13 Temmuz 2010 Salı

Arnolfini ve Karısı


Şebnem İşigüzel’in Sarmaşık adlı romanında bir ressamdan ve bir tablosundan çok söz edilir. Özellikle ilk bölümden başlayarak, roman içinde sık sık adı geçecektir. Romanın kahramanı Ali Ferah çok tanınmayan bir ressamdır. Renkkörü hastalığına yakalanır. Ali Ferah evinden dışarıyı seyrederken, daha önce bir tesadüf karşılaşma sonucu adının Sedef olduğunu öğrendiği kadın ve kocasını , karşı pencerelerden birinde görür. Kitapta şöyle yazar: “Sedef, Jan Van Eyck’in en meşhur tablosundaki; hani şu solgun yüzlü, bir adamla el ele tutuşmuş poz veren,arkalarındaki yuvarlak aynada da tabloyu yapan ressamı gördüğümüz, perspektif ve işçilik harikası resimdeki o mahçup kadın gibiydi”

Herkeste benim gibi merak var mı bilmiyorum ama kitabı okuduğumda konu olan bu ressam ve tablosunun,yazarın bir hayal ürünü mü yoksa gerçek mi olduğunu çok merak etmiştim. Hemen sanal aleme daldığımda görmüştüm ki gerçekti. İşte meşhur tablo buydu.

Yazar bu bölümde ressam ve tablosu hakkında yazmaya devam etmiş: "Resmin adı "Arnolfini ve Karısı"dır. Arnolfini, Brugge'ye yerleşmiş İtalyan bir tüccardır ve bu tablo,resim tarihine özel hayatı konu alan ilk örnek olarak geçmiştir.Bu resmi bana Sedef'in yeşil olduğunu düşündüğüm elbisesi ve gebeliği hatırlattı. Hoş,bizim Arnolfini bapırıp çağırmasa, karısıyla el ele tutuşup bana doğru, karşı apartmanın penceresinden onları izleyen portre ressamına doğru gülümseyerek baksa, o mutluluk resmindeki gibi görüneceklerdi." Kitap tam bir tesadüfler yumağıdır. Öyle ki pek çok tesadüfi olayın insanları ve yaşamlarını nasıl bağladığı kitap okudundukça görülecektir.

Yazarın da dediği gibi Jan Van Eyck'in, Arnolfini ve Karısı tablosu, tablo resim sanatının nadide örneği olarak kabul ediliyor. Tablo hakkında yazılanlar araştırıldığına, ressamın çizdiği her bir objenin ayrı ayrı anlamlandırıldığı görülüyor. Ayrıca dikkatli gözle bakılmazsa farkedilmeyen ayrıntıları öğrenmek mümkün olabiliyor. Mesela, resmin orta yerinde bir ayna görülüyor. Çok dikkat edilirse , bu dışbükey aynada hem Arnolfini ve karısını, hem de ressam Jan Van Eyck'i görmek mümkün. Ayrıca aynanın üzerinde de bir yazı vardır. Bu yazıda da "Jan van Eyck buradaydı. 1434" diye yazmaktaymış. "Sarmaşık"ı okudukça, bu tablo ve yazı ile ilgili ilginç bir tesadüfi durum söz konusu olacaktır.

Filmlerde konuk sanatçılar vardır ya, bu romanda da Jan van Eyck ve Arnolfini ve Karısı dışında, Milan Kundera, Van Gogh, Picasso da konuk sanatçılarımızdır. "Sarmaşık" romanı sayesinde, resim sanatından hiçbirşey anlamayan ama tabloları seyretmeye bayılan ben, ünlü bir ressamı, en ünlü tablosunu ve tablonun hikayesini öğrenecektim. Sadece sinema değil, kitaplar da hayatı eşşiz kılar öyle değil mi? Peki ya tablolar?

O zaman bir blogtan okuyup not ettiğim, aşağıdaki cümleler ile yazıma nihayet vereyim:

"Sınırları son derece belirgin bir dünyanın bile tamamını görmek için bir hayat süresi yetmezken, ucu bucağı belirsiz, sınırları sonsuza dek uzanıyormuş hissi veren sanat dünyalarını nasıl sığdıracağız bir ömre? Okuyamadığımız kaç kitap, seyredemediğimiz kaç film, bakamadığımız kaç resim, kaç fotoğraf kalacak geride?"

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ey Bilim Ve Sanat! Herşeyi Hayata Dönüştüren



Carl Sagan'ın Kosmos adlı kitabını okumaya başlamıştım. Okudukça yazarı merak ettim. İşte yukarıda fotoğraftaki kişi Carl Sagan. Şimdiki hali bu zannetmiştim. Yoo.. Değilmiş. Carl Sagan 1934 de doğmuş, 1996 ölmüş Amerikalı bir gök bilimci. Astrobiyoloji denilen evrende yaşam olup olmadığını inceleyen bilimin en tanıdık isimlerinden biri. Astrobiyoloji benim gibi hayalperest bir bünyeyi kışkırtan bilimlerden en önemlisi. Keşke okuldayken dersler, böyle popüler insanlar tanıtılarak anlatılabilse öğrencilere.. Ne sıkıcı gelirdi o vakitler dersler... Anlatılsaydı şöyle.. Düşünsene.. Bizim şu anda bildiklerimizi bundan 1000 yıl önce tahmin edebilir miydi hiç kimse? Dünyanın tepsi gibi olduğunu düşünenler yuvarlaktır diyenlere inanmışlar mıydı? Nerdeee? Neyse.. Bu uzun bir mevzu.. Girmek istemiyorum derinlemesine.. Benim söylemek istediğim ise... Bak şimdi... Carl Sagan'ın yazdığı Kosmos adlı kitabı okumaya başladım. Okudukça aklıma ne geldi biliyor musun? Murathan Mungan'ın o güzeller güzeli Bir Yalnız Opera adlı şiiri... Offf... Ne şiirdir ama? Sana bir şey söyleyeyim mi? Bir şey itiraf edeceğim. Murathan Mungan'la keşke bir akrabalığım olsa diye hep düşünmüşümdür. O kadar severim şiirlerini ve yazılarını. Çok tuhaf. Romanları beni çok sarmamıştır ama.. Doğruya doğru yani ne yalan söyleyeyim. Belki benim dikkat dağınıklığım ve hiper aktivitem yüzündendir. Bilmiyorum ki... Çünkü öykücüyümdür ben. Her roman beni sarmaz. Uzun olunca çabuk sıkar. Ama şiirlerinin var ya... Hastasıyımdır. Hele Bir Yalnız Opera! Bir şahaserdir bana göre. Neyse...



Kozmos'u okuyordum. Kozmos, olmuş ya da olacak herşey, kaosun karşıtı bir kelime. Düzen içinde bir evren. "Evreni oluşturan canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir." diye açıklanmış. Heyecan uyandıran bir anlamı var anlayacağın. Fazlaca gizem var içerdiği. Binlerce yıldır yapılan keşiflerle neler bulmuş insanlar... Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var? Of! Bunları düşünmek bile ne kadar heyecan verici. Mesela düşünsene Güneş'ten dünyamıza ışık sekiz dakikada geliyormuş. Demek ki Güneş dünyamızadan sekiz dakika uzaklıkta... Bu bizim güneşimiz... Evrende yüz milyar kadar galaksi, her birinde de yüz milyar yıldız var. Bir o kadar da gezegen olmalı. Bu kadar sayı insanın başını döndürüyor. O halde bilmediğimiz başka canlılar neden olmasın ki?

