Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz genç adam Edgar Wright'ır. Ve bugün tesadüfen denk gelip seyrettiğim Baby Driver adlı filmin hem yazarı hem yönetmenidir. Bugünden itibaren gönlümün en mutena köşesine taht kurup yerleşmiştir. Niye mi?
11 Ağustos 2017 Cuma
Şşşth Kimse Duymasın-33-
Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz genç adam Edgar Wright'ır. Ve bugün tesadüfen denk gelip seyrettiğim Baby Driver adlı filmin hem yazarı hem yönetmenidir. Bugünden itibaren gönlümün en mutena köşesine taht kurup yerleşmiştir. Niye mi?
5 Aralık 2016 Pazartesi
23 Mayıs 2010 Pazar
Sırrı Süreyya Önder Benim Kafa Dengim!
21 Şubat 2010 Pazar
İyi Kötü Çirkin ve Kardeşim
Benim kardeş aradı. "Abla, geliyorsun akşama değil mi?" diye sordu. "Nereye?" dedim. "Bizee!" dedi. Niye gidecektim ki? Özel bir gece miydi? "Neden?" diye sordum. "Hatırlasana, hani Eskiden Kafe'de buluşmuştuk da, anlatmıştım ya!” "Hııııı!" dedim. Devam edemedim. Hafta içinde kardeşle Eskiden Kafe'de buluşmuştuk. Bu kafeye ilk kez gitmiştik. Şaşırmıştım. Kafedeki her şey 1980 li yıllara aitti. İçeriye girdiğimizde Modern Talking çalıyordu. Duvarlarda 1980 lı yıllarda yaşamakla ilgili cümleler, objeler, film afişleri yer alıyordu. Büyülenmiştim. 1980’li yıllarda yaşamak demek, fon müziği Laura Brannigan'dan Self Control olan günler demekti. Şehirlerarası yolculuğa çıkarken otobüsün 302S olması için dua etmek demekti. Çavuşesku ve karısının kurşuna dizilişini TV den seyretmek demekti. Gorbaçov'un kafasındaki lekenin ne olduğunu anlamaya çalışmak demekti. Videocudan American Ninja, Kan Sporu ve Karete Kid filmlerini kiralamak demekti. İcraatın İçinden izleyip, Özal'ın kalemine bakıp hipnotize olmak demekti. Ah! Ne günlerdi!..
12 Şubat 2010 Cuma
9 Şubat 2010 Salı
Kitap Kapaklarına Odaklanan Kamera
31 Ocak 2010 Pazar
25 Ocak 2010 Pazartesi
Sinemadan Öğrendiğim Çok Şey Var.
3 Ocak 2010 Pazar
"Benim Babam Toplantıcı"
BEN HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM
Ben hayatta en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek
Nasıl koşardım ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oynunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından uçmakta olan o devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
CAN YÜCEL
21 Ocak 2009 Çarşamba
Chan Wook Park - İntikam Meleği
İntikam Meleği'nin konusu kısaca şöyle: İşlemediği bir suçu üstlenerek, 13 yıl kadın tutukevinde hapis kalan bir genç kadının, hapise girdiği andan itibaren planladığı intikam sürecini anlatan bir film.Bir kadın intikam almayı planlarsa, nasıl ince hesap ve zarif tekniklerle, dantel gibi ilmek üstüne ilmek ekleyerek bu işi beceriyor,öğrenmek için bu filmi mutlaka seyretmek gerek...
Filmin müzikleri olağanüstüydü. Etkileyici müziği, vurucu ve şaşırtıcı konusu,dehşete düşürücü sonu ile filmi seyrettikten sonra herkes bazı durumlarda gerçekten intikam alır mı, intikam almak gerekir mi,ben de intikam almaya niyetlenir miyim diye düşündürüyor film...
