yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2017 Cuma

Şşşth Kimse Duymasın-33-


Yukarıda  fotoğrafını  gördüğünüz genç adam  Edgar Wright'ır. Ve  bugün tesadüfen denk gelip seyrettiğim Baby  Driver adlı filmin hem yazarı hem  yönetmenidir. Bugünden itibaren gönlümün en mutena  köşesine  taht kurup yerleşmiştir. Niye mi? 



Bugün ikindi vakti parmaklarımın ucuna basa basa ofisten kaçmıştım, tamam mı? İşler boyumu aşmıştı. Tepeden tırnağa bunalmıştım.  İyi ama, kafamı ofisten çıkarmıştım ki, o ne? Sokak değil sanki cehenneme kapı aralamıştım. Üç adımda arabama zıpladım. Hemen camları sonuna kadar araladım. Dedim ki, "Bu sıcakta en iyi serinleme mekanı sinema!" Durur muyum?  Gaza bastım... Marş marş ilk sinema salonuna daldım. Gözüm bir şey görmedi. Denk gelen bir filme hemen bilet aldım. Filmin adını Tam Gaz diye türkçeleştirmişler.  Ne olduğu hakkında fikrim yok ya.. Pek umutlu olmasam da...  Hiç olmazsa serinleyecektim... Ve film başladı...  

Abicim olmaz böyle bir şey!  Birbirinden harika müziklerin ritminde film nefes nefese akıyordu. Ya oyunculuk... Ya o muhabbetler...  Üstelik film daha önce seyrettiğim pek çok filme selam çakıyordu.  Ya o soygunlara ne demeli... (ehem... içinde soygun olan filmleri oldum bittim ayrı severim:)  Baby Driver'in son zamanlarda seyrettiğim en keyif aldığım aksiyon filmi olduğunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Salondan çıktığımda keyfim yerindeydi. Sinemanın hayatımı eşsiz kıldığını yine yeni yeniden hissetmiştim. Ve elbette... Yönetmenini çok merak etmiştim.


Şeeyyy...
Film kareleri yerine, 
filmin yönetmeninin fotoğraflarını koymam sırf bu sebepten...

Gerçekteeen:)







23 Mayıs 2010 Pazar

Sırrı Süreyya Önder Benim Kafa Dengim!

Hani hatırlıyor musun? Demet Akbağ'ın bir filmine gitmiştik. Altan Erkekli de oynuyordu. Bir de senin çok sevdiğin Özgü Namal vardı filmde. Filmin adı değişikti de, hani bilet alırken filmin adını söylememiştik. "3.salondaki filme iki bilet" demiştik. Hatırladın mı? O....Çocukları. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasının bir ucundan tutuyordu film. Siyasi suçlu olarak aranan bir karı koca yurtdışına kaçmak istiyorlardı. Ancak küçük bir çocukları vardı. Onu geçici süre güvenli bir yere bırakmaları gerekiyordu. Demet Akbağ'ın canlandırdığı Mehtap Anne'nin evine bırakmaya karar veriyorlardı. Mehtap anne, emekli bir hayat kadınıydı. Yaşlanmıştı. Şimdi bu işi yapan bazı hayat kadınlarının çocuklarına bakmaktaydı. Savaşlar, darbeler, hatta depremlerde en çok etkilenenler çocuklar değil midir? Hayat kadınlarının çocukları için, yaşam ne kadar zordur aslında. Film mağduriyet yaşayan çocukların yaşamlarını aynı evde kesiştirmişti işte, hatırladın mı? Nasıl etkilenmiştik filmi seyredince... 12 Eylül'ü bizzat yaşamış bizler için, film gülme ile ağlama arasında dolanıyor, insanın dimağında limonlu şeker tadı bırakıyordu. Filmin yazarı ve yönetmeni olan Sırrı Süreyya Önder'i tanımıyordum. Çok merak etmiştim, hatırlıyor musun? Demiştim ki sana, "Ne kadar filmin adında ve içinde çocuklar olsa da, bu film tam manasıyla bir kadın filmi. Kadınların üzerindeki tahribatı bu kadar iyi anlayan ve anlatan birini mutlaka tanımalıyım."

Sonra evde Sırrı Süreyya Önder'in 2006 yılında çektiği Beynelmilel adlı filmi seyretmiştik. Özgü Namal, bu kez Cezmi Baskın'la birlikte oynuyordu. 1982 yılındaydık. Gene 12 Eylül ihtilalinin etkisinin sürdüğü günlerdeydi filmin zamanı... Gene bir dönem filmiydi yani Beynelmilel. Adıyaman'a uzanıyorduk bu kez. Film o bölgede gevende denilen yerel müzisyenlerin başından geçen olayları, içinde bolca hüzün olmasına rağmen, eğlenceli ve samimi bir dille anlatmaktaydı. Bu kadar mı güzel bir dönem canlandırılır demiştik, hatırlasana. Oyuncuların kılık kıyafetleri, saçları, bıyıkları, evler, mekanlar, arabalar, tüm ayrıntılar nasıl itinayla tasarlanmıştı. Filmin müzikleri şahaneydi, değil mi? Darbe sonrası askeri yönetimin idaresindeki bir ortamda yerel müzisyenlerin, bölge komutanının emriyle orkestra oluşturma çabaları var ya, kelimelerle anlatmak mümkün değil ki, gene filmi seyredince gülme ile ağlama arasında nasıl gezinmiştik hatırlasana... Hem senaryosunu yazan, hem de Muharrem Gülmez ile birlikte filmi yöneten Sırrı Süreyya Önder, 12 Eylül darbesi sonrasını, gene son derece naif bir kara mizahla anlatmayı becermişti. Hayranlıkla kulaklarını çınlatmıştık.

