7 Temmuz 2010 Çarşamba

Her Gün Yazı Yazmak Kolay Bir Şey Mi, Diyelim Ve 1995 Temmuz'unda Yitirdiğimiz Ustayı Yadedelim.

Hergün Hayal Kahvem’e yazı yazma gayreti içindeyim ya… Her gün yazı yazmak kolay bir şey mi, Allah aşkına? Bu gün gene ne yazsam acaba diye düşünürken, Sevgili Aziz Nesin’in Fantiko adlı öyküsü geliverdi aklıma... Bakın hikaye şöyle:

Bir vakitler, ülkenin birinde, yaşlı bir yazar yaşarmış. Çalıştığı gazetesindeki köşesine, her gün yazılar yazarmış. Son zamanlarda yaşadığı ülkede artık onu önemseyen, yazdıklarına kulak asan pek yokmuş. Nasıl etsem de okuyucuların ilgisini çeksem diye her gün kara kara düşünür dururmuş. Gene bir gün böyle masasına oturmuş. Eline kalem ve kağıt almış. Hani insan ne yapsam, ne yazsam acaba diye düşünürken, önündeki kağıda, anlamsız şekiller çizer ya… Bizim yaşlı yazar da, kafasında yazacak bir konu olmadığından, önündeki kağıda önce bir yelkenli kayık resmi çizmiş. Sonra adını yazmış. Ne yazsam acaba yarın için diye düşünürken, bu kez kendi adını büyük harflerle yazmaya başlamış. Sonra yazdıklarının içini kurşun kalemle karalamış. Önündeki kağıt karalamayla dolunca, halen aklına bir konu gelmediği için olsa gerek, sinirlenmiş, kağıdı fırlatmış atmış. Yeni bir kağıt almış. Önce kareler, üçgenler, yıldızlar filan çizmiş. Sonra bilinçsizce kağıdın üzerine özenle bir F harfi kondurmuş. Sonra içinden geldiği gibi, önce bir A harfi koymuş F harfinin yanına… Sonra bir güneş ve bir yürek resmi yapmış mesela... Kağıdın orasına burasına da gelişigüzel harfler kondurmuş. Bir F, Bir A, bir N… Sonra bir T harfi, bir İ harfi… Bu arada halen, ne yazsam, ne etsem diye düşünmeye devam ediyormuş. Kağıdın üzerine bir K, bir O yazmış… Sonra da at kuyruğuna benzer bir şey çizmiş. Ne yazsam diye düşünmeye devam ederken, birden çiziktirdiği harfleri yan yana getirip okumuş: F – A – N – T – İ – K – O Bir daha okumuş: Fantiko.. Birden büyük bir sevinç duymuş. Gazeteye ne yazacağını sonunda bulmuş.

Ertesi gün, yazarın gazetedeki Fantiko yazısı çok ilgi toplamış. Yazıya göre Fantiko çok kötü bir şeymiş. Herkes Fantiko nedir diye birbirine soruyor, gazeteyi okumayanlar gazeteyi arayıp buluyor ve Fantiko başlıklı yazıyı okuyorlarmış. Kimse Fantiko'nun ne olduğunu bilmiyormuş bilmemesine ama herkesin hemfikir olduğu konu, Fantiko’nun çok ama çok kötü bir şey olduğuymuş. Birkaç gün sonra aynı yazar, gazetesindeki köşesinde “Fantiko nedir?” başlıklı, okuyana korku geçiren bir yazı daha yazmış. Yazıya göre Fantikocular çok tehlikeli insanlarmış. Şeytandan bile beterlermiş. O yazar her gün Fantikocular üstüne yazı yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ilgi toplamış ki, diğer yazarlar da Fantiko üzerine yazı yazmaya, insanlar sürekli bu konuyu konuşmaya başlamışlar. Gündengüne Fantiko korkusu ülkede yayılmaya başlamış. İlk yazan yaşlı yazarın ünü de artmış tabii bu durumda.. Bu üstün yazar kurtarıcı gibi görülmeye başlamış. Bu tehlikeyi görüp de ilk anlatan olmasaydı, bu korkunç tehlike ile koyun koyuna yaşayacaklardı, öyle değil mi? Fantiko veremden, vebadan, tifüsten bile daha tehlikeliydi çünkü. Bununla kalsa iyi, üstelik Fantiko bulaşıcı bir şeydi. Bir Fantikocu bin kişilik bir yere girse,o bin kişi bir dakika içinde Fantikocu olabilirdi. Bunun için Fantikocunun bir esnemesi, bir soluk alıp vermesi yeterdi. Hele bir hapşırsa değil bin, onbinlerce kişiyi Fantikocu yapması işten bile değildi. O halde tüm Fantikocuların yok edilmesi gerekir tabii ki. Böyle düşünülmeye başlanmış.

Artık her gün insanlar tetikte beklemeye başlamışlar. Üstat yazar, bir gün "Fantikodan nasıl korunulur?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıya göre, ne kadar çok göz kırpılır, baş titretilirse ve ayaklar yerden kaldırılmazsa o kadar Fantikodan korunulurmuş. O ülkede herkes, kendilerine Fantikocu denmesin korkusuyla ayaklarını sürerek yürümeye, göz kırpmaya ve baş titretmeye başlamışlar. Kimin Fantikocu kimin olmadığı anlaşılmıyormuş tabii bu durumda. Bunun üzerine yazar köşesindeki yazısında, Fantikoculardan farklı olmak için, her ayak sürtmede bir yandan da diz büküp “Huta – Hata- Hap!” diye sesler çıkarması gerektiğini yazmış. Artık ülkede sürekli bu sesler duyulmaya başlamış. Eğer böyle yapmayan ya da yanlışlıkla “Hopa- Hupa- Hop!” diye sesler çıkaran olursa hemen yakalanıyormuş.

Üstat yazar borçlarını ödememek için, borclu olduğu herkesi Fantikocu olmakla suçlamaya başlamış. Çok kişinin çıkarına gelen, işine yarayan bu yöntem hemen o ülkede yayılmış tabii… Kiracılarını evden çıkarıp yeniden kiralamak isteyenler sözgelimi, kiracılarının Fantikocu olduklarını ihbar etmeye başlamışlar. Kira vermek istemeyen, bedava oturmak isteyen kiracılar da ev sahipleri için Fantikocudur demeye başlamışlar. Herkes kendilerine Fantikocu denmesin diye birbirini Fantikocu olarak suçlamak durumunda kalmışlar. Kim atik davranırsa kazanır olmuş. Artık Fantikocuların ne zaman, nasıl ve neyin kılığına girdiği anlaşılmaz olmuş. İşte tam bu sırada , üstat yazarın Fantikocu dediklerinden biri “Fantikocular, Fantikocu oldukları anlaşılmasın diye, Fantikocu düşmanı kılığına girerler. İşte Fantikocu!” diye üstat yazarı göstermemiş mi?

Fantikocu yazar, "Fantiko diye bir şey yok, ben uydurdum," diyememiş. Bu durumda üstatlığı kalmazmış çünkü. "Fantikocuyum" dese, kendisi kalmayacakmış doğal olarak. O sebepten “Ben mi Fantikocuyum? Ben mi?” diye kekelemeye başlamış. “Ben mi Fantikocu olacağım, bakın halime de bir söyleyin, benim kılığımda Fantikocu olur mu hiç?” demiş. Ondan sonra da dizlerini büküp, göz kırparak, başını titreterek, " Huta – Hata – Hup – Huta – Hata – Hup!" diye inlemeye başlamış.

Şimdi bu öykü nereden mi aklıma geldi? Ne bileyim? Geldi işte... Bu anlatılanlar hiç mi yabancı gelmedi size? Yok canım.. Bildiğim kadarıyla Aziz Nesin bu öyküyü 50 sene filan önce yazmış. Düşündüğünüz belki, sadece bir benzetme... Peki... Aziz Nesin'in öyküleri güncelliğini hiç yitirmeyecek mi? Bu gün de böyleyken böyle işte... Bizde işler bu merkezde.