İşte kitabı böyle ilgiyle okurken.. okurken... Bazı yıldızların örneğin Güneş'in mesela tek başına olduğunu okurken.. Oysa çoğu yıldızların grup halinde kalabalık halde olduklarını okurken... Sonra aslında sistemlerin çift olduğunu, iki yıldız birinin yörüngesinde dolaşır diye okurken... Bazı genç yıldızların parlayarak göründüklerini, bazılarının kararsızca yanıp söndüklerini, kimisinin çılgınca, edalı edalı dönüp durduklarını okurken.. Mavi yıldızların genç ve kızgın, sarı yıldızların ise orta yaşlı, kırmızı yıldızların ise çok yaşlı ve ölgün olduklarını okurken... Bazı çift olması gereken yıldızların, birbirlerinin öylesine yakınından gelip geçtiğini ama gelip geçerken aralarında kalan toz bulutundan birbirlerini görmeyi beceremediklerini okurken... İşte tam burada.. Murathan Mungan'ın Bir Yalnız Opera adlı uzun şiirinin şu dizeleri aklıma geldi birden...

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?



Şimdi biliyorum ne ilgisi var okuduklarınla bu şiirin diyeceksin... Ne bileyim? İnsan okurken aklına neler gelecek bilemiyor ki... Hafıza tuhaf bir kutu... Şaşırtıyor insanı... Zaten bu şiirin sonuna doğru Murathan Mungan'da şöyle diyor:

"Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?"

Şiirin ilerisinde gene yıldızlı dizelerle devam ediyor:

"ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren" İşte şiir böyle bitiyor.



Çok güzel bir şiir değil mi? Aslında çook uzun tabii.. Bu dizeler aynı gökyüzündeki yıldızlar gibi toz bulutuna karışmayıp yüreğime takılan bölümleri... Heyy.. Acaba Carl Sagan bu yazdıklarımı görse ne derdi ki? Kitabını okumaya başladım ve aklıma bu şiir geldi ya hani... Şimdi kitabı tekrar elime aldım az önce.. İçindeki okumadığım bir bölümü açtım rastgele... Yoo.. Burada kesmeliyim bu yazıyı... Kesmeliyim inan ki.. Bilim hakkında kitap okumaya başlıyorum, konuyu sanata şiire getiriyorum. Fakat düşünüyorum da Carl Sagan bilseydi bu yazdıklarımı kızmazdı. Bilakis sevinirdi. Zaten popüler bilimin baş temsilcilerinden biriymiş kendisi. Contact adlı kitabı filme bile çevrilmiş. Bilim ve sanat iç içe işte. Daha ne olsun. Şiirin son dizesini değiştirsem... "Ey bilim ve sanat... Herşeyi hayata dönüştüren" desem peki... Off... Bu kez Murathan Mungan kızar mı bana sence? Kızmaz... Kızmaz... Kızarsa derim ki: "Ne yapayım, içimden böyle geldi!"

11 Temmuz 2010 Pazar

Körlük'ün Yazarı Jose Saramago Geçtiğimiz Haziran Ayında Dünyamızdan Göçtü.


1998 Nobel edebiyat ödüllü, Portekizli yazar Jose Saramago’nun Körlük adlı romanını geçen yıl okumuştum. Romanın sinemaya uyarlandığını duyunca, merakla filmin gelmesini bekliyordum. Daha önce okuduğum Patrick Suskind’ın Koku romanının filmini seyrettiğimde, filmi bana o kadar büyüleyici gelmişti ki, Koku adlı filmi tekrar tekrar seyrettiğimi biliyorum. Acaba Körlük romanının filmi de bana aynı duyguyu verebilecek miydi ?
Şehirde araba kullanmakta olan bir kişi durup dururken kör olur. Şehirde kör olan insanların sayıları artmaya başlar. Şaşkın durumdaki siyasi otorite, körlüğün bulaşarak yayılmasından korktuğu için görmeyen insanları  bir  akıl hastanesinde karantina altına alır. Kesinlikle dışarıya çıkmalarına izin verilmez. Yiyeceklerini ve ihtiyaçlarını dışarıdan göndermeye çalışırlar. Bir süre sonra görmeyen insanların sayısı çoğalır ve doktorun karısı hariç tüm şehirdeki insanlar kör olurlar. Doktorun karısı, kendisinin de kör olduğunu söyleyerek,  karantinadaki kocasının yanında kalmıştır. 

Gören insanların, karantina altındaki kör hallerinin takipçisi oluruz. Ve sorgulamaya başlarız... Acaba evrensel değerler özümüzde mevcut mu?  Herkesin kör olduğunu bilsek, kimsenin bizi görmediğini varsaysak nezaket, temizlik, hijhen gibi yazılı olmayan kurallar  umrumuzda olmaz mıydı? Acaba kendimizi hep başkalarına göre mi tanzim ediyoruz? Kanunlar olmasa, güç dengeleri nasıl oluşur? Despotik düzenler anarşi doğurur mu? Hayatta kalma içgücüsü, zülüm, istismar adaletsizlik  insana neler yaptırır? Ve elbette umut her  zaman vardır. 

Portekizli, 1998 Nobel ödüllü yazar Jose Saramago'nun kitabını, ve kitaptan uyarlanan filmi hararetle tavsiye ederim. 



Bazen cinsiyet konusunda alıngan olduğum hissine kapılırım. Yok yok galiba epeyce alınganım. Misal,bu filmde yazar, görme duygusunu kaybeden insanların psikolojik profilini çıkarmayı bir kadın gözünden yapmayı tercih etmiş. Görmeyenlerin durumunu bir kadının gören gözlerinden izliyoruz. Buraya kadar çok güzel. Ama filmin devamında, gören kadının güçlü olması ve iktidarı ele geçirmesi gerekirken, gözü kör olduğu halde elinde silahı olan adamı iktidara geçiriyor yazar. Bukadar mı beceriksiz olur bir kadın?

Aslında burada tabii ki -sanırım(!)- bu durumun cinsiyetle bir ilgisi yok. Gören kişinin yeti eksikliği aşağılanıyor ama ben gören kişi kadın ve yetersiz profil çizildiği için biraz alınıyorum.

Herkes kör iken senin gözün cadı gibi görecek ve çaresiz kalacaksın. Olacak şey mi ? Ama yazarın asıl vurgulamak istediği de bu belli. Demek ki sadece görmek yeterli değil. Demek ki gözün görse de gerekli becerin yoksa, kabiliyeti olup eline güç geçiren bir kör senin yerine iktidarı eline geçirebilir. Vurucu olan da bu zaten!



Doktorun karısının gözleri, film boyunca o kadar trajediler görüyor ki, filmin sonunda herkes görmeye başlarken, bu kez kendisinin kör olacağını düşünüyor. Aslında toplumsal, ahlaki, siyasal yapılara tersinden bakmakta fayda mı vardır acaba? Sorgulatan ve düşündüren bir kitap ve film.

Doğrusu ben öncelikle kitabı okuduğum için memnunum. Hem okuduğum kitabın sinema perdesinde şekillendiğini görmek hoşuma gitti. Hem de özellikle Körlük adlı filmin, kitabı okunmadan tam anlaşılabileceğini düşünmüyorum. Bence kitabını okumuş olmam filmin seyrini daha kolaylaştırdı .

Geçen yıl satın alıp okumadığım kitaplar arasında Jose Saramago'nun Görmek adlı kitabı duruyor. Umarım, yakın zamanda film seyretmekten fırsat bulur ve bu kitabı okurum . Çünkü sinema, galiba kitaplarımın papucunu dama attı son günlerde!

9 Temmuz 2010 Cuma

Lezzetli Bir Aşk Hikayesi

Şimdi içimden şahane bir aşk hikayesi anlatmak geldi. Öyle bir hikaye ki, iki aşık yanyana geldiler mi, göze şenlik, dile lezzet, yaşama şevk veren cinsinden.. Harikulade bir ikili.. Bilmiyorum ki, başka iki şey bu denli birbirine yakışabilir mi? Düşünüyorum da eşleri benzerleri yok gibi!