Sırrı Süreyya Önder'in bu fotoğrafını görünce, "Bilmesem yönetmen olduğunu, türkücü zannederdim," demiştim, hatırladın mı? Bu sözüme ne çok gülmüştün. Sonra iyice araştırmıştım yönetmeni ve anlamıştım ki Sırrı Süreyya Önder türkücü değildi ama türkülerin menzilinde dolaşan biriydi. Çünkü filmlerinin neden hep 12 Eylül dönemiyle ilgili olduğunu soranlara, "Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş" diye cevap vermişti. Öğrenmiştik ki, ünlü yönetmen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okurken, 12 Eylül'de tutuklananlar arasındaydı. Babası olmadığı için aileye bakan kişiydi aynı zamanda. Hapise girince ailesi fazlasıyla mağdur olmuştu tabi. 7 yıl hapis yatmıştı. Çıktıktan sonra, iş aramış, bulduğu her işi yapmıştı. Sonra hayat yolunu sinemayla kesiştirmişti ve filmlerini yazıp yönetmeye başlamıştı. "Her insanın bir hikayesi vardır. Döner döner onu anlatır," diyen yönetmenin neden böyle dediğini, filmlerini seyrettiğimiz için anlamıştık işte değil mi? Ayrıca Beynelmilel filminde kendisi de oynamıştı.

Biliyorum. Şimdi diyorsun ki, bunca zamandan sonra "Bugün Sırrı Süreyya Önder ve filmleri nerden aklına düştü?" Bilirsin Sırrı Süeyya Önder, Tarık Tufan ve Selahattin Yusuf'un birlikte yaptıkları Kafa Dengi programını hiç kaçırmak istemem. İşte bugün Kocaeli 2. Kitap Fuarı'nın son günü. Bu akşam saat 18.00'de Kafa Dengi programı benim şehrimde yapılacak. Sırrı Süreyya Önder takipçisi olarak, bakalım yetişebilecek miyim bu programa... Kısmet!

21 Şubat 2010 Pazar

İyi Kötü Çirkin ve Kardeşim


Benim kardeş aradı. "Abla, geliyorsun akşama değil mi?" diye sordu. "Nereye?" dedim. "Bizee!" dedi. Niye gidecektim ki? Özel bir gece miydi? "Neden?" diye sordum. "Hatırlasana, hani Eskiden Kafe'de buluşmuştuk da, anlatmıştım ya!” "Hııııı!" dedim. Devam edemedim. Hafta içinde kardeşle Eskiden Kafe'de buluşmuştuk. Bu kafeye ilk kez gitmiştik. Şaşırmıştım. Kafedeki her şey 1980 li yıllara aitti. İçeriye girdiğimizde Modern Talking çalıyordu. Duvarlarda 1980 lı yıllarda yaşamakla ilgili cümleler, objeler, film afişleri yer alıyordu. Büyülenmiştim. 1980’li yıllarda yaşamak demek, fon müziği Laura Brannigan'dan Self Control olan günler demekti. Şehirlerarası yolculuğa çıkarken otobüsün 302S olması için dua etmek demekti. Çavuşesku ve karısının kurşuna dizilişini TV den seyretmek demekti. Gorbaçov'un kafasındaki lekenin ne olduğunu anlamaya çalışmak demekti. Videocudan American Ninja, Kan Sporu ve Karete Kid filmlerini kiralamak demekti. İcraatın İçinden izleyip, Özal'ın kalemine bakıp hipnotize olmak demekti. Ah! Ne günlerdi!..