Şu Anda Buena Vista Social Club'tan Dos Gardenias'ı Dinliyorum... ¡Ay, caramba!



6 Temmuz 2010 Salı

"İkileme"lerle Bir Denem Yazısı

Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü, beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi... Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden! Ivır zıvır şeyler inan ki, anlatmaya bile değmez… Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltsem, o kem küm eder susardı. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi, çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim galiba. Fakat böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi. Akça pakça, çıtı pıtı biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girişirdim işlere... Yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona… Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim de, odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı ki! Dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi beni terk edip gitti ya, allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Arkasından ağladım hıçkıra hıçkıra... Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Bende akıl fikir kalmadı. Lütfen, beni biraz toparla!


5 Temmuz 2010 Pazartesi

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken..


İşteee... Uzun zamandır okumak istediğim Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabı nihayet elimde. Çok şükür! Cemal Kafadar bir Tarih profesörü. Tuhaf bir durumum var. Öğrencilik hayatımda bir kez ikmale kaldım. O ders neydi biliyor musun? Tarih. Hiç sevmezdim Tarih derslerini öğrenciyken. Artık benden mi tarih öğretmenleri yüzünden mi? Ne desem bilemiyorum. Ne kötü! Nasıl pişmanlık duyuyorum bir bilsen. Neyse, şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. 

Kimi zaman kitapçılara gittiğimde, istediğim her kitabı istediğim her dergiyi satın alamıyorum ya... Para yeter mi o kadar kitap-dergi almaya? Öde babam öde.. Bir de nasıl pahalıdırlar mübarekler. İkinci el satın aldığım kitaplar ve dergiler yanında, kimi zaman dumanı yeni tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitapları okumak istiyor işte bünyem. Kıydım yine paraya, aldım Cemal Kafadar'ın kitabını. Şarkıcı, sinema ya da tv oyuncuları haydi bir de futbolcuları eklersem, onları biliriz anca... Nerden bilebiliriz,Cemal Kafadar'ın adını? Hele tarihle ilgimiz yoksa... Mümkün mü meşhur olmak memlekette bir acayiplik yapmazsan? Koca koca kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış insanları bilmeyiz, iki şarkı söylemiş, üç gol kovalamış insanları biliriz. Bir de baş tacı yaparız haa... Aman Yarabbim! Ne kadar adaletsiz gelir bu durum anlatamam. Peki ben Cemal Kafadar'ı nereden duydum? Gene bir gün kitapçıda bir dergi karıştırıyordum. Almayıp gizli gizli okuyup, yerine bırakacağım dergilerden birinde bir ropörtajına denk gelmiştim. Hatta o okuduğum yazıyı eve gelince Hayal Kahvem'e yazmıştım. Evliya Çelebi ve vampirler ile ilgili bir sohbetti. Çok ilgimi çekmişti. Aynı röpörtajda bu kitabın adı geçiyordu. Kitap adıyla resmen beni vurmuştu. "Kim var imiş biz burada yoğ iken." Kitabın adı müthişti.



Kitap Karacaoğlan'ın bir şiiriyle başlıyor. Şiir, kitaba isim olan "Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesiylesiyle bitiyor. Yazının giriş bölümünde Yunus Emre ve Karacaoğlan'la ilgili bir küçük mukayese yer alıyor. Misal, bu mısrada olduğu gibi, Karacaoğlan bizden önce yaşayanlara seslenirken, Yunus Emre bizden sonra kalanlara selam ediyor. "Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun" diyor. Yunus'un aklındaki ölüm, Karacaoğlan'ın ise hayat... İşte burada devreye Tarihçi Cemal Kafadar giriyor. "Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir." diyor. Ölmüşler ama bir zamanlar vardılar. Demek Tarih biz yoğ iken var olanlarla ilgileniyor. Ne hoş bir tanımlama değil mi? Dönüp tarihe bakıyoruz ve onların yok olduklarını düşünmüyoruz da, bir vakitler var olduklarını düşünüyoruz. Anlatabiliyor muyum?

Bak şimdi.. Dönüp geçmişi seyrediyoruz. İşte tam orada onlar varlar, orada yok olan aslında bizleriz. Geçmişin tecrübelerini duyumsayabilmek için onları anlamamız gerekiyor. İşte Cemal Kafadar burada Ahmet Hamdi Tanpınar'dan örnek veriyor. "İnsan kalbi başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır." sözünü misal gösteriyor. Bir Tarihçinin edebiyat donanımı olduğunu hissetmek ne keyifli! Cemal Kafadar " İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve heregeleliklerini anlamak da bu işin parçası, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan." nedir bu dünyanın hali, nedir bu insanlığın çilesi sorularının peşi sıra gitmenin insanı tarihle ilgilenmeye götüreceğini söylüyor.

Daha kitabın başındayım. Bu kitap "kim varmış?"sorusuyla Osmanlının 16. ve 17. yüzyılda yaşamış, dört "sıradan insanı" nın tahmin etmediğimiz özelliklerini anlatıyor. Yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun. Bu insanlar artık sıradan değiller tabii. Bu kitaba konu olmakla, tarihe mal oluyorlar ve artık "seçilmiş insanlar" oluyorlar. Cemal Kafadar önsözde "Tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmaya çalışacaksa, tarihçi de hem aşkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlılıklarını anlamak isteyecektir." deyip nereye atlıyor biliyor musun? Oğuz Atay'a! Ve edebiyat okumayı öneriyor.

O paragrafı nasıl bağlıyor peki? Fransız Devrimi üzerine pek çok kitap yazılmışken, en çok sivrilen Michelet'in kitabı olunca, bunun nedenini kendisine sormuşlar. Bil bakalım ne demiş? "Ben daha çok sevdim." demiş. Ne hoş! Romantik bir tarihçinin kitabı demek daha çok satıyor. Cemal Kafadar, buradan Cemal Süreya'ya, oradan Selvi Boylum Al Yazmalı'ya geçince, bu kitap benim için artık sadece tarih kitabı olmaktan çıkar, buram buram edebiyat kokar... Şimdi bu kitap koklaya koklaya okunmaz mı sorarım sana? Sorarım valla... Allahım, iyi ki kaçak-gizli dergi okumuşum kitapçıda... Hangi dergiydi ki o acaba? Pahalı mıydı ki? Neden kıyamadım almadım ki o dergiyi? Hemen okumalıyım bu kitabı hemen... Hem tarih hem edebiyatı bir arada, bir daha, ne zaman bulurum ki ben? Heyy! Merak etme... Anlatırım mutlaka devamını. Dayanabilir miyim anlatmadan! Fakat bu kitabı alıp okuman lazım, eğer benden bir tavsiye istersen!

4 Temmuz 2010 Pazar

Madem Zamanında "Futbolun Şairi" Demişler Ona... Kim mi? Tabii ki Maradona!



Futboldan hiç anlamadığım defalarca Hayal Kahvem'e yazdım.Misal, burada veya burada. Fakat müsaadenle Pele'yi, Maradona'yı, Metin Oktay'ı da biliyorum artık. O kadar uzun boylu değil. Bugün gazetelerde Dünya Kupası çeyrek finalinde Almanya'ya 4-0 yenilerek kupaya veda eden Arjantin Milli Takımı'nın Teknik Direktörü Diego Maradona, maç için, ''Suratıma yumruk yemiş gibiyim. Bugün hayatımın en acı günü'' ifadesini kullandı." diye bir yazı okuyunca, Maradona için üzüldüm ne yalan söyleyeyim.

