

Şiirlerinde En Çok Kadın Adı Geçen Şair Kim?

Hayal Kahvem için daha önce hazırladığım "Sevdiğim Şairlerin Şiirlerindeki Kadınlar Kim?" başlıklı bir yazım vardı. Bilmem okumuş muydun? İşte burada. O yazıyı hazırlamak hoşuma gitmişti. Diğer şairlerimizin şiirlerinde kadın adı var mı acaba diye biraz daha derin araştırmaya girince bir de ne göreyim? Epeyce şairimizin şiirlerinde kadın adı geçiyordu geçmesine lakin, rekor kimdeydi biliyor musun? Karacaoğlan'da! İnanamadım gözlerime... Ne çapkın biriymiş bizim Karacaoğlan! Şaşırdım kaldım valla! Şimdi biz 21. yüzyıldayız ya, Karacaoğlan bu şiirleri ne zaman yazmış biliyor musun? Taaa 17. yüzyılda! Hele bittim şu mısralarına: "Sakal seni tırpan ile keseyim-Şu kız bana emmi dedi duydun mu?" Beğendiği kız Karacaoğlan'a emmi yani amca demiş olmalı.. Of! Hele orta yaşlarına merdiven dayadığında duyduysa kızdan amca seslenmesini... Oy Oy! O kadar etkilenmiş olmalı ki, yazmış işte bu muhteşem sözleri!. Bayıldım...Şimdi bakalım diğer şairlerimizin şiirlerinde hangi kadın isimleri var? Haydi...

Karacaoğlan- (Leyla, Hatçe, Ayşe, Hürü, Fadime, Esme,Elif...vs:)
Yaz Gelip De Beş Ayları Dolunca

...Elif'i der isen nazlıdır nazlı
Esme'yi dersen sırf ala gözlü
Söyletme Şerife'yi bülbül avazlı
Söylüyor Zilha'nın dilleri güzel - (dayanamayıp devamını yazacağım) -

Emine'yi der isen incedir ince - Bağdat'ın Mısır'ın gülleri konca- Eşşe'nin kaşı da kalemden ince -Sevmeye Hörü'nün belleri güzel- Döne güzelliğin halka bildirir -Kamer pınardan kabın doldurur -Eşşe yürüy'şünde beni öldürür -Sevmeli Cennet'in boyları güzel -Karadan da Karac'oğlan karadan- Sürün çirkinleri çıksın aradan -Herkesi sevdiğ'ne vere Yaradan- Sevdiğim Meryem'in benleri güzel

Muzaffer Tayyip Uslu'nun Evadoksiya'sı

İnkar etmiyorum ki
Öpmesine öptüm Evadoksiya'yı
Hem de Zeyrek yokuşunda öptüm
Sinemaya da götürdüm
Fakat ben o zaman onu
Deli gibi seviyordum.


Oktay Rıfat'ın Türkan'ı

Türkan İçin
Sen faydalı nisan yağmuru gibisin
Bereket ve huzur getirirsin şiire
Ebediyet çığrını açtın kadere
Bu baharın ve gönlün sahibisin

Tevfik Akdağ'ın Semira'sı

Semira'ya Gece Yarılarından Sonra Yazılmış Delice Mektuplardan
Gözümün bebeğinde üç damla yaş durur
Biri mutluluk der, dökülür
Biri insanlık, taşar
Biri senin içindir.

Attila İlhan'ın Hannelise'i

Hannelise
yağmurdan çıkıp geleceksin hannelise
yağmur gözlerinden çıkıp gelecek
bir öğle sonu paris'te hannelise
bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar.

Asaf Halet Çelebi'nin Mariyya'sı
Marriyya
..yüzünde tarçın kokusu
gözünde cin
bir gün buradan gidersin
mariyya
can kadar yakın
çin kadar uzak..

Yeni Türkü Ve Aşk Yeniden


Hani bazı şarkılar vardır, senelerce dinlersiniz, bıkmazsınız. Kimi zaman ilaç olur yaranızı sararlar, kimi zaman dost olup kolunuza girer, yaşamınıza şevk katarlar. Yeni Türkü şarkıları benim için böyle birşeydir. Vazgeçemediklerimdendir. Yeni Türkü'nün en sevdiğim şarkı sözlerinin çoğu Murathan Mungan şiirleridir. Sanıyorum Yeni Türkü'nün eski şarkılarını daha çok seviyorum. Belki bu benim kusurumdan... İnsan yaş aldıkça geçmişe özlemi artıyor galiba. İyi ama ben bu şarkıları hiç bırakmadım ki... Birlikte yaş aldık. Şöyle bir düşünüyorum Yeni Türkü ezgileriye geçmiş ömrüm... Haklarını vermeliyim... Her zaman dost ve ilaç oldular bana...

Eğer içinize yaşam sevinci doldurmak istiyorsanız dinleyeceğiniz ve birlikte söyleyeceğiniz Yeni Türkü parçalarından biri "Aşk Yeniden"dir. Bu şarkıyı nerede dinlersem dinleyeyim eşlik etmeden duramam. İnsana umut ve çoşku verir hem sözleri hem de ezgisiyle... Murathan Mungan sözleridir...Şöyledir..

aşk yeniden - akdeniz'in tuzu gibi - aşk yeniden - rüzgârlı bir akşam vakti - aşk yeniden - karanlıkta bir gül açarken - aşk yeniden - ürperen sahiller gibi - aşk yeniden - kumsalların deliliği - aşk yeniden - bir masal gibi gülümserken - gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden - ağlamak istiyorum - yıldızlar tutuşurken gecelerin şehvetinden - kendimden taşıyorum -aşk yeniden - unutulmuş yemin gibi -aşk yeniden - hem tanıdık hem yepyeni - aşk yeniden - kendini yarattı kendinden


