gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2020 Cumartesi

Eylül Ve Yalnız Bir Opera'yı Özlemek


".......
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken 
Senin bana geç kaldığını
.........."



Murathan Mungan'ın 
Yalnız Bir Opera adlı şiirinin bazı dizeleri
ve 
Atatürk Arboretumu



1 Mart 2018 Perşembe

Gülümse...


Uçağa binip koltuğuma yerleştiğimde, Hilal'in son elektronik mektubunda yazdıkları aklıma geldi.  Hilal, dil kursu için gittiği,  ilk ve son harfi a olan bir Avrupa ülkesinin başkentinden dönerken, uçakta kendi kendine oynadığı oyunu anlatıyordu.

"Uçağa bindiğimde tek kelime Türkçe konuşmadım. Kimi hostese İngilizce cevap verdim kimine Almanca. Bir sayfası İngilizce bir sayfası Almanca yazılı Lufthansa dergisini okuyordum. Yemekte gelen peynir ekmeği sona bıraktım, kırmızı şarabımla keyifli bir kombin yaptım. Arada bir klasik müzik dinliyordum. Üzerimde "part-time mermaid" yazan bir kazak var. Dışarıdan bakan birine Türk olduğumu çağrıştırabilecek bir toz zerresi bile yoktu anlayacağın. Yine de yanımdaki adam bana dönüp, "kardeşim ben wc ye gidecem de bi müsaade eder misin, diyor. Gülümsüyorum. "Gitmişken tepsini de götüreyim" diye devam ediyor. Kühne'nin  türk tipi turşusu gibi hissediyorum o an. Bileğimdeki Jale dövmesi mi eleverdi acaba beni?"  

Acaba kendi kendime aynı oyunu  oynasam  tutar mı, diye düşündüm. Beşinci harfi ve son harfi a olan bir Avrupa ülkesinin başkentine gidiyordum. Önüm arkam sağım solum memleketim insanlarıyla doluydu. Hilal ne kadar mitoloji kahramanları edasında  hoş bi  İskandinav tipiyse, ben o kadar kara saç, kara kaş, kara göz  Anadolu tipiydim.    Tam bunları düşünürken yanımdaki adam bana dönüp, "kardeşim ben wc ye gidecem de bi müsaade eder misin, dedi. Gülümsedim.


30 Ağustos 2012 Perşembe

Ey Yolcu, Yolculuk Nereye?


"Yeni bir ülke bulamazsın... Başka bir deniz bulamazsın... Bu şehir arkandan gelecektir."  der ya Kavafis... Yol... Gitmek... Söz konusu olunca.... Kavafis bu şiiri benim için mi yazmış  acaba diye düşünmeden edemedim gene. Bilmediğim yerlere, tatmadığım lezzetlere, işitmediğim seslere, hissetmediğim duygulara, oburca iştahlıyım ya...  Şehrimin garından otobüse binip, otobanda  yol almaya başlayınca, çın çın çınladı Kavafis'in bu dizeleri kulağımda... Şair, "Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın... Aynı mahallede kocayacaksın... Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma." diyor şiirinin devamında. Eyvallah! Ne diyebilirim size, Konstantinos Kavafis? Ne yalan söyleyeyim, benim için hiç dert değil. Ben gidince, şehrim de benimle geliyor zaten, merak etmeyin... Ya, dönüp geleceğim şehrim olmasaydı peki?  Asıl öylesi fena değil mi? Ömrümün şimdiye kadarını nasıl tükettiysem şehrimde, geri kalanını da  tüketir, kocarım bu köşecikte... Bir şeycik olmaz. Mühim olan yola çıkabilme ihtimalinin güzelliğinde. İyisi mi, Kavafis'in başka  bir şiiriyle devam edeyim sözlerime... "Dile ki uzun sürsün yolculugun, serüven dolu, bilgi dolu olsun." diyeyim kendime. Sonra aynı şiirin diğer dizeleriyle seslenmeye devam edeyim gene... "Dile ki uzun sürsün yolun... Nice yaz sabahları olsun... Sessiz bir sevinç ve mutluluk içinde... Önceden hiç görmedigin limanlara girdiğin." Bi dakika... Ben Kastamonu'yla ilgili yazı yazmayacak mıydım?  Ey! Yolculuğum  başka bir yere değil galiba...  Evet... Evet... Her yolculuğum aslında  kendi içime... 

