25 Aralık 2025 Perşembe

Kendimi Eykediğim Zamanlar...

 


Filmler seyrettim.


Akordiyon çalmayı öğrenmek istiyorum. 
Hocam, satın alacağım akordiyonun fotoğrafını gönderdi.
Tanıştığıma memnun oldum:)
Acaba hangi şarkıları çalacağım diye hayaller kurdum.

Kitap okudum.

Sehpalardan artan parça camlarla, minik minik mozaik tablolar yaptım.

 
Tek başıma, açık havada, duvarlı kortta tenis oynadım.

22 Aralık 2025 Pazartesi

Bir Yıl Daha Bitiyor...


"Bir yıl daha bitiyor. İşte bu kadar duru,bu kadar yalın. Bu kadar el değmemiş. Sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın. Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri. Her sonda, her başlangıçta ve her defasında. Alır gibi başkasını karşımıza. Perdeler çekip, ışıklar söndürüp, oturup yatağın içinde bir başımıza. Sorgulamak kendimizi... Öğrenmek ikimizin anadilini, ikinci belleğimizi. Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini. Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz. Karanlık günlerimizin kenar süslerini. Biterken yılın son günleri. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini. Gençlik ikindilerini... Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.

Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasalarım, yarım kalmış onca şey. Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden. Bana mı öyle geliyor? Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman, insan yaşlanırken? Kırdım mı incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi. Çoğalttım mı eksiklerimi? Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı: Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları... Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? 

Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma...Ovmalı umutları. Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan, hançer kıvamındaki o karamizah tadını. Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım. Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama... Yeni bir yıla... Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında. Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta...

Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım! Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar! Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar... Gece telefonları, ıssız konuşmalar... Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler. Bırakılmış mektuplar... Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık. Ey hayatıma girenler ve çıkanlar! Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey! O kadar çok anlattım ki, kendime kaldım anlatmaktan... Bunaldım kendisiyle boğuşmasını, başkalarında çözmeye çalışan insanlardan. Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan, ofset duyarlılıklardan... Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime açılan pencereleri, durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına... Zamanı düşünüyorum; koyuluyorum. Anlamını yitiriyor "şimdiki zaman"ın boşyüceliği,tarihin unutkan sayfalarındaki mürekkep lekeleri. İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci. Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum. "İçtenliğin" yada "dünya görüşünün" kirletmediği, kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.

Sabahları açık penceremin soluduğu kent. Nabzında yüzyılın dağınık sancısı. Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar. Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl. Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata, hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak?  Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak! Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları, vitrin camlarına yansıyan yüzlerde. Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar? Hala bir umut var mıdır? Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde?"

MURATHAN MUNGAN

NOT: Murathan Mungan'ın Bir Yıl Daha Bitiyor adlı şiirini düz yazı gibi yazdım. Şair affetsin beni. O kadar güzel ki... Ben yazsam yazamazdım daha güzelini... Çizim - Şenol Bezci.

21 Aralık 2025 Pazar

Nar ile Çörekotuna Gazel...


Çocukluğumdan bir sahne bu. Annem, evin bereketi artsın diye odaların muhtelif yerlerine çörek otu serperdi. Özellikle kapı girişlerine. Sonraları, bana her gelişinde de yapardı bunu. Aslında istemezdim, sesimi de çıkarmazdım. Annem  gidince, yerlere serptiği çörek otlarını hemen süpürüp silerdim. Fare pisliği sanılır diye korkardım. Cahillik işte.

Öyle Feng Shui’ye göre mor mum yakarsan zenginlik gelir diyenlerden hiç olmadım. Ama şimdi düşünüyorum da… Annemin serptiği çörek otları, serpildikleri yerde kalsalardı keşke. 

Peki çörek otları neden aklıma düştü? Bilge Karasu’nun Narla İncile Gazel’ini okuyordum. Yazar, annesinin narla evin bereketini artırma törenini şöyle anlatıyordu:

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine… Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra,narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi.Topladıktan sonra söylerdim anneme,sevinsin diye.”