Muhteşem Murathan Mungan sözleri, Derya Köroğlu'nun o sıcacık sesi ve damardan yakan ezgisiyle "Olmasa Mektubun"şarkısına ne diyeceksiniz? Bu şarkı tam bir ayrılık şarkısıdır bana göre... Sevgilisinden henüz ayrılmıştır da inanamaktadır ayrıldığına...Tam bu minvaldedir. Ama mektuplar vardır ortada... Veda mektuplarıdır bunlar...Ya peki geçmişteki anılar... Onlara ne demeli? Artık olan olmuştur ve geçmişi aramak boşunadır... Ama en mühimi "Sevmek bir çok şeyi göze almaktır!" Lakin bu aşkta göze alınamamıştır alınması gerekenl şeyler. İmkansız bir aşktır bu ve bitmiştir...Tam damardan etki eder insana..

olmasa mektubun -yazdiklarin olmasa - kim inanir senle ayrildigimiza - neydi bir arada tutan sey ikimizi - birlestiren neydi ellerimizi - bırak bana anlatma - imkansiz sevgimizi - sevmek bir cok seyi goze almaktir - olmasa mektubun - yazdiklarin olmasa - kim inanir senle ayrildigimiza - baksana gecmise ne cok aniyla yüklü -nerde o taverna nerde sinema - harcanmış zamanlar yeniden yasanmaz ki - geç kaldiktan sonra arama boşa

Tüm Murathan Mungan sözleriyle can bulmuş, Yeni Türkü ezgilerini severim sevmesine de bu yazıma bir Can Yücel şiiri olup, Yeni Türkü'nün ezgisi ile ayaklanan "Başka Türlü Bir Şey" şarkısıyla nihayet vereceğim. Derya Köroğlu'nun etkili sesinden, bu şarkıyı dinleyince, sanki kendinize bir yoldaş bulduğunuzu hissedersiniz. Nedir bu yoldaşlık durumu peki? Hani bazen herşeyden ve herkesten o kadar yüreğiniz daralır, o kadar büyük bir bıkkınlık duyarsınız ki, alıp başınızı gitmek istersiniz bulunduğunuz diyarlardan... İşte bu şarkı yoldaş olur size...Bir de galiba, bu bir yol şarkısıdır ya... Yol filmlerini, yol şakılarını, yolları, gitmeyi sevdiğimden midir bilmiyorum... İçim daralmasa bile bu şarkı daima iyi gelir bana...

baska türlü bir şey benim istediğim - ne ağaca benzer ne de buluta - burası gibi değil gideceğim memleket - denizi ayrı deniz havası ayrı hava - nerde gördüklerim nerde o beklediğim - rengi baska tadı baska - bir başka yolculuk dalından düşmek yere yaşadiğından uzun - bir tatlı yolculuk dalından inmek yere - ağacın yüksekliğince dalın yüksekliğince - rüzgarda ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilligince - başka türlü bir şey - benim istediğim ne ağaca benzer - ne de buluta - burası gibi değil - gideceğim memleket - denizi ayrı deniz - havası ayrı hava - nerde gördüklerim - nerde o beklediğim - rengi başka - tadı başka.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Evliya Çelebi ve Vampir Folkloru

Hiç aklıma gelmezdi hiç. Ne mi gelmezdi? Evliya Çelebi’nin vampirlerden söz edeceği tabii. Bak şimdi. Geçenlerde değerli Tarihçimiz Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabını alsam diye aklımdan geçiriyordum ki baktım Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları bir röportaj var. Hemen ilgiyle okumaya başladım. Söyleşide Cemal Kafadar Evliya Çelebi’den bahsetmiyor mu? Üstelik ne diyor biliyor musun? Seyahate çıkmayı düşünen biri, eğer daha önce Evliya Çelebi’nin dolaştığı coğrafyalara gidecekse, mutlaka yanında Çelebi'nin Seyahatnamesini götürmeliymiş. Evliya Çelebi’nin çok ilginç ve renkli tespitleri varmış. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. Evliya Çelebi'yi niye şimdiye kadar okumayı ihmal ettim ki?

Bir aralar Cemal Kafadar Vampir folkloruyla ilgilenmiş. Vampir folklorunun tarihinin çok ilginç olduğunu söylüyor. Vampir folkloru 17. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış. 18. yüzyılda yazılı kültüre, 19. yüzyılda ise edebi kültüre geçiyor. Günümüzde ise malum. Sağım solum önüm arkam vampir. Niye? Sakın Edward'la Bella'nın aşklarını duymadım deme! Günümüzün vampir tipi artık Edward! Eski vampirler gibi korkutucu, soğuk, çirkin değil. Yakışıklı mı yakışıklı! Hatırlasana Alacakaranlık’ın Edwad’ını… Bütün kızlar hem filmlerine, hem kendine bayılıyorlar. Ya kitaplar.. Yediden yetmişe tüm kızların elinde.. Günümüzün vampirinden kimse korkmuyor yani.. Ah! "Gelse benim boynuma dişlerini geçirse keşke!" diyen kaç kız duydum biliyor musun? Boyunlarını uzatacaklar neredeyse… Tövbe tövbe…