Artık kapatmalıyım bilgisayarı.  Beni en mutlu günlerimde bile yalnız komayan, yüreğimin hüznüyle yola koyulmalıyım. İyi ama  bu kez memleketimin çok sevdiğim bir şairinin bir şiirini hatırladım. Aziz Türkçem'in en güzel örneklerinden biridir bu şiir... Enfestir!

Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. (Murathan Mungan)


Ben yoluma devam ederim etmesine de... Ey Yolcu, Yolculuk Nereye?

 

11 Nisan 2010 Pazar

Efkarlı Günlerimin Gizemli Şehri


İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarıma rağmen kurtaramamıştım. Ellerimden kayıp gitmişti. Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, farkındaydım bu ruh halim dışıma yansıyordu.

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana. Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllemeliydim bu acıyı. Zaman her şeyin ilacı olacaktı olmasına da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum… Onlar sabırla bunu aşmamı bekliyorlardı. Viyana iyi gelecekti bana... Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı. Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki biraz da olsa hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler… “Tamam “ demiştim. “Viyana'ya gideceğim."

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir de benim gibi bir içe kapanma halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde.. Mozart’ın müziği eşliğinde Viyana ile aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü. Şehrin sokaklarında başıboş dolanmıştım. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunuyor, kültürü ve zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Bir yerde okumuştum. Viyana’da iki günden fazla kalmayın diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”u olarak bilinmekteymiş. Gercekten Viyana’nin deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çok Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven hep delirerek ölmüşler… Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark etmiştim.

Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyor. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral de kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret nede metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim. Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydan aynı zamanda . Her köşede bir kafe… Kafeler hareketli... Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için; “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakvermiştim bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istemişti! Ruhum yorgundu. Viyana kahve ve pasta demek ya aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalmıştım. Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış…Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyorum. Viyana önümden akıp geçiyordu. Bir süre insanları seyretmiş, sonra kitabımı açmıştım.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı. Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleri ile Viyana’nın gotik mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünmüştüm. İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'da! Ya Viyana'nın anlattıkları? Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi… Kızı Marie Antoinette (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa , pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi ) giyotinle idam edilmesi... Kendisinin de bir suikast sonucu ölmesi.. Orhan Pamuk İstanbul’u anlatıyordu. Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları gezmiştim. Ne ihtişam. Ne şaşaa! Kraliçe Sisi’nin o meşhur tablosu hep gülümsüyordu. Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi, sanki Sisi’nin gölgesi de benim peşimi bırakmıyormuş gibi gelmişti bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişlerdi. Her yerde karşıma çıkıyordu. Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını koklamıştım fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap almıştım nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene.. Uçaktan son kez şehre bakmıştım. Demiştim ki, "Hoşça kal Viyana ! Efkarlı günlerimin gizemli şehri !"

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kitap Hastalığı Diye Bir Şey Var Mı?

Biliyor musun kitapçılara girdiğim anda resmen ruh değistiriyorum. Sanki şımarık bir çocuk halet-i ruhiyesine giriyorum. Tuhaf bir şekilde arsızlaşıyorum. Ya da kendimi kaybediyorum. Sanki kitapların her biri sürmeli gözlü ceylan. İçimden doymak bilmez bir kurt çıkıyor adeta, elimden kaçırmaktan korkarcasına, o kitaptan bu kitaba sabırsızlıkla saldırıyorum. Aslında anlatacağım günkü telaşım ceylanları kaçırma korkum nedeniyle değildi. Uçağı kaçırma endişem sebebiyleydi. Çünkü hava alanındaydım. Güya uçagın kalkmasına epeyce vakit vardı. Kitap almayacaktım da sadece aralarında dolanacaktım. Allah inandırsın seni kitapçıdan çıktığımda elimde sekiz tane kitap vardi. Gene kaptırmışım kendimi... Almışım da almışım. İyi de havaalanından pahalı pahalı alınır mı hiç? Batmışım. Resmen batmışım. Düşünebiliyor musun memlekete dönerken alsam neyse... Bir de bu kitapları gittiğim yere taşıyacağım. Valizimde okurum diye yanıma aldığım kitaplar da cabası. Çaresiz seyahat edeceklerdi benimle. Hatta benimle gidip döndüler bile.