17 Ocak 2009 Cumartesi
Özcan Alper - Sonbahar
Daha yeni Kim Ki Duk'un İlbahar,Yaz,Sonbahar,Kış,İlkbahar filmini izlemiştim ve bu filmi bloguma yazmıştım.Bugün ise memleketim gençlerinden birinin, Özcan Alper'in yazdığı ve yönettiği bir film olan Sonbahar'ı seyrettim. Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmiymiş ve yukarıdaki fotoğraf Adana Altın Koza Festivali'nde ödül aldığında çekilmiş. Özcan Alper Artvin Hopa doğumlu ve film yönetmenin kendi coğrafyasında Çamlıhemşin'de geçiyor. Filmde Hemşince ve Gürcüce konuşuluyor. Film yılın en iyi on filmi arasında. Gerçekten çok güzel bir film...
Film “…her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…” ithaf edilmiş. Çünkü ülkemizde 122 kişi ölüm oruçlarında, 32 kişi de hayata dönüş operasyonlarında hayatını kaybetmiş.
Filmin kahramanı Yusuf da üniversitede okurken, katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında mahkum edilmiş ve cezaevine girmiştir. Yani Yusuf'un ömrünün ilkbaharı hapiste geçecektir.10 yıldır tutukluğu kaldığı hapishanede F tipi cezaevlerini protesto etmek için açlık grevi yapan gruba katılır. Ciğerleri iflas eder. 2 yıl daha cezası varken sağlık nedeniyle tahliye edilir.
Ömrünün ilkbaharını tutuklu geçirmek durumunda kalan Yusuf, yazı hiç göremeden ömrünün sonbaharına atlayacaktır. Hani vardır ya türkümüz"Baharı görmeden yaz geldi geçti "diye,sanki bu türkü Yusuf gibiler için söylenir.Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Yusuf, cezaevinden çıktığında, son günlerini geçirmek üzere,köyde yaşayan yaşlı annesinin yanına gider. İşte Karadeniz'in sonbahar mevsimindeki olağanüstü güzel doğası ile ömrünün sonbaharını yaşayan Yusuf'un hüzünlü hali kesişir.Hazan'a hüzün bir kez daha acıtarak yakışmış, bu filmde yönetmen tabiat ve insan doğasının sonbaharını şahane görüntülerle beyaz perdeden yüreğime geçirmeyi başarmıştır.
Bana göre çekimler, mekanlar ve sosyal ortamlar okadar doğal ki, filmde rahatsızlık verici birşey bulmak mümkün degil. Annesiyle karşılaşmasında Hemşince konuşmaları filmi çok daha samimi kılmış. Bildiğim kadarıyla Yusuf'un annesini, bizim köylü teyzelerden birisi oynamış. Yönetmenin buna cesaret etmesi insanı hayrete düşürüyor ama annemiz de rolünü hakkıyla yerine getiriyor. Kırk yıllık sanatçıymışcasına annenin hüznünü tüm doğallığıyla seyirciye geçirmeyi becerebiliyor.
Filmin bizimle paylaştığı bir başka memleket gerçeği de Karadeniz'deki tabir i caiz ise nataşalar meselesi. Rusya'nın parçalanması sonucunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki trajediler nedeniyle ülkemize gelen Gürcü kadınları konu etmiş film. Neden böyle durumlarda kadınlar ve çocuklar hep çile çekerler diye düşündürüyor film insana. Zira filmdeki kadın kahraman Elka memleketinde küçük çocuğunu bırakmış ve para kazanmak için Karadeniz'e gelmiş bir Gürcü kadındır.
İdeolojik düşünceleri peşinde yılları hapiste geçmiş Alper ve ülkesinin ideolojik meseleleri yüzünden çocuğundan ve memleketinden ayrı düşmüş, istemediği yollardan para kazanmaya çalışan Gürcü Elka'nın yolları kesişiyor. Yönetmen büyük bir zerafetle filmin sosyal mesajını seyirciye geçirmeyi başarabiliyor. Neler olup bittiğini tekrar tekrar düşündürüyor.
Yusuf hapisteyken babası ölmüştür ve ablası evlenip gitmiştir. Annesi yaşlanmıştır. Köyde daha çok yaşlılar yaşamaktadır. Arkadaşı Mikail köyde yaşamaya devam etmekte ancak ruh sağlığı onun da çok iyi değildir.
Yusuf yıllarca hapis yattığı ve birkaç aya kadar öleceğini bildiği için içine kapanık bir hali vardır.