Uzun zamandır şunu kabul ediyorum, futbol severler için futbol sadece futbol değil. Resmen futbolseverlerin afyonu. Nasıl gözlerini ayırmadan, tek nefes seyrediyorlar? İnanılacak gibi değil! Misal, kendi memleketlerinin maçı var değil mi, yıllık izinlerinden kullanıp işe gitmeyip maçları seyrediyorlarmış. Pes vallahi demiyeceğim. Çoktan kabullendim. Türkiye Dünya Kupası'na katılamadığı halde, farklı bir durum var mı? Yookk! Valla aynı... Bizim evdekiler de dahil.

Maradono için futbolu aşkla seven, aşkla oynayan, meşin topla şiir yazan biri, futbolun şairi diye bir yerlerde okuyunca, hiç unutabilir miyim Maradona'yı? Mümkün değil. Futbol görsel bir şenlik. Dolayısıyla futbol oynarken Maradona'nın hareketlerinin estetik olması, şiirsel bir görüntü veriyordu demek ki. Ne hoş! Bu yazının üstüne Maradona'nın bir fotoğrafını eklemek istedim. Sanal ansiklopedide pek çok yeni fotoğrafı olmasına rağmen, ben yukarıdaki halini tercih ettim. Omuzunda Che dövmesiyle muzaffer bir kaptan gibi. Madem zamanında futbolu şiir gibi oynuyordu, madem zamanında futbol oynarken insanlara şiirsel keyifler sundu, şimdi Teknik Direktörlüğünü yaptığı Arjantin Milli Takımının Dünya Kupası'ndan elenmesi umrumda değil. Benim gözümde Maradona, yukarıdaki muzaffer kaptan. Bana göre böyle. Maradona'yı ben hep böyle hatırlayacağım.

Aylardan Şubat Bloğundan Bir Öykü Aşırdım.




Kimi zaman sevdiğim blogları duyurmak istiyorum. İşte romantik yazıları ile, bize bu yaz sıcağında şubat esintisi hissetiren bir blog Aylardan Şubat. Ben çok seviyorum yazılarını okumayı. Mutlaka bloğuna ziyaret etmenizi öneriyorum. İşte bayıldığım küçük öykülerinden biri.. Buyrun, birlikte okuyalım:

ÇOK UZAKLARDA

Buralara çok çok uzak bir kasabada, senden ayrı on gün geçirdim. Issız ve suskun ev önce bana seni hatırlattı. Her ona döndüğümde sapasağlam, çok tanıdık ve bir okadar da yalnız. Bıraktığım yerde kalıyor; bir sonraki buluşmamızda niye gelmedin? diye sitem etmiyor. Odalarından birinde unuttuğum kolyemi aynı yerde saklamış, uzak bir şehirde başka işler ile meşgul bir kış geçirirken, ona döneceğimden habersiz tatil planları yapmışım. Oysa işte burdayım.

Kaz Dağlarının eteklerinde, zeytin ağaçlarının altında ve binlerce kişilik çekirge orkestrasının son senfonisini dinliyerek güne uyanıyorum. Dışarısı o kadar sessizki, tek bir insan yok. Yalnızca benim soluğum ve doğanın kendi sesi. Aslında bayılıyorum seslerine. Yalnız bir şartla bir tane olmayacak ; kora halinde hoşuma gidiyorlar.Saatlerce dinliyebilirim onları. Hatta bazen eşlik de ediyorum.

Bilgisayar yok,ev telefonu yok,bulaşık makinesi yok,bir iki kanal gösteren küçük bir televizyondan başka bir şey yok. En yakın internet kafeye gitmek için , zeytin ağaçlarınının içinden en az yarım saat yürümek lazım. Sadece kitap okumak istiyorum.Okumak ve seni düşünmek. Hayatta en sevdiğim ikili.

Akşam üstleri otların üzerinde uzanmış hayal kuruyorum. Güneş gözlüğüm gözümde olduğu halde sıcaklığın yakıcılığını hissedebiliyorum. Güneş kremi kokusuna karışan çimen ve kekik kokularını algılıyorum. Sıcakta bir ara serap görüyorum. Sen uzaktan yürüyorsun. Acele ile dirseğimin üzerinde doğrulup bakıyorum , bol cepli bir pantolon giymiş ve gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmışsın. Yürürken, ensendeki saçların da Ege rügarında hafifçe sallanıyor. Ağaçlarının arasında yavaş yavaş kayboluyorsun.

Kumsalda hayal çocuk ile kumdan kaleler yapıyoruz. Denize girelim mi? diyor. Elele tutuşup yürüyoruz. Taşları geçince denizin dibi kum. Birbirimize su atıp,gülüyoruz . Deniz tuzlu ve güzel. Burayı seviyor musun? diyor. Gözlerimi sıkıca kapayıp açıyorum.

YAZAN- AYLARDAN ŞUBAT

Tam Uyuyacakken TV de Stephen King Romanından Uyarlanan Bir Filme Denk Geldim..Dayanamadım.. Başladım Seyretmeye..Eyvahhh! Korku Fimiydi Tabii!!

3 Temmuz 2010 Cumartesi

"Farkından Sonra Başlar Hayat."

Eğer kitap okumayı seven biriyseniz, eğer kitap kapaklarını seyretmeyi seven biriyseniz, eğer son günlerde Metin Üstündağ'ın kitaplarının izini sürüyorsanız, hele bir de benim gibi sigortacıysanız, şu yukarıda gördüğünüz kitabı kitapçıda gördüğünüzde hemen kapmaz mısınız? Kitabın adı Hasar Tespit Çalışmaları... Bir sigortacı için daha ilgi çeken bir kitap olabilir mi? Olmaz dedim ve ben bu kitabı görür görmez kaptım ne yalan söyleyeyim. Üstelik bir taneydi. Üstelik benim için getirilmişti. Gerçekten. Geçen hafta İstanbul'a gittiğimde sipariş vermiştim. Bu hafta gelmiş. Elimde işte. Kitap kapağına bakar mısın? "Vincent Van Gogh'un Arles'teki odası şimdi bütün dünya.." diye yazıyor kapağında... Metin Üstündağ'da muhtemelen yeni uyanmış... Vincent Van Gogh'un yatağında... Metin Üstündağ "15 Şubat 1965 de Erzincan'da doğdu. 8 yaşından beri İstanbul'da geziyor yazar-çizer-şair-baba-editör ve iflah olmaz bir hayal-hayat meneceri dünya o yürürken biraz aksıyor" diyor kitapta. Ben yıllardır bilirim Metin Üstündağ'ı. Haftalık mizah dergisi Penguen'de okurum mutlaka.. Yazdığı haikuları ya da nebileyim kısa şiirleri niye daha hoşuma gider oldu son zamanlarda? Zaman ve zemin denk geldi. Son günlerdeki ruh halime iyi geldi. Ya da hiperaktif bünyemin, kısa ve öz okumak kolayına geldi belki. Bilmiyorum ki. Şunu biliyorum sadece, kısacık olmalarına rağmen, tokatlayan "tespitler, saptamalar, tökezlemeler, yürek çarpıntıları" bunlar. Bayıldım hepsine... Bak, bir kaç tanesi mesela şöyle:
"hiçkimse
hissetmiyorsa
içlenmenin
manası ne"
****************
"çin seddi
yıkılır da
önyargılar
yıkılmaz"
***************
"anadilimiz gibi
iki yabancı dil
biliyoruz:
İLGİSİZCE ve
ANLAMAZCA"
******************
"aslında tüm mesele
hayat son bulduğunda
boş bir kafatası olmamak
hamlet'in avucunda"
*******************
Hepsini tek tek okudum. Şu başlığa koyduğum "Farkından sonra başlar hayat" var ya ... İşte onu okuyunca şöyle bir durdum. O kadar haklı ki Metin Üstündağ... İçimden geldi. Farkından sonra başlar hayat hakkında bir öykü uydurdum. Uydurduğum öykü nerde mi? Şimdilik aklımda. Söz. Yazacağım bir ara!