Benim kitap hammallığım meşhurdur zaten. Bir keresinde Berlin'de bit pazarını dolaşıyoruz. 1945 lerden kalma bir İngilizce sözlük buldum. Sözlük degil de kazulet bir beton parcası sanki. Ama o kadar güzel bir şey ki. Karşıdan gözümün içine baktı sanki... Resmen "Al beni, al beni!" dedi. Ne yapabilirim? Bizimkilerin endişe dolu bakışlarına aldırmadan kitabı satın aldım. Daha yeni çıkmıştık dolaşmaya. Otele akşama dönecektik. Kitap da bizimle dolaştı. Ben taşımadım ki. Bizim evin ahalisi sırayla taşıdılar. Ben onların yerinde olsam "madem aldın, kendin taşı bana ne!" derdim. Kesin derdim. O kadar tatlıdırlar ki bizimkiler anlatamam. Bütün gün sırayla kitabı taşıdılar. Bana hiç taşıtmadıkları gibi, tek fena laf bile söylemediler. İnsan arada bari ters ters bakar değil mi? İnan ki yan gözle bile bakmadılar. Ne fenalar! İnsan daha rahatsız oluyor bu durumda. Vicdanı sızlıyor tabii..

Peki hiç kitap krizim tuttuğunda rastgelmiş miydin bana? Eger bir kitabı kafama taktıysam hiç üşenmem kitapçı kitapçı dolaşırım. Eğer bulamazsam... Ah! Eğer bulamazsam... Kitap krizim tutar işte. Adeta çıldırırım! Hele pazar gününe denk gelmişsem... Bizim sehirdeki kitapçılar kapalıdır. Nöbetçi kitapçı neden yok diye, nasıl hayıflanırım anlatamam... Bazen hızımı alamam da Istanbul'a giderim. Evet... Giderim... Böyle abartma huyum vardır işte. Ne yapabilirim? Kitap hastalığı mı bu durumum sence? Kitap! Keşke kitap katı halden sıvı hale geçirilebilse de şırınga ile damar yoluyla gönderebilsem... taa... taaa kalbime... Tabi ki şifa niyetine!

1 Şubat 2010 Pazartesi

Roma'dan Selamlar Sevgili Okur! Hastasıyııımmm!

Roma'dan naklen yayına hoş geldin sevgili okur!.. Roma... Yaaaa.. Roma... Ben Roma'da değilim canım. İzmit'te kardeşteyim. Gece Ali'ye bakmak için nöbet tutmuştum ya. Göndermediler beni. Onlarda kaldım. Bu gün iş günü. İşe gitmeliyim. Yalvar yakar etti kardeşim. "Allahaşkına! Gitme erkenden..." deyince, oturdum kaldım. Kardeş öğretmen tabi. Tatilde. İlla kahvaltıyı birlikte yapalım deyince... Dayanamadım. Bu saat oldu işte. Kısmetse, bir ara gidecem artık ofise. Kardeş "Aaa! Hemen televizyonu açalım. İz TV'de Ayhan Sicimoğlu'nun programı var. İtalya'yı geziyor" dedi. Kimdi ki Ayhan Sicimoğlu? İsmi hiç yabancı gelmedi. Gördüm gördüm. Tanıdım. Bugün gri takım elbisesi, sıklamen pembe strech kazağı ve aynı renk yaka mendili... Ve fötr şapkası... Sahiden Roma'yı geziyor. Of, of of... Arada da gezdiği yerler için bastıra bastıra "Hastasıyımmm!" diyor. Nev-i şahsına münhasır denir ya... Ayneennn öyle bir zat ı muhterem... Allahtan gitmiştim Roma'ya zamanında. Yoksa bu programı seyretttikten sonra, ofise gitmek ne demek, hemen Roma'ya uçabilirdim valla. Bedava bir uçak milim var da... Tabi, hemen ayaküstü bir hayal kurduk kardeşle. Birlikte gidiyoruz Roma'ya. Ayhan Sicimoğlu'nun anlattığı her yere uğruyoruz. Kulaklarımızda Latin müzikleri. Oynaya zıplaya Roma'nın altını üstüne getiriyoruz. Of ya! Hayali bile güzel valla. Bu arada küçük Ali tepemde. Büyük yeğen eteğimin dibinde. Ben ve çocuklar. Bu kadar kalabilir miyim birlikte? Rekor bu rekor!... Telefon çalıyor. Bir müşterim. Kaza olmuş... Beni çağırıyor. Fena bir şey yokmuş çok şükür. Hemen çıkmalıyım hemen... Dünyaya geri dönmeliyim... İşe koyulmalıyım.. Olsun... İnsan hayal etiği müddetçe yaşar! Roma'ya gitmenin hayali bile güzel! Deee... Bu beni kesmez. Akşam eve gidince o muhteşem Roma Tatili filmini seyretmeliyim. Hastasıyııımmm! Roma'nın mı? Yok canım! Audrey Hepburn'un tabi.. Hastasıyım vallahi:)

