26 Eylül 2020 Cumartesi
Eylül Ve Yalnız Bir Opera'yı Özlemek
1 Mart 2018 Perşembe
Gülümse...
30 Ağustos 2012 Perşembe
Ey Yolcu, Yolculuk Nereye?
"Yeni bir ülke bulamazsın... Başka bir deniz bulamazsın... Bu şehir arkandan gelecektir." der ya Kavafis... Yol... Gitmek... Söz konusu olunca.... Kavafis bu şiiri benim için mi yazmış acaba diye düşünmeden edemedim gene. Bilmediğim yerlere, tatmadığım lezzetlere, işitmediğim seslere, hissetmediğim duygulara, oburca iştahlıyım ya... Şehrimin garından otobüse binip, otobanda yol almaya başlayınca, çın çın çınladı Kavafis'in bu dizeleri kulağımda... Şair, "Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın... Aynı mahallede kocayacaksın... Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma." diyor şiirinin devamında. Eyvallah! Ne diyebilirim size, Konstantinos Kavafis? Ne yalan söyleyeyim, benim için hiç dert değil. Ben gidince, şehrim de benimle geliyor zaten, merak etmeyin... Ya, dönüp geleceğim şehrim olmasaydı peki? Asıl öylesi fena değil mi? Ömrümün şimdiye kadarını nasıl tükettiysem şehrimde, geri kalanını da tüketir, kocarım bu köşecikte... Bir şeycik olmaz. Mühim olan yola çıkabilme ihtimalinin güzelliğinde. İyisi mi, Kavafis'in başka bir şiiriyle devam edeyim sözlerime... "Dile ki uzun sürsün yolculugun, serüven dolu, bilgi dolu olsun." diyeyim kendime. Sonra aynı şiirin diğer dizeleriyle seslenmeye devam edeyim gene... "Dile ki uzun sürsün yolun... Nice yaz sabahları olsun... Sessiz bir sevinç ve mutluluk içinde... Önceden hiç görmedigin limanlara girdiğin." Bi dakika... Ben Kastamonu'yla ilgili yazı yazmayacak mıydım? Ey! Yolculuğum başka bir yere değil galiba... Evet... Evet... Her yolculuğum aslında kendi içime...
Artık kapatmalıyım bilgisayarı. Beni en mutlu günlerimde bile yalnız komayan, yüreğimin hüznüyle yola koyulmalıyım. İyi ama bu kez memleketimin çok sevdiğim bir şairinin bir şiirini hatırladım. Aziz Türkçem'in en güzel örneklerinden biridir bu şiir... Enfestir!
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. (Murathan Mungan)
Ben yoluma devam ederim etmesine de... Ey Yolcu, Yolculuk Nereye?
11 Nisan 2010 Pazar
Efkarlı Günlerimin Gizemli Şehri
İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana. Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllemeliydim bu acıyı. Zaman her şeyin ilacı olacaktı olmasına da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum… Onlar sabırla bunu aşmamı bekliyorlardı. Viyana iyi gelecekti bana... Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı. Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki biraz da olsa hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler… “Tamam “ demiştim. “Viyana'ya gideceğim."
Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir de benim gibi bir içe kapanma halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde.. Mozart’ın müziği eşliğinde Viyana ile aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü. Şehrin sokaklarında başıboş dolanmıştım. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunuyor, kültürü ve zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Bir yerde okumuştum. Viyana’da iki günden fazla kalmayın diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”u olarak bilinmekteymiş. Gercekten Viyana’nin deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çok Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven hep delirerek ölmüşler… Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark etmiştim.
Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyor. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral de kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret nede metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim. Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydan aynı zamanda . Her köşede bir kafe… Kafeler hareketli... Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için; “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakvermiştim bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istemişti! Ruhum yorgundu. Viyana kahve ve pasta demek ya aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalmıştım. Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış…Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyorum. Viyana önümden akıp geçiyordu. Bir süre insanları seyretmiş, sonra kitabımı açmıştım.
Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı. Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleri ile Viyana’nın gotik mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünmüştüm. İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'da! Ya Viyana'nın anlattıkları? Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi… Kızı Marie Antoinette (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa , pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi ) giyotinle idam edilmesi... Kendisinin de bir suikast sonucu ölmesi.. Orhan Pamuk İstanbul’u anlatıyordu. Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları gezmiştim. Ne ihtişam. Ne şaşaa! Kraliçe Sisi’nin o meşhur tablosu hep gülümsüyordu. Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi, sanki Sisi’nin gölgesi de benim peşimi bırakmıyormuş gibi gelmişti bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişlerdi. Her yerde karşıma çıkıyordu. Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını koklamıştım fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap almıştım nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene.. Uçaktan son kez şehre bakmıştım. Demiştim ki, "Hoşça kal Viyana ! Efkarlı günlerimin gizemli şehri !"
17 Şubat 2010 Çarşamba
Kitap Hastalığı Diye Bir Şey Var Mı?
1 Şubat 2010 Pazartesi
Roma'dan Selamlar Sevgili Okur! Hastasıyııımmm!
1 Nisan 2009 Çarşamba
Yol... Yola Çıkmak... Yolda...
Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarıyla çok sevdiğim yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece baktım. Bakıştık öylece uzaktan. Bugün yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım. Kitabı elime aldığımda, Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli,tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı bugün aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.
Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim.Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir.Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim,yola koyulabilirim,yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.
"Gezginler, şairler ve yalancılar,işte aynı anlama gelen üç sözcük!"
Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim"... Yalan değil ki... Her şey kitaplarla mümkün!!
20 Mart 2009 Cuma
Çocuk Olsam Beleklere Belensem
Belek, Marmaris gibi on binlerce yılda oluşmuş doğal bir koyda veya Kapadokya gibi milyonlarca yılda oluşmuş olağanüstü harikalar arasında yada Bodrum gibi daha önceleri medeniyetler beşiği olmuş bir yerde değil de bataklık, balçık ve ormanlık bir arazi üzerine kurulmuş. Yani mevcut bir güzelliğin üzerine inşa edilmemiş de, ortada böyle bir yer yokken 80’li yıllardan sonra kurulmuş. Çabuk gelişmiş,altyapısı iyi programlanmış,iyi politikalar uygulanmış ve yurt dışı tanıtımı iyi yapılmış. Türkiye ilk golf merkezi Belek’te kurulmuş.
Önceleri her şey plan dahilinde ilerlerken, basiretsiz müteahhitlerin el atmasıyla ve yerel yönetimlerin hırsları sebebiyle,iğrenç renklere boyanmış villalar,yazlıklar,yan yana dizilmiş siteler, oteller mantar gibi çoğalmaya başlamış. Böylece bir ulusal kaynağımızın da kıymetini bilemez ve koruyamaz olmuşuz. Yol üzerinde sayısız “Satılık villa”, “for sale”, “kiralık yazlık” tabelaları görmek mümkün.
Memeleketimizdeki bu başıbozukluğa kim dur diyecek merak ediyorum doğrusu. Şimdi ben bu dert edinmemle, bu akşam nasıl eğlenebilirim? Mümkün mü? Bu durumda dikkat çekiyorum ve neden hüzünlü görünüyorsun diye sorduklarında ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Of, işte böyle…
7 Şubat 2009 Cumartesi
Bir Kızkardeş Kaçırması
Bugünü kardeşime ayırmıştım. Ama henüz haberi yoktu onun. Şimdi olacaktı işte. Arabama bindim. Telefonu çevirdim. Telefon uzun uzun çaldı. Bazen sabırlıyımdır. Bekledim. Karşıdan uykulu bir ses: “Hayrola abla? Sabah sabah! Rüyanda beni mi gördün?” dedi. Hahha! “Evet canım!Haydi hazırlan,İstanbul’a gidiyoruz!” Bu kez uykudan yeni uyanmış şaşkın bir ses: “Nee!Gerçekten mi? Ne zaman? Hemen mi? Yolda mısın? Gerçekten mi? Ama çocuklar uyuyorlar.”