Neyse... Dönelim Tarihçimiz Cemal Kafadar'ın anlattıklarıyla bizim Evliya Çelebi’mize… Osmanlı zamanlarındayız. Ruslar, Lehler, Çekler, Slavlar vampir hikayeleri ile çalkalanıyor. Osmanlı coğrafyasında Macaristan, Sırbistan taraflarında da bu söylentiler çok yaygın. Batı ilgiyle tıp ve hukuk literatüründe böyle bir şey olabilir mi diye kafa patlatıyor. Bir kısmı olur, bir kısmı olmaz diyor. Vampir folkloru Müslüman folklorunde pek rağbet görmemiş gibi sanılıyor sanılmasına ama Hristiyanlarla iç içe yaşıyorlar ya etkileniyorlar kimi durumlardan. Bak şimdi. Bir gün Edirne taraflarından bir köyden, köylüler kadıya başvuruyorlar. Son zamanlarda mezarlarını kazılmış buluyorlarmış. Hristiyan komşuları vampir diye bir şeyden bahsediyorlarmış. Bu vampirler mezarlarından çıkarlarmış da insanlara musallat olurlarmış. Hatta bu Hristiyan komşular şöyle bir çare öneriyorlarmış. “Mezarı kazacaksınız, cesedi çıkaracaksınız, kafasını kesip ayağının önüne koyacaksınız, bir de göğsüne kazık çakacaksınız.” diyorlarmış. İslamiyette mezarı açmak, cesedi kurcalamak doğru değildir tabi ki. Haşır neşir zamanı denilen, insanların hesaba çekileceği ve durumuna göre cennete ya da cehenneme dağıtılacağı zamana kadar bedeninin bütün olarak kalmasına inanıldığı için “ Olur mu böyle bir şey?” diye Kadı’ya soruyor. Evliya Çelebi anlatıyormuş bunları. Ne hoş değil mi? Kadı düşünüyor taşınıyor, eski fetvaları karıştırıyor. Sonunda bir fetva buluyor. Eski fetva vampirden değil ama hortlaktan bahsediyormuş. Ve 150 yıl öncesine aitmiş bu bulduğu fetva. Demek ki Müslümanlarda da kulaktan kulağa da gelse, böyle bir vampir folkloru bir biçimde var. Amcamın ben küçükken anlattığı, hem korkup yerime sinerek dinlediğim, hem de tuhaf bir haz aldığım hikayeleri aklıma geldi. Aslında bir ara yazmıştım Hayal Kahvem'e. Evvel zaman içinde.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini hemen edinebilsem keşke. Cemal Kafadar’ın iki arkadaşı Arnavutluk’u Evliya Çelebi’nin kitabı ellerinde gezmişler. Çelebi kendisine garip gelen, kendisini şaşırtan adetleri tek tek anlatıyormuş. Çelebi’nin tespitleriye onun dolaştığı coğrafyalarda gezinmek müthiş olmalı. Evliya Çelebi 1611 de doğmuş. Yani seneye 400. doğum günü kutlanacak. 400 yıl önce yazılanlardan söz ediyoruz. İnanılacak gibi değil. Delikanlıyken İstanbul’u yana yakıla dolaşıyormuş ve nasıl cihan gezgini olurum diye hayaller kuruyormuş. Babasına haber vermeden Bursa’ya gidince, o zaman ki seyahat şartlarını düşününsene, kimbilir kaç günde gidip gelmiştir İstanbul’dan Bursa’ya? O vakitler 18-19 yaşlarındaymış. Dönüşte babasından sıkı bir tokat yiyiyor. Çok üzülüyor, kırılıyor ama sonra babasıyla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Seyahatten vazgeçemeyeceğini anlatıyor. Babasını ikna etmiş olmalı ki ondan sonra seyahatlerine başlıyor. Ölümü hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte 2. Viyana Kuşatması’nı yazdığı için 1683 den sonra öldüğü düşünülüyor. Cemal Kafadar Evliya Çelebi ile ilgili o kadar güzel ve ilginç şeyler anlatmış ki, inan içimdeki merak duygusu depreşti. Nasıl durur otururum ben şimdi? Hemen edinmeliyim Evliya Çelebi’nin Seyahatmanesi’ni… Ben Evliya Çelebi’nin akrabalarından biri olabilir miyim ki? Kendime o kadar yakın hissettim. Sanki benim büyük büyük büyük büyük babammış gibi…

30 Nisan 2010 Cuma

Rüyamı Sordum Hazreti Google'a...

Dün gece rüyamda. Hayırdır inşallah. Bir ardıç kuşu gördüm akasya ağacında. Hemen sordum "Ardıç kuşu görmek ne demek oluyor ki?" diye, hazreti google'a. Dedi ki “Çok müsrif ve obur bir topluluk içine düşeceksin, çok çalışıp gayret sarfedeceksin onları doyurmak hususunda.” Hoppala! İstanbul’da, The Marmara Oteli’nin isminin üzerinde görmüştüm ardıç kuşu amblemini bir defasında. Meraklıyım ya. Öğreneceğim illa. Telefon edip sormuştum işlerimin arasında. Otel sahiplerinden birinin adıymış Ardıç. Sonra eski bir Hitit tabağında görmüş ardıç kuşunun figürünü. Otelin amblemi yapmış o figürdeki ardıç kuşunu.

Bu defa, "Akasya ağacı görmek ne demek?"diye sordum, hazreti google’a. İyi haber alınacağına delaletmiş. Peki bir ardıç kuşu akasya ağacındaysa? Hey! Çözdüm ben bu rüyayı… Anladım.. Anladım şimdi. Cevat Çapan’ı anma vakti. Hem Cevat Çapan benim hemşehrim. Kocaelili.. Onun muhteşem şiiri… Ben neden kendi rüyamı kendim yorumlayamıyorum ki? Hayret vallahi!