Şimdi anneme ve annemle aynı yıl öte dünyaya giden Bilge Karasu’ya birer rahmet göndereceğim önce. Sonra evimin en mütena köşelerine çörek otu serpeceğim.

Bugün 21 Aralık. Yılın en uzun gecesi. 

Gece yarısı olmadan, bir narı bütün gücümle yere atacağım; iyice parçalansın, dağılsın diye. İkisini de yapacağım—anneleri sevindirmek niyetiyle. Kaç kere tecrübe ettim biliyor musunuz? 

Bereket geliyor eve, anneler sevinince.

20 Aralık 2025 Cumartesi

Merak Sen Ne Şahane Bir Şeysin:)

 

Geçmişi 15. yüzyıla kadar dayandığı söylenen, tasarımcısı bilinmeyen, İran'dan geldiği için Acem çay tabağı diye isimlendirilen, kadınların kınalı parmaklarını hatırlatan kenarlarındaki yedi çiçeğe rumi, Türk süsleme sanatında çok bilinen ortasındaki çiçeğe beş anlamına gelen  penç denilen, optik biliminin rotasında kırmızı renklerin  çayın daha kırmızı görünmesini sağladığı düşünülen, arkasında kontrast oluşturması için beyaz renk kullanılan,  bu çay tabakları sadece kahvehanelerde kullanılıyor sanıyorsanız yanılıyorsunz.

Hastasıyım. Çayla demlenmeyi çok severim. İnce belli çay bardağımı illa bu tabakta görmek isterim.

 


17 Aralık 2025 Çarşamba

Abartma Sanatı Eylediğim Zamanlar...

 

Mozaik yeni girdi dünyama. Haftada bir gün atölyeye gidiyorum.
Renkli camlarla oynamayı çok seviyorum. 
Abartma sanatında üstüme yoktur. Biri bitince diğerine başlıyorum.

Örnekse, tukan kuşu sehpa biter bitmez  yukarıdaki mozaik tabloyu yapmaya başladım. 
Hocam çizdi. Ben camları kesip, rodajlayıp, yerleştiriyorum. 

Cam yolculuğu büyüleyici...
Ne yapacağım bu kadar sehpayı bilmiyorum:))
Laf aramızda, bi de feci cimriyım.
Kimselere veremiyorum😂



Arkadaşımın yaşadığı sitede haftada bir akşam iki saat  şarkı söylüyorlarmış. 
Üç hoca enstrümanlarıyla eşlik ediyormuş. 
Gelmek ister misin, dedi.
Hiç ikiletmedim. 
Koşa koşa gittim.
Allahım, bayıldım.
Bir aydır gidiyorum:)
Netice?

Gülmeyin....
Son birikimlerimle akordiyon  almaya karar verdim. 
Bir kaç haftaya gelecek.

Abartma sanatı eylediğim zamanlar...
Arz ederim.😅




13 Aralık 2025 Cumartesi

Kuşlarla Koşan Kadınlar...

 

"_ Büyükanne acıyı nasıl dindirirsin?

-Ellerinle canım. Eğer bunu ellerinle değil zihninle yapmaya kalkarsan, acını azlatacağına kuvvetlendrirsin. 

- Ellerimle mi büyükanne?

- Evet evet... Ellerimiz, ruhlarımızın antenleridir. Eğer onları dikmek, boyamak, pişirmek, yeryüzüne dokunmak ya da toprağa daldırmak için kullanırsan onlar senin en derin yerlerine sinyaller taşır ve ruhun yatışır. Böylece ruhun artık kendisini görmen için  sana acı yollamayı bırakır. 

- Eller gerçekten bu kadar önemli mi?

- Evet yavrum. Bebekleri düşün. Onlar dünyayı dokunuşlarıyla tanırlar. Ya da yaş almış kişilerin elleri. Onların elleri  yaşamları hakkında vücutlarının herhangi bir kısmından daha çok şey anlatır. Elle yapılan her şey kalple yapılır. Çünkü eller ve kalp birbirleriyle bağlantılıdır.... Aşıklar elleriyle birbirlerine dokunduklarında sevgilerini karşındakilerine en yüce biçimde aktarırlar.

