18 Ocak 2012 Çarşamba

Sıcak Bir Yaz Gecesindeymişik... Yıldızmışık... Aymışık...


Az önce balkona çıktım. Hava nasıl soğuktu anlatamam. Dondum. İliklerime kadar dondum. Ben var ya bir kaç gündür kitap okumuyorum. Kitaplara bakıyorum. Elime alıp dokunuyorum. İcabında sayfalarına burnumu daldırıp  kokluyorum. Okumaya gelince... Yok... İçimden gelmiyor. Okuyamıyorum. İlla okuyayım diye kendimi zorlamıyorum. Demek kitap okuma keyfim bir yerlere kaçtı diye düşünüyorum.  Dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.  Sanırım son günlerde tüm merakımı  kara, kışa, ayaza kilitledim. Az önce balkona niye çıktım biliyor musun?  Ben iyice üşümek, üşümeyi dibine kadar hissetmeyi istedim.  Şimdi üşüme zamanı. Kaçırmamalıyım ömrümün üşüme aralığını.


Eğer hava soğuksa binalarda, arabalarda ısıtıcılar, sıcaksa soğutucular olduğu için, içeride fazla kalınca  mevsimlerin değiştiğini hissetmiyor ki insan!  Oysa kışı, soğuğu, ayazı şimdi iyice  hissetmek vaktidir. En fazla merhamet hislerini kışkırtan mevsim, kış değil midir? Yazda, baharda, sıcakta... Kimin aklına sokaklarda kalan evsizler, sahipsiz kalmış kimsesizler,  iki iri kirli kara gözlü çocukların çıplak ayaklarına geçirdiği patlak papuçlar gelir? Üşümek acıya çok benzer bir his değil midir? Şimdi üşümeyi yüreğimde hissetmeli, merhamet duygularımı derhal harekete geçirmeliyim. Balkonda uzun uzun durdum. Lapa lapa kar yağıyordu. Ağaçların yüksekleriyle, tüm binaların kiremitlerinde  yoğun bir beyazlık görünüyordu. Gökyüzüne baktım. Ne yıldız vardı  ne ay!  Gökkubbe kapkaranlık değildi. Grimtrak bir siyahlığa bürünmüştü, o kadar.  Rüzgâr esmiyordu ama kuru, keskin bir ayaz vardı. Çok üşüdüm. Hatta donmuşum, donuyormuşum gibi hissettiğimi bile söyleyebilirim. 


O anda Kibritçi Kız masalını aklıma getirdim.  Gene böyle buz gibi soğuk bir gecede, herkes paltosunun, mantosunun içinde... Kalın botlarını giymiş, atkılarına berelerine bürünmüş, sıcak evelerine koştururlarken... Kendi meşgalelerinden, gelip geçen kimsenin farkına varmadığı, başı açık, ince yamalı giysili, çıplak ayaklarına geçirdiği  plastik botları yırtık, yoksul, miniminnacık bir kız çocuğu hayal ettim. Bir köşede yerde oturmuş, ayaklarını altına toplamış, soğuktan dudakları, elleri morarmış tit tir titriyordu. İncecik, kısık bir sesle "Kibrit var. Kibrit var." diye sesleniyordu. Önündeki kibritleri sabahtan beri satmaya gayret ediyordu. Yanından gelip geçen hiç kimse kibritçi kızı farketmiyordu. Ayakları iyice donmaya, sızlamaya başlamıştı. Ben de balkondaydım ya... Biliyordum. Üşümek feci  acıtıyordu.  Kış mevsiminin sivri dişli soğuğu, açıkta kalan bedenleri hırlayarak ısırıyordu. Acaba asıl üşümek farkedilmeyince mi gerçekleşiyordu? Sevilmeyince... El uzatılmayınca... Yalnız bırakılınca...  Sanırım üşümenin böylesi yüreği  damardan jiletliyordu. Hemen Kibritçi Kız'ın yanına gittim.  Yancağızına çöktüm. Titreyen elinde tuttuğu kibriti elime aldım. İçinden çıkardığım çöpü duvara hızla sürttüm. Kibrit  küçücük alev aldı. Kız üşüyen ellerini uzattı.  Minik parmaklarını  ısıttı.  İki iri kirli kara gözlerini koca koca açtı. En masum haliyle içime baktı. Eğildim.  Usulca kulağına  "Farzet ki sıcak bir yaz gecesindeymişik. Senle ben yıldızmışık. Aymışık." dedim. Bana incecik dudaklarının kenarlarılarıyla sıcacık gülümsedi. O gülünce birdenbire  altımızdaki toprak ısınıverdi. Dokundum. Yanakları fırın gibi yanıyordu. Derken gökten bir yıldız kaydı. Gözlerimi önce yıldızın peşi sıra çevirdim. Sonra sevinç içinde Kibritçi Kız'a  döndüm.  Çok yorgundu besbelli. Lapa lapa yağan karların altında bir melek gibi uyuyordu. Üşüdüm ben. Titrediğimi hissettim. İçeriye girdim. Balkonun kapısını sıkıca kilitledim. Ev o kadar sıcaktı ki, kaloriferlerin ısıttığını bilmesem yaz mevsiminde olduğumuzu  rahatlıkla söyleyebilirdim. Yıllar vardı ki  Kibritçi Kız masalını aklıma getirmediğimi düşündüm. Salona geçtim. Televizyonun karşısında oturdum. O anda Kibritçi Kız'ı uykusunda   unuttum.


15 Ocak 2012 Pazar

Keşke - 3 - Şenol Bezci Sadece Çizmese, Öykü De Yazsa.