2 Temmuz 2010 Cuma

Mutluluk Neydi?



Bugün yolum düşünce çok küçükken yaşadığım mahalleye, bir zamanlar oturduğumuz eve doğru yürüdüm. Apartman aynen duruyordu. Yerinde olmayan sinema… Oğuz Bahçe Sineması. Sinema yıllardır yoktu yerinde. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde… Radyonun  gözde olduğu bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak kesiyorduk her sese, radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü balkon adeta bir locaydı. Her gece film seyrederdim. Ah bir bilsen, nasıl sabırsızlanır, yaz mevsiminin gelmesini beklerdim! Demek ki o zamanlar, yaz günlerinin kıymetini bildiğim dönemdeydim. Sanıyorum güneşi gene pek sevmezdim. Çünkü güneşin dağların arkasına gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Güneş bir türlü uyumaya gitmezdi. Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan adeta kalbim dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim. Sonra da sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Of! Ne fenaydı!... Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Çocuktum… Her şey istediğim gibi olsun isterdim. Olmazdı. Ben de ağlardım… Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten…Kaçışırdı insanlar… Şaşardım. Yağmurda ıslanmayı çocukluktan beri severdim. Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? Olurdu illa ki! Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi donar kalırdım öyle... Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim.

Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa … Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah! Eğer o gece yağmur yağmamışsa... Film oynarken yağmazsa ya da… Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah! Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum!

1 Temmuz 2010 Perşembe

Tehlikeli Oyun'u - (Die Welle) Seyrediyorum.. Az Sonra Döneceğim..


Zorla Kitap Yazdırma Sanatı



Hani insan sevdiği yazarların tutkulu okuyucusuysa, sevdiği yazarlar da uzun zamandır kitap yazmamışlarsa, bazen "Misery" adlı film düşer aklıma. Derim ki kaçırsam şu yazarı bir kır evine, yazdırsam bir kitap söylene söylene. Öyle öfkelenirim ki bazen; marifet bende olsa yazacam, yoooook, sana verilmişse bu kabiliyet, neden yazmıyorsun sevgili yazar, lütfen yani, bir zahmet! Şimdi bugün elimdeki kitapları okumayı bitirince, kalakaldım öylece. Kitap yok mu okunacak? Çook! Ama ben yazılarını keyifle, özlemle okuduğum yazarların kitaplarını istiyorum. Yazmıyorlar? Niye ama niye? O zaman "Misery" filmini seyrettirmeli bu kişilere...Kesinlikle!

Sakın hafife almayın bu filmi. Film en iyi Stephen King uyarlamalarından biri. Ayrıca James Caan, hayranı tarafından rehin alınan yazar rolünde. Kathy Bates ise benim düşündüğüm rolde. Nasıl mı? Bakın şöyle: Çok popüler bir yazar, sekiz kitaptan oluşan, Misery adlı melankolik bir kadının maceralarını anlattığı kitapları ile iyice şöhret ve servet sahibi olmuştur. Ama artık bu seriden sıkılmıştır. Bu kitap serisine nihayet vermek amacıyla, serinin bu son romanında, Misery adlı kadın kahramanını öldürür. Bu son kitap henüz yayımlanmamıştır. Bir gün karlı havada araba kullanan yazar, trafik kazası geçirir. Neyse ki Annie adındaki kadın onu bulacak ve hayatını kurtaracaktır. Yazar gerçekten çok şanslıdır. -şanslı olduğunu sanmaktadır- Çünkü hayatını kurtaran kadın bir hemşiredir.

Ayrıca enteresan bir durum daha olur.Kadın yazarı tanır ve şöyle der: "Merak edecek bir şey yok. Sana çok iyi bakacağım. Bir numaralı hayranın benim!" Bu gerçektir. Öyle ki, şehir dışında insanlardan uzak bir yerde yalnız yaşayan Annie'in en büyük tutkusu Misery serileridir ve yazarın tutkulu hayrandır. Geçirdiği bu feci trafik kazası sonucu yazarın, kaburgaları ve bacakları kırılmıştır. Annie hemşiredir ya, hem ilk müdahaleyi yapmış, hem de ilaçlarla yazarın ağrılarını dindirmiştir. Annie hayranı olduğu yazara gereken her türlü hizmeti yapar. Karnını doyurur,ilaçlarını verir, tıraş eder. Şiddetli tipi yüzünden telefon hatları arızalıdır ve yollar kapalıdır. Bu nedenle yazar, bir süre Annie'in evinde kalmak durumundadır. Annie yazarın arabasında bulduğu çantadaki yeni romanı okumak amacıyla izin ister. Bir kaç gün içinde satışa çıkacak olan bu kitabı, hayatını kurtarmış, kendisini tedavi etmiş ve bakımını üstlenmiş olan hayranı okumayacakta kim okuyacaktır? Yazar tabi ki memnuniyetle kabul eder.

İşte asıl film bundan sonra başlayacaktır. Ertesi sabah, Annie sanki farklılaşmıştır. Konuşmadan yazara çorbasını içirir. Yazar ne olduğunu sorar. Annie romanın bir kısmını okumuştur. Bakışları sabitleşmiş, gözleri hissiz bakmaktadır. Elindeki çorba yatağa dökülünce bas bas bağırır. Artık yeni bir Annie başrollerdedir. Bir ruh hastası fanatik hayran! Kadın delinin tekidir. Son romanı okuyan Annie, yazarın serinin bu son kitabında Misery adlı kahramanını öldürdüğünü öğrenince, iyice çıldırmıştır. Annie'nin isteği ile bu kitap yakılacak ve yeni bir roman yazılacaktır. Yazar sorar:
‘’Benim ne yazacağımı sanıyorsun?’’ ‘’Oh, Paul! Sanmıyorum. Biliyorum!’’
Nanananom!.... Kitabın ismi ‘Misery’nin Dönüşü’ olacaktır.
Size bir şey söyleyeyim mi, öyle böyle değil, bu acayip bir gerilim filmi. Hem de içinde vampir, hortlak, zombi, ne bileyim doğa üstü şeyler yookk! Direk damardan gerilim enjekte edip, gerip gerip gergef eden bir film yani! Yaaa... Böyleyken böyle... Şimdi bazen gerekmiyor mu bazı yazarlara böyle bir vaziyet? Koskoca Stephen King boşuna yazmamış bu romanı. Bildiği bir şey vardır elbet!

Kathy Bates,bu filmdeki Annie performansıyla 1990’da hem Altın Küre’de hem de Oscar’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldu.
Yönetmen: Rob Reiner / Senaryo: Stephen King (Kitap

Metin Üstündağ ve Yalnız

* Yalnız, tek tabanca'dır... her gördüğüne "daan!" diye vurulur.
* Yalnız'ın toplu fotoğrafları bile vesikalıktır.
* Yalnız'ın hayatını kalabalıklar yaşar.
* Yalnız ölünce, nüfus eksilmez.
* Yalnız iğneyi de çuvaldızı da kendine batırır, yetinmez minare hatta bayrak direği arar.
* Yalnızlar kendi aralarında ikiye bile ayrılamazlar.
* Yalnız çok tutumludur; düş'ünden tırnağından artırır, hep içine atar.
* Yalnızın üzerini geceleri martılar örter...

METİN ÜSTÜNDAĞ

30 Haziran 2010 Çarşamba

Gerçekten Sinağrit Diye Bir balık Var Mı?

Arkadaşım Bodrum'da yedikleri Sinarit balığının lezzetini ballandıra ballandıra anlatınca, "Nasıl yani?"demişim. "Sahiden Sinarit diye bir balık mı var?" Arkadaşım anlatırken, Sait Faik'in
en güzel öykülerinden biri olan Sinağrit Baba aklıma gelmişti. Ne şaşkınım! En güzel deniz, balık ve doğa öykülerinin sahibi olan yazar, uydurma bir balık ismi mi kullanacaktı? Tabi ki sahici bir balık olacaktı Sinağrit!