BİR ARDIÇ KUŞU AKASYA AĞACINDA
O yaz,
bol bol roman okudum,
denize girdim kimsesiz kumsallarda;
rüzgârların, balıkların adlarını öğrendim.
Nice cümlelerin altlarını çizdim
kırmızı kalemimle.
Örneğin,“Asker dolu bir tren tarihi değiştirebilir.”
Sonra gene aynı kitaptan,
“Bir ardıçkuşu şakımaya başladı akasya ağacında.”
Geceleri,
sararan otların üzerine uzanıp
bir açıkhava sineması seyrettim
gökteki yıldızlardan
ve altını çizdiğim cümlelerle konuşturdum onları.
uzaktan bir çağlayanın sesi karışıyordu
yıldızların mırıltılarına.
Gene de duyabiliyordum Adil Nuşiran’ın huzurunda
hayat denilen bu acılar denizinde
en acımasız dalganın ne olduğu konusunu tartışan
üç bilge kişiyi.
Odama çekilip yatmadan önce,
tarihi değiştirebilecek asker dolu o trenin
hızla geçtiğini duydum, sonra da
akasya ağacında şakımaya başlayan ardıçkuşunu.
Karşıda Midilli,
denizin ötesinde, sessiz.
Bu sessizlik sankio sevdalı kadının
bin kulaklı geceye fırlattığı çığlık
binlerce yıl önce.
Cevat ÇAPAN

Depardieu Mu, Cyrano Mu Andı Beni Ne?

Bak şimdi ne anlatacağım sana! Durup dururken, aniden... Aklıma ne geldi biliyor musun birden? Cyrano de Bergerac... Doğrusu zorlandım ismini yazarken... Tamam itiraf ediyorum, doğru mu yazdım diye baktım sanal ansiklopediden... Yazılışında zorlandım ya okunuşunu kolay söylemem hiç mümkün değil. Zaten telaffuz konusunda özürlü birisiyimdir. Anlatacağım kişi ise, burnunun büyüklüğü, kılıcının gücü ama asıl önemlisi etkili konuşması ve büyülü yazılarıyla şöhretli birisi. Dedim ya Cyrano de Bergerac... Cyrano, kuzeni Roxane'ye aşık olan Christian'ın hem aşk mektuplarını yazar hem de buluştuklarında konuşmalarının suflörlüğünü yapar.

Ünlü Fransız oyun yazarı Edmond Rostand'ın, 1619-1655 yılları arasında yaşamış Fransız oyun yazarı ve silahşör Cyrano de Bergerac'ın gerçek hayat öyküsünden esinlenerek, 1897 de yazdığı bir oyundur. Benim seyrettiğim ise bir filmdi. Başrollerinde Gerard Depardieu vardı ve aktör bu filmiyle yüreğimin zirvesine yükselmişti. Sahi şimdi nerelerde bu aktör? Bu filmde mektupları yazan ve Christian yerine konuşan Cyrano'dur. Ama bilmez Roxanne... Christian yazıyor ve konuşuyor zanneder. Roxanne'nin aşık olduğu aslında Christian değil, yazılan mektuplar ve dinlediği aşk sözleridir. Gerard Depardieu bu filmdeki başarısıyla 1990 da Oscar'a aday olmuş. Cannes film festivalinde en iyi aktör ödülünü almış. Aktörün Asterix ve Green Card adlı filmlerini hatırladım şimdi de... Merak ettim doğrusu, durup dururken nerden bunlar aklıma geldi birden? Gecenin bu saatinde Depardieu mü yoksa Cyrano mu andı beni ne?

29 Nisan 2010 Perşembe

Benim Benle Kavgası...

Şimdi ben ömrü hayatımda ilk olarak bir öykü denemeye kalktım ya... Dün hani.. Adını da Ortodontik Kafesleme koydumdu... Bak şimdi... Bugün yazdığım öykücüğe şöyle bir göz gezdirdim. Off.. Bazan inan ki kendi yazdıklarımı okumaktan korkuyorum. Çünkü Allahım gene neler saçmalamışım vaziyetlerinde oluyorum. Böyle hissedince de... İnsan kendi kendine küser, kırılır mı? Ben kendime küsüp resmen darılıyorum. Konuşmuyorum kendimle bir süre... Böyle bir durum olur mu herkeste? Hatta... Daha tuhafını dinle... İçimde resmen iki tane ben taşıdığımı yeni yeni fark ediyorum. Biri nasıl tatlı, hayattan zevk alan, kafasına tokadan başka bir şey takmayan, adamsendeci, keyifli biri... Onunla şahane vakit geçiriyorum. Öteki... Allahım feci.. feci.. Aman ha, sakın denk gelme... Ben bile diğer benle karşılaşacağım diye korkuyorum. İnsanın kendinden kaçması mümkün olmuyor ki. Ben nereye ben oraya... İyi de kardeşim, bu ben diğer benin tersine karamsar, olumsuz, ruhsuz biri... Bu kadar mı eleştirecek yan bulur, yerden yere vurur her şeyi... Dedim ya feci... Şimdi ilk kez yazdığım öykücüğü okurken, tam ‘Bir bakış baktı… Kalbimi yaktı… Aşkın kemendini boynuma taktı’ bölümüne geldiğimde bir yanım nasıl hislendi nasıl duygulandı anlatamam... Hatta kendi kendimi tebrik etti. Diğer yanım ise resmen kahkalarla güldü. Kahkalarla gülse iyi, bir de ‘ Ne bu televole programında mıyız kızım! Konuyla ilgili bir şarkı yazmadan olmuyor mu? Bütün yazılarına ya türkü ya şarkı sözü konduruyorsun!’ dedi. Aşağıladı beni. Oldu mu şimdi? Küstük birbirimize... Surat asıp oturdum. Moralim öyle bozuldu ki, nerdeyse Hayal Kahvem’in kepenklerini kapatıyordum. Neyse, öbür ben bu kez galip geldi. ‘Belki şehre bir film gelir. İklim değişir. Akdeniz olur. Gülümse!’ dedi. Aaaa! Ben bana gülümsedi. Niye? İkimiz de sinemayı çok severiz çünkü... Anlaştığımız ender durumlardan biri. Peki, niye Dövüş Klubü filmine ait fotoğraf koydum bu yazımın üstüne? Chuck Palahniuk tarafından yazılmış, aynı isimle David Fincher tarafından sinemaya uyarlanan Dövüş Kulubü adlı filmi bilirsin değil mi? Hani Brad Pitt ve Edward Norton’un oynadığı kült film... Bazan öyle bir kavga ediyoruz ki benle... Allah seni inandırsın kan ter içinde kalıyorum aynen Dövüş Kulubü gibi... Bir sağ kroşe ben... Bir sol kroşe ben... Mideme... Mideme... Olan gene bana oluyor tabii.