Oturmuştuk. Kardeş çok şeyler anlatıyordu anlatmasına ama ben kafenin illizyonuna kapılmış, 1980’li yıllara çoktan ışınlanmıştım. Maalesef anlattıklarını hiç dinlemiyordum. Sadece kafeden çıkışta "Abla, iyi ki varsın. Ne tatlı dinliyorsun! Hem de anlattıklarıma hiç kızmıyorsun. Demek ki kabul ediyorsun. Yaşaaa!" dediğini ve son ünlemli kelimesiyle kendime iyice geldiğimi hatırlıyorum. Demek ki bu akşam kardeşlere gidecektim. Bu demektir ki bu gece yeğenlerime bakacaktım. Hımm! Benim balık burcu kardeşim, romantik filmler, romantik kitaplar sever. Sık sık bir araya gelir, muhabbet ederiz hayata dair herşeyden. Kardeşim diye söylemiyorum bayılırım ben ona, şahane biridir gerçekten. Tek anlaşamadığımız durum, çocukları konusunda aşırı pimpiriktir. Ama öyle böyle değil yani. Felaket bir şey! Ben de çocuk yetiştirmede rahatlığımla şöhret yapmış biriyken, böyle her şeyi gözünde büyüten, bana bıraktığı için sürekli tereddüt içinde telefon eden birinin çocuklarına nasıl bakabilirim? En son bana bıraktığında çocuklarını, iki saat içinde beş kez arayıp: "abla camları açmadın di mi?", "abla kapıları kilitledin di mi?", "abla yemek yedirdin mi?", "abla tuvaleti gelmiş olabilir, sordun mu?" diye her aradığında beni sorgu suale çekince, "Aaaaaa!" demişim artık sonunda... "Aklın bu kadar evde kalıyorsa, gitme bir yere, otur oturduğun yerde!" Bir daha tövbe demiştim ama kardeş işte, ne yaparsınız atsan atılmaz, satsan satılmaz ki! Aslında bakmayın kendince haklı tabi. Çocuklar benimleyken evi yıksalar bir şey demem. Canımı almasınlar da, ne yaparlarsa yapsınlar rahatlığında olduğumu bildiği için korkuyor biraz benden. Kardeşimin tereddütü bu yüzden.

Neyse, bu akşam çocukları bana bırakıp, eşiyle yemeğe giderlerken, baktım hiç tembih etmiyor bana birşeyler.. Ben dedim: "Camları ve kapıları açmayacağım, yemek yedireceğim, tuvaletini soracağım, oyuncaklarını ve evi dağıttırmayacağım, sakın merak etme, e mi?" Hüzünlü hüzünlü gülümsedi. Oysa bunları kendisi söylemeliydi. Yoksa içi rahat etmezdi. Neyse, cevapları duydu bari, öyle değil mi? Gittiler. Camları, kapıları kontrol ettim. Kapalı. Heyy! Yeğenlerime döndüm: "Serbestsiniz çocuklar! Anneniz gelene kadar gönlünüze göre takılın!" Ben bir film getirdim, onu seyredeceğim."dedim. Ben en son Bir Zamanlar Batı'da filmini hakkını vererek seyredememiştim. Üzgündüm. Şimdi gene bir kovboy filmi İyi, Kötü, Çirkin'i seyredeceğim. Hem de layıkıyla seyredeceğim. Başka birşeyle ilgilenmeden. Seyrettim gerçekten. Clint Eastwood (iyi), Lee Van Cleef (kötü) ve Eli Wallch (çirkin) in şahane oyun güçleri ve filmin müziği bitirdi beni. " niriniri niiii... niii niii niii " Bir zamanlar Batıda ve İyi, Kötü, Çirkin'in yönetmeni aynı kişi... Sergio Leone... Konusu, görüntüleri, oyuncuları, müziği hele müziği baştan çıkartır insanı. Şahane bir filmdi.

Artık filmin sonunda doğru, üçlünün düellosuna gelmişti ki sıra, bir araç sesiyle kendime geldim. Baktım küçük yeğen uyumuş kucağımda. Vallahi farkında değilim. Büyük yeğen deseniz, uyumuş televizyonun karşısında. Ev varya kardeş görse, beni kesin düelloya davet eder, altı üstüne gelmiş. Olamaz ya! Ne zaman yaptılar? Yerlere dökülmüş kolalar, dağıtılmış oyuncaklar, sandalyeler ters dönmüş, orta sehpa belli kamyon yapılmış, üstüne mutfak erzakları taşınmış. Of valla! Hemen küçük yeğeni attım yatağına. Üzerini örttüm. Büyük varsın kalsın koltukta. Mutfak erzaklarını doldurdum bir çöp poşetine, tıktım bir mutfak çekmecesine. Sehpayı düzelttim, sandalyeleri yerleştirdim yerine. Oyuncakları yerine kaldırmaya zamanım yok, koltukların altına ittim. Yere dökülen kolaları ıslak peçeteyle sildim. Şöyle bir baktım etrafa... Tamam işte, sorun yok! Gene filmimin başına çöktüm. Bizimkiler geldiler ki ev süt liman! "Aaa! çocuklar uyumuşlar, hem de yaramazlık da yapmamışlar!" dedi kardeşim. "Yokkk! Melek gibiydi ikisi, hemencik uyudular." dedim. "Abla sen niye öyle nefes nefesesin?" dedi kardeşim. Gerçekten ne heyecan yapmışım, nefes nefese kalmışım. "Şşşşşş! "dedim. "Çok heyecanlı film! Şu anda düello var!"
Oh! Atlattık bu akşamı da çok şükür. Neyse bu kez içim rahat, vallahi filmin hakkını verdim!Başka hiçbir şeyle ilgilenmedim! niriniri niiii... niii niii niii !!!! - İYİ Kİ DOĞDUN KARDEŞİM:)

9 Şubat 2010 Salı

Kitap Kapaklarına Odaklanan Kamera

"Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filmini seyretmeliyim" dedim kendi kendime. 2001 yapımı bu filmi seyretmek için o kadar çok heveslendim ki anlatamam. Neden mi? Bak şimdi... Filmde kitaplara bir oyuncu muamalesi yapılıyormuş. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyormuş. Ne hoş değil mi? Demek Godard kitap kapaklarına meraklı biri. Aslında sinema yoluyla, körleşen algılarımızı, bakıp da farkedemediklerimizi hatırlatmak istiyor belli ki. Bunu okudum ya... Artık mutlaka seyretmeliyim bu filmi! Hemen bulmalıyım hemen... Bugün sona ermeden!