Güzel bir Ocak akşamıdır. Hava lodostur. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmıştır. Sandallarda insanlar oltalarını atmışlar sessizce beklemektedirler. Denizin aşağısında Sinağrit Baba avdan dönmektedir. Sinağrit Baba ömründe konuşmamıştır. Ömrü boyunca evlenmemiştir. Ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Ne oltalar koparmıştır. Bu akşam birinin oltasını secip, yorucu ömrünü bitirmeye kararlıdır. Daha her yeri pırıl pırılken, daha eti mayoneze gelirken bitirmelidir bu ömrü. Sonra pis bir Vatos'un dişine bir tarafını kaptırabilir. İyisi mi suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim edip, muhteşem bir sofraya kurulmalıdır.

Oltaları koklamaya başlar. Yakalanacağı oltayı ve sahibini kendisi seçecektir. Bu kişi gururlu bir yoksul olmalıdır, kibirli değil. Cesur olmalıdır, korkak değil. Dürüst olmalıdır, içten pazarlıklı değil. Sinağrit Baba bu özelliklere sahip olmayanların oltasına takılan balıkların, yakamoz ışıltılarına kandıklarını bilmektedir. İstese yakalanan diğer balıkları kurtarabilme kabiliyetindedir Sinağrit Baba. İstese misinaları bir baş vuruşuyla kesebilir, yada iğneleri dümdüz edebilir. Ama bir tek kendisinin bunu bilmesi ve yapması ne fayda getirebilir ki diye düşünür. Öyle ya diyelim şimdi Sinağrit Baba kurtaracak diğer balıkları, peki kendisi yakalandığında kim yapacaktır bu işi?

Bu düşüncelerle dolanırken, hiç tanımadığı bir sandala rastlar. Kokladığı bir oltayı tutan elin gururlu, cesur, cömert, dürüst bir adama ait olduğuna karar verir ve yemi ağzına alır. Kendi rızasıyla yakalanır. Sandala düştüğü an büyük gözleriyle kendini yakalayana sevinçle bakar. Tekrar tekrar bakar. Birdenbire ürperir. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövmeye başlar. Sinağrit Baba bizim göremediğimiz bir işaret görmüştür bu kişide. Fark etmiştir ki, bu kişi istediği niteliklere sahiptir ama bütün bunları hayatın içinde sınamamış, zorlu bir durumda hiç kalmamıştır. İnsanlık sınavına hiç girmemiştir. Pratikte durumu görmedikçe, sınanmadığı müddetçe bu niteliklerin varlığından kim tam olarak emin olabilir ki?Sinağrit Baba kahır içinde, gözleri açık, çırpına çırpına ölür gider.

Sait Faik'in özetlemeye çalıştığım Sinağrit Baba öyküsü işte böyle bir öyküydü... İnsanın sadece iyi niteliklere sahip olması yeterli değildi. Bu nitelikleri başkaları için, toplum için kullanması gerekmekteydi. Kendi halinde yaşanılıp gidilemezdi. Bu özelliklerini sokaktaki hayata katması şarttı. Sahip olunan iyi özelliklerle düşünmek, gerekirse başkaldırmak, sorumluluk almak ve galiba bir de hissetmek lazımdı hayatta... Böyle bir öyküydü işte!

Neyse... Şimdi düşünsene... Birlikte balık yiyeceğiz misal, balıkçıdayız, şahane bir sahilde... Sen sinarit yemek isteyeceksin. Ben sinarit balığını duyunca, bu öyküyü anlatacağım sana. İştahın kaçacak. Yemekten vazgeçeceksin. İyisi mi balıkçıya gidersek birlikte, sinarit balığı isteme... Ne yapayım işte, dayanamam anlatırım böyleyken böyle diye...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Hafta Sonu Üniversiteye Giriş Sınavları Vardı. Haydi Girdin Diyelim. Ya Sonra?



Hafta sonu üniversiteye giriş sınavları vardı. Kimbilir ne hayallerle girdiler gençler bu sınavlara.. Kazananlar sevinecek.. Herhangi bir üniversiteye giremeyenler ise... Off! Düşünmek bile istemiyorum hallerini.. Ne fena! Haydi girdin diyelim istediğin üniversiteye.. Bitirince peki.. Krizler bitmiyor ki.. Bakalım bu yıl üniversiteye giren gençlerin iş bulma dönemine hangi kriz denk gelecek? Şimdi gene aklıma Atilla Atalay düştü işte. Bilir misin "İnsan Kalma Alıştırmaları "
adlı bir öyküsü vardır? Üç genç perdeleri çekmişler, mağara gibi bir eve sığınmışlar, hayatın dinmesini beklemektedirler. Çünkü üniversitelerini hayırlısı ile bitirmişlerdir bitirmesine fakat işsizdirler. Hayatın orasına burasına CV gönderip durmaktadırlar. Üç gençten Erdem daha önce ağzına sigara sürmemişken, şimdi milyon tane sigara içmektedir. Bir iş görüşmesinde İnsan Kaynakları Bölümündeki Birşey Hanım Erdem'in kravatındaki sigara deliğini farkedince, CV de yazdığı sigara içmediğine dair cevaba inanmaz. Kadını kravatı kardeşinden ödünç aldığına, hayatında hiç sigara içmediğine ikna edemeyince, görüşmeden çıkar çıkmaz Erdem sigara içmeye başlamıştır. Ve artık herşeye öfkeli biri olup çıkmıştır. Hatta hep sarhoştur.

Orhan ise delice sessizdir. "Hata mesajı"yla yüklü gözlerle dolaşmaktadır evde. Sürekli bilgisayar karşısındadır. Ellerini klavyeden ayırmadan çoraplarını çıkarmayı becerebilmektedir artık. Sanki bir an gelecek "Windows Uygulaması" olarak yaşamını sürdürecektir.

Yazar ise uzaylılar tarafından kurtarılmayı beklemektedir. Bir üst medeniyetin gelerek gençleri manyak eden bu şizofren kültürün ağzını yırtacağını ve tek harekette cümle Windows uygulamalarından çıkıp televizyonları camdan atacağını düşünmektedir.



Gençler üzerinde toplum baskısı büyüktür. Bilen bilmeyen herkes çalışıp çalışmadıklarını, düğün falan olup olmadığını sorup durmaktadırlar. Her cevapta kendilerini daha başarısız, daha çaresiz daha işe yaramaz hissetirir bu sorular. İşte üniversite bitirmiş, işsiz üç genç ve tabii internetin, delirtici kırmızılıktaki perdeleri hayata çekip, eve kapanmalarının öyküdür bu... Sadece bu üç genç mi ki? Şöyle bir dikkatlice baksak ne çok böyle ev vardır kimbilir? Yazara göre bunlar bakkalların en hakiki yumurta ve makarna müşterileridir.. Eskicilerin en çok okunmuş gazete topladıkları kişilerdir.. Çapraz bulmacalar eksiksiz doldurulmuş.. Eleman arayan sayfaları delik deşiktir.. Atilla Atalay o kadar hazin anlatır ki bu hikayesinde.. Etkilenmemek mümkün değildir.

Yalan değildir ki. Yedi yaşından itibaren sürekli sınavlara girilmiyor mu? Kolejler, Fen Liseleri, Anadolu Liseleri, Üniversite... At yarışı gibi sürekli koşturuluyordu. Askere gidip gelmeden iş olmaz diyenler vardı fakat Erdem askere gidip dönmüştü işte. Haniydi peki? Zamanla işi olanlardan, sevgilisi olanlardan, gözü üstünde kaşı olanlardan, herkesten, herşeyden nefret eder bulmaya başlar kendilerini.. Neyse.. Okunası bir hikayedir ve mutlaka okunmalıdır. Gençlerin durumunu bu kadar olduğu gibi ve damardan anlatan başka bir öykü var mıdır bilmiyorum. Şu bir gerçektir ki bu öyküyü okuduktan sonra, okul bitiren hiçbir gence "iş buldun mu?" diye sormamaya gayret ettim.