Minik kardeşim benim. Aramızda onüç yaş var. Evin tekne kazıntısı. Üç kardeşin en küçüğü.
Doğduğu zaman ne kıskanmıştım. Hiç unutmam. Onüç yıl evin tek kızı olacaksın. Sonra bir bebek gelecek eve. “Papucun dama atıldı” diyecek herkes. Ben de ne olduğunu anlamıyorum ama fena bir anlama geldiği belli. Gizli gizli ağlıyorum odamda. Onüç yaşında bir kız nasıl anlamaz bu deyimi değil mi? Saf bir şeydim ozamanlar. Şimdikiler gibi değildim ki! Sonra nasıl sevdim ama. Aramızda çok yaş var. O küçük, ben genç kızım. Kız arkadaşlarım geliyor eve. Kardeşim de meraklı tabii. Hep bizimle. Herşey konuşuyoruz arkadaşlarımla kardeşimin yanında. Ozamanlar için belki annelere söylenmemesi gereken konular. Platonik aşklar, gizli içilen sigaralar falan. Hep sır tutmuştur. Bana kızdığında şantaj konusu bile yapmaya tenezzül etmemiştir. Öyle dosttur. Halen de öyledir. Eee! İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye boşuna söylememişler. Minnet duyarım herzaman annemle babama. İyiki doğmuş kardeşim. İyi var!
Kardeşim öğretmendir. Evlendi. İki çocuğu var. Onbeş günlük tatil oldu ya. Çocukları ile yapacaklarını planladı. Öyle hayaller kurdu ki. Kardeşiz ama huylarımız hiç benzemez. Mesela o çok planlı, programlı, ağır, tertipli, kurallı bir hanım. Sanki o abla ben kardeş. Ben de o kadar günübirlikçi, anlık programlı, hiperaktiv,her tarakta bezi olan, dağınık biriyim. Okadar farklıyız yani okadar. Ama fena mı bak,böyle günübirlikçi abla olmasa nasıl kaçacaktı benimle İstanbul’a! Oturup planlayana kadar tatil bitti işte. Yoo! Aslında planlarını gerçekleştirirdi de yeğenlerim hasta oldular ikiside. Hemde neredeyse tüm tatil boyunca. Evden kafalarını çıkaramadılar dışarıya. Nasıl sıkıldı kardeşim. Nasıl bunaldı. Sonunda inanılmaz birşey kurdeşen döktü. Sahiden. Dün gece vücudunda döküntüler olup doktora gittiğini söyleyince, tamam dedim eşime,müsadenle ben yarın bir el atmalıyım benim küçüğe. Dayanamam! Işte bu nedenle bu planı yaptım ve kardeşimi kaçırdım evinden. Kocası , sevgili eniştem alışıktır arada kardeşimi kaçırmama ve çok da severiz birbirimizi ses çıkarmaz bana. Baksın bir gün çocuklarına aaaa yeter ama !
Ben Değirmendere’de oturuyorum. Köyde. Kardeşim İzmit’te.Şehirde. Aramızada arabayla onbeş dakika var. Eee! İzmit’e kadar tek başına olmaz ki. Bir yoldaş bulmalıyım yanıma.
Elimi attım torpido gözüne. Dağınık cd ler arasından birini çektim. Baktım. Bugünkü şansıma, yoldaşım Timur Selçuk. Uzun zamandır dinlememiştim. Hemen cd çalara koydum. Ahh ! Nasıl özlemişim. İlk şarkı Ayrılanlar İçin.. “Yollarımız burada ayrılıyor. Artık birbirimize iki yabancıyız. Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa da, Her şeyi evet herşeyi unutmalıyız.”Hımm! Olmadı bu şimdi sabah sabah heyecanlı ruhuma uygun düşmedi.
