16 Mayıs 2010 Pazar

Kocaeli 2.Kitap Fuarı 16 Mayıs Pazar Günü Etkinlikleri

Kocaeli 2.Kitap Fuarı'da 16 Mayıs Pazar günü, bakalım şehrimize gelip okurlarıyla sohbet edecek olan yazarlarımız kimlermiş?

Saat 14.00'de Banu Avar ile söyleşi: Hangi Dünya Düzeni ve Aydınlar

Saat 16.00'da İhsan Süreyya Sırma ile söyleşi: Neden Kitap Okuyalım?

Saat 18.00'de İsmet Özel ile sohbet: Boştan Almak Doluya Koymak


Daha fazla bilgi için..... http://www.kocaelikitapfuari.com/

Kocaeli 2.Kitap Fuarı Etkinlikleri Bugün Başladı.

Hey, bu sabah uyandım ki o ne? Oy, oy,oy! Misss gibi, buram buram bir koku... Ben bu kokuya asla dayanamam. Ne kokusu mu? Çiğ börek kokusu olacak değil ya, kitap kokusu kitaaap! Kocaeli 2. Kitap Fuarı bugün açılacak. Tamam, biliyorum Kitap Fuarı İzmit'te. Ben oturuyorum İzmit'in bir köyünde. İlla abarttığımı sanıyorsun değil mi? Abartmıyorum işte! Dün akşam acayip bir lodos vardı. Eee! Anlaşılan, kamyon kamyon gelip fuara istiflenen kitapların kokusu, şehrimin her yanındaki kitapların kokusuyla birleşerek, rüzgarın esintisinin içinde yüzmeye başlamışlar. İşte kimi kulaç atarak, kimi sırt üstü yüze yüze, kimi dalmış derinlere, nereye gittiğinin farkına varamamış olmalı ki, gelmiş gelmiş taa varmış bizim köye. Ne olacak ki? Olmuş işte! Usulca kalktım yatağımdan, pencereyi açtım. O ne? Gözlerime inanamadım. Baktım sihirli bir değnekle dokunulmuşcasına herşey değişiyordu sanki. Yapraklar dans eder gibi ahenkle hareket ediyordu. Kuşlar daha önce görmediğim hızla kanat çırpıyordu. Çiçekler renklerinden taşıyordu. Asıl önemlisi insanların üzerindeki kederler pıtır pıtır dökülüyordu yere. İnan bana böyle hissettim. Hemen giyindim. Yelkovan kuşlarının peşi sıra gider gibi, gitmeliydim kitap kokusu peşi sıra... Of! Hayat nasıl elini kolunu bağlıyor insanın... Sabah yapmam gereken başka işler vardı... Onları halletmeliydim. Hallettim. Benim Kitap Fuarı'na varmam akşamın 4'ü oldu. İlber Ortaylı'nın sohbetini kaçırdım. Kısmet... Şimdi sırada Kürşat Başar vardı. Toplantı salonunu buldum. Bir plastik sandalyeye oturdum.

Kürşat Başar'ın sohbet konusu Başucumda Müzik adlı romanıydı. Ben bu romanı okuduğumu hatırlıyorum. Sanırım 2000 li yılların başıydı. Kitap yeni çıktığında okumuştum. Bir dönem romanıydı. 1950 li yıllar. Aslında roman o dönemin Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile gizli aşkı Vesamet Hanım'ın ilişkisinden yola çıkılarak kurgulanmış. İsimler değiştirilmiş. Yazar kendine göre kurgulamış ve kadının dilinden kaleme almış. Kitabı hızlı okuduğumu hatırlıyorum. Kürşat Başar'ın televizyon programlarını izlemem. Yazılarını takip etmem. Üstelik okuduğum ilk ve son kitabı Başucumda Müzik. Bir daha yeni kitap çıkardı mı acaba diye merak da uyandırmamış olmalı ki, toplam 7-8 tane kitabı olmasına rağmen hiç birinin adını duymamışım. Son derece bakımlı, ince, iyi görünümlü bir adam. Son günlerde Zara ile türküler üzerine bir çalışma yapıyormuş. Kürşat Başar'ın bugünkü sohbeti, halimde bir farklılık yaratmadığını ifade etmeliyim. Gene bende diğer kitaplarını bulayım gayreti doğurmadı. Yazar salondan çıktı gitti. Sadece keyifli ve samimi bir sohbetti. Okadar.

Sonra benim kardeşle buluşacaktık. Bir saat gecikeceğini söyleyince programa baktım. Şiir Üzerine Aykırı Doğaçlamalar sohbet konulu, H. Hüseyin Yalvaç ve Hakan Sürsal'ın söyleşisine girdim. Hayal Kahvem'e yazmaya başladıktan sonra şiirlerin menzilinde daha derinden dolaşmaya başladığım için bu sohbet bana iyi geldi diyebilirim. Ancak hiç şiir okunmayan bir sohbet olduğu için içimde bir eksiklik hissettiğimi söylemeliyim.

Kitaplara bakmaya vaktim olmadı ne yazık ki. Sadece tam çıkışa doğru eski kitap satan bir stantta Turhan Selçuk'un o güzelim Abdülcanbaz'larından bulunca hemen kaptım. Yanına üç tane Akbaba dergisi aldım. Baktım Akbaba'nın 50. Özel dergisi biri. Tarih 22 Aralık 1971. Yani 40 yıllık mizahi yazılar ve çizimler. (Abdülcanbaz 3TL, Akbaba 2TL)
Yarın ola hayır ola... Bugünlük Kitap Fuarı maceram ise böyleyken böyle işte... Şimdi şöyle bir derinden kitapları koklayacağım. Sonra kitaplarla dolu bir rüyanın içine dalacağım.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Bir Şairin Yaşamındaki Kadınlar...