1 Nisan 2009 Çarşamba

Yol... Yola Çıkmak... Yolda...

1611 de İstanbul'da doğan, iyi bir öğrenim gören, Kur'an'ı ezbere bilen ve sarayda görev alan Evliya Çelebi, arkadaşlarının aksine o kadar çok gezi arzusu duymaktadır ki, bir gece rüyasında Muhammed Peygamber'i gördüğünde, "Şefaat Ya Resulullah!" diyeceğine, heyecan ve şaşkınlıktan "Seyahat ya Resullullah!" der. Denk gelir ve demek ki Allah tarafından kabul edilir ki duası; meşhur gezilerine başlar. Zaten Seyahatname'si de bu rüyayı anlatması ile başlar. Önce İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra İstanbul dışına çıkar ve tam elli yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen her yeri durmadan dolaşır durur. Değişik ve ilginç yerler görür, yeni insanlarla tanışır hatta savaşlara katılır. En son gittiği Mısır'da 1683 yılında vefat eder. Gezdiği gördüğü yerleri, tanıdığı insanları, yaşadığı olayları tarih ve yer belirterek, kendi uslubunca, kimi zaman alaycı bir dille, Türk Kültür Tarihi ve Gezi Edebiyatı konusunda önemli bir eser olan ünlü "Seyahatnamesi"ne aktarır.

"Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!" Bu sözleri Tom Sawyer'ın Maceraları, Prens ve Dilenci, Küçük Prens ve Sokak Çocuğu'nun ünlü yazarı Mark Twain 18oo lü yıllarda söylemiş.

Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarıyla çok sevdiğim yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece baktım. Bakıştık öylece uzaktan. Bugün yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım. Kitabı elime aldığımda, Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli,tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı bugün aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.

Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim.Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir.Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim,yola koyulabilirim,yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.

"Gezginler, şairler ve yalancılar,işte aynı anlama gelen üç sözcük!"
Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim"... Yalan değil ki... Her şey kitaplarla mümkün!!


20 Mart 2009 Cuma

Çocuk Olsam Beleklere Belensem

İnsan kuş misali. Sabah İzmit’teydim. Şimdi kısa bir uçak yolculuğundan sonra, az önce Belek’e vasıl oldum. Gelmeden önce “Belek ne demek?” diye kafama takmıştım ama çok işim vardı araştıramamıştım. Şimdi yerleştim ya otele. Hava şahane, dışarıya çık, dolaş biraz değil mi? Yada muhabbet et, diğer acentelerle... Yoo! Kafama takıldı bir kere. Zaten öldürürse beni bu her şeye olan merakım öldürecek. Neyse. Baktım ki belek, beşiğe konulan yatak demekmiş. Hatta aşık Veysel’den bir alıntı var:”Çocuk olsam beleklere belensem” diye. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir anlamı varmış meğerse. Ayrıca tabi ki Belek, Antalya’nın Serik ilçesine bağlı turistik bir belde.


Belek, Marmaris gibi on binlerce yılda oluşmuş doğal bir koyda veya Kapadokya gibi milyonlarca yılda oluşmuş olağanüstü harikalar arasında yada Bodrum gibi daha önceleri medeniyetler beşiği olmuş bir yerde değil de bataklık, balçık ve ormanlık bir arazi üzerine kurulmuş. Yani mevcut bir güzelliğin üzerine inşa edilmemiş de, ortada böyle bir yer yokken 80’li yıllardan sonra kurulmuş. Çabuk gelişmiş,altyapısı iyi programlanmış,iyi politikalar uygulanmış ve yurt dışı tanıtımı iyi yapılmış. Türkiye ilk golf merkezi Belek’te kurulmuş.