25 Ocak 2010 Pazartesi

Sinemadan Öğrendiğim Çok Şey Var.

Hani hatırlıyor musun? Demet Akbağ'ın bir filmine gitmiştik. Altan Erkekli de vardı. Bir de senin çok sevdiğin Özgü Namal vardı filmde. Filmin adı değişikti de, hani bilet alırken filmin adını söylememiştik. "3.salondaki filme iki bilet" demiştik. Hatırladın mı? O....Çocukları. 12 Eylül 1980 ihtilali sonrasının bir ucundan tutuyordu film. Siyasi suçlu olarak aranan bir karı koca yurtdışına kaçmak istiyorlardı. Ancak küçük bir çocukları vardı. Onu geçici süre güvenli bir yere bırakmaları gerekiyordu. Demet Akbağ'ın canlandırdığı Mehtap Anne'nin evine bırakmaya karar veriyorlardı. Mehtap anne, emekli bir hayat kadınıydı. Yaşlanmıştı. Şimdi bu işi yapan bazı hayat kadınlarının çocuklarına bakmaktaydı. Savaşlar, darbeler, hatta depremlerde en çok etkilenenler çocuklar değil midir? Hayat kadınlarının çocukları için de, yaşam ne kadar zordur aslında. Film mağduriyet yaşayan çocukların yaşamlarını aynı evde kesiştirmişti işte, hatırladın mı? Nasıl etkilenmiştik filmi seyredince... 12 Eylül'ü bizzat yaşamış bizler için, film gülme ile ağlama arasında dolanıyor, insanın dimağında limonlu şeker tadı bırakıyordu. Filmin yazarı ve yönetmeni olan Sırrı Süreyya Önder'i tanımıyordum. Çok merak etmiştim, hatırlıyor musun? Demiştim ki sana, "Ne kadar filmin adında ve içinde çocuklar olsa da, bu film tam manasıyla bir kadın filmi. Kadınların üzerindeki tahribatı bu kadar iyi anlayan ve anlatan birini mutlaka tanımalıyım."

Sonra evde Sırrı Süreyya Önder'in 2006 yılında çektiği Beynelmilel adlı filmi seyretmiştik. Özgü Namal, bu kez Cezmi Baskın'la birlikte oynuyordu. 1982 yılındaydık. Gene 12 Eylül ihtilalinin etkisinin sürdüğü günlerdeydi filmin zamanı... Gene bir dönem filmiydi yani Beynelmilel. Adıyaman'a uzanıyorduk bu kez. Film o bölgede gevende denilen yerel müzisyenlerin başından geçen olayları, içinde bolca hüzün olmasına rağmen, eğlenceli ve samimi bir dille anlatmaktaydı. Bu kadar mı güzel bir dönem canlandırılır demiştik, hatırlasana. Oyuncuların kılık kıyafetleri, saçları, bıyıkları, evler, mekanlar, arabalar, tüm ayrıntılar nasıl itinayla tasarlanmıştı. Filmin müzikleri şahaneydi, değil mi? Darbe sonrası askeri yönetimin idaresindeki bir ortamda yerel müzisyenlerin, bölge komutanının emriyle orkestra oluşturma çabaları var ya, kelimelerle anlatmak mümkün değil ki, gene filmi seyredince gülme ile ağlama arasında nasıl gezinmiştik hatırlasana... Hem senaryosunu yazan, hem de Muharrem Gülmez ile birlikte filmi yöneten Sırrı Süreyya Önder, 12 Eylül darbesi sonrasını, gene son derece naif bir kara mizahla anlatmayı becermişti. Hayranlıkla kulaklarını çınlatmıştık.

Sırrı Süreyya Önder'in bu fotoğrafını görünce, "Bilmesem yönetmen olduğunu, türkücü zannederdim," demiştim, hatırladın mı? Bu sözüme ne çok gülmüştün. Sonra iyice araştırmıştım yönetmeni ve anlamıştım ki Sırrı Süreyya Önder türkücü değildi ama türkülerin menzilinde dolaşan biriydi. Çünkü filmlerinin neden hep 12 Eylül dönemiyle ilgili olduğunu soranlara, "Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş" diye cevap vermişti. Öğrenmiştik ki, ünlü yönetmen Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okurken, 12 Eylül'de tutuklananlar arasındaydı. Babası olmadığı için aileye bakan kişiydi aynı zamanda. Hapise girince ailesi fazlasıyla mağdur olmuştu tabi. 7 yıl hapis yatmıştı. Çıktıktan sonra, iş aramış, bulduğu her işi yapmıştı. Sonra hayat yolunu sinemayla kesiştirmişti ve filmlerini yazıp yönetmeye başlamıştı. "Her insanın bir hikayesi vardır. Döner döner onu anlatır," diyen yönetmenin neden böyle dediğini, filmlerini seyrettiğimiz için anlamıştık işte değil mi? Ayrıca Beynelmilel filminde kendisi de oynamıştı.