Bak ne diyeceğim. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Kadıköylü olduğunu biliyor muydun? Ben bilmiyordum inan ki. Bugün öğrendim. Kadıköylü olsa ne olur olmasa ne olur deme. Dur dinle. Hani Haydarpaşa'dan sonra Osmanağa camii'nin yanında bir yokuş var ya. İşte şairimiz küçükken o yokuştaki evlerden birinde otururmuş. Şiir yazmaya da taa çocukluğunda, 14-15 yaşlarındayken Balkan Savaşı zamanında başlamış. Çok etkilenmiş bu savaştan. En çok çocuklar etkilenmezler mi savaşlardan? Sonra bilirsin Cihan Harbi... Feci yenilginin devamında işgal ve mütareke yılları... Off! Düşünsene. Biz Tarih derslerinde savaşları yılları, nedenleri ve sonuçları itibariyle öğreniyoruz. Peki, insanlar neler yaşamışlar, nasıl etkilenmişler, hele hele çocukların halleri... Of! Bir gözünün önüne getirsene. Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerinin üzerine işte o yılların etkileri, hüznü çökmüş. "Yaşamaz ölümü göze almayan-Zafer göz yummadan koşana gider-Bayrağa kanının alı çalmayan-Gözyaşı boşana boşana gider." Faruk Nafiz Çamlıbel Kadıköy'de bir evde daha oturmuş sonraları... Kurbalıdere kıyısında güzel bahçeli bir evmiş bu. Hey! Bazı yaz günleri Yahya Kemal, Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya ziyarete giderlermiş şaire. Çünkü evin kıyısında bulunan dere, sandallarla şenlenirmiş. O vakitler meşhur Hamdi'nin gazinosu varmış. İşte o gazinonun hemen karşısına düşermiş şairin evi... Gazinodan gelen ince sazı dinler sohbet ederlermiş. Ne hoş! Ama güzel günler bilirsin kısa sürer. Kıtlık günleri gelmiş. Faruk Nafiz Çamlıbel işte o günlerde aşık olmuş... Karşılık da görmüş. Hatta anlatılana göre bir nevi Romeo Juliette hikayesine benzermiş aşkları. Sarışın bir güzelmiş. Asıl adı Bedriye iken arkadaşları kızı Bedra diye çağırırlarmış. O vakitler Faruk Nafiz Çamlıbel 22 yaşlarında falanmış. Sevgilisi için yazdığı şiirin adı ise Serenad.. Bak şöyle: "Bir Nisan akşamı serin bir günün,- Şarkın bu sevimli, güzel köyünün- Cenneti anlatan bir akşamıydı- Sizi ilk balkonda gördüğüm gündü-Yüzünüz sararmış gibi göründü- Acaba ruhunuz çok hasta mıydı?"

Yakışıklı ve ilgi gören bir şairmiş. 1922 de Anadolu'ya gitmiş. Sonraları İstanbul'da Şukufe Nihal'e ilk görüşte aşık olmuş. Bu aşkını da diğeri gibi coşkuyla yaşamış. Şiirler yazmış sevdiği kadına... "Yalnız yaşamaktansa Nihal'imden uzakta-Kalsam diyorum dar-u diyarımdan uzakta" .... Hey! Nihal için yazdığı bir şiir daha var... Bak şöyle: "İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lal-Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal" Şahane!!Şukufe Nihal' evliymiş. Bir türlü kocasından boşanmayı beceremeyince, Faruk Nafiz Çamlıbel sinirlenip aniden başka bir kadınla evlenmiş. Biyoloji öğretmenliği yapan Azize hanımla... Bu ani evlilik üzerine Şukufe Nihal bir şiir yazmış... Hep erkeklerin şiirlerindeki kadınları yazıyorum ya... Bak hoş bir şey oldu. Çok şükür sonunda bir erkek için şiir yazan bir kadına denk geldim. Faruk Nafiz Çamlıbel'in bu ani evliliğinden sonra Şukufe Nihal bir şiir yazmış işte. Bak şöyle: "Dalgalar sürükleyin beni de enginlere-Kumların arasında ben de bir parça taşım-Ayrılmayız,beraber dalarız derinlere! Derken, bırakıp gitti elimi arkadaşım" Aşık değildir Şair karısına... Bunu açıkça ifade etmiş röportajlarında. Kafa evliliği yaptıklarını söylemiş. Tamam aşık değildir karısına fakat evlilikleri boyunca aralarında derin bir dostluk doğmuş. Mutlu bir hayat sürmüşler. Azize Hanım amansız bir hastalıktan ani vefat edince Faruk Nafiz Çamlıbel hayata küsmüş. Aşık olmasa bile birlikte dayanışma ve sevgi ile yaşamını paylaştığı karısının ölümü üzerine, hani dinlerken insana damardan etki eden o muhteşem sözleri yazmış. Bak hatırlayacaksın şimdi söyleyince.... Alaeddin Yavaşça bu güfteyi hicaz makamında bestelemiş. "Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok-Bir yer ki, sevenler sevilenlerden eser yok!" Han Duvarları'nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel hakkında tesadüfen okuduğum bir yazı vardı. Hicran Göze yazmıştı. Okuduklarımı sana anlatayım dedim. Neler oluyor hayatta değil mi? Fark Nafiz Çamlıbel'in yaşamındaki belli başlı kadınlar da böyleyken böyle işte...

14 Mayıs 2010 Cuma

Film Gibi Bir Yemek Tarifi

Sana Lucy ile Henry'nin hikayesini anlatmış mıydım? İ.Ö 3000li yıllarda başlayan, günümüze kadar hep aynı şekilde tekrarlanmakta olan hikaye vardır ya hani, sana anlatmamış olamam. Çünkü sen seversin romantik hikayeleri. İşte bu da, o hikayelerden biri... Aslında bu hikaye aynı zamanda bir yemek tarifi. Hikayenin mutfak versiyonu yani. Bak anlatıyorum şimdi...

Hikaye bu ya, farzet ki senle ben Havaii'de bir evin mutfağındaymışız. Sanki bu mutfak bir beyaz perdeymiş. Mesela senle birlikte bir film izlemekteymişiz. Ne dersin? Burası zengin mi zengin bir mutfakmış mesela. Her türlü hububat, zerzevat, nebatat, sakatat mevcutmuş fazlasıyla. Etler dizim dizim diziliymiş dolaplarda, piriçler çuval çuval yüklüymüş ambarlarda. Öyle böyle değil yani. Şenlikli mi şenlikli, eğlenceli mi eğlenceli bir mutfak. Bu mutfağın çapkın bir jönü varmış. Adı Henry! Mutfağın eti. Adeta bir kazanova gibi yaşamaktaymış. Her türlü erzakla iyiymiş arası, her türlü hububat, zerzevat, nebatat ve sakatatla hemhal olmaktaymış sürekli. Her gün başka biriyle pişiriyormuş işi, sanki daldan dala konan hercai! Kim etle birlikte pişse, lezzetini ona katıyor, ortaya şahane nefasette yemekler çıkıyormuş. Bunu öğrenen her türlü mutfak erzağı, mutlaka Henry ile pişmek istiyormuş. Zeytinyağlı yemekler özellikle, Henry ile pişirilen yemekleri nasıl kıskanıyorlarmış anlatamam. Çoğu içine limon sıktırıyormuş ki, gözyaşlarını biri görürse ve "ne oldu?" derse, bahanesi olsun istiyormuş "limondan" diye. O kadar kıskanıyorlarmış yani et ile pişen yemekleri, bilmem anlatabildim mi?