4 Şubat 2009 Çarşamba
Dario Moreno - Deniz ve Mehtap
Dario Moreno şarkıları beni çook eskilere götürdü. İlk gençlik çağlarıma.. Ama şarkıları artık bir klasik. Dario Moreno şarkılarını günümüzün gençleri de çok iyi bileceklerdir.
Dario Moreno 1921 de İzmir’de doğar. Babası erken ölünce dört çocuğu olan annesi Madam Roza, Moreno’yu yetimhaneye yerleştirir. Zor geçen yıllardan sonra bir avukat yanında çalışır, Fransızca ve gitar öğrenmeye gayret eder.Müziğe büyük tutkusu vardır.
2. dünya savaşı zamanında askerliğini yaptığı Akhisar Orduevi’nde şarkı söylemeye başlar. Söhretinin asıl parladığı yer İzmir Palas Oteli olacaktır. Fransa’da meşhur olur. Hatta otuzun üzerinde film çevirir. Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu Dario Moreno’nun şarkılarına Türkçe söz yazarlar. 1968 de kalp krizi sonucu vefat eder. Dario Moreno bir zamanların , hani Lavanten, Rum,Yahudi ve Türklerin bir arada yaşadığı zamanların şarkıcısıdır.
Dario Moreno’nun seslendirdiği, sözlerini Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı “Deniz ve Mehtap” şarkısı en tanınmış şarkılarından biridir. Terk eden bir sevgilinin arkasından söylenen Dario Moreno'nun kendine has sesi ve harikulade müziği ile beni kendimden geçiren bu şarkının sözlerini biraz hatırlamak isterim. Bu şarkı sözü değil sanki bir öykü:
Sözlerini Erkan Özerman’ın yazdığı “Hatıralar Hayal Oldu” şarkısında ise Dario Moreno gene giden sevgilinin arkasından seslenmektedir. Bu şarkının sözleri de şöyledir:
atlı karınca döner,dünya durmadan döner, çiçekler güneşe döner,gurbet yolcusu döner, içer başı döner, ayrılanlar hep döner, yalnız dönmeyen, onu terk eden sevgilisidir, bir haber bile göndermeyen, hiç değilse nerde olduğunu bile bildirmeyen, yoksa o o kalpsiz mi olan, yoksa kalbi elbette dönmeyecek olan sevgilidir.!
25 Ocak 2009 Pazar
4 Ay 3 Hafta 2 Gün ve Bükreş
Şehri gezerken, sanki memleketimizin yirmi yıl önceki haline ışınlanmışız gibi hissettik kendimizi. Ayrıca renksiz, gri bir şehir ve yüzü gülmeyen insanlar. Biz Akdeniz ırkının tam bir örneğiyiz. Gürültücü ve neşeli:) Sanki şehir durmuştu. Sadece biz konuşuyor, gülüyor ve hareket ediyorduk. Sanki onlar hayretle bizi seyrediyorlardı. Bir kaç gün yaşamlarını renklendirdik insancıkların fena mı?Ama bir beş yıl sonra gelirsek Bükreş'e göreceğimiz odur ki muhteşem bir Avrupa başkenti çıkaracaktır ortaya. Hem de bizim mühendisler! Türkler yeni baştan inşa ediyorlar Bükreş'i.
2007 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü almış. Filmin konusu kürtaj. Kadınlar elbette tek başlarına hamile kalmıyorlar. Ama sorunlarının çözümünde yanlarında erkek arkadaşları yok.Filmde kadınların muhteşem dayanışmaları ile kendi başlarına yaptıkları çabalar anlatılıyor. Yasal olmayan yollar ve gayri sihhi bir ortam. Ders alınacak ve etkilenilecek bir film. Filmin sonundaki yemek sahnesini unutmak mümkün değil.