Küçük Bir Öykü Denemesi...Ortodontik Kafesleme...

O’nu gördüğümde durakta okul servisini bekliyordum. Bir an gözüm değdi. Arabayı beklerken bakarsın da çevrene... Bir anda olur ya hani... Aynen öyle. Sırtımı yalayan bir rüzgar hissettim. Garip bir duyguyla kafamı arkaya çevirdim. Bir an denk geldi... Onu gördüm. Esasında özel bir tip değildi. Başka yerde rast gelsem dönüp bakmazdım yani. Bilmiyorum işte. Ne olduğunu anlatabilmem mümkün değil. Yaşanır anlatılmaz denen hadiselerden. Onu gördüğümde yüreğimde bir sevinç hissettim. Bu durumum acayipti. Hiç tanımadığı birini gördüğü için pır pır eder mi yürek? Pır pır etmek ne demek, iki elimi göğsüme bastırmasam sanki yüreğim kanatlanıverecekti. Akrep yelkovanı kovalamasın... Zaman o an dursun istedim... O anda... Tam o anda bakışlarımız denk geldi. Duam kabul edildi, zaman durdu sanki. Eskilerden... Bir bakış baktı… Kalbimi yaktı… Aşkın kemendini boynuma taktı diye bir şarkı vardır ya hani… Aynen öyle olmuştu inan ki. İçimde bir ürperti hissettim. Hipnotize olmuş gibiydim. Gözlerimi ondan ayırmak istiyor, beceremiyordum. Aklıma ve beş duyu organıma ok gibi saplanıvermişti. Birden boş bulundum. Güldüm. Bunu nasıl yaptım bilmiyorum. Gülünce ortodontik kafesine hapsedilen dişlerim göründü tabii. Şehirlerarası bir otobüs geldi. O… Otobüse bindi.... Gitti. Ben.. Ben… Dişlerimdeki ortodontik telleri söktüm. O'nu kalbime kafesledim yemin ederim!

28 Nisan 2010 Çarşamba

İki Edebi Bilmece

1- Ak mı ak; Şeffaf. Göz göze geliriz. Giriverir kanıma. Aklımı çeler. Kolarım kanat olur, birlikte uçarız, bulutlara. Bu nedir?


2- Gerçek anlamda hayvan değildir; tersine, yumuşaktır hatta şeker gibi bir şeydir; koşmaz, daha kesin konuşursak, yıllarca en mutlak ve özenli bir hareketsizlik içinde yaşayabilir; canlı hayvanların etleriyle beslenmez, ama sanki bunlardan daha önce yemiş gibi davranır; onda bir türlü tat belleği olduğu söylenir; bu belekte, öldürülüp parçalanarak yenmiş bir hayvan etinin anısı saklıdır; Oysa ağzı ve dişleri olmadığı için bir de kendine özgü şu tatlılıktan dolayı öldürülmüş hayvanların etlerini kesinlikle yiyemez. Bu nedir?

1.Cevap - Güvercin -Müjdat Gezen-Yok Olacakken Var Olmak-sayfa 37
2.Cevap - Amaryllis (Lilium)-Giorgio Manganelli- Yüz Küçük Irmak Roman-sayfa 99

27 Nisan 2010 Salı

Çizgi Romanla Şiirlerin Menzilinde Gezinmek...

Bugün o kadar yoğun bir programım vardı ki anlatamam. Yok, bütün gün arazide değil ofiste olacaktım olmasına da randevulu gelenim gidenim çok olacaktı aslında. Sabah duş alıp, aceleyle giyinip evden fırladım. Çıkmadan önce kitaplarıma şöyle bir göz attım. Bir süredir okumamı bekleyen Ken Parker'ın Şiir adlı çizgi romanını raftan kaptım. Çantama attım. Saçımı toparlamaya vaktim kalmayınca, bizim mahallenin köşesinde yeni açılan kuaföre uğradım. Benden başka müşterileri yoktu sabahın o saatinde tabii. "Hemen bir düz fön çekmenizi rica edeceğim. Mümkünse iki kişi çekseniz. On dakika içinde ofise gitmeliyim!" dedim. İki yanımda iki kişi saçımı öteye beriye çekiştirilirken, çantamdan Ken Parker'ı çıkardım. Önce ön kapağına baktım. Ne güzel olur çizgi roman kapakları!.. Maceranın adı Şiir öyle mi? Bakalım hangi şairden bahsediyor bu kez bizim entellektüel kovboy? Bu kez hangi şairin menzilinde Ken Parker'la dans edeceğiz görelim bakalım? diye aklımdan geçirdim. Şu yukarıda resmini gördüğün Ken Parker var ya ne yakışıklı bir çizgi roman kahramanıdır değil mi? Roberd Redford'un çizgi dünyasındaki hali. Bir de nasıl kitap okumayı sever aynen benim gibi. Gece ormanda ateş yakar, kahvesini koyar... Sonra ne yapar biliyor musun? Yıldızların altında, açık havada kitap okur. Oy! Oy!.. Tam benim istediğim hayat!