Biliyorum. Şimdi diyorsun ki, bunca zamandan sonra "Bugün Sırrı Süreyya Önder ve filmleri nerden aklına düştü?" Dün 24 Aralık'tı ya hani, okumuşsundur gazetelerde Uğur Mumcu'nun öldürülüşünün üzerinden tam 17 yıl geçti. Dün Uğur Mumcu ile ilgili yazıları okuduğumda, ünlü gazetecinin fotoğraflarına baktığımda, Sırrı Süreyya Önder aklıma geldi. Sırrı Süreyya Önder'in filmlerini seyrettikten sonra, çokça yazılarını okumuştum. İşte o yazılarından birinde, bir cümlesi vardı. Hafızama işlenmiş. Uğur Mumcu'nun öldürüldüğünü hatırlayınca dedim ki, yönetmen ne doğru bir söz söylemiş. Ne mi, o cümlesi? "Eksilen her can, insanlığın noksanıdır." Bu hafıza tuhaf bir kutu sahiden, şaşırtıyor insanı. Nerden nereye değil mi?

3 Ocak 2010 Pazar

"Benim Babam Toplantıcı"

Gazetedeki köşesinde, Tufan Türenç TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun anlattığı bir durumu yazısına konu etmişti. Hisarcıklıoğlu'nun arkadaşının oğluna öğretmeni "Baban ne iş yapıyor?" diye sormuş. Çocuk "Babam toplantıcı" demiş. Çocuğun bu sözü çok hoşuma gitti. Sürekli "Toplantım var," diyerek çocuğuyla ilgilenecek zamanı erteleyen ebeveynler için çok vurucu bir tespit bence. Bu yazıyı okuduğumda bir yönetmen ve bir şair düştü hayalime. Her ikisi de hayranlık duyduğum kişiler. Biri 1954 Saraybosna doğumlu, Balkan kültürünü dünyaya tanıtan, Avrupa Sinemasının en nevi şahsına has yönetmeni Emir Kusturica.

Emir Kusturica'nın 1985 yılında Cannes'da Altın Palmiye ödülü kazanan Babam İş Gezisinde adlı filmi, 1948 yıllarındaki komünist Yugoslavya dönemlerine götürür bizleri. Tito ile Stalin bozuşmuşlardır. Ülkede karmaşa kol gezmektedir.Tehlikeli yıllardır. Babası politik sebeplerle tutuklanınca, oğluna babasının iş gezisinde olduğu söylenir. Balkan müzikleri eşliğinde, çocuğun gözünden hem yaşanan tarihi bir kesiti izleriz, hem de hapiste olduğu halde "toplantıcı" olduğu sanılan babanın vaziyeti üzerinden Yugoslavya'nın o dönemlerine tanıklık ederiz.


Gazetedeki yazıyı okuduğumda hayalime düşen ikinci isim ise, 1926 yılında İstanbul'da doğan, Türkiye'nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu, ünlü şairimiz Can Yücel'dir. Babası sürekli iş gereği evden uzaklardadır. Yani Can Yücel'in babası da "toplantıcı" babalardandır. Sürekli baba özlemi içinde olan Can Yücel, bir baba için yazılacak en güzel şiiri yazmıştır:

BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Ben hayatta en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek
Nasıl koşardım ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oynunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından uçmakta olan o devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
CAN YÜCEL

21 Ocak 2009 Çarşamba

Chan Wook Park - İntikam Meleği

Bir önceki yazımda Quentin Tarantino'nun Kill Bill filmi için kadın intikam filmidir demiştim. Madem kadın intikam filmlerini konu ediyorum, Güney Koreli ünlü yönetmen Chan Wook Park'ın İntikam Meleği'ni ( Sympathy for Lady Vengeance )anmadan olmaz. İntikam Meleği, Chan Wook Park'ın intikam üçlemesi denilen filmlerinin üçüncüsü. Ben ilk kez bu üçlemenin ilk filmi olan Old Boy'u seyretmiştim ve Old Boy'u seyrettiğimde uzunca bir süre kendime gelemediğimi söylemeliyim. Öyle sarsıcı, şaşırtıcı ve hayrete düşürücü bir filmdi.