- Büyükanne ellerim bu şekilde kullanmayalı o kadar çok zaman oldu ki. 

- Onları hareket ettir kızım. Onları hareket ettirip bir şeyler yaratmaya başladığında içindeki her şey onlarla birlikte hareket edecek. Acı geçmeyecek. Ama en iyi eserine dönüşecek. Ve artık sızlamayacak. Çünkü yaptığın işle aslında özünü işlemiş olacaksın. Üretmek ruhu ve zihni besler. "


NOT- Yazı alıntıdır. Kim yazmış bilmiyorum. Acaba Kurtlarla Koşan Kadınlar'da mı geçiyotdu? Şu anda üşendim, araştırmadım:)  Fakat yukarıdaki mozaik sehpayı ellerini  kullanarak kim yaptı biliyorum😅


5 Aralık 2025 Cuma

Ve Çizgi Roman Ve Ön Yargı Ve İletişim

 

" Bizim diğer kişiler hakkındaki bilgilerimiz 
o kişilerin kendilerini nasıl düşündüğüne dayanamaz, 
çünkü onların nasıl düşündüğünü bilemeyiz. 
Kişileri ancak ilişkiler içinde anlayabiliriz. "
 Karl Marx, İnsan Toplum ve İletişim'den


Marx mı? Aaa! Bilmez miyim Karl Marx'ı?

Nedense  hınzırca gülümsediğini hissettim.

- Öyle mi?  Yoksa çizgi roman kahramanı mı? dedi.

Bir yazıda okumuştum. Bizim memlekette entellektüel ve iyi eğitim almış kişiler, Zagor gibi çizgi romanları pek okumazlar, okuyanlara karşı ön yargılı olurlarmış. Ne fena!  Çizgi roman popüler bir sanat dalı olduğundan  yani kitle tüketimi için üretildiğinden, hedef okur çoğu zaman ortalama zekanın bile altında görülürmüş.  Kimin yazısıydı ki?
 
Hımm. Acaba her denk geldiğimizde elimde Zagor'ları gördüğü için mi yüzüme böyle acımtırak bakıyordu? Yoksa hangi kitaptan hafızamın gizli arşivine kaydedildiğini bilmediğim o yazı yüzünden mi, çizgi roman okuyan kıt zekalı kompleksine kapılıyordum? Neydi bu şimdi? Muhabbetin başında aklı sıra bilgimi mi sorguluyordu? Harbi bi analiz yapmak için yüzüne iyice baktım. Olanca sevimliliğiyle bir şeyler söylememi bekliyordu.

Ben ise, sol kaşımı kaldırarak, yüzüme bilgiç  bir ifade kondurdum.  Manifesto'nun temel düşüncelerinden giriş yapacağımı düşünüyordum ki... Olamaz!... Bodoslama şu soruyu soruverdim:

-  Hiç Karl Marx’ın fotoğraflarına dikkat ettin mi?

Çizgi romanlardaki şaşıran karakterler gibi, kooskocaman açtı gözlerini:

- Ne varmış o fotoğraflarda? dedi.

- Marx 65 yaşında ölmüş. Ama saçları ve sakalları bembeyaz.  Çok acayip değil mi?  

!!!!????

-  Marx’ın hayat hikayesi çok acıklı biliyor musun?  Zengin ve eğitimli  bir ailenin kızı olan Jenny ile, kızın ailesinin rızası olmadan  evlenmişler. Birbirlerini çok seviyorlarmış. Yedi çocukları olmuş.  Saçları ve teni koyu renk olduğundan, ailede Marx'a arap derlermiş. Hayatları hep sürgünlerde, yoksulluk içinde geçmiş. Yedi  çocuğundan dördü Karl Marx'ın gözlerinin önünde ölmüş. İlk çocuğu öldüğünde Marx 37 yaşındaymış. Bir gecede saçları bembeyaz olmuş. Ne hazin bir hayat değil mi, diyerekten bir hışımla takır takır anlattım.

Vaziyetime şaşırdı mı ne?

Uzandı, çantasını açtı. İçinden Ken Parker ın bir çizgi romanını çıkardı.