Şenol Bezci'nin sözsüz karikatürlerini çok severim. Özellikle sözsüz karikatürler çizdiğini,  oyun olsun diye sözleri karikatürün içine gizlediğini düşünürüm. Her karikatürü öykü çağrıştırır bana..  Sanki her karikatür karesi kocaman bir hikaye anlatmaktadır. O zaman derim ki kendi kendime.. "Şenol Bezci sadece çizmese, öykü de yazsa keşke!"



iki iri kirli kara göz bana baktı..



hava güseldi.. en azından güneş vardı yani.. ve ben hâlâ hayata şükür ki yaşıyordum.. evde sıkılmıştım.. parka gitmek istedim.. güsel esvaplarımı giydim.. cici papuçlarımı.. indim parka.. park güseldi.. en azından bizim köyün son çimenleri ve son ağaçları vardı hâlâ.. elimi parkın etrafındaki çalılara sürterek yürüdüm.. çalıların karşısındaki boyaları dökülmüş, yaslanacak tahtası sökülmüş banka oturdum.. birden çalılıkların arasından iki iri kirli kara göz bana baktı.. iki iri kirli kara göz ayağa kalktı.. iki iri kirli kara göz'ün güsel esvapları yoktu.. iki iri kirli kara gözün cici papuçları da..  ellerimi çalılara sürterek yürüyünce çalıların altını kendisine mesken edinen çocuğu rahatsız ettiğimi düşündüm.. "özür dilerim oğlum." dedim.. şaşırdım kendi hâlime.. kendi kendime güldüm.. dahası kendimi türkan şoray, hülya koçiğit, filiz akın ya da nebileyim  fatma girik'mişim gibi hayal ettim.. hani o çalıların içinden çıkan çocuğun aslında bilmediği, tanımadığı uzaktan annesi olmalıydım ya.. hani  o çocuk da "ne güsel özür diliyorsunuz, size anne diyebilir miyim teyze" demeli ya, hani biz de duygulanıp duygulanıp ağlardık ya.. hani bir de, bir de.. tekrar özür dileyerek başını okşamak için eğildiğimde gözlerimle-ja garbarek saksafonu eşliğinde- ağır çekimde, iki iri kara göz'ü süzmeye başladım.. dokuz on yaşlarında olmalıydı.. kesin "tiner" ya da "bally" çekmişti.. kesin evi barkı yoktu.. ve kesin fabrikada tütün saran, sanki kendi içer tabii bir annesi vardı.. ve kes kesin annesinin de kes kes kesin her gün içen bir kocası vardı.. hava soğuktu. jilet gibi kesen rüzgâr açık bulduğu bedenleri ısırıyordu.. sonra iki iri kirli kara gözlü çocuğun başını okşadım.. ciğerden gülümsedim.. sonra o iki iri kirli kara göz bana baktı.. 

şimdi sıcak evimdeyim.. yazı yazmaya niyetlendim..  metin üstündağ'ın cümlelerinde gezindim..

"..... hadi bizi mizah kurtardı.... ya o çocuğun suçu ne ki.. sözcüklerim, cümlelerim haydi n'olursunuz, yağlı-reçelli ekmek olun gidin o iki iri kirli  kara göz'ü bulun.. onu doyurun, onu sevin, onun üstünü örtün..  onların daha da çoğalmasını engelleyin.. bizimle bitsin tüm acılar.. haydi latin harflerim.. haydi canlarım, koçlarım benim.. haydi yoksa, yoksa size de inancım kalmayacak artık.. ve hayatın kıyısında yine iki iri kirli kara göz de ben olucam, tekrar.. haydi....  haydi şirin harflerim, haydi aslan cümlelerim.. sizi seviyorum harflerim.. evrende, yeryüzünde, son fakir, son mutsuz ve hayat öksüzü çocuk kalıncaya kadar.. haydi kaptan körk, haydi mr. spak.. lazerleri çalıştırın, haydee!" 

benim sözcüklerim, cümlelerim yetersiz kaldı.. metin üstündağ'ın cümlelerini kullanarak,  bu yazıyı yazdım

14 Ocak 2012 Cumartesi

Büyüleyenlerden Misiniz Yoksa Büyülenenlerden Mi?