Bak şimdi... Oğlan bizim buralardan... İzmit'li... Yağız mı yağız, yiğit mi yiğit bir delikanlı... Yusyuvarlak, tostoparlak bir beden... Yooo, sakın şişman zannetme... Değil, değil... Yakışıklı mı yakışıklı... Sadece tamam, biraz iri kıyım, kallavi... Olsun... Yakışır delikanlıya, öyle değil mi? Ah, nasıl gevrek gevrek güler... Eğer gevrek sıfatını bulmuşlarsa dilbilimciler, inanıyorum ki bizim delikanlıyı görüp karar vermişler... O kadar bizimkine uygun bir sıfat ki bu, o kadar olur yani! Ya o kirli sakalı! Of! Sanki suratına susam serpmişler... Bu kadar mı yakışır sakal delikanlıya? Az sakallıysa az susamlı, çok sakallıysa çok susamlı desen hata olmaz ki, haklısın, de vallahi... Eğer bana sorarsan, yakışanı çok susamlı derim ben! Adı mı ne? Tamam, söyleyeceğim.... Simit! İzmit'in meşhur yakışıklı jönü Simit elbette!


Kız ise Rize'li...Bir Karadeniz dilberi... Bir fizik var kızda, nasıl anlatsam? Hani denir ya 90-60-90 ölçülerinde... Bir etek giydi mi altına kırmızı beyaz çizgilisinden... Bir duruş, bir alım, bir eda... Yanar ona elini süren... İnanılmaz güzelliktedir haspa! Fizik harika tamam... Ya kimya? Esas kızımızın hüneri, Karadeniz usulü demlenmiş olmasıdır, dikkat etmeli... İhmal etme, önce alt kattaki suyu kaynat, kız üst katta dinlenirken... Bir gerilsin, bir serpilsin şöyle buhardan.. Ohh!.. Sonra korkmadan sıcak suyu boca ettimiydin kızımıza, bırak kalsın bir süre demlensin sıcak suda... O kadar güzelleşir! İşte o güzel fiziğe ruh katan, asıl bu kimyadır... Başka hiç bir şeyde olmaz onun lezzeti. Adı ne mi? Çay tabi ki, çay... İnce belli bardakta demli bir çay... Başka ne olacak ki?

İşte bu yazdığım dillere destan Çay ile Simit'in aşk hikayesidir. İkisinin birlikteliği şahane bir lezzet verir. Hele arada yanlarında, ikisinin de en yakın arkadaşı, memletimin gözde akça pakça dilberi Ezine'nin Beyaz Peynir'i varsa... Offf! Bu üçlünün nefasetinden çıldırırsınız valla!..

8 Temmuz 2010 Perşembe

Bu Gece Gene Hayal Etme Gecesi

Hiç Miraç hakkında düşünmüş müydün? Miraç hadisesi bana fantastik, bilimkurgu bir film anlatımı gibi gelir. Günümüzün edebiyat, sinema ve çizgi roman evreninde hayal edilerek anlatılan sayısız kitap ve filmin varlığından haberdarız. Temelinde insanoğlunun kendilerine bahşedilen hayalgücü ve yaratıcı dehası ile ortaya konulan yapıtlardır herbiri... İşte günümüzden neredeyse 1400 sene evvel, Peygamberimizin anlattığı Miraç hadisesi en mükemmel anlatımdır bana göre. Dinlemeye doyamam. Bak şimdi... Arabi aylardan Recep ayının 27. gecesidir. Hz.Muhammed'in peygamberliği bildirilmiş, Hicret'ten de yaklaşık bir yıl öncedir. Muhammed Peygamber, Kabe'de amcasının kızının evinde uyumaktadır. Gece Cebrail melek yanına gelir, küçük bir operasyonla Peygamber'in göğsünü yarar ve kalbini zemzem suyu ve nur ile yıkar. Kalbinin içini iman ve hikmetle doldurur.

İslam'da üç kutsal mescid olduğu kabul edilir. Biri yeryüzünde yapılan ilk mabed, müslümanların kıblesi olan Beytullah yani Kabe'dir. İkincisi Müslümanların ilk kıblesi olarak bilinen Kudüs'teki, Kudus Cami yada Mescid'i Aksa'dır. (en uzak anlamına gelen mescid-aksa'nın,kabe'ye uzaklığı o zamanlar 1 aymış). Üçüncüsü de Medine'de Peygamber Muhammed'in kabrinin bulunduğu cami olan Mescid-i Nebi camiidir.

Melek Cebrail'in, Peygamberimizin kalbini nurla parlattığı gece, ilginç hadiselerle doludur. Kimileri tarafından uçan at olarak rivayet edilen, ama günümüzün zengin bilim kurgu dünyasında herkesin kendi hayalinde kurgulayabileceği, Burak adında bir vasıta verilir Peygamberimizin hizmetine. Kimbilir belki de bir nevi ışınlanma aletidir bu. Zira biraz sonra anlatacağım Mirac hadisesinde okadar fazla yere ve uzaklıklara gitmiştir ve görüşmeler yapmıştır ki döndüğünde yatağının hala soğumamış olduğu söylenmektedir. Miraç hadisesinde, zaman ve mekan kavramlarının insanın hayal gücünü oldukça kışkırttığı söylenebilir.

Peygamberimiz önce Kudus'e Mescid-i Aksa'ya götürülür. Bir aylık mesafeyi bir andan daha kısa sürede katetmiştir. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılanır ve görüşme yaparlar. Hz. Peygamber imam olur ve hepbirlikte namaz kılarlar. Sonra yanında melek Cebrail'le birlikte, gene Burak adlı araçları ile göğe yükselmeye başlarlar. Miraç'ın Arapça anlamı zaten yükselmek, yukarıya çıkmak demektir. Kat kat göğün katlarını dolaşırlar. Bu gezi Sidretü'l Müntena denilen, son sınıra gelinceye kadar devam eder.

Burdan sonra hem melek Cebrail hem Burak daha öteye geçemezler. Başka bir binek, Refref adında bir vasıta ile Peygamberimiz diğer tarafa geçer. Anlatılanlarda ne zaman vardır, ne mekan ne de yön... Peygamberimiz kaza ve kaderi yazan kalemin sesini duyar önce. Sonra Cennet ve niğmetlerini, Cehennem ve azaplarını gösterirler kendisine. Sonunda büyük an gelmiştir. Yüce Allah'ın huzuruna kabul edilir. Kendisine ümmetinden Allah'a şirk koşmayan herkesin Cennet'e gireceği müjdelenir, Bakara suresinin son ayetleri verilir ve beş vakit namaz farz kılınır. Sonra yeniden Refref ile Son Sınır'a gider, oradan Burak'la Kudüs'e ve oradan da Mekke'ye döndürülür. Ertesi gün olanları anlatır. Çoğu insan inanmaz Peygamberimize. Ozamanın şartlarıyla düşünsene, Mekke'den Kudüs'e bir ayda gidiliyorken, Peygamberimiz bir gecede nerelere gittiğini söylemektedir? Bu nasıl bir hayal gücüdür? Her insanın hafsalasının kolay alabileceği bir durum değildir ki! Hele bir de günümüzden 1400 sene önce olduğu düşünülürse.

Daha sonra din bilginlerinin bir kısmı Miraç olayının uyanıkken ama yalnız ruhla gerçekleşmiş olabileceğini, bazıları ise hem ruh hem de bedenle olabileceği yönünde düşüncelerini bildirmişler. Her iki şekilde de olabilir. Ama şunu biliyoruz ki Recep ayının 27. gecesi Miraç hadisesi gerçekleşmiştir. Peygamberimiz bunu anlatmıştır. Müslümanlar için kutsal bir gecedir. Bizim dinimiz hayal ettirmeyi ve hayal edenleri seven bir dindir bence. Peygamberimizin anlattıklarını düşünsene... Şahane değil mi? Bence gene bu gece hayal etme gecesi... Ne istiyoruz, neyi arzuluyoruz bir düşünmeli... Hatalarımız neler gözden geçirmeli... O halde bu gece dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet... Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet.. Bir de lütfen, bolca hayal gücü lütfet!" Amin!

1.fotograf- Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.

Köyde Hobi Durumları



Dün gene yollardaydım. Okadar uzun yol katettim ki, aracımdaki müziklerin hepsini dinledim, bitirdim. Bir müzik dükkanı görünce aracımı kenara çektim. İçeriye girdim. Amacım müzik cd lerine bakmaktı. Dükkanın girişinde film cd lerini görünce ilgimi çekti. O tarafa yöneldim. Film tezgahlarının aralarında dolanırken bir müzik duydum. Kulak kabarttım. Bu merhum Zeki Müren’in Bir Demet Yasemen adlı eseriydi. Söz yoktu. Sadece müzikti. Kendimi tutamadım müziğin ritmiyle sallanmaya ve şarkıyı mırıldanmaya başladım. Dükkandaki insanlar bana bakıyorlardı. Aldırmadım. Filmlere bakıyorum, özlediğim bir müziği dinliyorum ve müziğin ritminde olduğum yerde usulca dans ediyorum. Anlayacağın anormal bir şey yoktu. Bir ara durdum. Yanıma ne söylemek için geldiğini anlayamadığım görevliye, ne söyleyeceğini beklemeden, bu müziğin ne olduğunu sordum. Elime Piyano ile Türk Müziğinden Seçmeler diye bir cd koydu. Dondum. Piyano mu? İnanmıyorum! Durdum. Birden kendimi eski günlerimde buldum:

Ne benim ne de eşimin ailesinde kimse müzik enstrümanı çalmayı bilmiyordu. Oğlumun müzikle ilgilenmesini, bir müzik enstrümanı çalmasını çok arzu ediyordum. Köyde yaşıyorduk. Çocuk aileden görmemiş, konservatuara da gitmeyeceğine göre, biraz bir şeyler öğrensin, başlangıç yapsın, sonra merak ederse, kendisi enstüruman çalmayı geliştirsin diye düşünüyordum. Öyle aman da iyi hoca bulalım, ağır eğitim alsın diye bir derdim yoktu. Keyfine göre takılsın. Yaşamına müzik,sanat girsin. Hayatı renklensin yani, amacım oydu. Düşündüm. Ailelerimizde olmadığı gibi, arkadaşlarımızın çocukları da herhangi bir müzik enstrümanı çalmıyorlardı. Biri hariç. Bir arkadaşımın kızı hem piyano dersi alıyor hem de baleye gidiyordu. İşte şimdi neden kendimi birden o günlere ışınladım biliyor musun? İşte bu dinlediğim piyano ile müzik cd si yüzünden.


Bak şimdi... Piyano bana hiç pratik gelmez. Bir kere pahalı bir alettir. Taşınması zordur. Her yere sığmaz. Kimin evinde piyano varsa, salonun bir kenarında durur. Çocuk alıp odasına götüremez. Hep umuma açık yerlerde çalmak zorunda kalacaktır. "Haydi bugün arkadaşlara gidiyoruz, eğlenecez, ben çalayım arkadaşlarım söylesinler," diyemez. Çünkü alıp sırtına götüremez. Kendinden başka kimsenin evinde piyano yoksa, sadece kendi evinde çalacaktır.Ne yazık ki bizim köyde, tanıdığımız başka kimsede piyano yoktu. Bu ne kadar can sıkıcı bir durumdur. Oysa gitar çalsın, keman çalsın hadi olmadı yan flüt çalsın kardeşim. At çantana dağda çal, bağda çal. Arkadaşlarınla tatile giderken götür yanında, deniz kenarında mehtaba karşı çal, komşuna geçecen al yanına, gene çal. Pratik olacak bir kere öğrenilecek alet. Yok ama, amaç edinmişsindir illaki piyano çalacağım diye, ya da yeteneklisindir, tamam o zaman, öpüpte başına koy. Lakin köy çocuğusun ve senden başka kimsede bu aletten yoksa, bence sana da gerek yok. Pratik ol, keyfine bak öyle değil mi? Neyse ki bizim çocuk piyano da piyano diye tutturmadı. Efendi efendi gitar istedi. Bir hoca tuttuk. Öğrendi. ( Bu konu başlı başına bir ayrı hikaye:) Hem de keyifle. İzciydi yurt içi yurt dışı kampına götürdü. Öğrenciydi evine, arkadaşlarına götürdü. Her toplaşmada bir renk katar, bir canlılık ve farklılık koyar ortaya hala... Keyifliysekte, hüzünlüysekte günün temasına uygun müziklerle hoş ortamlar yaratır sağolsun bizlere.

Arkadaşımın kızı ne yazık ki bir süre sonra piyano çalmayı bıraktı. Başka bir şehre üniversite okumaya gitti. Götüremedi tabii piyanosunu. Piyano evlerinde sehpa görevi görüyor ne yazık ki. Keşke geliştirebilseymiş diye düşünüyorum ama şimdi. Niye biliyor musun? Bu piyano ile Türk müziğinden seçme şarkıları dinledikçe piyano sesi o kadar etkiledi ki beni şaşırdım doğrusu. Piyanoya ne haksızlık yapmışım. Müthiş bir aletmiş aslında. Bayıldım.


Hazır aklıma gelmişken bale konusuna da girsem. Köydeki kız çocuklarını baleye gönderirler ya hiç anlamam neden? Ne olacak yani piyano öğret, baleye gönder köy çocuklarını. İngiliz kraliyet ailesine gelin mi verecez? Leydi mi olacak? Yoo! Baleye git sonra sokakta uzun eşek oyna. Piyano çal sonra o parmaklarla ağaca tırman. Annesi izin vermez. Çocuk uzaktan bakar arkadaşlarına. Hayatına katkı yapmayacak bir konu üzerinde ne diye zaman harcayacaksın ki? Şimdi bazı arkadaşlarım kızacaklardır bu yazılarımdan ötürü. Bizim kızları illa bir şeye göndermek istiyorsan karete judo kurslarına gönder. Kendini savunmayı ve kollamayı öğrensin. Yüzmeye gönder. Jimnastiğe gönder. Atletik olsun. Nedir bale kuzum, duruşu güzelleşir, yürümesi alımlı olur öyle mi? Ne gerek var? Nazlı nazlı salınmanın kime ne faydası var? Şimdi arkadaşım bizim köyde büyüyen kızını sonra İstanbul’a üniversiteye gönderdi ya nasıl ürküyor büyük şehirden. Oysa kız nazenin büyümeseydi de şartlarına uygun büyüseydi. Şimdi korkmazdı hiçbir şeyden cadı gibi olurdu öyle değil mi?

Omuzumun dürtülmesiyle birden kendime geldim. “İyi misiniz?” diye soruyordu bana görevli. “İyiyim, bir durum mu var?” dedim. “Gözleriniz yere sabit, olduğunuz yerde beş dakikadır sallanıyordunuz da transa mı geçtiniz diye düşündüm.” dedi. “Yaaa!” dedim. Şu piyano konusundaki vicdan azabım beni nerelere götürdü. Aldım cd yi. Aracıma bindim. Cd çalara koydum. Müzik başladı. Şarkıda söz yoktu ya. Dert değildi. Hep bildiğim eski şarkılardı zaten. Başladım… “ Bir demet yasemen, aşkımın tek hatırası… Bitmiyor ayrılık… Dinmiyor gönlümün… Hicran… Hicccraaan… Hiiiicccraannn yarası… nay nay nay nooomm!!