Memleketimizde Rodeo yayıncılıktan çıkan kitabın bu macerasının çevirisini Murat Mıhçıoğlu yapmış. Berardi & Milazzo ikilisinin yarattığı bu yakışıklı çizgi roman kahramanı doğayla iç içe olmayı, demin söylediğim gibi yıldızların altında uzanıp şiirler okumayı o kadar sever ki anlatamam... Ayrıca kimi maceralarında Marx’ın Kapital’inden pasajlar okuduğuna şahit olmuşluğum da vakidir. Çekici bir adamdır ne yalan söyleyeyim. Uzun bir tüfeği vardır lakin şiddet kullandığını pek gördüğümü söyleyemem. Tuhaf bir huyum vardır. Birini çok sevdiysem, kötü taraflarını nedense pek göremem. Ya da görmek istemem. Zaten son derece mantıklı ve soğukkanlı bir adamdır. Kibardır. Yardımseverdir. Maceraları insanı sürükler. Bitirmeden elimden bırakmak istemem. Neyse, saçıma fön çektirirken, Ken Parker'ın arka kapağını çevirdim bu kez. "Jack benden beterdir. Yine de şikayetçi değilim... Yanında gerçek bir erkek isteyen kadın, bedelini ödemek zorundadır!" diye, her macerasında olduğu gibi, gene kitabın içindeki cümlelerden bir alıntı vardı. Bayıldım. Hemen açtım ilk sayfasını. Okumaya başladım.

Bu macerada soygun olayları meydana geliyor. Ne gariplik var, olabilir diyebilirsin tabii. Dinle bak... Değişik bir soyguncu ile karşı karşıyayız bu kez. Çünkü soygunu yapan hırsız, her seferinde olay yerine bir şiir bırakıyor. Ne hoş! Yoo.. Hırsızlık yapması değil hoş olan tabii, şair ruhlu bir hırsızla karşı karşıyayız ya ilgimi cezbediyor. Bak şimdi... Maceradaki ilk soygundan sonra geriye bıraktığı şiir şöyle..

İşte size bir sürpriz!
Gülünüz doyasıya!
Faka bastırdım diye bozulmayın sakın ha!
Suç mahalini ardında bırakıp gitti işte
Tevazudan şaşmadan, naçizane kulunuz;
Beni mutlu kılmaya yeter de artar paranız!

Şahane değil mi? Peki imza ne biliyor musun? "Şair". Bayıldım valla Ken Parker'ın bu macerasına da gene! Ken Parker hırsızın peşine düşüyor her zaman olduğu gibi... İkinci soygunda bırakılan şiir ise şöyle:

Suç ortağım yoktur benim, çalışırım yalnız
Prensip sahibiyimdir lütfen emin olunuz!
Aldattım diye sizi samandan kuklalarla
Sanmayın başkasıyım, bu şiir kanıt ola!
Sabırla bekleyeceğim yeni arabaları!
İhmal etmeyin siz de, şairi aramayı!
Şair

Ken Parker işin içinde olur da mümkün mü hırsızın yakalanmaması? Mümkün değil tabi ki! Ama şimdi bu yazıda neler olup bittiğini açık etmemeliyim. Çünkü çok sürükleyci bir macera. Kitabın yarısına gelmiştim ki saçımın fön çekimi bitti. Kitabı bitiremedim ya içim içimi yedi. Ofise girdiğimde dedim ki "Kusura bakmayın. Ken Parker'ı bitirmeden kimseyi dinleyemem. Aklım macerada kaldı. Kitaptaki şair hırsızı çok merak ediyorum. Öğrenmeden işe mümkün değil girişemem!" Bizim ofisteki kızlar, anlam veremediler doğal olarak söylediklerime, aldırmadan daldım mutfağa... Kahvemi aldığım gibi gittim odama... Hemen oturup kitabı okumaya devam ettim.

Kitaptaki son şiir ise aynen şöyleydi:

Sordu çocuğun biri, ellerini açarak;
NEDİR ALTIN DEDİKLERİ?
Ne cevap verebilirdim?
Onun bildiğinden fazla değildi ki bildiğim!
Alamet-i farikamdı belki, zenginliğin sarı
kumaşıyla dokunulmuş
Ya da tebessümüydü göklerdeki Tanrı'nın
Belki de bir armağan, kaybolmuş bir anı
Bir köşesinde sahibinin ismi yazmalı!
Evet, işte asıl soru: ALTIN KİMDE KALMALI?
Düşündüm de şöyle bir, yeryüzünün tüm altını
olmalı benim; anlamını düşünmeden, çalmakla yetinmeliyim!
Şair