Bugün evdeydim. Bir ara camdan dışarıya baktım. İnce ince kar yağıyordu. Kar yağışını seyretmek büyülemez mi insanı? Elbet büyüler. Aklımdan "Kim döküyor bu beyaz şeyleri?" demek geçer. Büyükannem... Ruhuna  rahmet... Ben böyle sorunca... "Melekler silkeliyor. İyice bak bakalım görecek misin melekleri?" derdi. Kar yağışı nasıl mucizevi bir olaydır  öyle değil mi?  Bugün canım film seyretmek ya da kitap okumak istemedi de Zagor maceralarında şöölee bir dolanmak istedi. Geçen sene Kocaeli Kitap Fuarı'nın sahaflarından satın aldığım eski Zagor maceralarından Büyücü Avı ve devamı Kraken elime geldi. Kimbilir kaç kere okumuştum. Zaten ben Zagor'un romantik maceralarına oldum bittim bayılırım. Kraken adlı maceranın ön sözünde Figen Turna'nın bir giriş yazısı vardı. Büyünün yüzyıllardır insanları meşgul ettiğini, büyünün maddi ve manevi olarak ikiye ayrıldığını, gerçekten yapılan-yaptıran-yaptırılanın olduğu gizemli ve bilinmezlerle dolu bir büyü gerçeği olduğunu, elle tutulur bir şey olmadığı için isteyenin  büyüye inanıp isteyenin ise inanmadığını anlatıyordu. Büyünün bu tarafı doğrusu hiç mi hiç ilgi alanıma girmiyor. Amaaa... Bırak anlamını büyülenmek kelimesinin bizatihi kendisi bile beni büyüler. Ben güzellikler karşısında her daim büyülenen bir bünyeye sahibim. Kimi görüntüler... Kokular... Hisler... Sebebiyle... Aklım başımdan gider. Kimse fark etmez. İcabında kılım dahi kıpırdamaz. Ohooo!.. Ruhum çoktan  havalanmıştır... Ruhum resmen büyülenmiş gibi bedenimden firar eder gider. Figen Turna'nın yazıda dediği gibi "bu, yaşamı katlanılır, sevilmeye değer kılan olumlu bir büyüdür. Büyü doğada vardır. Büyü sevgide vardır; aşkta vardır." Zagor'dan bahsedecekken neden büyü muhabbeti yapıyorum değil mi? Çünkü bu iki macera "büyü"nün insan yaşamındaki önemini vurguluyor.  Bilim kurgu bir macera bu... Macerada, Dragon Mührü denilen bir nesne ile genetik değişimlerle hücrelerle oynanmış. Bu genetik müdahale insanların biyolojik saatlerini geriye doğru çalıştırıp onları ilkel bir hale dönüştürüyor. Aslında bu iki macerasında  Zagor çok mühim bir soruna parmak basıyor. İyi niyetli olduğunu düşünmek istediğimiz bu tip genetik oyunlarla insanlar, özlediğimiz, istediğimiz, savaşmayan, barışçıl toplumlar oluşturacağına, günümüzden daha da fazla insanı yiyen, yok eden canavarlara mı  dönüşecek? Acaba bilim adına yapılan genlerin kurcalanması, "savaştan yana" genleri yok edeceğine bilakis bileyliyor mu? Acaba Alfred Nobel'in insanlığa hizmet için bulduğu dinamitin, sonrasında  insanın insanı öldürdüğü savaşlarda kullanıldığı düşünülünce... Keşke dinamit bulmasaydı dediğimiz gibi... Gelecekte ise,  "keşke genlerle oynanmasaydı"mı? diyeceğiz acabayı sorgulatıyor. Bir çizgi romanın bunları düşündürmesi hoş değil mi?


Sonraaa... Birbirinin devamı olan bu iki maceradaki konular kadar, çizimler de büyüleyici. İnsan çizimlerden büyülenir mi? Büyülenir inan ki... En azından beni büyüledi. Aklımı başımdan aldı. Ruhum ince ince yağan karların altında dumanı tüte tüte dolandı geldi. Bu macerada bir büyünün peşinden koşan da Zagor'du. Güzeller güzeli Virginia'yı kurtarmak için Lanetli Yosun Denizi'nde Baron Wolfingham'a karşı azimli bir savaş veriyordu.  Ve şu karelerin güzelliğine, Zagor'un Virginia ile kavuştuğu karelerin çizimlerin olağanüstülüğüne bakar mısın lütfen? Büyüleyici değil de ne:)

 
 

 

Kış Ortasında Sonbahar'ı Hatırlamak...



2009 da seyrettiğim en güzel filmlerden biriydi Sonbahar. Daha Kim Ki Duk'un İlbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar filmini yeni izlemiştim. Ardından memleketim gençlerinden birinin, Özcan Alper'in yazdığı ve yönettiği bir film olan Sonbahar'ı seyrettim. Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmiymiş ve yukarıdaki fotoğraf Adana Altın Koza Festivali'nde ödül aldığında çekilmiş. Özcan Alper Artvin Hopa doğumlu ve film yönetmenin kendi coğrafyasında Çamlıhemşin'de geçiyor. Filmde Hemşince ve Gürcüce konuşuluyor. Film yılın en iyi on filmi arasındaydı. Gerçekten çok güzel bir film... Film “…her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına…” ithaf edilmiş. Çünkü ülkemizde 122 kişi ölüm oruçlarında, 32 kişi de hayata dönüş operasyonlarında hayatını kaybetmiş. Filmin kahramanı Yusuf da üniversitede okurken, katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında mahkum edilmiş ve cezaevine girmiştir. Yani Yusuf'un ömrünün ilkbaharı hapiste geçecektir. 10 yıldır tutukluğu kaldığı hapishanede F tipi cezaevlerini protesto etmek için açlık grevi yapan gruba katılır. Ciğerleri iflas eder. 2 yıl daha cezası varken sağlık nedeniyle tahliye edilir.


Ömrünün ilkbaharını tutuklu geçirmek durumunda kalan Yusuf,  yazı hiç göremeden ömrünün sonbaharına atlayacaktır. Hani vardır ya bir türkümüz "Baharı görmeden yaz geldi geçti "diye, sanki bu türkü Yusuf gibiler için söylenir. Amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen Yusuf, cezaevinden çıktığında, son günlerini geçirmek üzere, köyde yaşayan yaşlı annesinin yanına gider. İşte Karadeniz'in sonbahar mevsimindeki olağanüstü güzel doğası ile ömrünün sonbaharını yaşayan Yusuf'un hüzünlü hali kesişir. Hazan'a hüzün bir kez daha acıtarak yakışmış, bu filmde yönetmen tabiat ve insan doğasının sonbaharını şahane görüntülerle beyaz perdeden yüreğime geçirmeyi başarmıştır. Bana göre çekimler, mekanlar ve sosyal ortamlar okadar doğal ki, filmde rahatsızlık verici birşey bulmak mümkün degil. Annesiyle karşılaşmasında Hemşince konuşmaları filmi çok daha samimi kılmış. Bildiğim kadarıyla Yusuf'un annesini, bizim köylü teyzelerden birisi oynamış. Yönetmenin buna cesaret etmesi insanı hayrete düşürüyor ama annemiz de rolünü hakkıyla yerine getiriyor. Kırk yıllık sanatçıymışcasına annenin hüznünü tüm doğallığıyla sergilemeyi becerebiliyor.