İntikam Meleği'nin konusu kısaca şöyle: İşlemediği bir suçu üstlenerek, 13 yıl kadın tutukevinde hapis kalan bir genç kadının, hapise girdiği andan itibaren planladığı intikam sürecini anlatan bir film.Bir kadın intikam almayı planlarsa, nasıl ince hesap ve zarif tekniklerle, dantel gibi ilmek üstüne ilmek ekleyerek bu işi beceriyor,öğrenmek için bu filmi mutlaka seyretmek gerek...


Filmin müzikleri olağanüstüydü. Etkileyici müziği, vurucu ve şaşırtıcı konusu,dehşete düşürücü sonu ile filmi seyrettikten sonra herkes bazı durumlarda gerçekten intikam alır mı, intikam almak gerekir mi,ben de intikam almaya niyetlenir miyim diye düşündürüyor film...

17 Ocak 2009 Cumartesi

Özcan Alper - Sonbahar


Daha yeni Kim Ki Duk'un İlbahar,Yaz,Sonbahar,Kış,İlkbahar filmini izlemiştim ve bu filmi bloguma yazmıştım.Bugün ise memleketim gençlerinden birinin, Özcan Alper'in yazdığı ve yönettiği bir film olan Sonbahar'ı seyrettim. Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmiymiş ve yukarıdaki fotoğraf Adana Altın Koza Festivali'nde ödül aldığında çekilmiş. Özcan Alper Artvin Hopa doğumlu ve film yönetmenin kendi coğrafyasında Çamlıhemşin'de geçiyor. Filmde Hemşince ve Gürcüce konuşuluyor. Film yılın en iyi on filmi arasında. Gerçekten çok güzel bir film...


Film “…her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…” ithaf edilmiş. Çünkü ülkemizde 122 kişi ölüm oruçlarında, 32 kişi de hayata dönüş operasyonlarında hayatını kaybetmiş.

Filmin kahramanı Yusuf da üniversitede okurken, katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında mahkum edilmiş ve cezaevine girmiştir. Yani Yusuf'un ömrünün ilkbaharı hapiste geçecektir.10 yıldır tutukluğu kaldığı hapishanede F tipi cezaevlerini protesto etmek için açlık grevi yapan gruba katılır. Ciğerleri iflas eder. 2 yıl daha cezası varken sağlık nedeniyle tahliye edilir.


Ömrünün ilkbaharını tutuklu geçirmek durumunda kalan Yusuf, yazı hiç göremeden ömrünün sonbaharına atlayacaktır. Hani vardır ya türkümüz"Baharı görmeden yaz geldi geçti "diye,sanki bu türkü Yusuf gibiler için söylenir.Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Yusuf, cezaevinden çıktığında, son günlerini geçirmek üzere,köyde yaşayan yaşlı annesinin yanına gider. İşte Karadeniz'in sonbahar mevsimindeki olağanüstü güzel doğası ile ömrünün sonbaharını yaşayan Yusuf'un hüzünlü hali kesişir.Hazan'a hüzün bir kez daha acıtarak yakışmış, bu filmde yönetmen tabiat ve insan doğasının sonbaharını şahane görüntülerle beyaz perdeden yüreğime geçirmeyi başarmıştır.

Bana göre çekimler, mekanlar ve sosyal ortamlar okadar doğal ki, filmde rahatsızlık verici birşey bulmak mümkün degil. Annesiyle karşılaşmasında Hemşince konuşmaları filmi çok daha samimi kılmış. Bildiğim kadarıyla Yusuf'un annesini, bizim köylü teyzelerden birisi oynamış. Yönetmenin buna cesaret etmesi insanı hayrete düşürüyor ama annemiz de rolünü hakkıyla yerine getiriyor. Kırk yıllık sanatçıymışcasına annenin hüznünü tüm doğallığıyla seyirciye geçirmeyi becerebiliyor.


Filmin bizimle paylaştığı bir başka memleket gerçeği de Karadeniz'deki tabir i caiz ise nataşalar meselesi. Rusya'nın parçalanması sonucunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki trajediler nedeniyle ülkemize gelen Gürcü kadınları konu etmiş film. Neden böyle durumlarda kadınlar ve çocuklar hep çile çekerler diye düşündürüyor film insana. Zira filmdeki kadın kahraman Elka memleketinde küçük çocuğunu bırakmış ve para kazanmak için Karadeniz'e gelmiş bir Gürcü kadındır.


İdeolojik düşünceleri peşinde yılları hapiste geçmiş Alper ve ülkesinin ideolojik meseleleri yüzünden çocuğundan ve memleketinden ayrı düşmüş, istemediği yollardan para kazanmaya çalışan Gürcü Elka'nın yolları kesişiyor. Yönetmen büyük bir zerafetle filmin sosyal mesajını seyirciye geçirmeyi başarabiliyor. Neler olup bittiğini tekrar tekrar düşündürüyor.