Bu son şiir farklıydı diğerlerinden... Ama neden? Aaa! Söyleyemem artık! Kitabı alıp okur cevabı merak eden? Sadece bu son şiirin meşhur Amerikalı şair Walt Whitman'ın bir şiirinin hırsızın şiirine uyarlanmış hali olduğunu söyleyebilirim. Böyleyken böyle işte.. Demek ki bu maceradaki şairimiz Walt Whitman öyle mi? Kimdir Walt Whitman peki? Ken Parker'ın en sevdiği şair... 1819-1892 yılları arasında yaşamış. Amerikan Edebiyatı'nın gerçek manada uluslararası üne kavuşmuş ilk şairi. İşte yukarıya fotoğrafını koydum. Ne tonton bir hali var değil mi? Resmi olarak eğitimine devam edemese de matbaacılık, gezici okul öğretmenliği ve gazete dergi editörlüğü yapmış. Nerden mi öğrendim bu bilgileri? Sanal ansiklopediden tabii... Sonra politikaya atılmış. Yurtsever biri. İnsanı, dostluğu, sevgiyi yücelten, düzeni eleştiren büyük bir şair. Çimen Yaprakları adlı eserindeki şiirleri o dönemden bu güne etkisini yitirmeden gelmiş. Haydi o zaman Ken Parker'ın sevdiği şairden bir ağıt yazayım. Şöyle:
Ön Bahçede Leylaklar Son Açtığında
Öt, öt, boz benekli kahverengi kuş,
Bataklıklardan, ıssızlıklardan, çalılıklardan söyle şarkını,
Alacakaranlıklardan, sedir ağaçlarından, çam ağaçlarından.
Söyle sevgili kardeş, tiz ötüşünle söyle,
İnsanın şarkısını, sonsuz üzüntülü bir sesle.
Ey akıcı, özgür, ince olan!
Ey ruhunu yıpratıp dağıtan
— Ey olağanüstü şarkıcı Yalnız seni duyuyorum —
gene de yıldız tutuyor beni (ama nerdeyse bırakıp gidecek),
Gene de leylak kavrayıcı kokusuyla tutuyor beni.
Walt Whitman
Çeviri: Memet Fuat
İşte bir çizgi roman okudum. Ve şahane resimler, sözler, dizeler arasında dans ettim durdum. Ben Ken Parker'ı çok seviyorum. Yokk... Tek macerası kesmedi beni... Eve gidince mutlaka bir tane daha okurum! Evet, evet... Mesela Evim Güzel Evim adlı macerasını tekrar okurum! Heyy! Bayılırım bu macerasına da.. Ken Parker ailesinin yanına döner. Anne ve babasını, çocukluk arkadaşlarını tanırız böylelikle... Haybeye yetişmiyor böyle erdemli biri. Çizgi romanlarda bile yani... Bu macerasını her ebeveynin okuması gerekir. Kesinlikle!

26 Nisan 2010 Pazartesi

"SÖZ" lü Kelime Ve Deyimlerle Bir Deneme Yazısı

Ah, keşke derdimi döksem sana... Sözümü kesmeden dinler misin? Söz veriyorum, çabuk çabuk anlatacağım, böylelikle anlatacaklarım hemen biter. Yok... Ama bak sözlerimi ağzıma tıkarsan, her bir şeyi anlatmadan gidemem, sözüm gece yarısına kadar sürer. Bak şimdi... Sözüm meclisten dışarı tuhaf biriyle tanıştım geçenlerde. Bu hafta buluştuk birkaç kere. Görmeden inanamazsın, hayatımda ben böyle birini tanımadım daha önce. Ay, nasıl söz ebesi biri anlatamam. Ne vakit bir araya gelsek ha babam de babam bir şeyler anlatıyor. Ben ise karşısında sus pus oturuyorum.. Ağzımdan tek söz çıkmıyor. Aslında ben de bir şeylerden söz etmek istiyorum söz etmesine fakat onun sözünün sonu bir türlü gelmiyor. Ayy, dayanamayacağım artık, zor tahammül ediyordum vallahi. Bu akşam pastanede buluşmak için sözleştik. Son olarak sözümü tutacağım... Sözleştiğimiz yere zamanında gideceğim. Kararlıyım ama bu kez sözümü esirgemeyeceğim. Gerekirse sözünü balla, olmazsa baldıranla keseceğim. Yoksa delireceğim valla! Of, nedir bu ya! Ben konuşacağım artık. Yeter! Boğazıma kadar geldi. Bak şimdi. Bir araya geldiğimizde hep o konuşuyor, ben tek bir şeyden söz edemiyorum dedim ya... Tuhaf biri sahiden, daha önce söz etmiştim onun tuhaflığından ayrıca... Ben anlatmadığım halde kendi özelimle ilgili her şeyi olduğu gibi biliyor. İyi de nereden bilebilir ki? Sürekli şaşırtıyor beni. Şaşırtmakla kalsa iyi ondan korktuğumdan bile söz edebilirim. Dostoyevski’nin ecinnilerine mi karışmış nedir? Ben kendime mahsus bir hayatım var derdim sözümona. Saklı gizli hiçbir şeyim kalmamış yaa... Nerden girdi ki hayatıma? Şimdi geçeceğim ayna karşısına, müsamereye hazırlanıyormuş gibi, ona nelerden söz edeceğimi teker teker prova edeceğim. Sözümü esirgememeye niyetliyim niyetli olmasına ama ya heyecanlanıp söyleyeceklerimi unutursam?.. Aslında bilirsin söz ebesi biriyim. Bıcır bıcır konuşurum şimdi olduğu gibi. Bu tip durumlarda aklımdaki fitnelerle fücürleri dans bile ettirebilirim sözgelimi. Kararlıyım. Söz verdiğim gibi gideceğim pastaneye. Önce şekersiz zehir gibi bir kahve içeceğim. Şekersiz, zehir gibi kahve içince zihnim açılır nasılsa. Zihnim açılınca dilim de açılacaktır dolayısıyla. Tüm hiddetimle, şiddetimle, şerrimle sözümü esirgemeyeceğim. Evet... Kararlıyım. Ne derse desin sözünü dinlemeyeceğim. Hep ben konuşacağım artık heep beenn!.. Yok, beni alt eder de sözü ele geçirirse gene… Sözümü tutacağım. Adını anmayacağım bundan böyle!…
NOT.... Ben ne yazıyorum deminden beri kuzum? Deneme yazısı yazacağım diye kendimi heba ettim. O kadar komik geldi ki yazdıklarım içimdeki kahkaha efektinin düğmesine basılmış gibi hissettim. Yok ben burada bu deneme yazısını keseyim. Gidip kendime portakallı bir çay demleyeyim. Çünkü.. Çünkü… Bu kadar saçmalanmaz artık. Haklısın. Senin yerine ben söyleyeyim. Biliyorum işte tam burada... Burada... Sözün bittiği yerdeyim.