Filmin seyirciyle paylaştığı bir başka memleket gerçeği de Karadeniz'deki tabir i caiz ise nataşalar meselesi. Rusya'nın parçalanması sonucunda bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki trajediler nedeniyle ülkemize gelen Gürcü kadınları konu etmiş film. Neden böyle durumlarda kadınlar ve çocuklar hep çile çekerler diye düşündürüyor film insana. Zira filmdeki kadın kahraman Elka memleketinde küçük çocuğunu bırakmış ve para kazanmak için Karadeniz'e gelmiş bir Gürcü kadındır. İdeolojik düşünceleri peşinde yılları hapiste geçmiş Yusuf ve ülkesinin ideolojik meseleleri yüzünden çocuğundan ve memleketinden ayrı düşmüş, istemediği yollardan para kazanmaya çalışan Gürcü Elka'nın yolları kesişiyor. Yönetmen büyük bir zerafetle filmin sosyal mesajını izleyiciye geçiriyor ve neler olup bittiğini tekrar tekrar düşündürüyor. 

  

Yusuf hapisteyken babası ölmüştür ve ablası evlenip gitmiştir. Annesi yaşlanmıştır. Köyde daha çok yaşlılar yaşamaktadır. Arkadaşı Mikail köyde yaşamaya devam etmekte ancak ruh sağlığı onun da çok iyi değildir. Yusuf yıllarca hapis yattığı ve birkaç aya kadar öleceğini bildiği için içine kapanık bir hali vardır. Yusuf rolündeki Onur Saylak Yusuf'un hüznünü hissettirmeyi başarmış. Ben Yusuf'da bir pişmalık durumu hiç sezmedim. Bence Yusuf'un hüznü, bukadar genç yaşta öleceğini bilmenin getirdiği doğal bir hissiyat durumu. Hiç kolay değildir ki bu durumun kabullenilmesi... Cemal Süreya'nın dediği gibi "her ölüm erken ölümdür," ama Yusuf için çok erkendir sahiden.

Mevsim sonbahardan kışa dönmüştür. Yusuf elindeki tulumla annesine şahane bir ezgi terennüm ederken, tulumun sesi bir annenin oğula yaktığı bir ağıta eşlik etmeye başlayacaktır. İnanılmaz bir ağıttır bu! Memleketimin o yürek dağlayan ağıtlarından! Sonbahar bitmiş ve bembeyaz örtüsü ve sessizliği ile artık kış gelmiştir. Doğal güzelliklerin değişimi ile yönetmen anlatmak istediği hikayenin çok güzel anlatıcısı olmuş. Film çok ağır akıyor olsa da görüntüsü, oyunculuğu, müziği ve vermek istediği sosyal mesajları ile okadar etkileyici ki, sabırla fimin sonunu bekliyorsunuz. Tavsiye ederim. Acımtrak lezzette  enfes bir film.

2009

12 Ocak 2012 Perşembe

Benjamin Lacombe Benim Ruh İkizim Mi?


 

 



Şu çizimleri ilk gördüğümde var ya, resmen çarpıldığımı söylemeliyim. Gözlerime inanamadım. Evet, evet... Gözlerime inanamadım da, ööylece şaşırdım kaldım. Yoo... Sadece şaşırmakla kalsam neyse, ayrıca hayretler içinde kaldım iyi mi? Hayretler içinde kalınca, bu sefer gözlerimi öyle bir açmışım ki gözbebeklerim yerlerinden fırlayacak sandım. Hatta kalakaldım! Ve donakaldım tabii ki. Sonra kafam iyice karıştı! Niye mi? Çünkü bu fotoğraflar Benjamin Lacombe'un çizimleriydi.  İyi ama... Olamaz! Bak bir şey itiraf edeceğim.. Bunlar var ya esas benim rüyalarımın tipleri! Tamam... Elimden gelmiyor. Tanrı benden esirgemiş ne yazık ki çizim yeteneğini. Ama çizgilerin büyüsüne kapılıp rüya gören ya da hayal kuran bir ruhla cezal.... Yoooo... Cezalandırmış diyemeyeceğim... Bence ödüllendirmiş beni. Evet... Evet... Çok şükür, Tanrı beni çizgilerin büyüsüne kapılıp hayal kurmakla ödüllendirmiş. Hayal kurup rüya görmek kötü bir şey değil ki. İyi de Benjamin Lacombe'la aynı rüyaları nasıl görebiliriz peki? Ben becerip çizemedim, o yetenekli biri olunca benden önce çizdi demek ki! Ne diyeceğimi bilemiyorum! Yoksa  Benjamin Lacombe benim ruh ikizim mi?

 
 
  



 

İlkbahar Oyunlarımı Özledim.


Bu sabah  yattığım odanın duvarında dans eden ışığı farkedince... Nasıl  ansızın başlayan bir bir yürek çırpıntısı hissettim anlatamam. Heyecanlanıp ayaklarımla kendimi geriye geriye ittim. Dudağıma kendiğinden yerleşen sevimli bir tebessümle, pencerenin havalanan perdesinden duvara sızan güneş ışığının oynayışını seyrettim.  Ne diyeceğim? Ayna oyunu oynamayı bilir misin? Eline küçük bir ayna alırsın hani... Güneş ışığına ayar edersin.. Güneş ışığı aynaya vurunca... Bu ışığın yansımasını duvarda oynatırsın mesela. Hatırladın mı? Hele bir arkadaşın varsa karşında. Bu kez elindeki aynanın ışığını gizlice onun yüzüne yansıtırsın...  Ne olduğunu anlayamaz önce... Şaşırır...  Elleriyle gözlerini siper ederek ışığın nerden gözüne değdiğini  bulabilmek maksadıyla sağa sola bakınır. Güneşin aynadan yansıyan  ışığını arkadaşının yüzünde görmek... Onun şaşkınlığını seyretmek... Of! İnsana nasıl muzurca tatlı bir his verir... Yapmadım deme lütfen. İyi düşün. Yapmışsındır illa ki ömrünün geçmişinde. Ben bu unuttuğum hisler içinde... Bu sabah duvardaki ışığı seyrederken seyrederken işte...  Şimdi kış ayının en soğuk günlerindeyiz ya... Hep rüzgâr... Hep yağmur... Kar yolda... Nasıl derler? Ha geldi... Ha gelecek... Eli kulağında... Tamam... İlkbahar güneşini özlüyorum bu durumda...  Ne bileyim?  Hımmm... Hayal bu ya... Ahhh! Şimdi ilkbahar mevsiminde bir sap papatya oluversem.. Mesela... Neyse... Ben hayallerimden şimdilik vazgeçeyim... Aklıma ne geldi bil bakalım? Sait Faik'in o güzeller güzeli  Bir İlkbahar Hikayesi adlı öyküsü. Of, nasıl severim. Anlatacağım sana... Bak şöyle...