Eğer ne oldu bu öyküdeki gençlerin durumu diye, öğrenmek isteyen varsa... Erdem babasından kalan bakkal dükkanını işletmek üzere Bandırma'ya gider. Orhan ise askere. Peki Yazar ne yapar? O bir yere gidemez. Henüz biz okurları da yokuzdur ortalıkta.. Oturur devrik cümlelerle bu hikayeyi yazar işte.. Cümlelerden kimini kendisi devirir.. Öyle püskürdüğü gibi kalır.. Toplamaz.. Durmadan yazar böyle.. İşte bu öyküler Atilla Atalay'ın insan kalma çalışmalarıdır.. Bu öyküleri okumak isteyen okurları için de öyle... İnsan kalma çalışmaları... Böyleyken böyle..

Z'yi Seyrediyorum. "Gerçek Kişilerle Herhangi Bir Benzerlik Kasıtlıdır."


27 Haziran 2010 Pazar

Ben Afrikalıyım...


Cemal Süreya'nın bir şiiri vardır. Bilirsin... Afrika adlı şiirinde şöyle der:

Afrika dediğin bir garip kıta
El bilir alem bilir
Ki şekli bozulmasın diye Akdeniz’in
Hala eskisi gibi çizilir

Haritalarda.

Ya da Nazım Hikmet Asya-Afrika Yazarlarına adlı şiirinde Afrika'dan bahseder:

"Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma / ben Asyalıyım / bakmayın mavi gözlü olduğuma / ben Afrikalıyım / ağaçlar kendi dibine gölge vermez / benim orda sizin ordakiler gibi /tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek / ejderler yatar başında çeşmelerin / ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı "

Futbolla uzaktan yakından ilgim olmadığını yazmıştım bir keresinde bir yazımda.. İşte
burada.. Bu kez ufakcık bir alaka yaptım futbola.. Neden? Dünya Kupası Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılıyordu. İlk kez bir Afrika ülkesinde kupa heyecanının yaşanması hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Mandela ve Obama aynı memlekette yanyana anılacaktı yani mesela. Bir zamanlar Hollanda kolonisiydi Güney Afrika. Sonra Biritanya'nın eline geçiyordu. 1994 de ise bildiğin gibi Mandela sayesinde, demokrasiye adım atılıyordu. Günümüzde Güney Afrika'dakilerin %10 nun beyazlar olduğu ve halen ülkedeki tarım arazilerinin %80 nin beyazların ellerinde olduğu söyleniyor. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında 32. sırada ve BM daimi üyesi olması için aday ülkelerden biri olarak görülüyor.



Nazım Hikmet Afrika ile ilgili şiiri 1962 yılında yazmış. O günden bu güne ne değişmiş acaba diye düşünmeden edemiyor insan.. Mesela ortalama yaşam süresi şairin şiirinde dediği gibiymiş halen.. 50 sine basmadan ölünüyormuş anlayacağın buralarda hala... Bizim memlekette ölüm yaşı 70 oldu çok şükür. Çocuklarda ölüm durumu ise feci.. Yüz çocuktan 45'i ölmekteymiş... Ne kötü... Bir vahim durum daha var elbet.. Güney Afrika'da 15-45 yaş arası insanların %20 si AIDS'li... Dünya Kupa'sının Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılması faydalı bir şey mi acaba? Güney Afrikaya ekonomik ve sosyal katkı sağlayacak mı? Yoksa başkalarının ekmeğine mi yağ sürecek? Güney Afrika ile birlikte, gene Afrika kıtasından Fildişi Sahilleri, Nijerya, Cezayir, Kamerun ve Gana Dünya Kupasına katılıyorken, şimdi bu yazıyı yazarken öğrendim ki elene elene Afrika kıtasından bir tek Gana kalmış. Zaten Dünya Kupasında şimdiye kadar, Brezilya dışında hiç bir ülke kendi kıtası dışında kupayı kazanamamış. Bu Dünya Kupasında evsahibi takım olan Güney Afrika, zaten ilk turda elenmiş. Şimdi ben bu yazıyı yazarken aklıma bir şey geldi.. Hani Güney Afrika Cumhuriyeti'ni sömüren iki ülke var ya. Biri Hollanda, diğeri İngiltere... Acaba ikisi Güney Afrika'da yapılan Dünya Kupasında karşı karşıya gelecekler mi? Dünya Kupası Afrika'da denince, futbolla uzaktan yakından ilgim olmadığı için böyle şeyler aklımdan geçiyor işte. "Hayat fena halde futbola benzer... Futbol şahsi beceri gerektirir... Aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur... Sen ne kadar iyi oyuncu olursan ol, takımın kötüyse kaybetmeye mahkumsun" der ya hani Savaş Dinçel Dar Alanda Kısa Paslaşmalar adlı filmde.. Futbol ve hayat... Benzerler mi sahiden? Nerden geldim ben şimdi bilmediğim bu konulara? Allah Allah... Sana bir şey söyleyeyim mi? Ben o kadar farklı bir yazı yazacaktım ki... İnanmayacaksın gene bana... Hayal Kahvem'e yazı yazmak için oturuyorum ya... İnanmıyorum ya... Haddimi aşarak neler neler yazıyorum... Yuf bana!

26 Haziran 2010 Cumartesi

Nereden Nereye?



İnanamıyorum... Ömrümde belkide ilk kez yağmur yağmadı diye çok sevindim. Nasıl sevinmem.. Bugün bizim köyden Harika kız'ın düğünü vardı.. Düğün açık havada yapılacaktı.. Yapıldı işte.. Yağmur yağmadı ya.. Oh, değme keyfime.. Darısı diğer evleneceklere.. Keyif deyince, bak aklıma ne geldi? Orhan Kemal tabii ki..."Hoppalaaa!" deme.. Gelir elbette! Hani sorar ya Kırmızı Küpeler'de.. "Ehli keyfin keyfini kim tazeler?" diye. Kim tazeler peki? Cevabı Orhan Kemal'den dinleyelim gene. Kim olacak.. " Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler." Nasıl ama? Haydi devam edeyim.. Orhan Kemal'den bir edebi bilmece daha söyleyeyim.. De bakayım, "Nargilenin şartı kaçtır?" Cevabı acayip matraktır.. "Meşe, köşe, maşa, Ayşe" Nasıl ama? Şahane!

Orhan Kemal var ya, o güzeller güzeli kitapların yazarı, 15 Eylül 1914 yılında doğmuş. Peki ne zaman ölmüş? Tam 40 yıl önce bu ay.. 2 Haziran 1970'de.. Bakar mısın, yağmurdan, düğünden söz ediyorken nerelere geldim gene... Ben aslında bizim köyün kızı Harika'nın gelinliğini anlatacaktım.. Niye ben böyleyim? Daldan dala nasıl atlıyorum? Yazının başında düğündeydim.. Söyler misin kuzum, ben düğünden, sevgili yazar Orhan Kemal'e nasıl geldim!?! Ha, bak son bir şey daha söyleyeyim.. Orhan Kemal'in yukardaki pozunun var ya.. Oyy! Hastasıyım!! Hımm.. Tamam.. Tamam.. Yazımı kesiyorum burada işte... Anlayacağın, bugün bende durumlar bu merkezde.. Böyleyken böyle!

Bize De Derler Çakıcı...



Hani bazı sitelerin ya da evlerin bahçelerine "Dikkat Köpek Var" tabelası asarlar ya, o kadar sinir olurum ki anlatamam.. Keşke yanımda bir tebeşir olsaydı diye düşünürüm.. Neden mi? Can Yücel'in o güzeller güzeli kara mizah şiirini yoksa hiç işitmedin mi? Bak şimdi...