Yusuf hapisteyken babası ölmüştür ve ablası evlenip gitmiştir. Annesi yaşlanmıştır. Köyde daha çok yaşlılar yaşamaktadır. Arkadaşı Mikail köyde yaşamaya devam etmekte ancak ruh sağlığı onun da çok iyi değildir.
Yusuf yıllarca hapis yattığı ve birkaç aya kadar öleceğini bildiği için içine kapanık bir hali vardır.
Yusuf rolündeki Onur Saylak Yusuf'un hüznünü seyirciye geçirmeyi iyi başarıyor. Ben Yusuf da bir pişmalık durumu hiç sezmedim. Bence Yusuf'un hüznü,bukadar genç yaşta öleceğini bilmenin getirdiği doğal bir hissiyat durumu. Hiç kolay değildir ki bu durumun kabullenilmesi...


Mevsim sonbahardan kışa dönmüştür. Yusuf elindeki tulumla annesine şahane bir ezgi terennüm ederken, tulumun sesi bir annenin oğula yaktığı bir ağıta eşlik etmeye başlayacaktır.
İnanılmaz bir ağıttır bu! Memleketimin o yürek dağlayan ağıtlarından! Sonbahar bitmiş ve bembeyaz örtüsü ve sessizliği ile artık kış gelmiştir.

Doğal güzelliklerin değişimi ile yönetmen anlatmak istediği hikayenin çok güzel anlatıcısı olmuş. Film çok ağır akıyor olsa da görüntüsü, oyunculuğu,müziği ve vermek istediği sosyal mesajları ile okadar etkileyici ki, sabırla fimin sonunu bekliyorsunuz. Tavsiye ederim . Çok güzel bir film.

15 Ocak 2009 Perşembe

Wong Kar Wai ve Aşk Zamanı

Şimdi anlatmak istediğimHong Kong'lu yönetmen Wong Kar Wai'nin In The Mood For Love- Aşk Zamanı - adlı filmi. Son zamanlarda seyrettiğim en güzel aşk filmiydi.

Film müzikleri benim için çok önemlidir. Hele aşk filmlerini müziksiz düşünmem mümkün değildir. Aşk Zamanı'nın film müziği Yumeji's Theme insanı derinden etkileyen bir müzik. Zarif film uslubu, şahane görselliği ve etkileyici müzikleri ile bu film en sevdiğim on film arasına çoktan girdi bile...



Bir şirkette sekreter olarak çalışan Bayan Chun, sürekli iş gezilerine çıkan kocası sebebiyle genelde yalnız yaşamaktadır. Yeni bir eve taşınırlarken, karşı daireye de başka bir çift taşınmaktadır. Yeni komşuları Bay Chow bir gazetede editördür. Bay Chow'un da karısı genelde seyahattedir. Bu iki yalnız komşunun yollarını kader kesiştirmiştir.
Bayan Chun ve Bay Chow zamanla eşlerinin kendilerini aldattıklarını anlarlar. Ortak dertlerini birlikte zaman geçirirek paylaşırlar. Eşleri gibi sadakatsiz olmayacaklarına dair birbirlerine söz verirler. Lakin heyhat! Dünyanın her yerinde olduğu gibi Hong Kong da da aşka söz geçirmek mümkün olmayacaktır. Ve aşk bacayı sessizce saracaktır.



Ne yazık ki bu dile getirilemeyen bir aşktır. Onların birbirleriyle konuşması gereken yerlerde filmin olağanüstü müzikleri devreye girmektedir. Filmin müziğindeki keman, o muhteşem sesiyle, onların yerine ağlayarak sanki aşklarının itirafını yapmaktadır. Bu kendilerince seslendirilemeyen ve ten teması olmayan bir aşktır.
Film değişik bir kurguyla çekilmiş. Aşkı kadının ve erkeğin dünyasından ayrı ayrı yansıtıyor. Gelenekler, dedikodu korkusu, gene de birlikte olabilmek için sarfedilen gayretler, zaman ve mekan yansımalarının estetik görüntüntüler eşliğinde seyirciye aktarılması, filmin modu oldukça ağır olmasına rağmen, seyredeni filmden koparmıyor.




Bayan Chun'un hep aynı modelde ancak herbiri ayrı güzel desendeki elbiselerinden, zarafetinden,nahif ve hoş fiziğinden etkilenmemek mümkün değil. Hong Kong'lu yönetmenimiz Wong Kar Wai 'nin en güzel filmi olan Aşk Zamanı "Geçmişte kalmış bir döneme ve kaybolan aşka bir selam"diye nitelendirilmektedir.




Filmin bir sırrı olacaktır aslında... "Eğer birinin kimseyle paylaşmak istemediği bir sırrı varsa,bir dağa çıkar,bir ağaç bulur,ağaca bir delik açar ve sırrı o deliğe fısıldar.Ve onu çamurla kapar. Böylece sır orada sonsuza kadar kalır." Filmde ki sır da filmin sonunda Bay Chow tarafından bir deliğe fısıldanır ve üzerini otla kapatılır...

Bu filmi seyretmediyseniz, vakit geçirmeden seyretmelisiniz.


Şiddetle tavsiye ederim!