Henry'nin çapkınlıkları ve bu safahat hayatı Lucy ile karşılaşması ve ona körkütük aşık olmasıyla değişmiş. Lucy kim miymiş? Mutfağın akça pakça dilberi pirinç tabi. Pirinç mutfakta çuvallarda saklansa da, el üstünde tutulmaktaymış son zamanlarda. Çünkü kısa süreli bir hafıza kaybından muztaripmiş. Henry'nin her buluşmalarında, Lucy'yi yeni baştan etkilemesi ve aşık etmesi gerekmekteymiş. Tamam, et her nekadar geçmişinde bir çok erzakla beraber pişmiş olduğundan bu konuda tecrübeli olsa da, pirincin kendisi gibi hissedip hissetmediğinden emin olmadığı için, sürekli stres içinde yaşamaya başlamış ne yazık ki. Derdi kendine yetmiyormuş gibi, üstüne bir de tuz biber eklenmesin mi? İyice sıkıntıdaymış yani. Tam anlatamadım mı yoksa?Acele etme lütfen, anlatacağım teker teker şimdi.

Bak şimdi, et aşık ya mutfağın akça pakça dilberi pirince... Bugün neler olacak acaba gene diye sıkıntı içindeymiş. Et, hergün yeniden yağda kavrulurmuş bir tencere içinde. Sıkıntısını göstermek istemezmiş pirince... Tencerede kavrulurken, önce suyunu bir salar bir çekermiş. Bilen bilir halini, gerçekten bu çektiği aşk acısı onu iyice pişirmekteymiş. Pirinç ise kendi halinde ayrı bir yerdeymiş. Her sabah etin çektiği çilelerden habersiz, önce derin bir tasın içindeki sıcak suya dalarmış. Yumuşar ve beyazlarmış. Sonra soğuk duşun altında yıkanır iyice, tüm nişastalarını dökermiş. Ne dert kalırmış ne kasavet kendisinde. Öyle ki, soğuk suda akıp giden nişastalar gibi geçmişe ait tüm anıları da silinip gitmekteymiş adeta. Bunu nasıl mı anlıyoruz? Şöyle... Bir gün önce eti tencerenin dibine sermişlerdi kavrulmuş vaziyette. Sonra soğuk suda yıkanmış pirinci koymuşlardı üzerine. Et ve pirinç bir araya gelince, üstlerini aşacak kadar sıcak su koydular ki birlikte iyice pişsinler diye. Ayrıca tuz ve tereyağ eklediler iyice lezzetlensinler. Tencerede bıraktılar ateşin üstünde her ikisini. Kıstılar ateşi ki, yanmasınlar, yavaş yavaş demlensinler birlikte. Her ikisi piştiler sahiden beraberce. Sonra ters çevrildiler bir tepsiye. Kavrulmuş et ve demlenmiş pilav şahane bir birliktelik oluşturmuşlar. Sevmişler birbirlerini, aşık olmuşlar.

Ertesi sabah et ve pirinç tekrar bir araya gelince, et seslenmiş pirince "Lucy, nasılsın?" diye. Pirinç tanımamış Henry'i. Demiş " Sen kimsin? Ben tanımıyorum seni". Şaşırmış, kalakalmış tabi Henry. Neyse, sonra Henry öğrenmiş ki, Lucy bir kaza geçirmiş ve daha önce anlattığım gibi bir dertten muztaripmiş. Bugün yaşadıklarını yarın unutuyormuş. Henry'nin hergün yeni baştan kendini tanıtması, Lucy'i kendine aşık etmesi gerekiyormuş. Henry anlamış ki eğer Lucy'nin sevgisini kazanmak istiyorsa hayatı boyunca her gün sıfırdan başlamak zorundaymış. Henry de Lucy'i çok sevdiği ve onunla birlikte pişmek istediği için her gün katlanırmış bu çileye. İşte bu hikayem de böyle! Onlar ermiş muradına,biz çıkarlım kerevitlerine!

Ne? Sen bu hikayemi bir filme mi benzettin? 50 İlk Öpücük mü? Henry'i Adam Sandlar, Lucy'i Drew Barrymore oynuyor bu filmde öyle mi? Mümkün değil! Benim anlattığım hikaye İ.Ö 3000 yıllarına dayanıyor. Efsane olmuş bir hikaye filme çevrilmiş olabilir tabi. Ama şunu bil ki, o seyrettiğin filmin gerçek hikayesi böyle! Afiyet olsun:)

13 Mayıs 2010 Perşembe

Çetin Altan Usulü Limonata Yapmak...

Eee! Madem havalar ısınmaya başladı. Hele bugün var ya, Mayıs ayındayız güya, yaz günlerini hiç aratmadı. O kadar sıcaktı ki hava, buharlaşacağım sandım bir ara. Sabah erkenden kalabalık bir toplantıya katıldım. Sonra işlerim hep arazide olunca... Of!! Allah günah yazmasın, ne yapayım işte sevmiyorum sıcak havayı... Amaa.. Bir limonta olsa iyi gitmez mi bu havada. Limonata deyince... Hiç unutmadım hiiiç! Bugün gibi hatırımda. Tarih 2003 yılının Haziranında bir Pazartesi günüydü. Milliyet Gazetesi'nin Şeytanın Gör Dediği adlı köşesinde, büyük usta Çetin Altan, limonata hakkında bir yazı yazmıştı. Aslında ilk kez bu yazıyı, günümüzden 25 sene evvel Güneş gazetesinde yazmış. Şimdi olduğu gibi, yaz mevsimi eli kulağında vaziyetindeyse eğer, açar okurum bu yazıyı, yaza merhaba diyerekten. O nedenle tarihi hatırımdadır...Yoksa hafızamın iyi olduğundan değil.... Çok severim bu yazıyı. Sanki yaşam manifestomu özetlemektedir. Aynen aktarıyorum işte buraya:

"Yaşamında hiç limonata içmemiş biri, limonatayı çok pahalı bir serinletici sanabilir. Oysa çok ucuz bir serinleticidir. Bir bardak suya bir çorba kaşığı toz şekeri döküp, iyice karıştırdıktan sonra, üstüne doğru dürüst sıkılıp çay süzgecinden geçirilmiş, yarım limon suyu eklersin... Ve hepsini karıştırırsın. Bardak, görkemli ve uzunca bir bardaksa, yarım yerine bir limon sıkar, bir çorba kaşığı toz şekerini de, iki çorba kaşığı yaparsın... Bir limonata, dişleri donduracak kadar mı soğuk olmalıdır? Hayır, bardağın çevresine hafif bir buğu yalazlanması yapacak kadar soğuk olmalıdır. Ayrıca bardağın içine kalıp buz atılmalı mıdır? Hayır, gerekiyorsa bir tatlı kaşığı dövülmüş buz atılmalıdır. Yarım tekerlek bir limon dilimi, bardağın kıyısına mı takılmalıdır, yoksa içine mi konmalıdır? Bardağın kıyısına konduğu zaman, daha dekoratif olur; dileyen, limonun kokusunu daha keskin duymak isterse, bardağın kıyısına takılmış yarım dilimi bardağın içine atabilir. İyi bir limonata yapmaya bu kadarı yeter mi? Yetmez. Çentilmiş limon kabuğuyla bir sap taze naneyi de, önce limonatanın içinde kısa bir süre tutup, sonra hepsini süzmek gerekir. Böyle bir limonata ultra süper bir zenginlik sorunu mudur? Hayır, sadece bir yaşam sevgisiyle, bir yaşam zevki sorunudur. Bu, çok önemli midir? Bir kez gelinip, bir kez geçilen dünyayı, en sade koşullar içinde dahi, ıskalamamanın göstergesi olduğu için, çok önemlidir. Sabahları bir saat yürüdükten sonra, duş almak da öyledir."

Şahane bir tespit değil mi bu? Akşam yemeğinin yanına, aynı Çetin Altan'nın tarifiyle bir limonata yapalım mı seninle? Bir dene olur mu, bu akşam lütfen beni dinle... Bir kez gelinip, bir kez geçilen bir dünyayı, en sade koşullar içinde ıskalamayalım olmaz mı, ne dersin? Bu benim sorunum değil senin sorunun diyebilirsin! Öyle diyorsan, boşver zaten, sen dert etme!.. Bu bir yaşam sevgisiyle, yaşam zevki sorunu! Bilmem, belki ben üşenmem, limonata yanına, iki tane de mum bile koyarım masaya... Maliyeti nedir ki ? İnsan küçük keyiflerle hayatı renklendirmeli, öyle değil mi?

Hiroşima Sevgilim'i Seyrediyorum...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Kocaeli 2.Kitap Fuarı Etkinlikleri Bu Hafta Sonu Başlıyor.

15-23 Mayıs arasında sürecek olan 2. Kocaeli Kitap Fuarı'nın etkinlik programını aldım. Büyük bir heyecanla, katılımcı yazarların kimler olduğuna ve hangi tarihlerde söyleşi yapacaklarını inceledim. Bu haftadan başlamak üzere, her hafta hangi yazarın söyleşisini izleme şansım olursa, Hayal Kahvem'e yazmaya karar verdim. İstiyorum ki Kocaeli'deki tüm tanıdıklarımın bu programlardan haberi olsun. Kitap satışları coşsun. Kitap sevgisi insanların yüreğini doldursun. Bakalım bu hafta kimler gelecek şehrimize?


15 Mayıs Cumartesi Günü Saat 13.00'de İlber Ortaylı ile Söyleşi: Tarihi Doğru Okumak

15 Mayıs Cumartesi Günü Saat 17.00'de Kürşat Başar ile Söyleşi: Başucumda Müzik

İmza Günü İçin katılacak yazarlar ise saat 13.00'den sonra: Ruşen Hakkı / İlber Ortaylı / Mehmet Komşu / Füsun Önal / Bülent Parlak
Konferanslar : Türkiye Nereye Gidiyor - Sunay Karaman-Dr.Barış Doster (15 ile 17 arası) / Yayın Tekelleri-Ali Şimşek-Ali Çolak-Faruk Şüyun-Özlem Altıok (15.30 ile 17 arası) / Şiir Üzerine Aykırı Doğaçlamalar-Hüseyin Yalvaç (18 ile 19 arası)

www.kocaelikitapfuari.com

Ömür Çiçek Kadar Narin, Bir Gün Kadar Kısa...

Bu akşam İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde, Şef Özen Şekercioğlu’nun eşliğinde, ÇYDD Türk Sanat Müziği Korosu’nun Bahar Konseri vardı. Arkadaşımız Nurhan bu korodaydı. Gidip seyredecek ve dinleyecektik. Gülçin’le salonun kapısında buluşmaya karar verdik. Öncesinde Dilek “keşkek yaptım. Gel bizde önce keşkek ye, sonra konsere gidersin.” deyince, ne yalan söyleyeyim dayanamadım. Aradım Gülçin’i: “ Ben biraz gecikeceğim, yanına bir koltuk ayırıver lütfen,” dedim. Dilek eğer keşkek yapmışsa, iki elim kanda olsa giderim. Ve keşkeği şapırdata şapırdata yerim.

Keşkek bir Ege Bölgesi yemeğidir. Özellikle düğünlerde yapılır. Malzemesi ne biliyor musun? Aşurelik buğday ve tavuk. İkisi bir arada pilav gibi pişiriliyor ama daha sulu bırakılıyor. Sonra döve döve hemhal ediliyor. Ortaya acayip lezzette bir yemek çıkıyor. Dilek Ege’li olduğu için bu yemeği çok güzel yapıyor. Ben de ondan öğrendim. Pişirmesini mi? Yoo.. Keşkekin ne olduğunu… Söylemesi ayıp, gene şahane pişirmiş. Dilek’in annesi Müride Teyze’nin ayıplamayacağını bilsem, parmaklarımı yiyecektim. “Yedi kalktı!” dememişlerdir nasılsa arkamdan biliyorum. Anlayacağın yedim keşkeği ve “haydi bana eyvallah!” dedim, fırladım çıktım. Kültür Merkezi’ne vardığımda konser başlamak üzereydi. Gülçin’i buldum. Yanına oturdum. Sırtımı yasladım şöyle bir koltuğa. Kararıyım. Hiçbir şey düşünmeyeceğim. Sadece müziğin ritminde içimden dans edeceğim. Kimse anlamadan. İçin için...