Önceleri her şey plan dahilinde ilerlerken, basiretsiz müteahhitlerin el atmasıyla ve yerel yönetimlerin hırsları sebebiyle,iğrenç renklere boyanmış villalar,yazlıklar,yan yana dizilmiş siteler, oteller mantar gibi çoğalmaya başlamış. Böylece bir ulusal kaynağımızın da kıymetini bilemez ve koruyamaz olmuşuz. Yol üzerinde sayısız “Satılık villa”, “for sale”, “kiralık yazlık” tabelaları görmek mümkün.

Memeleketimizdeki bu başıbozukluğa kim dur diyecek merak ediyorum doğrusu. Şimdi ben bu dert edinmemle, bu akşam nasıl eğlenebilirim? Mümkün mü? Bu durumda dikkat çekiyorum ve neden hüzünlü görünüyorsun diye sorduklarında ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Of, işte böyle…

7 Şubat 2009 Cumartesi

Bir Kızkardeş Kaçırması

Sabah çok erken uyandım. Ev ahalisini uyandırmak istemediğim için bir balerin edasında parmak uçlarımda sekerek giyindim. Evden çıktım. Dün geceden niyetine girmiştim.
Bugünü kardeşime ayırmıştım. Ama henüz haberi yoktu onun. Şimdi olacaktı işte. Arabama bindim. Telefonu çevirdim. Telefon uzun uzun çaldı. Bazen sabırlıyımdır. Bekledim. Karşıdan uykulu bir ses: “Hayrola abla? Sabah sabah! Rüyanda beni mi gördün?” dedi. Hahha! “Evet canım!Haydi hazırlan,İstanbul’a gidiyoruz!” Bu kez uykudan yeni uyanmış şaşkın bir ses: “Nee!Gerçekten mi? Ne zaman? Hemen mi? Yolda mısın? Gerçekten mi? Ama çocuklar uyuyorlar.”
“ Akıllı daha iyi ya..Kaç! Kaç!” dedim. “Tamam abla ya! Valla harikasın! Hemen hazırlanıyorum ozaman!”

Minik kardeşim benim. Aramızda onüç yaş var. Evin tekne kazıntısı. Üç kardeşin en küçüğü.
Doğduğu zaman ne kıskanmıştım. Hiç unutmam. Onüç yıl evin tek kızı olacaksın. Sonra bir bebek gelecek eve. “Papucun dama atıldı” diyecek herkes. Ben de ne olduğunu anlamıyorum ama fena bir anlama geldiği belli. Gizli gizli ağlıyorum odamda. Onüç yaşında bir kız nasıl anlamaz bu deyimi değil mi? Saf bir şeydim ozamanlar. Şimdikiler gibi değildim ki! Sonra nasıl sevdim ama. Aramızda çok yaş var. O küçük, ben genç kızım. Kız arkadaşlarım geliyor eve. Kardeşim de meraklı tabii. Hep bizimle. Herşey konuşuyoruz arkadaşlarımla kardeşimin yanında. Ozamanlar için belki annelere söylenmemesi gereken konular. Platonik aşklar, gizli içilen sigaralar falan. Hep sır tutmuştur. Bana kızdığında şantaj konusu bile yapmaya tenezzül etmemiştir. Öyle dosttur. Halen de öyledir. Eee! İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye boşuna söylememişler. Minnet duyarım herzaman annemle babama. İyiki doğmuş kardeşim. İyi var!


Kardeşim öğretmendir. Evlendi. İki çocuğu var. Onbeş günlük tatil oldu ya. Çocukları ile yapacaklarını planladı. Öyle hayaller kurdu ki. Kardeşiz ama huylarımız hiç benzemez. Mesela o çok planlı, programlı, ağır, tertipli, kurallı bir hanım. Sanki o abla ben kardeş. Ben de o kadar günübirlikçi, anlık programlı, hiperaktiv,her tarakta bezi olan, dağınık biriyim. Okadar farklıyız yani okadar. Ama fena mı bak,böyle günübirlikçi abla olmasa nasıl kaçacaktı benimle İstanbul’a! Oturup planlayana kadar tatil bitti işte. Yoo! Aslında planlarını gerçekleştirirdi de yeğenlerim hasta oldular ikiside. Hemde neredeyse tüm tatil boyunca. Evden kafalarını çıkaramadılar dışarıya. Nasıl sıkıldı kardeşim. Nasıl bunaldı. Sonunda inanılmaz birşey kurdeşen döktü. Sahiden. Dün gece vücudunda döküntüler olup doktora gittiğini söyleyince, tamam dedim eşime,müsadenle ben yarın bir el atmalıyım benim küçüğe. Dayanamam! Işte bu nedenle bu planı yaptım ve kardeşimi kaçırdım evinden. Kocası , sevgili eniştem alışıktır arada kardeşimi kaçırmama ve çok da severiz birbirimizi ses çıkarmaz bana. Baksın bir gün çocuklarına aaaa yeter ama !


