İstanbul’daydım. Uzun zamandır İstanbul Modern’deki "Tüm Renklerin Aryası" sergisini gezmek istiyordum...
Müzenin bu salonunda kulaklarıma çalınan o hafif arya sesiyle tablolara bakarak ilerlerliyordum. Gözüm kenardaki daktilo metinlerine kaydı. İyice yaklaştım...
Mektuptu bunlar. Satırları okudukça yüzümde tatlı bir tebessüm yayıldığını hissettim. Yıl 1929... Bir baba, gencecik kızına bakınız neler yazıyordu...
Semiha Evladım
Babanın şu mektubunu dalgınlığı bir tarafa bırakarak kemali ciddiyetle oku. Kızım ben senin hem baban hem de ananım. 37 yaşında Allah’ın cilvesi olarak her hukuku bana intikal eden seni bu yaşa kadar nasıl düşündüğümü bilemezsin... Ben bıyıklarım çıkıncaya kadar ezandan sonra sokakta kalmazdım. Babamdan ağabeyimden ödüm patlardı. Senin baba ve ana silsilenin kanında ve senin meziyetinde namussuzluk olmadığı için o hiçbir zaman aklına gelmez, lakin tuttuğun yol yarı ağlatacak agyari güldürecek şekildedir.
Sen cahilsin bilemiyorsun, gece vakti Feriha'lardan geliyorsun. Kapı açılmıyor, bağırıyorsun, komşular işitiyor. Senin nereden geldiğini ne bilecekler? Sabahleyin erkenden fırlayıp gidiyorsun gece 9.30'da geliyorsun. Sen ev hayatını bütün bütün terk ettin... Şu mektubumu okuduğun dakikadan itibaren... biraz ev hanımı olursun. Sen takdirlere layık bir kızsın fakat kendini berbat ediyorsun. İşte sana (inşallah son olur) ihtarım.
1929 yılına ait bu mektubun sahibi, şair ve maliye memuru olan babası Ziya Cenap Bey. "Biraz ev hanımı ol" diye sitem ettiği o tarihte 19 yaşında olan kızı ise Cumhuriyet tarihinin ilk kadın opera sanatçısı, oyuncu ve ressam Semiha Berksoy...
Gencecik bir sanat öğrencisiyken tiyatro provalarından, arkadaş toplantılarından eve geç döndüğü için babasından bu yazılı azarı yiyen Semiha, hemen yanındaki çerçevede duran cevabıyla beni bir kez daha gülümsetti. Babasının "ev hanımı ol" çağrısına, o yaşta çelik gibi bir kararlılıkla yanıt veriyordu:
Sevgili babacığım,
Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor.
Söylediklerin izzetinefsime çok dokundu. Belki beni henüz gıyaben tanıdığından olacak. Dalgınlığı bir kenara bırakarak bütün hislerimi, düşüncelerimi bir mantık dairesinde anlatacağım. Fakat ilk ve ciddi anlatışım olaca
k. Şu dakikadan itibaren kızını tamamen görmüş ve tanımış olacaksın... Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba. Bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var. Bunu sen de tasdik ediyorsun çünkü hiçbir kuvvetin beni korkutmadı ğının farkındasın... Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım. Bunu yapamadan ölsem bile mezarımda biten selvi ağaçları söyler. Ben bunu dünyada yaşadığım müddetçe idame ettireceğim. Gözlerim daima sanat âleminde onun yaşayan muhitlerinden katiyen ayrılmayacak, belki ilerde her şeyi feda edip o âleme gideceğim, her zaman bana bu ruhi meziyetleri aşılayan kadına rahmet yaşayan erkeğe dua edeceğim.
Sesimi ve resim yapmak hislerini o ölen zavallı kadından, zekâmı babamdan kaptığımı inkâr etmeyeceğim... Belki yakında bir film çevirme ihtimalim yüzde yüz vardır, sizi Ertuğrul Muhsin Bey'e götüreceğim, tanıştıracağım. Saatlerimi tayin edeceksiniz ve ben muntazam bir surette çalışma hayatına gireceğim. Bunları benimle her zaman yanınıza çağırıp konuşmalısınız.
Bir tarafta komşular ne der diye endişelenip kızını korumak isteyen geleneksel bir baba, diğer tarafta ruhundaki sanatsal alevi söndürmeyi reddeden tutkulu bir genç kadın... Babası onun "biraz ev hanımı" olmasını istemişti ama Semiha Berksoy, mezarındaki selvi ağaçlarına bile şarkı söyletecek devasa bir efsane oldu.
Arka planda süzülen o şahane arya sesi eşliğinde, 97 yıl önceden gelen bu mektupları okuyabildiğim için ne şanslı bir kadınım. Bahtiyarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder