Of, ne gündü ama! Koştur babam koştur... Şimdi ofisteyim. Bir kahve içip mola vereceğim. Anlarsın ya... Gün arası... Kahve Molası... Ruhuma çok iyi gelecek. Eminim. Şimdi biri bana "nasılsın?" diye sorsa... Murathan Mungan'ın bir kitap kahramanının diliyle cevap verebilirim... "Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmemezlikten gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum." Biliyorum derdime derman olacak ilacı... Benim bu hafta illa İstanbul'a gitmem, İstanbul'u koklamam, İstanbul'u hissetmem gerek. İşte gene İstanbul burnumda tütünce ne yaptım bil bakalım? Aldım elime Mario Levi'nin İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitabını, az önce okumaya başladım. Geçen sene Kocaeli Kitap Fuarı'na gelmişti Mario Levi... Hem dinletisine katılmış hem bir kaç kitabını satın almıştım. İçimdeki İstanbul Fotoğrafları fuarda satın aldığım kitaplardan biriydi. Eve götürmemişim de ofisteki okunacak kitaplarımın arasına koymuşum demek ki... O gün bugündür demlenip durmuş durduğu yerde. Aslında bakma... Hep gözüme takılıp duruyordu da... Ne yalan söyleyeyim şimdiye kadar elime almak içimden hiiç gelmemişti. İçimden gelmeyince... Satın aldım diye illa kendimi zorlayıp okumam gerekmezdi ki... Bu neye benzerdi biliyor musun? Tokken önüne gelen yemeği boğazına dizile dizile yemek gibi... Yoo... Yapamam... Böyle yapsaydım eğer, bana yazık, kitaba haksızlık olurdu. Zamanı geldi işte. Of!... İstanbul'u tam özlemişken... İstanbul tam burnumda buram buram tüterken... İstanbul hasretini yüreğimde hissederken... Kitabı usulca elime aldım... Nanananoooommm... Gerisini ne sen sor ne ben söyleyeyim... Sen kitapla oyun oynar, arkadaşlık eder misin? Ben ederim. Diyeceğim odur ki ben bir başladım İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitapla arkadaşlık edip oynamaya... Ne yaptım biliyor musun? Fısıldayarak eğildim kulağına: "Selam, ben geldim. Uzun zamandır bekliyorsun biliyorum. Tam vakti. Şimdi sana çok ihtiyacım var. Açar mısın kapılarını bana?" dedim. Kitap bekledi ya... Of, bir naz... Bir eda... Kapısını gıcırtıyla açtı sonra... Gııırrrrççç... Korktum. Bir an kitabı okuyup okumama konusunda tereddüte düştüm. Yüreğimin sesini kitaba nasıl duyurabilirdim? Akabinde ve detayında hemen en kahraman vaziyetimi aldım. Yendim korkularımı da kitabın sayfalarına daldım. Dalgalandırdım kitabın sayfalarını şöyyyleee... Heey! Bir gerindi, bir tozlarını döktü, bir silkelendi kitap... Sonra daldırdım burnumu sayfalarının arasına... Geniş geniş kokladım... Alıştık hemen birbirimize. Küskünlük dargınlık kalmadı. İyi ama içimde bir hüzün var. Kitapla bir yolculuğa çıkıyorum ya şimdi. Her yolculuk bir hüzün barındırır öyle değil mi? Yolculuk nereye mi? İstanbul'a tabii... Aynen kitabın cümlelerinde yazdığı gibi... "Yola çıkışların hüznünü yaşamak... Bu dizeyi neden hatırladım şimdi? Hayat verdiği şarkıya yeniden dönme ihtiyacını duyduğumdan mı? Kim bilir... Sıradanmış gibi görünen bazı sözlerin bile artlarında zaman zaman çok anlamlı hikayeler gizlendiği söylenir." Bakalım bu kitapla hangi gizli hikayelerin izini süreceğim? Görüyorsun halimi değil mi? Biri şimdi bana "nasılsın?" diye sorsa sözgelimi... Yazının başındaki yorgunluktan eser yok. Yine yeni yeniden... Öğrenmek, bilmek, anlamak, düşünmek, hissetmek, tanımak hevesindeyim:) Tamam. Gidiyorum... Kahve Molam bitti.
mario levi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mario levi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Haziran 2011 Salı
Kahve Molası - Kitaplarla Oynadığım Oyunlar...
Of, ne gündü ama! Koştur babam koştur... Şimdi ofisteyim. Bir kahve içip mola vereceğim. Anlarsın ya... Gün arası... Kahve Molası... Ruhuma çok iyi gelecek. Eminim. Şimdi biri bana "nasılsın?" diye sorsa... Murathan Mungan'ın bir kitap kahramanının diliyle cevap verebilirim... "Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmemezlikten gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum." Biliyorum derdime derman olacak ilacı... Benim bu hafta illa İstanbul'a gitmem, İstanbul'u koklamam, İstanbul'u hissetmem gerek. İşte gene İstanbul burnumda tütünce ne yaptım bil bakalım? Aldım elime Mario Levi'nin İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitabını, az önce okumaya başladım. Geçen sene Kocaeli Kitap Fuarı'na gelmişti Mario Levi... Hem dinletisine katılmış hem bir kaç kitabını satın almıştım. İçimdeki İstanbul Fotoğrafları fuarda satın aldığım kitaplardan biriydi. Eve götürmemişim de ofisteki okunacak kitaplarımın arasına koymuşum demek ki... O gün bugündür demlenip durmuş durduğu yerde. Aslında bakma... Hep gözüme takılıp duruyordu da... Ne yalan söyleyeyim şimdiye kadar elime almak içimden hiiç gelmemişti. İçimden gelmeyince... Satın aldım diye illa kendimi zorlayıp okumam gerekmezdi ki... Bu neye benzerdi biliyor musun? Tokken önüne gelen yemeği boğazına dizile dizile yemek gibi... Yoo... Yapamam... Böyle yapsaydım eğer, bana yazık, kitaba haksızlık olurdu. Zamanı geldi işte. Of!... İstanbul'u tam özlemişken... İstanbul tam burnumda buram buram tüterken... İstanbul hasretini yüreğimde hissederken... Kitabı usulca elime aldım... Nanananoooommm... Gerisini ne sen sor ne ben söyleyeyim... Sen kitapla oyun oynar, arkadaşlık eder misin? Ben ederim. Diyeceğim odur ki ben bir başladım İçimdeki İstanbul Fotoğrafları adlı kitapla arkadaşlık edip oynamaya... Ne yaptım biliyor musun? Fısıldayarak eğildim kulağına: "Selam, ben geldim. Uzun zamandır bekliyorsun biliyorum. Tam vakti. Şimdi sana çok ihtiyacım var. Açar mısın kapılarını bana?" dedim. Kitap bekledi ya... Of, bir naz... Bir eda... Kapısını gıcırtıyla açtı sonra... Gııırrrrççç... Korktum. Bir an kitabı okuyup okumama konusunda tereddüte düştüm. Yüreğimin sesini kitaba nasıl duyurabilirdim? Akabinde ve detayında hemen en kahraman vaziyetimi aldım. Yendim korkularımı da kitabın sayfalarına daldım. Dalgalandırdım kitabın sayfalarını şöyyyleee... Heey! Bir gerindi, bir tozlarını döktü, bir silkelendi kitap... Sonra daldırdım burnumu sayfalarının arasına... Geniş geniş kokladım... Alıştık hemen birbirimize. Küskünlük dargınlık kalmadı. İyi ama içimde bir hüzün var. Kitapla bir yolculuğa çıkıyorum ya şimdi. Her yolculuk bir hüzün barındırır öyle değil mi? Yolculuk nereye mi? İstanbul'a tabii... Aynen kitabın cümlelerinde yazdığı gibi... "Yola çıkışların hüznünü yaşamak... Bu dizeyi neden hatırladım şimdi? Hayat verdiği şarkıya yeniden dönme ihtiyacını duyduğumdan mı? Kim bilir... Sıradanmış gibi görünen bazı sözlerin bile artlarında zaman zaman çok anlamlı hikayeler gizlendiği söylenir." Bakalım bu kitapla hangi gizli hikayelerin izini süreceğim? Görüyorsun halimi değil mi? Biri şimdi bana "nasılsın?" diye sorsa sözgelimi... Yazının başındaki yorgunluktan eser yok. Yine yeni yeniden... Öğrenmek, bilmek, anlamak, düşünmek, hissetmek, tanımak hevesindeyim:) Tamam. Gidiyorum... Kahve Molam bitti.