Sait Faik ilkbahar için aklımıza gelenleri sıralar.. Nedir bunlar? İlkbahar bir bayramdır. Bir mucizedir. Bir çılgınlıktır. Kuştur. İlkbahar çiçektir.  Mimozadır. Su sesidir. Çingenedir. İlkbahar çayırdır. Çimendir. İlkbahar papatyadır. Öyle değil mi? Ama en mühimi ilkbahar güneşidir. Peki ömrün mevsimlere benzetilmesine ne demelidir? Bu çok doğru bir benzetmedir. Gel gelelim  Sait Faik, insanın, ilkbahar mevsimine hayvanlara göre geç girdiğini düşünmektedir. Mesela bir at bir ya da iki yaşında ömrünün ilkbaharına girerken, bir kuzu altı ayda koç olmaktadır. İnsan ise yirmisinden önce ömrünün ilkbahar mevsimine  girdiğini idrak edebilir mi? Pek idrak edemez.  Yirmisinden önce ömrünün ilkbaharını idrak etse bile bu yalancı bir ilkbahardır.  İşte Bir İlkbahar Hikayesi, Sait Faik'in yirmisinden önce yaşadığı  yalancı ilkbahar hikayesidir.. Of.. Dinlemelisin... Nefis bir öyküdür.


Yazar oniki yaşındadır. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu'nun bir şehrindedirler.  Bu şehre bir yaz sonu gelmişler. Kötü, karla dolu bir kış geçirmişler. Sonra birgün bahar geliverir. Fakat memleketin öyle bir coğrafyasındadırlar ki güneş kendini rahatça gösterememektedir. Sabah biraz ortaya çıksa bile sürekli şakır şakır yağmur yağmaktadır. Bütün kış başı hastalıktan kurtulmayan yazarın içinden, bu yağmurlu, kara bulutlu, kapanık havalı şehir sebebiyle hep bağırmak, ağlamak geçmektedir. Gene bir sabah gözleri tavanda yağmur bakalım ne zaman başlayacak diye düşünürken duvarda bir parlak daire titreye titreye hareket etmeye başlar. Önce ne olduğunu anlayamaz. Sonra anlar ki bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildir.  Yataktan fırlayıp pencereden bakar. Pembe şeftali çiçeklerinin arasından onu görür.  Onaltı onyedi yaşlarında bir genç kız elindeki aynayı yazarın  yüzüne tutmaktadır. Yazar önce kalakalır. Sonra ışık gözüne değdikçe ellerini yüzüne kapamaz da gözlerini kırpmadan kıza dimdik bakar. Ertesi gün bizimki de eline bir ayna alır. Birbirlerinin yüzlerine ayna tutarlar. Bu oyunu her sabah ancak yarım saat oynayabilirler. Çünkü yağmur yağmaya başlar. Kırkikindi yağmurları... Günlerce her sabah bu oyunu oynarlar. Bir sabah gene böyle ayna oyunu oynarlarken... Çocuk gözünü kırpmadan kızın ayna ışığına bakarken... Kız  her zamanki gibi gözlerini güzel elleriyle siper ederek çocuğun ayna ışığına bakarken... Çocuğun annesi odaya girer ve çocuğu ayna oyununda yakalar. Garip garip kıza, ayna ışığına ve çocuğun elindeki aynaya bakar. Ve çocuğa giyinmesini söyler. Arabaya binerler. Yola çıkarlar. Babası başka bir yere tayin edilmiştir. Tam ormanın içinden geçerken bulutların arasından çıkan güneş ışığı ağaçlarda bir görünür bir kaybolur. Çocuğun aklına  bir daha göremeyeceği ayna ışığı gelince... İşte tam o anda hüngür hüngür ağlamaya başlar.

Bu olayın üzerinden otuz yıl geçmiştir.  Yazar şimdi kırkiki yaşında olmalıdır. Ve tahmin edersin ki yaşı kırkı aşmış bir adam için ilkbahar mevsimi biraz üzüntü hissi verir. Fakat yazarın ilkbaharda üzüntüyle dolu yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı duyması yaşının kırıkiki olması sebebiyle değildir. O ilkbaharda odasının penceresine ışık vurduğunu farkettiğinde çocukluğundaki o kızı hatırlar. Otuz yıldır kimsenin yüzüne bir daha ayna tutmamıştır. Kimse yazarın yüzüne ayna tutmamıştır. Ama ilkbaharda kazara bir ışık odasının duvarında kırlangıç gibi hareket etse, o gün ne ettiğini bilemez. Ne hoş ilkbahar öyküsü değil mi? Şimdi bu öyküyü bilince ve sabah odamın duvarında dans eden ışığı fark edince ben... Yüreğim bir kırlangıç kanadı gibi çırpındı önce.. Sonra ne edeceğimi bilemedim. İlkbahar oynadığım ayna oyunumu özledim. Bugün güneş çıkarsa, ayna oyunu oynayalım mı, ne dersin?