Ben Değirmendere’de oturuyorum. Köyde. Kardeşim İzmit’te.Şehirde. Aramızada arabayla onbeş dakika var. Eee! İzmit’e kadar tek başına olmaz ki. Bir yoldaş bulmalıyım yanıma.
Elimi attım torpido gözüne. Dağınık cd ler arasından birini çektim. Baktım. Bugünkü şansıma, yoldaşım Timur Selçuk. Uzun zamandır dinlememiştim. Hemen cd çalara koydum. Ahh ! Nasıl özlemişim. İlk şarkı Ayrılanlar İçin.. “Yollarımız burada ayrılıyor. Artık birbirimize iki yabancıyız. Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa da, Her şeyi evet herşeyi unutmalıyız.”Hımm! Olmadı bu şimdi sabah sabah heyecanlı ruhuma uygun düşmedi.
Ama gene de duramadım.Diğer tüm şarkıları atladım. Ezbere bildiğim onüçüncü şarkıya geçtim. Münir Nurettin Selçuk’un bestelediği, Ümit Yaşar Oğuzhan’ın şiiri :”Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın. Denizler ortasında bak, yelkensiz bıraktın. Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı, Beni bensiz bıraktın, Beni sensiz bıraktın.” Bu nasıl sözlerdir böyle? Nasıl bir çaresizlik durumudur? Hangi aşk yazdırmıştır bu şiiri? Nasıl bir çıkar yolu olmayan, yapayalnız hissetiren bir terkediliştir? Hem sensiz hem bensiz kalma vaziyeti ya, gene hafsalam almıyor. Müziğin ritmi de bukadar mı denk düşer şarkının sözlerine. Gene beni damardan yakalıyor. Sabah İzmit’e kardeşimi almaya giderken bu müzik beni resmen bitiriyor.Hemen silkeleniyorum hemen. Cd yi çıkarıyorum yerinden. Birden "Nereye gidiyorum? Ben kimim?" gibi bir kendini bilmez durumuna geldim. Dedim “Olmaz ki, hasta kardeşimi neşelendireceğim ben. Niyetim bu öyle değil miydi? Bu şarkı beni hasta etti vallahi.” Hemen günün anlamına uygun bir müzik bulmalıyım. Kardeşim ne sever? Yaşar’ın şarkılarını sever. Tamam. Hemen buluyorum ve geldim zaten. Telefonunu çaldırıyorum. Bir bakıyorum ki çoktan hazır. Aşağıda. Beni bekliyor. İki dirhem bir çekirdek. Bir süslenmiş. Bir giyinmiş. Takmış takırdışmış. Sürmüş sürüştürmüş. Yüzünde güller açıyor. Niye? Evden kaçıyor! İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, çocuk sahibi olsun, öğretmen olsun demek ki farketmiyor. Kaçıyoruz ya bayıldı buna. Hem tatil bitmek üzereyken. Hem de hiç aklında yokken. Hem planlamamışken. Hem de İstanbul'a üstelik. Hem iki kardeş!Hemde ablası emrine amadeyken! Daha ne olsun?
İstanbul'u tozutmaya gidiyoruz gene! Fırlıyorum hemen. "Abla,dur ne olursun.Acele etme." diyor. "Tek parça döndür beni lütfen!" Yaşar'ı bir koyuyorum cd çalara. Başlıyoruz şarkı söyleye söyleye yolculuğa. Hem de bağıra bağıra. Hem de kimseye aldırmadan.
"Sensiz olmuyor, Yerine konmuyor, Kimsenin eli, Senin gibi dokunmuyor!"
Kardeşim" Ne çılgınsın abla!"diyor. "Mutlu musun?" diyorum. "Çoookk!" diyor.
Kardeşlik ne güzel bir şey!