Hımm… Türk Sanat Müziği öyle mi? Ne çok oldu dinlemeyeli. “Önce Kemani Tatyos Efendi’nin Rast Peşrevi… Ardından Hacı Faik Bey’in rast eseri, Bir dame düşürdü ki beni bahtı siyahım’ı dinleyeceksiniz” deyince sunucu, ben bu şarkı sözlerine takıldım birden. Kemani Tatyos Efendi’nin Rast Peşrevi’ni dinlemeye başladık. Hani bir şey düşünmemeye kararlıydım ya olmuyordu işte... Bu şarkı sözlerini bir yerden hatırlıyordum. Ama nerden? Buldum. Sabahatin Ali’nin Hanende Melek adlı öyküsünden. Eminim. Hanende Melek bir pavyon şarkıcısıdır. Birkaç ay önce yeni bir kasabaya gelmiştir. Kasaba eşrafından Hüseyin Avni; eşini, çoluğunu çocuğunu unutmuş ve bu kadına acayip tutulmuştur. Paralarını içkiye ve Melek’i etkilemek için aldığı hediyelere harcamaktadır. İşte öykünün bir yerinde gene Melek şarkı söylemektedir. Hüseyin Avni kendinden geçerek kadını dinlemektedir. Sonra bir buruşuk kağıda bir şeyler karalar ve kemancıya gönderir. Az sonra saz işte bu şarkıyı çalmaya başlar: “Bir dame düşürdü ki beni bahtı siyahım-Billahi bu sevdada yoktur benim günahım.” Bayıldım bu duruma tabii. Hatırladım ya hikayeyi, kendimi Hüseyin Avni’nin yerine koydum. Sözlerin ve müziğin eşliğinde şarkıyla hemhal oldum.

Bir sonraki Selanikli Ahmet Efendi’nin şarkısıydı. Şarkının sözlerine bittim. “Bilmeme ki nedendir bana sen hor bakıyorsun?” Hor bakmak.. Hoş bir deyim değil mi bu? Hor görme garibi der gibi. Erol Sayan’ın “Yoksun diye bahçemde çiçekler açmıyor bak, Gel görüp açılsınlar, Devşirip göğsüne tak” Ne tatlı sözler bunlar! Hangi hislerle yazıldılar kimbilir? Acaba kimlere yazıldılar? Artık yavaş yavaş eşlik etmeye başlamıştık bizler de şarkılara… Çünkü sözlerini bildiğimiz şarkılara geçmişlerdi. Arkadaşımız Nurhan ve korodakiler müthiş söylüyorlar, hepimiz coşturuyorlardı. Şu şarkının sözlerine bakar mısın lütfen? Hangi şarkı sözü, hayatı bundan daha zarif anlatılabilir ve nasıl böyle güzel umut verebilir ki? “Ömür çiçek kadar narin, bir gün kadar kısa. Ağlama deymez hayat bu göz yaşlarına.” İşte bu şarkıda coştukça coştuk! Rüya gibi her hatıra her yaşantı bana- Ne bulduysa kaybetti gönül aşktan yana-Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa- Ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına” lalalala lalala la, lalalala lalala la…. Allah’a şükrettim iyi ki güzel sesim yok. Ya olsaydı? Kimse tutamazdı inan ki beni.. Bu bed sesimle böyleysem, sesim billur gibi olsaydı eğer, mutlaka tek başıma sahnede olurdum! İndiremezlerdi de kolay kolay sahneden biliyor musun? Kaybederdim kendimi offf….. Acaba koroya mı girsem? Kalabalıkta sesimin bedliği anlaşılmaz hem... Evet, evet.. Ben bu durumu bir düşünecem!

11 Mayıs 2010 Salı

Trenlere Karşılıksız Aşkla Bağlıyım...

Yok, bu kez sözü dönüp dolaştırmayacağım. Konuya bodoslama dalacağım. Bak şimdi... Ben tren yolu çocuğum ya çocukluğum tren yolunda geçti. Trenle ilgili her şey büyüler beni... Hele Menekşe İstasyonu'nun hastasıyım.. "Menekşe İstasyonu da neresi? Hiç duymadım böyle bir istasyon ismi!" dersen inan bozuşuruz seninle şimdi... Bilinmez mi? Hatırlasana "Gün doğmadan, manyak kahkahalar atan martıların eşliğinde, gölle denizin birleştirdiği, "kartpostal gibi" manzaranın kenarından Menekşe İstasyonu'na inmek... Sen bunun klibini çekebilir misin Apo? Neyse... Boşver şimdi... Evlerde uyku mahmuru sarı ışıklar, camlarda çaydanlık buharı, radyoda bağlama takımından oyun havaları, yosun kokusu sinmiş rüyalara karışan anne sesleri, "beş dakikacık daha" lar, gidip, birlikte uyuyan treni uyandırırdık. Öbür istasyonların yeri de başkaydı. Florya'dan, bizim liseli, Şelale diye bir kız binerdi, "camdan sarkmayınız" ibaresinin tam da üstünden sarkıp, Şelale'nin perondaki yerini belirler, vagonanı düşmek için koştururduk."diye anlatır ya Atilla Atalay... İşte trenle ilgili öyküsünün ve bu öyküsünün yer aldığı kitabının ismidir Menekşe İstasyonu... Ben ne vakit bir tren istasyonu görsem bu öyküyü hatırlarım. Ne zaman büyüdüm ki, diye düşünürüm. Ne vakit bir tren görsem çocukluğumdaki tren yolu günlerim gelir aklıma, içim cız eder. Hani "Kırık kalpleri götürürsün peşinden, çocukken yarım bıraktığın ekmekler gibi, ardınsıra koşarlar. Olmadık bir zamanda kendilerine dair şarkıyı kulaklarına fısıldar herbiri. Duymam artık sanarsın, dudağın o bildik melodiye hüzünle eşlik ederken, sen içindeki boşluğa savurup avunursun. Kendi kırıklığını bir başkasının peşine takınca suskun ve çaresiz, belki o zaman... "Büyürüm de mi... Anlarım hanyayı konyayı. Vay be, derim, bööleyken bööleymiş meğersem. Çok iyi yaa. Sen ayrıcalıklısın şimdi, ne güzel, tüm bunları biliyorsun... Bırak, ben de kendikendime öğreniyim." der ya Atilla Atalay Kırılan adlı öyküsüne başlarken. Aynı duyguları hissederim işte ne zaman bir tren görsem. "Kimileri vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine, henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." İşte ben de trenlere karşılıksız aşkla bağlıyım... Aynen Atilla Atalay'ın dediği gibi...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Konar Göçer Bir Dünyadayız Demek Ki!