Piyanonun sesi de ne güzelmiş gerçekten! Hani müzik dükkanında dayanamadım da salınıyordum ya kimbilir karşıdan ne kaba görünüyordum diye düşündüm. Oysa zamanında baleye gitseydim estetik salınmayı bilirdim ve herkesin gözüne ne kadar hoş görünürdüm,öyle değil mi? Artık geçti ama! Sakın deme "başla" diye... Bu yaştan sonra başlarım ha!! Hem de hem baleye, hem de piyanoya!! Üstelik artık benim arkadaşlarımın evlerinde piyano da var. Çocukları için almışlardı. Çocuklar çalmayı bıraktılar. Kenarda duruyorlar. Öğrenirsem iki nota piyanoda sadece evimde değil arkadaşlarımın evlerinde de çalabilirim. Hem de tozlarını almış olurum valla!!

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Her Gün Yazı Yazmak Kolay Bir Şey Mi, Diyelim Ve 1995 Temmuz'unda Yitirdiğimiz Ustayı Yadedelim.

Hergün Hayal Kahvem’e yazı yazma gayreti içindeyim ya… Her gün yazı yazmak kolay bir şey mi, Allah aşkına? Bu gün gene ne yazsam acaba diye düşünürken, Sevgili Aziz Nesin’in Fantiko adlı öyküsü geliverdi aklıma... Bakın hikaye şöyle:

Bir vakitler, ülkenin birinde, yaşlı bir yazar yaşarmış. Çalıştığı gazetesindeki köşesine, her gün yazılar yazarmış. Son zamanlarda yaşadığı ülkede artık onu önemseyen, yazdıklarına kulak asan pek yokmuş. Nasıl etsem de okuyucuların ilgisini çeksem diye her gün kara kara düşünür dururmuş. Gene bir gün böyle masasına oturmuş. Eline kalem ve kağıt almış. Hani insan ne yapsam, ne yazsam acaba diye düşünürken, önündeki kağıda, anlamsız şekiller çizer ya… Bizim yaşlı yazar da, kafasında yazacak bir konu olmadığından, önündeki kağıda önce bir yelkenli kayık resmi çizmiş. Sonra adını yazmış. Ne yazsam acaba yarın için diye düşünürken, bu kez kendi adını büyük harflerle yazmaya başlamış. Sonra yazdıklarının içini kurşun kalemle karalamış. Önündeki kağıt karalamayla dolunca, halen aklına bir konu gelmediği için olsa gerek, sinirlenmiş, kağıdı fırlatmış atmış. Yeni bir kağıt almış. Önce kareler, üçgenler, yıldızlar filan çizmiş. Sonra bilinçsizce kağıdın üzerine özenle bir F harfi kondurmuş. Sonra içinden geldiği gibi, önce bir A harfi koymuş F harfinin yanına… Sonra bir güneş ve bir yürek resmi yapmış mesela... Kağıdın orasına burasına da gelişigüzel harfler kondurmuş. Bir F, Bir A, bir N… Sonra bir T harfi, bir İ harfi… Bu arada halen, ne yazsam, ne etsem diye düşünmeye devam ediyormuş. Kağıdın üzerine bir K, bir O yazmış… Sonra da at kuyruğuna benzer bir şey çizmiş. Ne yazsam diye düşünmeye devam ederken, birden çiziktirdiği harfleri yan yana getirip okumuş: F – A – N – T – İ – K – O Bir daha okumuş: Fantiko.. Birden büyük bir sevinç duymuş. Gazeteye ne yazacağını sonunda bulmuş.

Ertesi gün, yazarın gazetedeki Fantiko yazısı çok ilgi toplamış. Yazıya göre Fantiko çok kötü bir şeymiş. Herkes Fantiko nedir diye birbirine soruyor, gazeteyi okumayanlar gazeteyi arayıp buluyor ve Fantiko başlıklı yazıyı okuyorlarmış. Kimse Fantiko'nun ne olduğunu bilmiyormuş bilmemesine ama herkesin hemfikir olduğu konu, Fantiko’nun çok ama çok kötü bir şey olduğuymuş. Birkaç gün sonra aynı yazar, gazetesindeki köşesinde “Fantiko nedir?” başlıklı, okuyana korku geçiren bir yazı daha yazmış. Yazıya göre Fantikocular çok tehlikeli insanlarmış. Şeytandan bile beterlermiş. O yazar her gün Fantikocular üstüne yazı yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ilgi toplamış ki, diğer yazarlar da Fantiko üzerine yazı yazmaya, insanlar sürekli bu konuyu konuşmaya başlamışlar. Gündengüne Fantiko korkusu ülkede yayılmaya başlamış. İlk yazan yaşlı yazarın ünü de artmış tabii bu durumda.. Bu üstün yazar kurtarıcı gibi görülmeye başlamış. Bu tehlikeyi görüp de ilk anlatan olmasaydı, bu korkunç tehlike ile koyun koyuna yaşayacaklardı, öyle değil mi? Fantiko veremden, vebadan, tifüsten bile daha tehlikeliydi çünkü. Bununla kalsa iyi, üstelik Fantiko bulaşıcı bir şeydi. Bir Fantikocu bin kişilik bir yere girse,o bin kişi bir dakika içinde Fantikocu olabilirdi. Bunun için Fantikocunun bir esnemesi, bir soluk alıp vermesi yeterdi. Hele bir hapşırsa değil bin, onbinlerce kişiyi Fantikocu yapması işten bile değildi. O halde tüm Fantikocuların yok edilmesi gerekir tabii ki. Böyle düşünülmeye başlanmış.

Artık her gün insanlar tetikte beklemeye başlamışlar. Üstat yazar, bir gün "Fantikodan nasıl korunulur?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıya göre, ne kadar çok göz kırpılır, baş titretilirse ve ayaklar yerden kaldırılmazsa o kadar Fantikodan korunulurmuş. O ülkede herkes, kendilerine Fantikocu denmesin korkusuyla ayaklarını sürerek yürümeye, göz kırpmaya ve baş titretmeye başlamışlar. Kimin Fantikocu kimin olmadığı anlaşılmıyormuş tabii bu durumda. Bunun üzerine yazar köşesindeki yazısında, Fantikoculardan farklı olmak için, her ayak sürtmede bir yandan da diz büküp “Huta – Hata- Hap!” diye sesler çıkarması gerektiğini yazmış. Artık ülkede sürekli bu sesler duyulmaya başlamış. Eğer böyle yapmayan ya da yanlışlıkla “Hopa- Hupa- Hop!” diye sesler çıkaran olursa hemen yakalanıyormuş.

Üstat yazar borçlarını ödememek için, borclu olduğu herkesi Fantikocu olmakla suçlamaya başlamış. Çok kişinin çıkarına gelen, işine yarayan bu yöntem hemen o ülkede yayılmış tabii… Kiracılarını evden çıkarıp yeniden kiralamak isteyenler sözgelimi, kiracılarının Fantikocu olduklarını ihbar etmeye başlamışlar. Kira vermek istemeyen, bedava oturmak isteyen kiracılar da ev sahipleri için Fantikocudur demeye başlamışlar. Herkes kendilerine Fantikocu denmesin diye birbirini Fantikocu olarak suçlamak durumunda kalmışlar. Kim atik davranırsa kazanır olmuş. Artık Fantikocuların ne zaman, nasıl ve neyin kılığına girdiği anlaşılmaz olmuş. İşte tam bu sırada , üstat yazarın Fantikocu dediklerinden biri “Fantikocular, Fantikocu oldukları anlaşılmasın diye, Fantikocu düşmanı kılığına girerler. İşte Fantikocu!” diye üstat yazarı göstermemiş mi?

Fantikocu yazar, "Fantiko diye bir şey yok, ben uydurdum," diyememiş. Bu durumda üstatlığı kalmazmış çünkü. "Fantikocuyum" dese, kendisi kalmayacakmış doğal olarak. O sebepten “Ben mi Fantikocuyum? Ben mi?” diye kekelemeye başlamış. “Ben mi Fantikocu olacağım, bakın halime de bir söyleyin, benim kılığımda Fantikocu olur mu hiç?” demiş. Ondan sonra da dizlerini büküp, göz kırparak, başını titreterek, " Huta – Hata – Hup – Huta – Hata – Hup!" diye inlemeye başlamış.