4 Şubat 2009 Çarşamba

Dario Moreno - Deniz ve Mehtap

Bugün hep ofis dışındaydım. Yani sürekli müşteri ziyaretlerinin yapıldığı bir gündü. Fazlaca yol almam gerekiyordu. Bir ara küçük bir alışveriş için markete uğradığımda, müzik cd lerinin bulunduğu raflarda "Dario Moreno’suz 40 yıl" diye bir cd gördüm. Hep yollarda olunca müzik insana iyi bir yoldaş oluyor. Bugün yanımda yeni bir yoldaşım vardı. Dario Moreno!

Dario Moreno şarkıları beni çook eskilere götürdü. İlk gençlik çağlarıma.. Ama şarkıları artık bir klasik. Dario Moreno şarkılarını günümüzün gençleri de çok iyi bileceklerdir.

Dario Moreno 1921 de İzmir’de doğar. Babası erken ölünce dört çocuğu olan annesi Madam Roza, Moreno’yu yetimhaneye yerleştirir. Zor geçen yıllardan sonra bir avukat yanında çalışır, Fransızca ve gitar öğrenmeye gayret eder.Müziğe büyük tutkusu vardır.
2. dünya savaşı zamanında askerliğini yaptığı Akhisar Orduevi’nde şarkı söylemeye başlar. Söhretinin asıl parladığı yer İzmir Palas Oteli olacaktır. Fransa’da meşhur olur. Hatta otuzun üzerinde film çevirir. Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu Dario Moreno’nun şarkılarına Türkçe söz yazarlar. 1968 de kalp krizi sonucu vefat eder. Dario Moreno bir zamanların , hani Lavanten, Rum,Yahudi ve Türklerin bir arada yaşadığı zamanların şarkıcısıdır.


Dario Moreno’nun seslendirdiği, sözlerini Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı “Deniz ve Mehtap” şarkısı en tanınmış şarkılarından biridir. Terk eden bir sevgilinin arkasından söylenen Dario Moreno'nun kendine has sesi ve harikulade müziği ile beni kendimden geçiren bu şarkının sözlerini biraz hatırlamak isterim. Bu şarkı sözü değil sanki bir öykü:
Deniz ve mehtap sordular seni neredesin? Nasıl derim terk etti,bırakıp beni gitti, Anladılar ki aşkımız bitti… Alay ettiler benle hep, Sen oldun bunlara bak sebep, Mehtap dedi: "Gördüm ah onu, belinde erkek kolu" Deniz güldü halime, Bir avuç su verdi elime, "Biterse gözyaşın al" dedi," Doldur tekrar yerine" Rüzgar ve martı sordular seni neredesin? Nasıl derim terketti, Bırakıp beni gitti, Anladılar ki aşkımız bitti… Alay ettiler benle hep, Sen oldun bunlara bak sebep, Martı dedi: "gördüm ah onu,belinde erkek kolu"rüzgar güldü halime,dedi: " Gidelim düş önüme", Gidemem dinle martıları, Bitmiyor alayları…



Sözlerini Erkan Özerman’ın yazdığı “Hatıralar Hayal Oldu” şarkısında ise Dario Moreno gene giden sevgilinin arkasından seslenmektedir. Bu şarkının sözleri de şöyledir:
Ben uzaklarda hasretle inlerken, Ben ümit dolu bir haber beklerken, Duydum ki artık beni unutmuşsun, Sen hergün bir başka dala konmuşsun, Hiç şimdi anladım beni sevmedin, Ben uğruna senin neler vermedim, Yok bir daha aldatamazsın, Her şey bitecek mani olamazsın, Bak hatıralar hayal oldu, Dur desem dönmez ki gitti kayboldu, Dönemez artık mutlu günler, Açılmadan solacak tomurcuklar, Her yanını saracak karanlıklar, Son bir gemi kalkacak bu limandan, Mendil sallanmayacak ardından, Bitecek hayat, elveda, elveda!