Nisan ayı içinde sekiz kez uçağa binmek durumunda kalınca, "Tövbe!" dedim. Bu kış George Clooney'in başrolde oynadığı, Aklı Havada adlı filmi seyredip pek beğenmemiştim. Ama ne yalan söyleyeyim, filmde George Clooney’in canlandırdığı Ryan Bingham'ın işini çok kıskanmış, keşke ben de o şehir senin bu ülke benim dolaşıp dursam demiştim. Adamın hayatı nerdeyse uçakla seyahatte geçiyordu. Çok yürekten istemişim demek ki, bak sahi oldu işte. Her şey tadında, kıvamında olmalı bir kere. Tamam, uçmayı severim. Hatta bayılırım diyebilirim. Bulutları seyrederim. Uçakta kaç kere şu kalp şeklindeki bulutta inmek istiyorum diye hostese seslendim. Hiç biri ciddiye almadı beni. Hele sonuncusu, meczup görmüş gibi acımtırak gülümsedi. Bırak uçağa binmeyi, oturduğum yerde bile uçmayı denerim. Hoş işten güçten Edip Cansever'in dediği gibi "Yok düş kuracak vakit bile" ama... Gene de ayaklarım yerden kesilir illa. Uçmayı denerim mutlaka. Yersiz yurtsuz biri olduğumu düşünürüm mesela. Girerim bir masal dünyasına. Neyse... Tüm uçuşlar bu kadar aynı aya denk gelir mi? Geldi. Pes yani! Aynı ay içinde tekrar tekrar uçmak durumunda kalınca, anlayacağın kabak tadı verdi. Hımm. Böyle kabak tadı verdi deyince, karnım acıktı ne yalan söyleyeyim. Üstelik her türlü kabak yemeğini de severim. Dağıtmayayım gene konuyu. Ne anlatmak istiyorum, gene neler anlatıyorum. Efendim, şimdi böyle iş durumundan seyahatlere gidince, dört ayrı otelde kaldım. Otellerde kalınca aklıma oteller ve edebiyatçılar geldi tabii.

Bir gece nasıl yorgunum. Ellerimi başımın altına aldım. Loş otel odasındayım. Tavana bakıyorum. Otellerle ilgili aklıma gelenleri puzzle gibi birleştirmeye çalışıyorum. Önce kervansaraylar diyorum... Ve hanlar.... Tabii hemen aklıma Faruk Nafiz Çamlıbel'in o muhteşem Han Duvarları adlı şiiri geliyor. Edebiyat derslerinde mutlaka okumuşsundur: "Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,-Bir dakika araba yerinde durakladı." diye başlardı ya. Uzun bir şiirdir. Sonu şöyle biter: "Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,-Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.- Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,-Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!-Ey garip çizgilerle dolu han duvarları, -Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları" Müthiş etkilidir. Sonra Ege Görgün'ün yazdığı Melez adlı öyküsünü düşündüm. Öykünün kahramanı Darek, uzun kuleli bir kentin dev kapılarından girer. Atı yolculuğa dayanamamış ölmüştür. Darek aç, susuz, sıcakta yürümekten bitap düşmüştür. İsmini hiçbir zaman öğrenemediği şehrin, dolunay sayesinde nispeten aydınlanmış ıssız geniş sokaklarında yürürken, tek hayali susuzluğunu ve açlığını giderebileceği, yorgunluğunu üstünden atabileceği bir han bulabilmektir. Arayışı fazla uzun sürmeyecektir. Çünkü Darek'e göre ne kadar yabancı, ne kadar lanetli olursa olsun bir kentte her zaman en kolay bulunan mekanlar hanlardır. Şahane bir öyküdür. Öykünün devamında okuyucu, birden kendini zamanın içinde yolculuk yaparken buluverir ve sahiden o kadim zamanlardaki bir hanın içindeymiş gibi hisseder.

Yusuf Atılgan'ın hikayesini yazdığı, Ömer Kavur'un sinemaya uyarladığı Anayurt Oteli'ni, filmde Macit Koper'in canlandırdığı Zebercet rolündeki ürkütücü otel sahibini hiç aklıma getirmek istemedim. Daha önce Hayal Kahvem'e yazmıştım. Veya Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı filmini hiç düşünmemeliydim. Yabancı memlekette hem de tek başına kaldığım bir otelde gece gece cinnet mi geçirseydim yani? Yok, ben gene tavana bakarak, hafıza kepenklerimi zorladım ve otellerle ilgili şiirleri ve öyküleri düşündüm. Tavana bakarak deyince aklıma Necip Fazıl'ın Otel Odaları adlı şiiri geldi. "Bir merhamettir yanan, daracık odaların,- İsli lâmbalarında-" diye başlayan şiir " Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,-Tavan aralarında, tavan aralarında. - Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,- Otel odalarında, otel odalarında!" diye sona erer. Eğer uzatırsam bu yazı asla bitmez. Çünkü düşündükçe ve araştırdıkça görülüyor ki edebiyatımızda otele ilişkin çok eser var. Edip Cansever'in şiirlerindeki otel illa ki "Deniz kıyısında bir oteldir." mesela. Tomris Uyar'a aşıktır. Her Mart'ın 15'inde sevdiği kadına bir şiir yazar götürür. 15 Mart Tomris Uyar'ın doğum günüdür. "Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç" diye başlar şiir... Aşık olduğu kadına yazdığı bu şahane şiirin içinde otel kelimesi geçer.. Şöyle.... "Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde-bir otel kapısının önünde,- tahta bir köprünün üstünde-bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında-öyle kısaydı ki adımların-şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle-ölçülür ve denk düşerdi ancak-ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç" Galiba yollar biter, edebiyatçıların han ve otelerle ilgili şiirleri, öyküleri, romanları hiç bitmez. Salah Birsel "Edip'e göre dünya koskoca, uçsuzbucaksız, aynalı oynak bir oteldir. İnsanlar da oteldir." demiş. İnsan otel midir sahi? Oteller nedir? Geçici mekanlardır. Konar sonra göçersiniz. Doğru vallahi. İnsan yaşamı ne peki? Aynen bir otel gibi. İnsan da bu dünyaya önce konar, sonra göçer, öyle değil mi? Yaşamın en hakiki gerçeği... İnsan bir otel misali geçicidir geçici... Yazının başında göklerdeydim, nereden geldim ben buraya peki? Ne bileyim işte....Bu yazı da böyleyken böyleymiş demek ki...

9 Mayıs 2010 Pazar

Kocaeli 2. Kitap Fuarı Açılıyor!