Şimdi bu öykü nereden mi aklıma geldi? Ne bileyim? Geldi işte... Bu anlatılanlar hiç mi yabancı gelmedi size? Yok canım.. Bildiğim kadarıyla Aziz Nesin bu öyküyü 50 sene filan önce yazmış. Düşündüğünüz belki, sadece bir benzetme... Peki... Aziz Nesin'in öyküleri güncelliğini hiç yitirmeyecek mi? Bu gün de böyleyken böyle işte... Bizde işler bu merkezde.

Şu Anda Buena Vista Social Club'tan Dos Gardenias'ı Dinliyorum... ¡Ay, caramba!



6 Temmuz 2010 Salı

"İkileme"lerle Bir Denem Yazısı

Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü, beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi... Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden! Ivır zıvır şeyler inan ki, anlatmaya bile değmez… Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltsem, o kem küm eder susardı. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi, çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim galiba. Fakat böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi. Akça pakça, çıtı pıtı biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girişirdim işlere... Yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona… Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim de, odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı ki! Dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi beni terk edip gitti ya, allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Arkasından ağladım hıçkıra hıçkıra... Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Bende akıl fikir kalmadı. Lütfen, beni biraz toparla!


5 Temmuz 2010 Pazartesi

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken..


İşteee... Uzun zamandır okumak istediğim Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabı nihayet elimde. Çok şükür! Cemal Kafadar bir Tarih profesörü. Tuhaf bir durumum var. Öğrencilik hayatımda bir kez ikmale kaldım. O ders neydi biliyor musun? Tarih. Hiç sevmezdim Tarih derslerini öğrenciyken. Artık benden mi tarih öğretmenleri yüzünden mi? Ne desem bilemiyorum. Ne kötü! Nasıl pişmanlık duyuyorum bir bilsen. Neyse, şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. 

Kimi zaman kitapçılara gittiğimde, istediğim her kitabı istediğim her dergiyi satın alamıyorum ya... Para yeter mi o kadar kitap-dergi almaya? Öde babam öde.. Bir de nasıl pahalıdırlar mübarekler. İkinci el satın aldığım kitaplar ve dergiler yanında, kimi zaman dumanı yeni tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitapları okumak istiyor işte bünyem. Kıydım yine paraya, aldım Cemal Kafadar'ın kitabını. Şarkıcı, sinema ya da tv oyuncuları haydi bir de futbolcuları eklersem, onları biliriz anca... Nerden bilebiliriz,Cemal Kafadar'ın adını? Hele tarihle ilgimiz yoksa... Mümkün mü meşhur olmak memlekette bir acayiplik yapmazsan? Koca koca kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış insanları bilmeyiz, iki şarkı söylemiş, üç gol kovalamış insanları biliriz. Bir de baş tacı yaparız haa... Aman Yarabbim! Ne kadar adaletsiz gelir bu durum anlatamam. Peki ben Cemal Kafadar'ı nereden duydum? Gene bir gün kitapçıda bir dergi karıştırıyordum. Almayıp gizli gizli okuyup, yerine bırakacağım dergilerden birinde bir ropörtajına denk gelmiştim. Hatta o okuduğum yazıyı eve gelince Hayal Kahvem'e yazmıştım. Evliya Çelebi ve vampirler ile ilgili bir sohbetti. Çok ilgimi çekmişti. Aynı röpörtajda bu kitabın adı geçiyordu. Kitap adıyla resmen beni vurmuştu. "Kim var imiş biz burada yoğ iken." Kitabın adı müthişti.



Kitap Karacaoğlan'ın bir şiiriyle başlıyor. Şiir, kitaba isim olan "Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesiylesiyle bitiyor. Yazının giriş bölümünde Yunus Emre ve Karacaoğlan'la ilgili bir küçük mukayese yer alıyor. Misal, bu mısrada olduğu gibi, Karacaoğlan bizden önce yaşayanlara seslenirken, Yunus Emre bizden sonra kalanlara selam ediyor. "Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun" diyor. Yunus'un aklındaki ölüm, Karacaoğlan'ın ise hayat... İşte burada devreye Tarihçi Cemal Kafadar giriyor. "Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir." diyor. Ölmüşler ama bir zamanlar vardılar. Demek Tarih biz yoğ iken var olanlarla ilgileniyor. Ne hoş bir tanımlama değil mi? Dönüp tarihe bakıyoruz ve onların yok olduklarını düşünmüyoruz da, bir vakitler var olduklarını düşünüyoruz. Anlatabiliyor muyum?

Bak şimdi.. Dönüp geçmişi seyrediyoruz. İşte tam orada onlar varlar, orada yok olan aslında bizleriz. Geçmişin tecrübelerini duyumsayabilmek için onları anlamamız gerekiyor. İşte Cemal Kafadar burada Ahmet Hamdi Tanpınar'dan örnek veriyor. "İnsan kalbi başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır." sözünü misal gösteriyor. Bir Tarihçinin edebiyat donanımı olduğunu hissetmek ne keyifli! Cemal Kafadar " İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve heregeleliklerini anlamak da bu işin parçası, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan." nedir bu dünyanın hali, nedir bu insanlığın çilesi sorularının peşi sıra gitmenin insanı tarihle ilgilenmeye götüreceğini söylüyor.

Daha kitabın başındayım. Bu kitap "kim varmış?"sorusuyla Osmanlının 16. ve 17. yüzyılda yaşamış, dört "sıradan insanı" nın tahmin etmediğimiz özelliklerini anlatıyor. Yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun. Bu insanlar artık sıradan değiller tabii. Bu kitaba konu olmakla, tarihe mal oluyorlar ve artık "seçilmiş insanlar" oluyorlar. Cemal Kafadar önsözde "Tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmaya çalışacaksa, tarihçi de hem aşkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlılıklarını anlamak isteyecektir." deyip nereye atlıyor biliyor musun? Oğuz Atay'a! Ve edebiyat okumayı öneriyor.

O paragrafı nasıl bağlıyor peki? Fransız Devrimi üzerine pek çok kitap yazılmışken, en çok sivrilen Michelet'in kitabı olunca, bunun nedenini kendisine sormuşlar. Bil bakalım ne demiş? "Ben daha çok sevdim." demiş. Ne hoş! Romantik bir tarihçinin kitabı demek daha çok satıyor. Cemal Kafadar, buradan Cemal Süreya'ya, oradan Selvi Boylum Al Yazmalı'ya geçince, bu kitap benim için artık sadece tarih kitabı olmaktan çıkar, buram buram edebiyat kokar... Şimdi bu kitap koklaya koklaya okunmaz mı sorarım sana? Sorarım valla... Allahım, iyi ki kaçak-gizli dergi okumuşum kitapçıda... Hangi dergiydi ki o acaba? Pahalı mıydı ki? Neden kıyamadım almadım ki o dergiyi? Hemen okumalıyım bu kitabı hemen... Hem tarih hem edebiyatı bir arada, bir daha, ne zaman bulurum ki ben? Heyy! Merak etme... Anlatırım mutlaka devamını. Dayanabilir miyim anlatmadan! Fakat bu kitabı alıp okuman lazım, eğer benden bir tavsiye istersen!

4 Temmuz 2010 Pazar

Madem Zamanında "Futbolun Şairi" Demişler Ona... Kim mi? Tabii ki Maradona!