- Senin kitap sevdiğini, üstelik çizgi roman okuduğunu farkedince sevindim. Ben de çok severim. Kitap okuyan bir çizgi roman kahramanı hoşuna gider diye düşündüm. Bak, sana bunu getirdim. O sebeple sözlerime Marx'ı nasıl bilirsin, diye girdim. 

Elindeki çizgi romanın bir sayfasını araladı. Ken Parker, Karl Marx'ın The Capital'ini okumaktaydı.  

İyice tescillenmişti... Kompleksli ve ön yargılı biriydim!

28 Kasım 2025 Cuma

Bir Varmış Bir Yokmuş

 


"ve çekip gidecekse can bu tenden
neden böyle sadık bana iskeletim?

pablo neruda




Bardak Düştü İS, dedi, Tabak Düştü TAN, dedi, Annem Bunu BUL, dedi...

 

Eylül'dü. İstanbul’da, Kabataş iskelesindeydim. Sanırım gene avare günlerimden birindeydim. Beklediğim Kadıköy vapuruna binmedim de iskelenin ucunda dikilip, uzun uzun denizi seyrettim. 

Bilirsiniz... Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir kimi insanlar, balıkların boğaza akın mevsimi  sonbahardır, derler ya hani…  Hah işte…  Bu söz aklıma düşünce... O an... Balıkların boğaza akınını görmeyi, tüm merakımla hayal ettim. Yüreğim nasıl heyecanla pırpırlandı anlatamam. Ak tolgalı beylerbeyi “ilerleee!” dedi sanki. O ne? Bir baktım, denizdeki teknelerden birinde değil miyim? 

Motör, boğazın sularında pıtıpıtı yol alıyor... Hay canına!..  Orhan Veli'nin  o güzelim dizeleri, hafızama birer birer diziliyor.  "Ne hoş ey güzel tanrım ne hoş, maviliklerde sefer etmek, bir sahilden çözülüp gitmek, düşünceler gibi başıboş" diye seslenmek içimden geliyor. Bu şehre olan sevdam,  İstanbul’un siluetini bozan dik gökdelenlere inat, deniz yüzeyine yayılarak katlanıyor.

İstanbul 2.600 yıllık deniz kenti. İstanbul Boğaz’ı, Asya ile Avrupa’yı birbirinden ayırırken, Marmara Denizi ile Karadeniz’i birbirine bağlıyor. Tamam, mesela Bangkok, Venedik,  Amsterdam da, aynı İstanbul misali su etrafında kentleşmişler. Ama İstanbul gibi, var olan su dokusunda değil,  insanların doğaya yardım ederek oluşturdukları, yapay kanallar üzerinde yerleşmişler. İstanbul emsalsiz bir şehir... İçinden deniz geçen şahane bir su şehri…  

Ağlamaklı İstanbul'un betonlaşmasını seyrediyorum. Yüreğim sızım sızım sızlıyor... İstanbul ise eziyet içinde görünse bile, baş eğmeyen hüzünlü endamıyla gururla salınıyor.  Hay Allah!... Ne hoş bir sonbahar ikindisi vakti, diye düşünüyorum. Rüzgar ne tatlı esiyor... Deniz ne kadar mavi... Gök ne kadar berrak! Yüreğimin kuytusunda bir sevinç ellerini çırpıştırıyor.

İstanbul'un kıyı beldelerinden birinde motörden iniyorum. Daha önce buraya hiç gelmediğimi aklımdan geçiriyorum. İskeledeki çay bahçesinde mis gibi çayımı içiyorum. Sonra çantamı omuzuma atıyorum. Mahalle içlerine dalıyorum. Sağlı sollu eski binalar arasından  sessizce tepeye doğru yürüyorum. Sırtımı döndüm diye deniz onu unuttuğumu düşünecek diye korkuyorum. Arada mola verip, heyecanla denize bakıyorum. "Aaa!...Unutmak mı, delisin" diye sesleniyorum.  Hissediyorum. Beni işitiyor.  Dalgalı dalgalı gülümsüyor.