Heyy! Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin bu yıl ikincisini organize ettiği Kitap Fuarı, 15 -23 Mayıs arasında Uluslararası Fuar Merkezi’nde açılıyor. Şahane bir haber bu! Geçen yıl ilki gerçekleşmişti. Ben de yazmıştım. Bak, burada... Ve burada... Çok sayıda yayınevinin katılacağı Fuar’ın bu yılki onur konukları ise Ruşen Amca (Hakkı) ve İlber Ortaylı olacakmış. Bu yıl Fuar'a katılan yazar sayısı, geçen yıla göre daha fazla görünüyor. Ziyaretçi saatlerinin 10:30 - 22:00 saatleri arasında yapılacak olan kitap fuarına Ahmet Taşgetiren, Aslı Erdoğan, Banu Avar, Buket Uzuner, Dücane Cündioğlu, Erhan Afyoncu, Haydar Ergülen, Hilmi Yavuz, İbrahim Tenekeci, İclal Aydın, İhsan Süreyya Sırma, İsmet Özel, Kürşat Başar, Mahir Kaynak, Mario Levi, Mehmet Altan, Nurullah Genç, Selahattin Yusuf, Sırrı Süreyya Önder, Sunay Akın, Tarık Tufan ve Yusuf Halaçoğlu gibi pek çok ünlü yazar, düşünür ve şair kitap fuarında okurlarıyla buluşacakmış. Kocaeli Belediyesi'ne Kocaeli Kitap Fuarı'nı gelenekselleştirdikleri için çok teşekkür etmek lazım. Fuar programını alıp, iş programımı ayarlamam lazım... Sonra kısmet olursa, Hayal Kahvem'de gelişmeleri anlatırım. Heyy! Hissediyorum... Kitap kokusu, kitap tılsımı yakında şehrimi saracak... İnanıyorum... Şehrimde kitap okuma virüsü hızla yayılacak! Herkes kitap okuyacak:)

Öğretmenler Anılarıyla Bile Ders Verirler. Kimler Çiçek Koklamaz?

Her bayram veya özel günlerde annelere hediye almak benim için bir şenlikti. Hem benim hem eşimin annesine, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Onlar layıktı hediyelerin en güzeline. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var bir kere, annelere yapmalıyız gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Ayrıca kabristanlar ın ziyaretçilerine üzüntü ve sıkıntı vermesini istemiyorduk. Evlatlar, torunlar hem dualarını okusunlar, hem de yaşadıkları anıları hatırlasınlar hepbirlikte istiyorduk. Karar verdik. Her bayram arefesinde veya özel günlerde mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz bir gün önceden ekiyorduk. Ertesi gün geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde olmuyordu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda hiç vicdan, insaf kalmamış. Pes artık! "Bu böyle devam etti gitti. Ben her seferinde öfkelendim. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden, herhangi bir gün aniden, hem de herseferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un. Annesi çok küçük yaşta terk etmiş, sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş "siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü "Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!" İşte bu öyküyü okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!

7 Mayıs 2010 Cuma

Sürecek Bir Macera

Ben çalışan bir kadınım. Sigortacıyım. Memleketimde 100 kadından 25 i çalışıyor. Bu 25 kadının ise 7'si girişimci yani kendine ait işi var. Bu durumda memleketimin 100 kadından 7 lik dilimine giren çalışan kadınlarından biriyim. 100 kadından 7'sinin girişimci olması çok düşük bir oran tabii. Bu kadarla kalsa iyi. Daha feci bir tablo var. Memleketimde 3 kadından 2 si şiddet mağduru ve her 5 kadından 1 i okuma yazma bilmiyor. İnanlılacak gibi değil!Bu kadınlarımızın hali ne olacak peki? Kendi çevremizde elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Daha önce yazmıştım bir şeyler bloğumda... Mesela bak burda... Ya da burda... Diğer yapılanları paylaşırım bir ara senle... Neyse... Asıl anlatmak istediğim başka şeydi. Konuyu dağıttım gene... Çalışıyorum dedim ya... Son iki haftadır çok çalıştım. Sürekli yollardaydım... O kadar yorulmuşum ki sanki fotoğrafta sırtında yük taşıyan kadınlardan biri bendim. Tamam, sırtımda yük taşımadım fakat kafamda yük taşımadım mı sanıyorsun? Hem de kaç küfe yük taşıdım anlatamam sana... Nedir bu kuzum! Ben çalışmak için mi geldim ben bu dünyaya? İşte bak, ancak oturdum Hayal Kahvem’e… Kahve fincanım elimde… Yazayım iki satır bir şey de kendime geleyim dedim.

Bak ne anlatacağım. Bu sabah erkenden İstabul’a yollanmalıydım. 12 de bir müşterimin yeni işyerini gidip görecektim. Gittim. Uzun sürdü görüşmem. Uzadıkça uzadı. Oldu mu sana saat üç… İşim bittince vedalaşıp ayrıldım. Tamam… Hazır Kavacık’taydım. Dönüşte Meydan’daki kitapçıya uğradım. Dayanamadım birkaç kitap aldım. Baktım Zagor’un yeni macerası var. Adı Kalp ve Kılıç. Dayanamadım onu da satın aldım. İkinci müşterim görüşmemizi dört buçuğa erteleyince, oturdum Meydan’daki bir kafeye. Açtım Zagor’u. Okumaya başladım. Karamba Karambita! Bu ne güzel bir macera! Şöyle hayal ettim… Açık hava sinemasına gelmişim. Elimde bir fincan kahve. Zagor’un filmini seyrediyormuşum. “Hoppala! Ne alaka!” deme! Resimlerine bakmıyor muyum? Bakıyorum. Aynı film seyreder gibi işte. Sanki film gavurcaymış da ben alt yazılarını okuyormuşum… Mesela yani… Öyle hayal ettim. Lütfen hayallerime dudak kıvırıp gülme! Nasıl heyecanlı bir senaryosu vardı anlatamam. İnan ki kafamı kaldırmadan okumaya devam ettim.