 Mart.2010

10 Ocak 2012 Salı

Vay Canına Sayın Seyirciler! Kadın Yok Ağlamak Yok Öyle Mi?


Neee? Bu kim? Bu.. Bu.. Bob Marley değil mi? Hey! Gerçekten bu fotoğraftaki futbolcu Bob Marley olabilir mi? Jamaikalı efsane reggae şarkıcısı Bob Marley futbol oynuyor öyle mi? İnanmıyorum! Ne güzel! Şahane! Ama... Bir dakika.. Yooo... Yazamam... Hımm.. Küsüm ben kendisine.. Öyle böyle değil hemde.. Asla fotoğrafını koymam Hayal Kahvem'e.. Hakkında tek bir kelam bile yazmayacağım işte.. Niye mi? O güzelim şarkısının sözlerini düşünsene.. "No woman! No Cry!" Hayret edilecek şey! Kadın yok! Ağlamak yok! Öyle mi? Şaşırmış vallahi..





Hayır ne var biliyor musun? Bob Marley 1978 de Afrika insanına yapılan insancıl yardımlara şarkılarıyla destek olduğu için, Birleşmiş Milletler tarafından "Barış Madalyası" almış, yani dünya insanları arasında müzisyenliği dışında insani yönüyle de takdir toplamış biri.. İyi de, hal böyleyken, kadınsız bir dünya nasıl öneriyor peki? Kadın yok.. Ağlamak yok öyle mi? Hayır, laf aramızda no woman no cry şarkısına bayılırım bayılmasına ama gücüme gidiyor işte, ne yapayım yani?.. Aslında hakkında pek çok şey okudum Bob Marley'in.. Rastafarianizm dinini kabul etmiş.. Bu din Musevilik ve Hristiyanlık ile Mısır tanrısı RA dininin karşımı bir dinmiş.. Rastafarianizm‘e göre Hz.Musa'nın İsrailoğullarına değil aslında zencilere ve özellikle Etioypyalılara gönderildiğine inanırlarmış.. Bu din ve kültür Reggea müzik türüne ilham olmuş.. Rastafarianizm'cede kutsal kabul edilen renkler varmış.. Bunlar Jamaika’nın bayrak renkleri de olan; siyah, sarı, yeşil ve kırmızıymış.. Siyah zencileri, sarı mücevher ve hazineleri ve yeşil de üzerinde yaşadığımız dünyayı temsil ediyormuş.. Rastafariler, insan bedeninin toprağa geldiği gibi tek parça dönmesine inanırlarmış.. Ve cerrahi operasyonlara karşı çıkarlarmış.. Dilimizde rasta olarak bilinen saç modeli de Rastafariler için kutsalmışve bu görünüşün moda haline gelip herkesçe kullanılmasına da karşılarmış..



Aslına bakarsan Bob Marley kısacık hayatında memleketinde ve tüm dünyada ırkçılık ve nefreti, barış ve sevgi ile değiştirmeyi kendine görev edimiş.. Yazığı şarkılarla verdiği konserlerle bunlarla hep mücadele etmiş.. Hımm.. İşte 1975 yılında çıkarttığı "No, Woman No Cry’"şarkısı dünyanın dört bir yanında dinlenmeye başlayınca, haydi art niyetli insanlar demeyeyim de benim gibiler diyeyim, Jamaika'daki Ingilizcenin farklı kullanımı sonucu oluşan yanlış anlaşılma nedeni ile şarkıyı "Kadın Yok, Ağlamak Yok" şeklinde anlamak istemişler.. Bu şarkı erkek gruplarının en gözde şarkısı olmuş.. Ama Bob Marley'den, onun görüş ve felsefesinden böyle birşey çıkmayacağını bilmek gerekiyormuş.. Bu sözlerin asıl çeviri neymiş biliyor musun? "Hayır Kadın Daha Fazla Ağlama".. Aaaa! İnanayım mı şimdi ben buna? İyi de hani Bob Marley'e küsmüştüm.. Hani hakkında tek kelam bile yazmak niyetinde değildim.. Nedir bu? Üç paragraf oldu.. Ben yazdıkça yazıyorum.. Üstelik fotoğraflar da konduruyorum.. Neden ama biliyor musun? Şu anda Bob Marley'i dinliyorum... Ve onun şakılarını çok ama çok seviyorum.. Haydi söyleyelim mi birlikte? Hangi şarkısını mı? Aaa! Sorulur mu? "No Woman No Cry" elbette.. Böyle saftoriğim işte.. Hemen inandım söylenenlere. Yaa.. Böyleyken böyle.