Yusuf rolündeki Onur Saylak Yusuf'un hüznünü seyirciye geçirmeyi iyi başarıyor. Ben Yusuf da bir pişmalık durumu hiç sezmedim. Bence Yusuf'un hüznü,bukadar genç yaşta öleceğini bilmenin getirdiği doğal bir hissiyat durumu. Hiç kolay değildir ki bu durumun kabullenilmesi...
Mevsim sonbahardan kışa dönmüştür. Yusuf elindeki tulumla annesine şahane bir ezgi terennüm ederken, tulumun sesi bir annenin oğula yaktığı bir ağıta eşlik etmeye başlayacaktır.
İnanılmaz bir ağıttır bu! Memleketimin o yürek dağlayan ağıtlarından! Sonbahar bitmiş ve bembeyaz örtüsü ve sessizliği ile artık kış gelmiştir.
Doğal güzelliklerin değişimi ile yönetmen anlatmak istediği hikayenin çok güzel anlatıcısı olmuş. Film çok ağır akıyor olsa da görüntüsü, oyunculuğu,müziği ve vermek istediği sosyal mesajları ile okadar etkileyici ki, sabırla fimin sonunu bekliyorsunuz. Tavsiye ederim . Çok güzel bir film.
15 Ocak 2009 Perşembe
Wong Kar Wai ve Aşk Zamanı
Ne yazık ki bu dile getirilemeyen bir aşktır. Onların birbirleriyle konuşması gereken yerlerde filmin olağanüstü müzikleri devreye girmektedir. Filmin müziğindeki keman, o muhteşem sesiyle, onların yerine ağlayarak sanki aşklarının itirafını yapmaktadır. Bu kendilerince seslendirilemeyen ve ten teması olmayan bir aşktır.

Filmin bir sırrı olacaktır aslında... "Eğer birinin kimseyle paylaşmak istemediği bir sırrı varsa,bir dağa çıkar,bir ağaç bulur,ağaca bir delik açar ve sırrı o deliğe fısıldar.Ve onu çamurla kapar. Böylece sır orada sonsuza kadar kalır." Filmde ki sır da filmin sonunda Bay Chow tarafından bir deliğe fısıldanır ve üzerini otla kapatılır...
8 Ocak 2009 Perşembe
Woody Allen - Maç Sayısı
Dinlediklerim arasında en sevdiğim arya, Bizet’in "İnci Avcıları"’ydı. Hep kulağımıza çalınan bu müziğin Bizet’in 1863 yılında annesini çok erken kaybedince, girdiği depresyonla yazdığı söylenen "İnci Avcıları" olduğunu bu cd’yi dinleyince öğrenmiştim. Aryanın ne anlattığını anlamıyordum ama dinleyene okadar hüzün veriyordu ki acıklı bir hikayesi olmalıydı.
Seylan’da inci avlayarak geçinen iki arkadaş birbirlerine bağlı kalacaklarına yemin etmişler. Ama ikisi de rahibe Leyla’ya aşık olunca, dostluk, intikam, gelenekler, din gibi kavramları egzotik bir dram içinde işleyen bir hikaye çıkmış ortaya…

Bu kadar da değil. Bu bir Woody Allen filmidir. Ve dikkat edilirse bana göre ayrıntıda çok şey gizlidir. Mesela,filmin başında bir dakikalık bir görüntüde Chris, Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" 'sını okumaktadır. Suç ve Ceza romanı, okuyucusuna suçun ve cezanın ne olduğunu sorgulatan bir romandır. Woody Allen'ın "Suç ve Ceza"'yı görüntülemesi ve film boyunca iki arkadaşın aynı kıza aşık olması temalı "İnci Avcıları" aryasını dinletmesi bana göre manalıdır.Filmde de başlarda aynı kıza aşık iki kişiyi seyrettirirken, sonrasında hayata dair secimler, ikilemler, hırs, tutku, aşk ve suç ve tabi şans faktörüne dair pek çok konuyu bize sorgulatmaktadır aslında Woody Allen. Gerçekten hoş bir film.



















.jpg)




