Futboldan hiç anlamadığım defalarca Hayal Kahvem'e yazdım.Misal, burada veya burada. Fakat müsaadenle Pele'yi, Maradona'yı, Metin Oktay'ı da biliyorum artık. O kadar uzun boylu değil. Bugün gazetelerde Dünya Kupası çeyrek finalinde Almanya'ya 4-0 yenilerek kupaya veda eden Arjantin Milli Takımı'nın Teknik Direktörü Diego Maradona, maç için, ''Suratıma yumruk yemiş gibiyim. Bugün hayatımın en acı günü'' ifadesini kullandı." diye bir yazı okuyunca, Maradona için üzüldüm ne yalan söyleyeyim.

Uzun zamandır şunu kabul ediyorum, futbol severler için futbol sadece futbol değil. Resmen futbolseverlerin afyonu. Nasıl gözlerini ayırmadan, tek nefes seyrediyorlar? İnanılacak gibi değil! Misal, kendi memleketlerinin maçı var değil mi, yıllık izinlerinden kullanıp işe gitmeyip maçları seyrediyorlarmış. Pes vallahi demiyeceğim. Çoktan kabullendim. Türkiye Dünya Kupası'na katılamadığı halde, farklı bir durum var mı? Yookk! Valla aynı... Bizim evdekiler de dahil.

Maradono için futbolu aşkla seven, aşkla oynayan, meşin topla şiir yazan biri, futbolun şairi diye bir yerlerde okuyunca, hiç unutabilir miyim Maradona'yı? Mümkün değil. Futbol görsel bir şenlik. Dolayısıyla futbol oynarken Maradona'nın hareketlerinin estetik olması, şiirsel bir görüntü veriyordu demek ki. Ne hoş! Bu yazının üstüne Maradona'nın bir fotoğrafını eklemek istedim. Sanal ansiklopedide pek çok yeni fotoğrafı olmasına rağmen, ben yukarıdaki halini tercih ettim. Omuzunda Che dövmesiyle muzaffer bir kaptan gibi. Madem zamanında futbolu şiir gibi oynuyordu, madem zamanında futbol oynarken insanlara şiirsel keyifler sundu, şimdi Teknik Direktörlüğünü yaptığı Arjantin Milli Takımının Dünya Kupası'ndan elenmesi umrumda değil. Benim gözümde Maradona, yukarıdaki muzaffer kaptan. Bana göre böyle. Maradona'yı ben hep böyle hatırlayacağım.

Aylardan Şubat Bloğundan Bir Öykü Aşırdım.




Kimi zaman sevdiğim blogları duyurmak istiyorum. İşte romantik yazıları ile, bize bu yaz sıcağında şubat esintisi hissetiren bir blog Aylardan Şubat. Ben çok seviyorum yazılarını okumayı. Mutlaka bloğuna ziyaret etmenizi öneriyorum. İşte bayıldığım küçük öykülerinden biri.. Buyrun, birlikte okuyalım:

ÇOK UZAKLARDA

Buralara çok çok uzak bir kasabada, senden ayrı on gün geçirdim. Issız ve suskun ev önce bana seni hatırlattı. Her ona döndüğümde sapasağlam, çok tanıdık ve bir okadar da yalnız. Bıraktığım yerde kalıyor; bir sonraki buluşmamızda niye gelmedin? diye sitem etmiyor. Odalarından birinde unuttuğum kolyemi aynı yerde saklamış, uzak bir şehirde başka işler ile meşgul bir kış geçirirken, ona döneceğimden habersiz tatil planları yapmışım. Oysa işte burdayım.

Kaz Dağlarının eteklerinde, zeytin ağaçlarının altında ve binlerce kişilik çekirge orkestrasının son senfonisini dinliyerek güne uyanıyorum. Dışarısı o kadar sessizki, tek bir insan yok. Yalnızca benim soluğum ve doğanın kendi sesi. Aslında bayılıyorum seslerine. Yalnız bir şartla bir tane olmayacak ; kora halinde hoşuma gidiyorlar.Saatlerce dinliyebilirim onları. Hatta bazen eşlik de ediyorum.

Bilgisayar yok,ev telefonu yok,bulaşık makinesi yok,bir iki kanal gösteren küçük bir televizyondan başka bir şey yok. En yakın internet kafeye gitmek için , zeytin ağaçlarınının içinden en az yarım saat yürümek lazım. Sadece kitap okumak istiyorum.Okumak ve seni düşünmek. Hayatta en sevdiğim ikili.

Akşam üstleri otların üzerinde uzanmış hayal kuruyorum. Güneş gözlüğüm gözümde olduğu halde sıcaklığın yakıcılığını hissedebiliyorum. Güneş kremi kokusuna karışan çimen ve kekik kokularını algılıyorum. Sıcakta bir ara serap görüyorum. Sen uzaktan yürüyorsun. Acele ile dirseğimin üzerinde doğrulup bakıyorum , bol cepli bir pantolon giymiş ve gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmışsın. Yürürken, ensendeki saçların da Ege rügarında hafifçe sallanıyor. Ağaçlarının arasında yavaş yavaş kayboluyorsun.

Kumsalda hayal çocuk ile kumdan kaleler yapıyoruz. Denize girelim mi? diyor. Elele tutuşup yürüyoruz. Taşları geçince denizin dibi kum. Birbirimize su atıp,gülüyoruz . Deniz tuzlu ve güzel. Burayı seviyor musun? diyor. Gözlerimi sıkıca kapayıp açıyorum.

YAZAN- AYLARDAN ŞUBAT

Tam Uyuyacakken TV de Stephen King Romanından Uyarlanan Bir Filme Denk Geldim..Dayanamadım.. Başladım Seyretmeye..Eyvahhh! Korku Fimiydi Tabii!!

3 Temmuz 2010 Cumartesi

"Farkından Sonra Başlar Hayat."

Eğer kitap okumayı seven biriyseniz, eğer kitap kapaklarını seyretmeyi seven biriyseniz, eğer son günlerde Metin Üstündağ'ın kitaplarının izini sürüyorsanız, hele bir de benim gibi sigortacıysanız, şu yukarıda gördüğünüz kitabı kitapçıda gördüğünüzde hemen kapmaz mısınız? Kitabın adı Hasar Tespit Çalışmaları... Bir sigortacı için daha ilgi çeken bir kitap olabilir mi? Olmaz dedim ve ben bu kitabı görür görmez kaptım ne yalan söyleyeyim. Üstelik bir taneydi. Üstelik benim için getirilmişti. Gerçekten. Geçen hafta İstanbul'a gittiğimde sipariş vermiştim. Bu hafta gelmiş. Elimde işte. Kitap kapağına bakar mısın? "Vincent Van Gogh'un Arles'teki odası şimdi bütün dünya.." diye yazıyor kapağında... Metin Üstündağ'da muhtemelen yeni uyanmış... Vincent Van Gogh'un yatağında... Metin Üstündağ "15 Şubat 1965 de Erzincan'da doğdu. 8 yaşından beri İstanbul'da geziyor yazar-çizer-şair-baba-editör ve iflah olmaz bir hayal-hayat meneceri dünya o yürürken biraz aksıyor" diyor kitapta. Ben yıllardır bilirim Metin Üstündağ'ı. Haftalık mizah dergisi Penguen'de okurum mutlaka.. Yazdığı haikuları ya da nebileyim kısa şiirleri niye daha hoşuma gider oldu son zamanlarda? Zaman ve zemin denk geldi. Son günlerdeki ruh halime iyi geldi. Ya da hiperaktif bünyemin, kısa ve öz okumak kolayına geldi belki. Bilmiyorum ki. Şunu biliyorum sadece, kısacık olmalarına rağmen, tokatlayan "tespitler, saptamalar, tökezlemeler, yürek çarpıntıları" bunlar. Bayıldım hepsine... Bak, bir kaç tanesi mesela şöyle:
"hiçkimse
hissetmiyorsa
içlenmenin
manası ne"
****************
"çin seddi
yıkılır da
önyargılar
yıkılmaz"
***************
"anadilimiz gibi
iki yabancı dil
biliyoruz:
İLGİSİZCE ve
ANLAMAZCA"
******************
"aslında tüm mesele
hayat son bulduğunda
boş bir kafatası olmamak
hamlet'in avucunda"
*******************
Hepsini tek tek okudum. Şu başlığa koyduğum "Farkından sonra başlar hayat" var ya ... İşte onu okuyunca şöyle bir durdum. O kadar haklı ki Metin Üstündağ... İçimden geldi. Farkından sonra başlar hayat hakkında bir öykü uydurdum. Uydurduğum öykü nerde mi? Şimdilik aklımda. Söz. Yazacağım bir ara!