05.10.210

9 Ocak 2012 Pazartesi

Ana'lı Ve Baba'lı Deyimlerle Bir Deneme Yazısı


Yılın son ayı ile  ilk ayı işim açısından en debdebeli günlerimdir. Bugünlerde eskaza denk gelirsek, beni sinirlerim tepemde, babalarım üstümde görebilirsin. Abartıyorsun gene demezsen eğer, bu aylarda anamdan emdiğim sütün burnumdan fitil fitil geldiğini söyleyebilirim. Şimdi ben böyle dertleniyorum diye ana kuzusu sanma beni e mi? Yoo… Genellikle cadının tekiyimdir. Misal bu ya, rakiplerim çelme takmak, dirsek atmak isteyebilir. Uymam onlara asla… Bildiğim ana yoldan sapmam çetrefilli patikalara… Bööölee dümdüz devam ederim burnumun istikametindeki yolda… Sonraa... Kimi zaman koskoca şirketler anamı ağlatıp, müşterilerimin istediği fiyatları vermeyebilir. Bu durumlarda işi raconuna uydurabilmek için, müşterilerimi, alttan almam, pohpohlamam gerektiği sanılabilir. Yooo… Yapamam. Anan yahşi, baban yahşi  diyecek bünyeye sahip değilim. Hiçbir şeyi saklamam. Vaziyeti müşterilerime "böyleyken böyle" diyerek beyan ederim. Benim işimde güvenilir olmak çok mühimdir. Söylesene, hin oğlu hin, kurnaz, çıkarcı, anasının gözü biri olmak bana ne kazandırabilir? Sadece bu günümü kurtarabilir. O kadar... Peki sonra? Çekirge bir sıçrar... İki sıçrar, öyle değil mi? Ancak dürüst iş yaparsam uzun yıllar işimde başarılı olabilirim. Anamın ak sütü gibi helalinden para kazanabilirim. Başım yukarıda, huzur içinde dolaşabilirim. Müşterilerim babalarının hayrına mı iş veriyorlar bana?Tabii ki, hayır!..  Her Allahın günü ofis neden  ana baba günü oluyor peki? Neden mi? Heey! Benim müşterilerim nasıl ağır başlı, iyi yürekli, olgun, baba adamlar ve tatlı kadınlardır anlatamam sana… 

Hepiciğinin babalarına rahmet... Neden olacak?  İyi sigortacıdan anlıyorlar elbet:) 



Ey Aşk, Geldinse Üç Kere Vur!




Şu yukarıdaki notu okurken nasıl mahcubiyet hissettiğimi anlatamam sana. İçim nasıl  utanma duygusu ile doldu. Öte yandan bu notu tüm merakımla tekrar tekrar okudum. Hatta bu notu  bir tablo gibi uzun uzun seyrettiğimi samimiyetle itiraf edebilirim. Aslında nasıl özel bir not bu... Çok mahrem bir not... Altında tanıdığım imza olmasa ilgimi çekmezdi ki. Ama bu Cemal Süreya'nın imzası. Bilirim.  Cemal Süreya'nın imzası çok ünlüdür. Kimileri şapkaya benzetir. Sunay Akın ise imzayı yan çevirir bakarsak, şairin profilden bir resmini elde edeceğimizi, hatta imzadaki ü harfinin noktalarının Cemal Süreya'nın vazgeçemediği sigarasını resmettiğini söyler. Cemal Süreya ressamdır aynı zamanda. Belki de imzasıyla kendisini resmetmektedir, kimbilir?  Bu notu Tomris Uyar'a yazmış. Nasıl özel bir not! Şairin en mahrem duyguları. Nasıl ortaya dökülmüşse dökülmüş işte. Şairin şiirleri gibi bu not da  bilinir olmuş. Cemal Süreya veTomris Uyar şimdi diğer alemdeler... Ruhlarına rahmet! Bilseler bu mahrem notun herkes tarafından okunduğunu üzülürler miydi acaba? Bilmiyorum. Bildiğim Cemal Süreya bu notu sevdiği kadına tüm içtenliği ile yazmış. Parlak sıfatlar, yürekte yankılanacak rengarek kelimeler kullanmak yerine insanın iliklerine işleyen alçakgönüllükle yazdığı nota bakar mısın? Müthiş!

 Cemal Süreya (1931 - 09.01.2012)

 24.12.2012

7 Ocak 2012 Cumartesi

Erkekler İçlerindeki Remy'i Uyandırmalılar.

The Kitchen Crashers bloğu ilgiyle takip ediyorum. Bu bloğun yazarları yeni evli bir çift. İkisi de çalışıyor. Ev dışında hem müşterek hem ayrı ayrı ilgi duydukları uğraşları var. Bloglarında bunları okurlarıyla paylaşıyorlar. Sinemaya gitmeyi ve kitap okumayı seviyorlar. Seyahat etmekten, müze, sanatevi dolaşmaktan hoşlanıyorlar. Seda fotoğrafla ilgileniyor. Hakan gitarıyla vakit geçirmeyi seviyor.  Tamam... Buraya kadar çok güzel. Bir de ne hoşuma gidiyor  biliyor musun? Evin erkeği, yemek işi söz konusu olunca "yemeği kadın yapar" demiyor.  Evin hanımı ise "ben kocamı mutfağa sokmam." demiyor. Bilakis kocasının mutfağa girip yemek yapması için teşvik ediyor. Bence, evde erkeklerin yemek yapma konusunda yeteneklerini körelten kadınlar...  Oysa düşünsene en meşhur aşçılar erkekler değil mi? Eveeet!... Eeee... Öyleyse evlerde erkekler neden yemek yapmıyorlar? Çünkü büyürken anneleri, evlenince eşleri erkekleri mutfağa sokmuyorlar. O geleneksel "erkek rolü"nü erkeklerin beyinlerine gene kadınlar yerleştiriyorlar. Bu durumda erkekler, aslında bünyelerinde var olduğuna inandığım yemek pişirme yeteneklerini geliştiremiyorlar. Ne fena! Oysa Seda ve Hakan'ların mutfağında durum farklı. Sırayla yemek yapıyorlar.  Sonra Hakan son derece kompleksiz biri. Yemek pişirdiğini söylemekten çekinmiyor. Bilakis blogta yazarak umuma ilan ediyor.  İşte Seda ve Hakan'ın bu vaziyetleri ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gidiyor. Bloglarına çok sık yazı yazmıyorlar. Ama her yazdıkları çok ilgimi çekiyor. Ben bu bloğa bayılıyorum. Bir yazılarını gizlice aşırdım. Bak nasıl içinden geldiği gibi, rahat rahat yazmış Hakan... Gene çok sevdim. Bence erkekler bu bloğu takip etmeli ve  aşağıdaki yazıda Hakan'ın söylediği gibi içlerindeki Remy'i uyandırmalılar:) İşte buyrun aşırdığım yazı...