Hey! Telefon çaldı gitmeliyim.  Du bakalım... Boğazdaki balık akınını anlatmaya, sonra belki gene devam ederim.


25 Kasım 2025 Salı

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrettim...



Okuyorum ve anlamaya çalışıyorum.

Bratislava'ya gittim. Şans bu ya, yılın ilk karını gördüm.


Mozaikte tukan kuşu yapmaya devam ediyorum...

18 Kasım 2025 Salı

Kitap Okurken Gülümseten Tesadüf: Yarasalar Haklıdır:)

 

Bu akşam ofis koşuşturmam bittikten, yemeğimi yiyip bitki çayımı kaptıktan sonra koltuğa gömüldüm. Hafta sonu aldığım Özgür Mumcu’nun Barış Makinesi romanı elime geldi.

Bir bakayım, diye açtım... Hooop bir solukta 39. sayfaya ışınlanmıştım bile. Bölümler nasıl akıcı, merak kışkırtıcı aktı anlatamam...

Bir önceki yazım Nagel’in Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir? adlı makalesi üzerineydi ya… Bugün okuduğum kitapta Yarasalar Haklıdır, diye bir başlık görünce küçük çaplı bir evren kayması yaşamadım dersem yalan olur:)

Resmen yarasaların düşündüğünü bilen, hatta haklı bulma cüreti gösteren bir roman! 

Ne diyeyim… Huyum kurusun, böyle tuhaf tatlılıkları seviyorum. 

Kitap da şimdiden kalbimi kazandı ne yalan söyleyeyim:)



16 Kasım 2025 Pazar

"Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?"

 

1937 doğumlu Amerikalı filozof Thomas Nagel, özellikle zihin felsefesi ve bilinç üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor.

“Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” adlı meşhur makalesini, Her Şey Ne Anlama Geliyor kitabını okumadan önce okudum. Hayal Kahvem'e küçük bir not bırakmak istedim.

Nagel, bu makalesinde özetle diyor ki: Bilinci dışarıdan anlamaya çalışıyoruz ama aslında her zihin kendi iç dünyasında yaşıyor. Bir yarasanın dünyayı nasıl deneyimlediğini, tam olarak bilebilir miyiz?

Peki, herhangi bir şey olmanın nasıl bir şey olduğu sorusuna ne cevap verebiliriz? Bir varlığın dünyayı kendi içinden nasıl yaşadığını nasıl bilebiliriz?

Bir kedi güneş ışığında uyuklarken ne hisseder? Bir kuş gökyüzünde süzülürken hangi duyguları yaşar? Kardeşimin çay içerken hissettiği o kişisel ruh halini nasıl anlayabilirim?

Bir şeyin deneyimini dışarıdan gözlemlemek mümkün olabilir ama o deneyimin içsel sesi, o hissiyat başkalarına tam olarak aktarılabilir mi? 

Sahiden acaba yarasa olmak nasıl bir şeydir? 

Aaa! Her Şey Ne Anlama Geliyor... Kitaba derhal başlamalıyım! :)

 

15 Kasım 2025 Cumartesi

"Bazı Şeyler Var Hayal Gücüme Gidiyor!"

 
"bi şey olmuycam
sadece yaşıyorum"

"anlık günlük
yaşayıp
bir ömürlük
hayaller
kuruyoruz."

"biz yanlış yaşamıyoruz
hayat ömrümüzden 
böyle akıyor"

"kendini kötü hissetmek
hiçbir şey hissetmemekten 
daha iyidir bazen"


"neyse..
biraz da
neşeli şeylerden
susalım!"

NOT- Cümleler Metin Üstündağ/Cemil Cahit Yavuz'un  başlıktaki adlı kitaptan - Film kareleri - Crella adlı filmden


14 Kasım 2025 Cuma

İstanbul... Canım...

 

Bu fotoğrafları bu akşam gün batımı çektim. Orijinal renkler...

Ne güzel şehir değil mi? Çok seviyorum.

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrediyorum...


Brand Week İstanbul 2025'e gidiyorum.


 
Mozaikte tukan kuşu yapmaya  devam ediyorum...


Kadıköy’den Sütlüce’ye vapurla gidiyorum.