Aslında Ajda Pekkan’ın meşhur ettiği ama cd de Dario Moreno'nun Fransızca seslendirdiği Atlı Karınca şarkısında ise herşey döner, herşey geriye döner...Bir tek... Bakın şimdi şöyle...

atlı karınca döner,dünya durmadan döner, çiçekler güneşe döner,gurbet yolcusu döner, içer başı döner, ayrılanlar hep döner, yalnız dönmeyen, onu terk eden sevgilisidir, bir haber bile göndermeyen, hiç değilse nerde olduğunu bile bildirmeyen, yoksa o o kalpsiz mi olan, yoksa kalbi elbette dönmeyecek olan sevgilidir.!
Bugün Dario Moreno bana şahane bir yoldaş oldu. Epey yol aldık birlikte elele!!
Mekanları cennet olsun, ne diyeyim?

25 Ocak 2009 Pazar

4 Ay 3 Hafta 2 Gün ve Bükreş

Bu yaz arkadaşımla Bükreş'e gitmiştik. Arkadaşımın oğlu ve eşi Bükreş'te yaşıyorlar. Onlar olmasalar merak eder gidermiydik bilmiyorum. Aslında Romanya ilginç geçmişi olan bir ülke.1989 yılında yaşanan halk devrimden sonra  yirmi dört  yıllık Çavuşesku dikatatörlüğüne son verilmiş,Cavuşesku, karısı Elena ile birlikte tutuklanarak idam edilmişlerdi. 2007 Ocak itibariyle de Romanya Avrupa Birliği'ne girdi.

Romanya uzun yıllar kapalı rejim ülkesi olduğu için çok tanınan bir ülke değil. Gittiğimizde ilk dikkatimizi çeken şey, Bükreş tam bir şantiye şehir görünümündeydi. İnşaat halindeki şehri gezdikçe,geniş bulvarları, büyük parkları, suni gölleri, görkemli meydanları ve devasa binalarıyla şaşırtmıştı bizleri. Hele Çavuşesku'nun kendi ailesi ve akrabaları için yaptırdığı inanılmaz boyuttaki sarayının,Pentagon'dan sonraki dünyanın en büyük ikinci binası olduğunu öğrendik ya merakla gittiğimizde , görünce büyüklüğünden dehşete düştük Böyle zevksiz, mermer bir bina inşa edip, neden oturmak ister ki insan? Üstelik ülkesi borç içindeyken...Halkı yokluk çekerken.. İnanılmaz devasa bir bina. İşte fotoğrafı yukarıda. Buyrunuz!

Şehri gezerken, sanki memleketimizin yirmi yıl önceki haline ışınlanmışız gibi hissettik kendimizi. Ayrıca renksiz, gri bir şehir ve yüzü gülmeyen insanlar. Biz Akdeniz ırkının tam bir örneğiyiz. Gürültücü ve neşeli:) Sanki şehir durmuştu. Sadece biz konuşuyor, gülüyor ve hareket ediyorduk. Sanki onlar hayretle bizi seyrediyorlardı. Bir kaç gün yaşamlarını renklendirdik insancıkların fena mı?Ama bir beş yıl sonra gelirsek Bükreş'e göreceğimiz odur ki muhteşem bir Avrupa başkenti çıkaracaktır ortaya. Hem de bizim mühendisler! Türkler yeni baştan inşa ediyorlar Bükreş'i.

Şimdi gelelim 4 ay, 3 hafta, 2 gün adlı filmimize. Film 1987 yılında Romanya'da geçiyor.  Henüz devrim yapılmamış. Komünist Romanya zamanları. Devrim iki yıl sonra gerçekleşeceğine göre demek ki Çavuşesku rejiminin son yılları. 

Üniversitede okuyan iki genç kız, okul yurdunun aynı odasını paylaşmaktadırlar. Kızlardan biri hamile kalmıştır. Kürtaj yasal değildir. İki kızın yasal olmayan yollardan kürtaj yaptırmak için yaşadıkları trajik durumları anlatan bir festival filmiydi seyrettiğim. Bu film tersninja'da sinema yazarlarının en beğendikleri filmler arasında yeralıyordu. Bulunca filmi hemen alıp seyrettim.

2007 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü almış. Filmin konusu kürtaj. Kadınlar elbette  tek başlarına hamile kalmıyorlar. Ama sorunlarının çözümünde yanlarında erkek arkadaşları yok.Filmde kadınların muhteşem dayanışmaları ile kendi başlarına yaptıkları çabalar anlatılıyor. Yasal olmayan yollar ve gayri sihhi bir ortam. Ders alınacak ve etkilenilecek bir film. Filmin sonundaki yemek sahnesini unutmak mümkün değil.