"BİZE DE DERLER ÇAKICI
Yanımda tebeşir gezdiriyorum devamlı
Bu mutena semtteki konakların bahçe kapılarına asılı
O (iki nokta üst üste)
BU EVDE
KÖPEK
VAR
Levhalarının altına selatin harflerle kocaman bir
DOĞRUDUR
Yazmak için"

Gördün mü? Gene bir şair yetişti imdadıma... Hangi söz, sinirlerime bu kadar hicivsel merhem sürer! Can Yücel, yattığın yerde nur ol e mi? Sevgiler!


Yüksek Merciye Mevsimsel Rica Dilekçesi...

Şimdi bu sabah gene erken kalktım.. Baktım ki yağmur yağmıyor. Bilakis güneş ışıldıyor. Nasıl sevindim anlatamam.. Henüz sabahın kör, sağır saatiydi tabii.. Biraz sonra güneş iyice gülümseyecek.. Belli... Artık sıcak olacak. Olmalı. Tembihlediler. "Artık yağmur yağmur deme, yağmur isteme!" dediler. Kimler mi? Bu yaz neredeyse her hafta sonu evlenmeye niyet edenler.. Güzelim kır düğünü planları yağmur sebebiyle sekteye uğrayacak diye karaları bağlayan gençler bunlar.. Hımm.. Peki.. Ne yapayım? Benim mevsimleri düzenleyen yüksek mevkideki yetkiliyle irtibatım olduğuna inanıyorlar. Tamam.. Bir dilekçe yazacağım.. Diyeceğim ki "Saygıdeğer Efendim, yaz yaz gibi olsa.. Bu yaz daha az yağmur yağsa.. Yok, hiç yağmur yağmadan olmaz tabii... Hafta içi yağsa, hafta sonu yağmasa.. Düğünler genelde hafta sonu oluyor ya.. Mesela... Karışılır mı bizim işimize demeseniz ve bu aciz kulunuzdan bu ricayı esirgemeseniz keşke.. Benim gönderdiğim dilekçelerin haddi hesabı yok biliyorum.. Size karşı kendimi çok mahçup hissediyorum.. Bu ricamın da kabul edilmesini diliyorum. Sevgilerimle," Bakınız, yazdım işte.. Daha önceki dilekçelerim gizliydi.. Bu kez açık ediyorum.. Umarım "Geçmiş olsun! Artık geç kaldınız! Mevsimsel yağışlar otomatiğe çoktan bağlandı, dileğiniz zaman aşımına uğradı!" diye bir cevap almam.. Umarım mağlubiyete uğramam.. Üzerime düşeni yaptım işte.. Gönderdim dilekçemi yüksek mevkideki yetkili merciye... Sonrası.. Ne diyeyim? Kısmet! Böyleyken böyle!

Haydi Sarıkız Salatası Yapalım!


Ben yaşamın eşsiz bir süreç olduğuna inananlardanım. Yemek yemenin, hayatın en büyük keyiflerinden biri olduğu sözünün altına imzamı atarım! Yemek yapmak zor bir iş değildir. Hele severek yapıyorsanız, sevdiğiniz insanlar için yapıyorsanız, yemeğe sevginizi katıyorsanız yemeyiniz de yanında yatınız diyeceğim ama ben iştahlı biriyim. Yemeyip yanında yatanlardan değil, yemeği yiyen ve silip süpürenlerdenim! Bak şimdi, sen sarı kız salatası nedir bilir misin? Çok kolaydır!

Bu akşam baktım balkondaki patatesler neredeyse buruşmaya yüz tutmuşlar. Nasıl yaşlanmışlar. Aldım elime dört beş tane," Sizi nekadar ihmal etmişim. Afedersiniz! Şimdi güzel bir cilt bakımı uygulayacağım size, siz bile inanamayacaksınız kendinize! Biraz sabrediniz." dedim. Hemen su koydum elektrikli su ısıtıcısına ve bıraktım suyu kaynamaya. Bu arada patateslerin cildini buhara tutmadan önce, ölü derisinden kurtarmalıydım. Hemen keskin bir patates soyucusuyla, tabii ki zarar vermeden hassas cildine, patateslerin buruşmuş, kalınlaşmış dış kabuklarını soydum. İyice yıkamak için musluk altında soğuk suya tuttum. Bu arada kaynamış olan suyu tencerenin yarısına kadar doldurdum. Dış kabuğu soyulmuş, soğuk duşa tabi tutulmuş patatesleri küçük küçük parçalara böldüm. Tenceredeki kaynar suyun içine koydum. Onlar şimdi kaynayacaklar sıcak suda, yumuşacacık olacak hücreleri, okadar farklı bir cilt bakımı uygulayacağım ki, değişecek şekilleri ve şemalleri...
Patatesler haşlanırken tencerede, ayrı bir yerde, küçük bir tasa yarım çay bardağı zeytinyağ, yarım çay bardağı mayonez, bir dolu yemek kaşığı hardal, yarım limon, tuz koyarak iyice karıştırdım. Özel bir bakım yapacağım dedim ya, hücreleri yumuşamış patateslere, işte hazırladığım bu cilt bakım kremini uygulayacağım. Yumuşayınca, derince cam kasenin içine patatesleri koydum. Biraz ılınınca üzerlerine hazırladığım kase içindeki cilt bakım kremini boşalttım. Tahta kaşıkla bu hardallı sosu yavaş yavaş patateslere yedirince, renkleri döndü hardal sarısı rengine... Nasıl değiştiler, parıldadılar, gerçekten inanılmazdılar! Bir ara düşündüm acaba bu kremi kendime uygulasam iyi gelir miydi benim cildime de acaba? Bir gün olur denersem eğer, merak etme anlatırım sana:)

İstersen biraz kuru soğan doğrayıver bu salatanın içine. Eğer taze nane de serpersen üstüne, benim bu özel tarifimle, şekilde gördüğün gibi fevkaladenin fevkinde, nefaseti yerinde nefis bir salata yiyeceksin gene !

25 Haziran 2010 Cuma

Hasbihal



Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, ayaklarını sallaya sallaya, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinlemek için bekliyorsun. Bugün eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Sen neden bu kadar suskunum diye bana bakıyorsun. Usulca başlıyorum konuşmaya.. “Bugün işlerimin arasında iki saat kadar boş vaktim olunca, film seyrettim,” diyorum. “Hani geçtiğimiz yıl Haziran ayında, Michael Jackson hayatını kaybemişti ya…” Duruyorum.. Bir nefes alıyorum. Sen ise gözlerini açıyorsun. Söylediklerimle ilgilenmiş görünüyorsun. İlginden aldığım cesaretle sözlerime devam ediyorum. “ Michael Jackson’ın son konser provalarının kayıtlarından oluşan bir film bu,” diyorum. “Hani dünya turnesine çıkacaktı ya.. Ne planlar, ne hazırlıklar yapılmış. Konser deyip geçme” diyorum.. “Nasıl ciddi bir organizasyon ve teknoloji var arkasında anlatamam sana. Mutlaka görmen lazım.