27 Nisan 2011 Çarşamba
Kahve Molası- Bir Yazarın Dünyama Kattıkları
Kahve molası verdim. Ofisteyim. Yan tarafımdaki dolabın üzerinde intizamsız duran kitaplara oturduğum yerden şöylee bir göz attım. "Karanlık Çökerken Neredeydiniz?"... Bu Mario Levi'nin bir kitabı. Kalktım. Kitabı elime aldım. Yok okumayacağım. Mario Levi'nin hatırlattıklarını yazmaya çalışacağım.
Mario Levi'nin okuduğum ilk kitabı Bir Yalnız Adam-Jacques Brel'di. Daha önce tanımaz, bilmezdim Jack Brel'i. Kitap kaplarına bakmayı hep sevdim. Belki ilkin bu kitabın kabıydı beni çeken... Kim bilir? Kara bir kap içinde sırtını dönmüş bir adam veya kitabın adındaki "yalnız" kelimesi belki... Kitabın arka yüzünde "Dostluğu, şefkati, sevgiyi ölesiye arayan bir ses. Yüceltilmiş her duyguya biraz hüzünlü, biraz umutsuzca, özlem duyan bir haykırış. Ölümü her an hissedip yaşamaktan asla vazgeçmeyen yalnız bir şarkıcı/şair" diye yazıyordu. Kitabı alıp eve geldiğimde hemen müziklerini arayıp, dinlediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Anlamadığım şarkı sözlerinin ve hüzünlü sesinin eşliğinde, Yalnız Adam'ın hayatını, Mario Levi'nin etkili cümleleriyle okumuştum. Sesler, sözler, hayaller dünyasında gezinmiştim bir süre... Müthiş bir serüvendi benim için. Tüm yaşananları, tüm çaresizlikleri, tüm yalnızlıkları, aşkları, kavgaları, çılgınlıkları, yenilgileri, başarıları, tutkuları... Sanki şefkat duygusuna vardırmıştı beni. Unutmuşum. Şimdi öyle anımsıyorum.
.
Peki... Tezer Özlü... Hiç duymamıştım daha önce adını. Yol, yolculuğa çıkmak, gitmeye meraklı bünyeme tam denk gelmişti bu kadın. Mario Levi'nin yazılarında okuyup peşi sıra gitmiştim. Hani "Pazar günleri... Şimdilerde... sokak aralarından geçerken... gözüme picamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlanmışsa... odaların içine asılmış çamaşırlar görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek... isterim hep" diye yazar Tezer Özlü. Şimdi kitaplarını bulmalı ve tekrar dolaşmalı cümleleri arasında... Veya bir İstanbul coğrafyasında azınlık olmak nasıl bir duygudur, Mario Levi'yi okuyarak tekrar hatırlamalı. Zaman o zaman işte. Okumalı. İlla ki Kavafis'in Şehir adlı şiiri tekrar okunmalı. Belki bu kez Jack Brel'in ezgileriyle değil, gene Mario Levi'den öğrendiğim Leo Ferre'nin o anarşist müzikleriyle okunmalı. "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın... Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda- dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın... aynı evlerde kır düşecek saçlarına... Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda... Başka hiç bir şey umma.... Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte.... Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de" Hani bilirsin Cevat Çapan çevirisiyle. Önce biraz Jack Brel dinlemeliyim. Biraz Leo Ferre... İlla ne me quitte pas'ı dinlemeliyim. Sonra çıkmalıyım. Çevrimdışı olmalıyım. Çevrimdışı... Oh! Kahve molam bitti.