Ben Pixar’ın inanılmaz eğlenceli ve iştah açıcı çizgi filmi Ratatouille’i 2007’de sinemada izlemiştim. Filmden çıktığımda karnımın guruldadığını hatırlıyorum. Bir animasyonun yemek gibi 5 boyutlu, bütün duyuları harekete geçiren bir şeyi bu kadar iyi verebildiğine inanamamıştım.



Ratatouille, Gurme fare Remy’nin köyünden çıkıp, bütün zorluklara ve her şeyden öte fare oluşuna rağmen Paris’te hayranı olduğu büyük şef Auguste Gusteau’nun restoranında yemek yapmaya başlamasının ve kendini kabul ettirmesinin, tutkusunun peşinden her şeyi bırakıp koşmasının çok ama çok eğlenceli ve tatlı hikayesi.

Filmin sonlarına doğru bir sahnede, burası bilemiyorum “spoiler” sayılır mı ama, Remy acımasız yemek eleştirmeni Anton Ego için kendine has stiliyle, rustik bir Fransız sebze yemeği olan Ratatouille hazırlıyor. Anton Ego böylesine şık bir restoranda önüne gelen köy yemeğini ağzına koyduğu anda, bu lezzet onu alıp çocukluğuna götürüyor, yemeğe bayılıyor, filmin heyecanı izlemediyseniz kaçmasın diye daha fazla anlatmıyorum. İnanılmaz hoş bir sahne, filme adını veren Ratatouille ise harikulade gözüküyor.


Seda da yazmıştı, bizim evde bu aralar aramızda girdiğimiz bir iddiayı kaybeden bir hafta boyunca yemekleri yapıyor. O hafta sıra bendeydi:) Aynı filmdeki gibi Ratatouille hazırlayıp Seda ile birlikte filmi yemeği yerken izlemeye karar verdim. Başladım araştırmaya. Filmdeki Ratatouille meğer orijinal ratatouille değilmiş. Film için danışmanlık yapan, Kaliforniya’daki French Laundry restoranın usta şefi Thomas Keller’a “Dünyanın en meşhur eleştirmeni restoranınıza gelse ve ona Ratatouille hazırmanız gerekse bunu nasıl yapardınız?” diye sormuslar. O da orijinal tarifi oldukça değiştirerek Confit Byaldi adını verdiği bu alternatif tarifi ve sunumu oluşturmuş. İşin ilginci Confit Byaldi adındaki “Byaldi” bizim güzeller güzeli sebze yemeğimiz imam bayıldıdan geliyormuş! Orijinal Ratatouille oldukça basit bir sebze yemeği, Thomas Keller’ın Confit Byaldisi ise oldukça zahmetli.

Biraz daha araştırınca şef Thomas Keller’ın yorumuyla Ratatouille tarifinin New York Times gazetesinde yayınlandığını gördüm ve orijinal tarif’ten yola çıkarak yemeği yapmaya koyuldum. Tarifin İngilizce orijinalini şu linkte görebilirsiniz:  http://www.nytimes.com/2007/06/13/dining/131rrex.html

Yemeğin orijinal tarifini her zamanki gibi azıcık değiştirdim. Orijinal tarif hem yeşil kabak hem bal kabağı kullanıyor, ben evde olmadığı için bal kabağı yerine havuç kullandım çok da güzel oldu. Orijinal tarif 3 saatten uzun sürüyor ben 2.5 saatte olacak şekilde ayarladım yoksa aç kalacaktık:) işten zaten geç geliyoruz filme başlamamız 9’u buldu yemek 9 buçuk gibi hazırdı.. Lezzeti inanılmaz oldu. Bir sebze yemeği sonuçta, çok daha hızlı bir şekilde yapılabilir ama bu lezzet ve görsellik için biraz zahmet ne yazık ki şart. Filmimizi izlerken yemeğimizi afiyetle yedik ve Seda da ben de çok beğendik. Soldaki resimler filmden, sagdaki resimler ise bizden;)

Bu tecrübe ayrıca hoşumuza gitti, önümüzdeki günlerde birkaç filmi daha konsepte uygun yemekler eşliğinde izlemeye karar verdik! Umarım siz de bu tarifi denersiniz, hoşunuza gideceğinize eminiz. İçinizdeki Remy’i uyandırın…


5 Ocak 2012 Perşembe

Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili...

 Bu sabah  yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim  koşa koşa  gittim. Sigorta çeşitleri arasında  en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum.  Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum...  Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum...  Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Ben makinaların ruhu olduğuna inanıyorum. Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım  makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması Sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak,  makinanın kulağına Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinde dediği gibi usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca  şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip,  “delirmişsin sen” diyebilirsin. Her neyse…


Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne geçtim.  Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları arada sırada buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika  oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı bir tipti. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki gönül eğlendirmeye meyilli hercai  erkek tiplerindendi. Zaten Aralık ayı başında evlenmişti.  Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi  etkisinin daha dehşetli olacağı kesindi.  Harbi bir kızdı Selen.  Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını  kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar  kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri  Selen’e  “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor  ya…  Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…



“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu  söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken  Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi  seni  sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.”  diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:

 

Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek –  Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.

Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..

Mendili kalbinin üstüne bastırmak –  Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..

Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?

Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.

Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince,  muhatabın cevapları şöyle olabilir:

Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.

Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)

Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.

Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.

Nanananoooommmm….

Mendili ortasından iki parça etmek – Sen yoksun artık. Benim için bittin.
 

Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü.  Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü.  Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki  "Whooossh!" efektini işittim.  Ne fesatsın! Hemen  “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım.  “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı.  Güldüm.  Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm.  Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim. 

11.07.2011