Ah!” diyorum. “Ah, o güzelim şarkılar… Hepsi de nasıl da hafızama kazınmışlar. Şarkılarının her ritmi, adeta Michael Jackson’un vücudunun bir hareketi. Hatırlasana…” diyorum. “Ay yürüyüşünü nasıl denerdik ayna karşısında.. Ya da kemiksizmişcesine dalgalandırılan kollar mesela… Sen ne güzel becerirdin!.. Ben yapamazdım ne kadar çabalasam da…” diye sözlerime devam ediyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum. “Neden başını öne eğdin?” diye hiç sormuyorum. Sadece “Biz neden böyleyiz?” diyorum sana… “Neler yazdılar, söylediler Michael Jackson hakkında.. İnanamadık senle ben valla… Radyo çocuğuyduk ya kimseyi görmez, seslerden de şüphelenmezdik. Onun için mi böyle saftorik olduk… Ya da ne bileyim Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla büyüdük. Bırak filmleri, okuduğumuz kitaplardaki kahramanlara ağlar, üzülürdük. Şimdi bu şahane şarkıları söyleyen adam için, denilenlere inanmak bir yana, arkasından yas tutuyoruz baksana !” diyorum biraz kıkırdayarak. Kendini toparlamanı istiyorum. Eğer konuşmama devam edersem bu hüzünlü makamda, biliyorum hüngürdeyebiliriz az sonra.. Kendi çapımızda nostaljik muhabbet yapıyor ve bizi etkileyen bir müzisyeni anıyoruz ya... Diyorum ki konuyu renklendirmek için “Biliyor musun, sinemada kimse yoktu. Yalnız ben… Sanki Michael Jackson benim için konser veriyordu… Nasıl kendimden geçmişim… Bir ara dayanamadım.. Baktım sağıma soluma.. Kimse yok ya nasılsa.. Fırladım ayağa.. Michael Jackson Billie Jean’i söylüyordu. En iyi sen bilirsin beni.. Billie Jean’ de oynamadan durabilir miyim Allahaşkına?

24 Haziran 2010 Perşembe

İki Yönetmen ve İki Film...İki Abi ve İki Kızkardeş


Yukarıdaki fotoğraflarına baktığımda, kardeş gibi birbirlerine benzettiğim iki adamdan, soldaki 1964 doğumlu Türk yönetmen Atilla Taşdiken, diğeri ise 1918 doğumlu İsveçli yönetmen Ingmar Bergman.

Yönetmen Atalay Taşdiken'in 2009 yılında çevirdiği Kızkardeşim Mommo adlı filmi ancak bugün seyredebildim. Annesiz iki çocuk. Abi Ahmet ve kız kardeş Ayşe. Baba evleniyor. Üvey anne istemeyince, çocukları dede sahiplenmeye çalışıyor. Filmin asıl vurucu tarafı, kendisi de küçücük bir çocuk olan abinin, kızkardeşine kol kanat germesi. Yani iki kardeşin yürek yaralayan hikayesi.İşte bu filmi seyredince, benzer başka bir film aklıma geldi.




Yönetmen Ingmar Bergman'ın 1983 yılında çevirdiği Fanny ve Alexander adlı film. Bu kez babasız iki çocuk. Abi Alexander ve kızkardeşi Fanny. Anne evleniyor. Üvey baba hayal kurmayı günah sayan, sadist bir din adamı. Çocuklara eziyet ediyor. Başka bir abi ve kızkardeşin dünyanın başka bir yerinde ve başka bir zaman dilimindeki yürek yaralayan hikayesi. Bergman'ın son filmi olan Fanny ve Alexander için, yönetmenin kendi hayatının hikayesi olduğu söyleniyor. Merak ediyorum acaba Kızkardeşim Mommo'da Atalay Taşdiken'in hayatıyla ilgili miydi?

Her ikisi de, insanın sevgi, vicdan, merhamet duygularını kışkırtan çok güzel ve ödüllü filmler. Mutlaka seyredilmeliler.

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Haiku Bir Görme Biçimidir."

evin de bir andı var
sabah akşam mırıldandığımız yolda:
para git bizi çalış.. hayat git bizi yaşa!


"kendine dikkat et diyor baba
sokağa oynamaya çıkan çocuğa
"televizyona malzeme olma"


televizyon yoklama çekiyor her akşam
habersiz sözlüğe kaldırıyor
zaaflarımızı


şairler öldükten sonra büyük
aşk bittikten sonra değerli
acılar her dem taze


çocuklar internete düşmüş
erkekler meşin yuvarlak peşinde
kadınlar deterjan ve magazin kılıyor


fakat hırsız bilmiyor bir eşyayla birlikte anılarını da çaldığını


bazı kelimeler dilimizi yakıyor
kırk yıl düşünsek bile
bir fikir etmiyoruz


robin hood gibiyiz allaha şükür
neşeden çalıp
kedere veriyoruz


geride bizi hatırlayacak
birkaç evimiz kalsa
keşke

METİN ÜSTÜNDAĞ-apartman haikuları

19 Haziran 2010 Cumartesi

Ersin Karabulut ve Sandıkiçi

Okuduğum haftalık mizah dergileri arasında pek sevdiğim Uykusuz'da, her çarşamba elime aldığımda ilk okumak istediğim galiba Ersin Karabulut ve Sandıkiçi! Meraklısı olduğum için, kim bu çocuk diye sanal alemdeki yazılara bakmıştım. Ersin Karabulut 1981 doğumlu, öğretmen anne babanın ikinci çocuğu. Babası da resim yaparmış. Kendisi sinema ve çizgi romana ilgiliymiş çocukluğunda. İlk karikatürü 16 yaşındayken Pişmiş Kelle'de yayınlanmış. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi'nde okumuş. Bir süre muhtelif dergilerde çizdikten sonra, Penguen dergisinde "Sandık İçi" isimli öykü karikatür köşesini çizmeye başlıyor. Daha sonra birkaç arkadaşı ile birlikte Penguen'den ayrılıyorlar ve Uykusuz'u çıkarmaya başlıyorlar.



Sandık İçi'ni okumayanlara mutlaka tavsiye ederim. Bağımlılık yapacak kadar samimi ve sürükleyicidir hem çizgileri hem de öyküleri... Ersin Karabulut kendisi de söylüyor. Karikatür çizmiyor. Her okuyanın kendini bulacağı hayattan kesitleri çok güzel çizip öyküleştiriyor.



Haftalık çizgi öyküleri yetmez bazen, başucu Sandık İçi kitabını karıştırırım zaman zaman... Bir
akşam babasıyla şiddetli bir tartışma yaşar çizerimiz ve odasına gider sinirle, çocukluğuna ait kötü anıları arka arkaya yazar. Sandık İçi "aslında çocukluğumuzda yaşadığımız travmatik olayların kişiliğimizi zannettiğimizden daha fazla etkiliyor oluşu ve bu olayların günlük yaşantımızdaki karşılıkları fikriyle şekillenmiş. "Kendisi öyle diyor. Çok doğru.

Çocuklukta hepimizin yaşadığı endişeleri, aile içi sorunları, benzer ebeveyn yaklaşımlarını, bizim de çocuklarımıza farkında olmadan yaptığımız yanlış davranışları, okul, öğretmen, arkadaş ilişkilerini, gençlik komplekslerini, kız erkek muhabbetlerini okadar doğal ve samimi bir dille yazıyor ve çiziyor ki,mutlaka kendinizden bir şey değil çok şey buluyorsunuz.

Yaa! Gerçekten aynen böyle olmuştu bana da diyorsunuz. Ya da aynı durumlarda aynı şeyleri hissettiğinizi anlıyorsunuz. Okudukça daha çok seviyorsunuz. Sandığın içine daha çok gömülüyorsunuz. Ben çok seviyorum Sandık İçi'ni ! Kimi zaman içine tamamen girip kendimi kilitlediğim bile oluyor hatta!



NOT: Geçen yıl yazdığım bir yazı.

18 Haziran 2010 Cuma

Metin Üstündağ'ın Şiir Üzerine Kısa ve Hoş Yorumu

"Şiir fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder. Şiirin az okunması değil mesele, hayatımızdan iyice çekilmesi acı. Şiir sadece sözcüklerle yazılmaz. Bazen bir jest, bir mimik, bir ince marifet de şiir olabilir. Katır kutur bir hayat yaşıyoruz. Mizah ve şiir bu hayatı biraz inceltmeye çalışıyor."

Nisan /TimeOut İstanbul- Ayşegül Tuna'nın Metin Üstündağ ile Ropörtajından alıntı