Sevdiğim Şairin Hayatındaki Kadınlar ve Şiirleri

"Aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir!" diyen bir şairdir Nazım Hikmet. "... Ve çok şükür aşığım. Bu aşk mistik manada felan değil. Platonik aşk değil. Her birine ayrı ayrı pratik tezahirleriyle faal bir aşk... Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarla insana, her tek ağaca, bütün ormana, tek bir düşünceye, fikre, birçok düşünceye ve fikre aşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir." Bu sözlerin sahibi bir şair, doğal olarak yaşamı boyunca pek çok kadına aşık olmuştur. Üstelik kimi kez sadece kendisinin aşık olması yetmiştir Şair'e. "... Yani sen elmayı seviyorsun diye / elmanın da seni sevmesi şart mı? / Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık /yahut hiç sevmeseydi /Tahir ne kaybederdi Tahirliginden? /Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da / hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil." diyen sevmeye sevdalı bir şairin hayatına giren kadınlar kimler? Bildiklerime birlikte bakalım mı?

Nüzhet - (İlk büyük aşkı ve ilk eşi)

Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeliaçan bir ev.

Piraye ( 2. eşi )

KARIMA MEKTUP
Bir tanem! Son mektubunda:
"Başım sızlıyor yüreğim sersem!"diyorsun.
"Seni asarlarsa seni kaybedersem"diyorsun"
yaşayamam!"
Yaşarsın karıcığım
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlardaölüm acısı.
Ölüm bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlürazı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgili
zavallı bir çingenenin
kıllı siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklarNazım’a!

Münevver (3. eşi)- (Tek çocuğu Mehmet'in annesi)

Sen
sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

Galina (Hem doktoru hem sevgilisi hakkında şiir yazmadığı tek kadın.)

Vera'dan önceki sevgilisi doktor Galina büyük samimiyetle "Nazım beni terk etmese 20 yıl daha uzun yaşardı" demiş ve şu cümleyi eklemiş: "...ama şiir yazamazdı..."


Vera (4. ve son eşi)

Saman Sarısı
Seher vaktı habersizce girdi
gara ekspres kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı


Nazım Hikmet'in gene bir kadına yazdığı tahmin edilen, Bir Ayrılış Hikayesi adlı şiiriyle yazıya son vereyim istedim:
BİR AYRILIŞ HİKAYESİ
Erkek kadına dedi ki:/-Seni seviyorum, / ama nasıl, / avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp / parmaklarımı kanatarak/kırasıya/çıldırasıya.../Erkek kadına dedi ki:/-Seni seviyorum,/
ama nasıl,/ kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,/yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,/yüzde hudutsuz kere yüz.../Kadın erkeğe dedi ki:/-Baktım /dudağımla, yüreğimle, kafamla;/severek, korkarak, eğilerek,/dudağına, yüreğine, kafana./Şimdi ne söylüyorsam/karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana../Ve ben artıkbiliyorum:/Toprağın -yüzü güneşli bir ana gibi/ -en son en güzel çocuğunu emzirdiğini../Fakat neyleyim/saçlarım dolanmış/ölmekte olan parmaklarına/başımı kurtarmam kabil değil! / Senyürümelisin, yeni doğan çocuğun /gözlerine bakarak.. / Sen/
yürümelisin, / beni bırakarak.../Kadın sustu./SARILDILAR/Bir kitap düştü yere.../Kapandı bir pencere.../AYRILDILAR...

25 Nisan 2010 Pazar

1. Türk Çizgi Roman Okurları Ödülleri 2010

Çizgi Roman Okurları Platformu (ÇROP) yakından takip ettiğim bloglardan biridir. 23 Nisan 2006'da memleketimizde çizgi roman adına yeni ve kalıcı işler yapmak niyeti ile bir araya gelerek kurulan Çizgi Roman Okurları Platformu (ÇROP), 4. yaşlarını çizgi roman dünyasında kalıcı olacak bir hediyeyle kutlamak istiyorlar. Bu yıldan itibaren gelenekselleştirmek istedikleri bir ödül başlatmak niyetindeler. 1. TÜRK ÇİZGİ ROMAN OKURLARI ÖDÜLLERİ . Beykoz Doğa Koleji'nin plaket ve ulaşım giderlerine sponsor olduğu bu ödüllere yoğun bir katkı bekliyorlar. Çizgi roman seven biri olarak ÇROP'u daima okur, çizgi roman ve gençlik için yaptıklarını gıptayla izlerim. Şimdi çizgi roman okuru olan herkesi bu oylamaya davet ediyorlar. Ve geçmişte kalan bir sloganlarını güncelleştirerek şöyle diyorlar: "Çizgi Roman Sanatına Sahip Çık!" 1. Türk Çizgi Roman Okurları Ödülleri 2010'a katılmak için BU LİNKİ kullanabilirsiniz.