8 Ocak 2009 Perşembe

Woody Allen - Maç Sayısı


Geçen yıl "Arta Kalan Zamanlar’da" diye, Ertuğrul Özkök’ün en sevdiği aryaları toplantığı bir cd si çıkmıştı. Aryaları iyi bilmem. Merak edip almıştım. Dinleyince okadar çok beğenmiştim ki günlerce aracımla yaptığım seyahatlerde bana yol arkadaşı olmuştu bu aryalar.

Dinlediklerim arasında en sevdiğim arya, Bizet’in "İnci Avcıları"’ydı. Hep kulağımıza çalınan bu müziğin Bizet’in 1863 yılında annesini çok erken kaybedince, girdiği depresyonla yazdığı söylenen "İnci Avcıları" olduğunu bu cd’yi dinleyince öğrenmiştim. Aryanın ne anlattığını anlamıyordum ama dinleyene okadar hüzün veriyordu ki acıklı bir hikayesi olmalıydı.

Seylan’da inci avlayarak geçinen iki arkadaş birbirlerine bağlı kalacaklarına yemin etmişler. Ama ikisi de rahibe Leyla’ya aşık olunca, dostluk, intikam, gelenekler, din gibi kavramları egzotik bir dram içinde işleyen bir hikaye çıkmış ortaya…
Okadar sevmiş ve okadar abartmıştım ki, sürekli bu aryayı dinler olmuştum. Sonra oğlumun müzik öğretmeni, okulda çocuklara farklı müzik türlerini dinletmek istediğini, ancak elinde hiç materyal olmadığını söyleyince kıyıp, cd’yi okula vermiştim. Yenisini tekrar edinemeyince de unutmuştum arya dinlemeyi ta ki “ Maç Sayısı” filmini seyredene kadar…





"Maç Sayısı" filmini de anlatırsam,Stanley Kubrick de yazdığım üç film gibi, bu kez Woody Allen'a ait üçleme film anlatmış olacağım. Hollywoodvari Bir Son, Scoop ve şimdi de Maç Sayısı... Her üçü de Woddy Allen filmi. Her üç film de Scarlett Johansson oynuyor. İlk iki filmde Woody Allen da oynuyorken, Maç Sayısı ise Woody Allen'ın yazdığı, yönettiği ama rol almadığı bir film. Film şu sözlerle başlıyor:

" "İyi olmaktansa şanslı olmayı yeğlerim"diyen hayatı iyi tanıyormuş. İnsanlar hayatın büyük ölçüde şansa bağlı olduğunu kabullenmekten korkuyor. Bir çok şeyin kontrolümüz dışında olması ürkütücü... Tenis maçında topun ağın üstüne dokunduğu anlar olur. Bir an için top ileri gidebilir yada geri düşebilir.Şansınız varsa ileri gider ve kazanırsınız...Yada geriye düşer ve kaybedersiniz."


Londra'ya gelen yoksul İrlandalı genç Chris, varlıklı ailelerin gittiği bir tenis kulübünde tenis öğretmenliğine başlar. Zengin bir ailenin oğlu olan Tom'a tenis dersleri verirken arkadaşlığını ilerletir ve ailenin içine girip, onlarla beraber yüksek sınıftan insanlarların arasına girme şansı yakalar. Tom'un kızkardeşi Chole ile flört ederken, diğer yandan da Tom'un Amerikalı nişanlısı Nora'ya aşık olur.


Chloe ile evlenerek Thames nehri manzaralı kocaman bir evde yaşamaya ve karısının babasının bir şirketinde çalışmaya başlar. Çok zengindir artık. Diğer yandan da Nora ile ilişkisine devam etmektedir. Filmin son yarım saati gerçekten ibretliktir. Chris bir yandan zengin bir hayata sahipken,diğer yandan tutkuyla -yoksa takıntıyla mı - sevdiği kadın arasında nasıl bir seçim yapacaktır?Mutlaka seyretmek ve görmek gerekir. Çok beğendim filmi. Tavsiye ederim.


Film Londra'da geçmektedir ve film seyrine aryalar eşlik etmektedir. İşte bir yıl sonra "İnci Avcıları" nın müziğini duyunca, fime kilitlendim kaldım. Şahane görüntüler, güzel evler,insanlar, mekanlar ve Londra'nın en mütena yerlerini arya eşliğinde izleyeceksiniz.

Bu kadar da değil. Bu bir Woody Allen filmidir. Ve dikkat edilirse bana göre ayrıntıda çok şey gizlidir. Mesela,filmin başında bir dakikalık bir görüntüde Chris, Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" 'sını okumaktadır. Suç ve Ceza romanı, okuyucusuna suçun ve cezanın ne olduğunu sorgulatan bir romandır. Woody Allen'ın "Suç ve Ceza"'yı görüntülemesi ve film boyunca iki arkadaşın aynı kıza aşık olması temalı "İnci Avcıları" aryasını dinletmesi bana göre manalıdır.Filmde de başlarda aynı kıza aşık iki kişiyi seyrettirirken, sonrasında hayata dair secimler, ikilemler, hırs, tutku, aşk ve suç ve tabi şans faktörüne dair pek çok konuyu bize sorgulatmaktadır aslında Woody Allen. Gerçekten hoş bir film.