6 Kasım 2010 Cumartesi
Gönüllü Sürgünler Adası Hiva Oa'yı Duymuş Muydun?
Yarabbim, bilmediğim ne çok yer, ne çok şey var. Mesela Hiva Oa adasının adını daha önce duymuş muydun? Ne yalan söyleyeyim ben duymamıştım. Bir vakitler Mario Levi'nin Bir Yaz Yağmuru kitabını okuyordum. "Gönüllü Sürgünler Adası Hiva Oa" başlıklı bir yazısını okuyunca öğrenmiştim. Sonra sanal ansiklopediye bakmıştım. Markiz Adaları olarak adlandırılan Tahiti'nin yaklaşık 1.190 km kuzeydoğusundaki iki volkanik ada topluluğundan biriymiş. Mario Levi haybeye sürgün adası dememiş Hiva Oa'ya...
1903 yılında ünlü Fransız ressam Gauguin, belki sanatının anlaşılmadığını düşündüğünden, belki insanlara küskünlüğünden, o dönemde resmin merkezi diye bilinen Paris'ten ilkelliğe doğru gönüllü yolculuğa çıkmış. Mario Levi'nin sözleriyle alıp başını gitmeyi, daha derin bir yalnızlığı, uzak bir coğrafyada farklı bir insan sesini, dokunuşunu mu aramaktaydı acaba ressam? Kimbilir?
1903 yılında ünlü Fransız ressam Gauguin, belki sanatının anlaşılmadığını düşündüğünden, belki insanlara küskünlüğünden, o dönemde resmin merkezi diye bilinen Paris'ten ilkelliğe doğru gönüllü yolculuğa çıkmış. Mario Levi'nin sözleriyle alıp başını gitmeyi, daha derin bir yalnızlığı, uzak bir coğrafyada farklı bir insan sesini, dokunuşunu mu aramaktaydı acaba ressam? Kimbilir?
Çok uzun yıllar sonra, sanat dünyasının gene bir uyumsuzu, şarkıcı, şair, sinema yönetmeni Jacques Brel Gauguin'in gömülü olduğu adaya kendi kullandığı teknesiyle gelir. Ölümcül bir hastalığı vardır. Çok ünlü olduğu için her adımı, acısı, hastalığı, yalnızlığı sürekli haber olunca, acaba Gauguin gibi uygar dediğimiz dünyadan ilkelliğe mi kaçmış?
Acaba neden Hiva Oa Adası? Gönüllü sürgünlük için acaba neden bu adayı seçti önce Gauguin arkasından Jacques Brel? Sanatın bu iki yolcusunun Hiva Oa Adasını seçmeleri tamamen rastlantı mı? Aslında bu adayı bir simge olarak görmek mümkün diyor Mario Levi... Şöyle devam ediyor: Hiva Oa'yı bir simge, alışılagelmiş ya da başkalarınca sunulmuş bir yaşam düzenini kabul etmeyip, hayallerinin sonuna kadar gitme yürekliliğini gösterenlerin ülkesi olarak görmeye çalışalım diyor. Hoşuma gitmişti bu yazı. Her iki sanatçının sonu hazin olsa da... Neticede herkes ölecek bir gün öyle değil mi? Mühim olan dayatmalara baş eğmeyip gerekirse gönüllü sürgün olabilmeyi becerebilmek. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? Acaba bilmediğim gönüllü sürgünlüğü seçmiş daha kimler var? Ve nereleri gönüllü sürgün olma mekanı seçmiş olabilirler? Müşterek insan hallerine örnek yani... Kim bilir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