2 Temmuz 2010 Cuma

Mutluluk Neydi?



Bugün yolum düşünce çok küçükken yaşadığım mahalleye, bir zamanlar oturduğumuz eve doğru yürüdüm. Apartman aynen duruyordu. Yerinde olmayan sinema… Oğuz Bahçe Sineması. Sinema yıllardır yoktu yerinde. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde… Radyonun  gözde olduğu bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak kesiyorduk her sese, radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü balkon adeta bir locaydı. Her gece film seyrederdim. Ah bir bilsen, nasıl sabırsızlanır, yaz mevsiminin gelmesini beklerdim! Demek ki o zamanlar, yaz günlerinin kıymetini bildiğim dönemdeydim. Sanıyorum güneşi gene pek sevmezdim. Çünkü güneşin dağların arkasına gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Güneş bir türlü uyumaya gitmezdi. Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan adeta kalbim dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim. Sonra da sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Of! Ne fenaydı!... Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Çocuktum… Her şey istediğim gibi olsun isterdim. Olmazdı. Ben de ağlardım… Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten…Kaçışırdı insanlar… Şaşardım. Yağmurda ıslanmayı çocukluktan beri severdim. Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? Olurdu illa ki! Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi donar kalırdım öyle... Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim.

Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa … Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah! Eğer o gece yağmur yağmamışsa... Film oynarken yağmazsa ya da… Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah! Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum!

1 Temmuz 2010 Perşembe

Tehlikeli Oyun'u - (Die Welle) Seyrediyorum.. Az Sonra Döneceğim..


Zorla Kitap Yazdırma Sanatı



Hani insan sevdiği yazarların tutkulu okuyucusuysa, sevdiği yazarlar da uzun zamandır kitap yazmamışlarsa, bazen "Misery" adlı film düşer aklıma. Derim ki kaçırsam şu yazarı bir kır evine, yazdırsam bir kitap söylene söylene. Öyle öfkelenirim ki bazen; marifet bende olsa yazacam, yoooook, sana verilmişse bu kabiliyet, neden yazmıyorsun sevgili yazar, lütfen yani, bir zahmet! Şimdi bugün elimdeki kitapları okumayı bitirince, kalakaldım öylece. Kitap yok mu okunacak? Çook! Ama ben yazılarını keyifle, özlemle okuduğum yazarların kitaplarını istiyorum. Yazmıyorlar? Niye ama niye? O zaman "Misery" filmini seyrettirmeli bu kişilere...Kesinlikle!

Sakın hafife almayın bu filmi. Film en iyi Stephen King uyarlamalarından biri. Ayrıca James Caan, hayranı tarafından rehin alınan yazar rolünde. Kathy Bates ise benim düşündüğüm rolde. Nasıl mı? Bakın şöyle: Çok popüler bir yazar, sekiz kitaptan oluşan, Misery adlı melankolik bir kadının maceralarını anlattığı kitapları ile iyice şöhret ve servet sahibi olmuştur. Ama artık bu seriden sıkılmıştır. Bu kitap serisine nihayet vermek amacıyla, serinin bu son romanında, Misery adlı kadın kahramanını öldürür. Bu son kitap henüz yayımlanmamıştır. Bir gün karlı havada araba kullanan yazar, trafik kazası geçirir. Neyse ki Annie adındaki kadın onu bulacak ve hayatını kurtaracaktır. Yazar gerçekten çok şanslıdır. -şanslı olduğunu sanmaktadır- Çünkü hayatını kurtaran kadın bir hemşiredir.

Ayrıca enteresan bir durum daha olur.Kadın yazarı tanır ve şöyle der: "Merak edecek bir şey yok. Sana çok iyi bakacağım. Bir numaralı hayranın benim!" Bu gerçektir. Öyle ki, şehir dışında insanlardan uzak bir yerde yalnız yaşayan Annie'in en büyük tutkusu Misery serileridir ve yazarın tutkulu hayrandır. Geçirdiği bu feci trafik kazası sonucu yazarın, kaburgaları ve bacakları kırılmıştır. Annie hemşiredir ya, hem ilk müdahaleyi yapmış, hem de ilaçlarla yazarın ağrılarını dindirmiştir. Annie hayranı olduğu yazara gereken her türlü hizmeti yapar. Karnını doyurur,ilaçlarını verir, tıraş eder. Şiddetli tipi yüzünden telefon hatları arızalıdır ve yollar kapalıdır. Bu nedenle yazar, bir süre Annie'in evinde kalmak durumundadır. Annie yazarın arabasında bulduğu çantadaki yeni romanı okumak amacıyla izin ister. Bir kaç gün içinde satışa çıkacak olan bu kitabı, hayatını kurtarmış, kendisini tedavi etmiş ve bakımını üstlenmiş olan hayranı okumayacakta kim okuyacaktır? Yazar tabi ki memnuniyetle kabul eder.

İşte asıl film bundan sonra başlayacaktır. Ertesi sabah, Annie sanki farklılaşmıştır. Konuşmadan yazara çorbasını içirir. Yazar ne olduğunu sorar. Annie romanın bir kısmını okumuştur. Bakışları sabitleşmiş, gözleri hissiz bakmaktadır. Elindeki çorba yatağa dökülünce bas bas bağırır. Artık yeni bir Annie başrollerdedir. Bir ruh hastası fanatik hayran! Kadın delinin tekidir. Son romanı okuyan Annie, yazarın serinin bu son kitabında Misery adlı kahramanını öldürdüğünü öğrenince, iyice çıldırmıştır. Annie'nin isteği ile bu kitap yakılacak ve yeni bir roman yazılacaktır. Yazar sorar:
‘’Benim ne yazacağımı sanıyorsun?’’ ‘’Oh, Paul! Sanmıyorum. Biliyorum!’’
Nanananom!.... Kitabın ismi ‘Misery’nin Dönüşü’ olacaktır.
Size bir şey söyleyeyim mi, öyle böyle değil, bu acayip bir gerilim filmi. Hem de içinde vampir, hortlak, zombi, ne bileyim doğa üstü şeyler yookk! Direk damardan gerilim enjekte edip, gerip gerip gergef eden bir film yani! Yaaa... Böyleyken böyle... Şimdi bazen gerekmiyor mu bazı yazarlara böyle bir vaziyet? Koskoca Stephen King boşuna yazmamış bu romanı. Bildiği bir şey vardır elbet!

Kathy Bates,bu filmdeki Annie performansıyla 1990’da hem Altın Küre’de hem de Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldu.
Yönetmen: Rob Reiner / Senaryo: Stephen King (Kitap

Metin Üstündağ ve Yalnız

* Yalnız, tek tabanca'dır... her gördüğüne "daan!" diye vurulur.
* Yalnız'ın toplu fotoğrafları bile vesikalıktır.
* Yalnız'ın hayatını kalabalıklar yaşar.
* Yalnız ölünce, nüfus eksilmez.
* Yalnız iğneyi de çuvaldızı da kendine batırır, yetinmez minare hatta bayrak direği arar.
* Yalnızlar kendi aralarında ikiye bile ayrılamazlar.
* Yalnız çok tutumludur; düş'ünden tırnağından artırır, hep içine atar.
* Yalnızın üzerini geceleri martılar örter...

METİN ÜSTÜNDAĞ