Hikaye öyle bir yere geldi ki, bir ara meraktan öleceğim zannettim. Hayır, gördüğün gibi buradayım ölmedim. Lakin içimde bıçak sokması gibi SWAAACH! efektli bir acı hissettim. Hani Sıtkı Sıyrıl acıyı tarif ederken, Zagorsever bünyenin acısını anlatır da, en iyi acı tarifinin çizgi romanların yarım kalmış macerası olduğunu söyler ya, inan o acıyı bu kez iyice bildim. Bu kadar da olur mu? Maceranın en heyecanlı yerine geldim ki o ne? Darkwood’un bütün davulları adına! SÜRECEK… yazmıyor mu? Bitti kitap… Hem de tam olarak heyecanın tavana vurdurduğu yerde... İnanamıyorum... Devamı ne zaman? Yazmıyor muydu taaa 1Haziran’da diye! Bu, bugün bu kadar işlerimin arasında bana yapılır mı Allahaşkına? Sevgilisi terk etmiş liseli aşık gibi kalakaldım orada. Kahvemi bitiremedim. İştah falan gitti anlayacağın. Canım bağıra bağıra Orhan Gencebay’ın “Batsın bu dünya!” şarkısını söylemek istedi. Söyleyemedim tabii. Keşke içinden gelen her şeyi yapabilse insan. Bilirsin mahalle baskısı var, yapılamıyor ne yazık ki! Elimden bir şey gelmeyeceğine göre, baharı bekleyen kumrular gibi Haziran ayının gelmesini bekleyecektim. Bir süre umarsızca etrafıma bakındım. Sonra aniden.... – SÜRECEK –

DEVAMI.... 1 Haziran’da (İntikam Saati)

6 Mayıs 2010 Perşembe

Bugün Bir Defa Daha Anladım, Ben Şehrimi Çok Seviyorum. Fakat İtiraf Ediyorum ki...

Bugün bir kez daha anladım ki, ben şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde isem 41 plaka gördüm mü kalbim pır pır ediyor. Şehrimle ilgili her güzellikten mutluluk duyuyorum. Bak şimdi. Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nin Kitap ekini okuyordum. Kapakta 64.Yunus Nadi Ödülleri diye bir başlık vardı. Merakla ilk sayfasını çevirdim. Enis Batur’un Pervasız Pertavsız köşesini okumaya başladım. Selim İleri’nin Edebiyat-Resim ilişkisi konusunda geçen yıl yazdığı bir yazıdan söz ediyordu. İlginç bir yazıydı. Edebiyat- resim diyaloğunun 19. yüzyılda koyulaştığından, 20.yüzyılda devredilen bir ilişki düzeni oluştuğundan, aslında ressam-şair, ressam-yazar işbirliği ile kotarılan kitapların azımsanmayacak kadar çok olduğundan söz ediyordu. Günümüze gelindiğinde artık bu diyaloğun pek kalmadığını uzun uzun anlatıyordu. Yabancı yazar- ressamlardan örnekler veriyordu. Yazı üstünde biraz düşündüm. Sanki bir ressamın edebiyatla ilgili olması çok doğal geliyor… Olabilir. Ama her edebiyatçının ressam olabilmesi mümkün mü? Ressamlık ayrı bir yetenek istiyor. Hem edebiyatçı hem de ressam olan yazarlar sahiden farklı olmalı. İnan ki daha önce böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Doğrusu, bunları düşünmek hoşuma gitti. Bildiğim memleketimin ressam-yazarlarını hatırlamaya şöyle bir gayret ettim. Aklıma ilk olarak Nazım Hikmet geldi. Sonra Bedri Rahmi Eyüpoğlu tabii ki… Ya Ahmet Haşim… Kesinlikle resimle ilgili bir yazar. Güzel Sanatlar Akademisi Hocası bir kere… Peki Ahmet Hamdi Tanpınar? Ressimle ilgilendiğini biliyorum fakat resim çizer miydi? Hatırlayamadım. İlhan Berk de bir şiir üzerinde çalışacaksa, resimlere baktığını söylemiyor muydu? Söylüyordu söylemesine fakat kendisi çiziyor muydu? Bilemedim. Hey, Orhan Pamuk da resim yapan bir yazar, öyle değil mi? Aklıma Aşkın Güngör geliyor... Evet, Aşkın Güngör’de hem yazan – hem çizen genç edebiyatçılarımızdan… Vay canına… Kimbilir bilmediğim veya hatırlamadığım daha ne kadar hem ressam hem yazar olan edebiyatçılarımız var. Benim şimdi farkına vardığım bir durum… Dur, ben bu konuya başka bir gün gene döneyim. Şimdi yazacağım konu başka... Bende ilgili dağınıklığı var ya, uzatırsam bu konuyu, gene daldan dala atlarım, asıl söylemek istediğim güme gider.

Bu yıl 64’üncüsü düzenlenen Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlenmiş. İlgiyle Sosyal Bilimler Araştırması, Roman, Öykü, Şiir, Karikatür ve Fotoğraf dallarında kimlere ödül verilmiş diye sayfaları çevirerek bakmaya başladım. Hepsini tek tek okumak istiyordum fakat sabahın erken saatleriydi. Gene programım çok doluydu. Derine dalmamalıydım. Şöyle bir göz atmalı, bir an önce hayata akmalıydım. O ne? Tam derginin sayfalarını kapatacakken son baktığım Yunus Nadi Fotoğraf Ödülü kazananlar sayfasında gözüme Kocaeli kelimesi çarpmadı mı? Aman nasıl heyecanlandım anlatamam! Kalktığım koltuğa tekrar oturdum ve okumaya başladım: “Cem Turgay, Kocaeli'nin ünlü fotoğrafçısı olan babası Cemal Turgay'ı izleyerek, ona hayran olarak başladı fotoğrafçılığa. Belki de manuel fotoğraf makinelerinin deklanşör sesine tutkundu. Ne de olsa o zamanlar, dijital fotoğraf makineleri yoktu ve manuel makinelerin deklanşör sesleri 'an'ı durdurduğunuzun sesli kanıtıydı. Matbaa çalışanlarının kâğıt kokusuna tutkusu gibi Cem Turgay da bu sesin peşinden gitti. Turgay'la fotoğrafı konuştuk.” Yazının devamı burada. Demek ki Cem Turgay İzmit’li öyle mi? İzmit’in çok eski fotoğrafçısı Foto Cem’in oğlu… Acaba Cem Turgay bizim İzmit Lisesi mezunu olabilir mi? Ben var ya, bir hemşehrim ödül kazanmış ya, kalbim nasıl pır pır etmeye başladı anlatamam sana… Uçtum uçtum. Bugün çok işim vardı. İçeri dışarı koştum durdum.. Çok ama çok yorgun olmam gerekirken kendimi hiç yorgun hissetmiyorum. Neden mi? O kadar sevindim ki şehrimin bir sanatçısının ödül almasına, yorgunluğumu falan unuttum. Bugün bir defa daha anladım ki, ben şehrimi çok seviyorum. Şehrimle ilgili her güzellik beni mutlu etmeye yetiyor. Şeyy.. Bir şey itiraf etmeliyim. Aslında yazmayacaktım. Söylemeye utanıyorum. Bak şimdi... Bloğa koymak için Cem Turgay'la ilgili fotoğraflara bakıyordum. Şu siyah beyaz fotoğraf var ya... Biterim ben bu fotoğrafa nerede görsem her zaman biterim! İyi de fotoğrafçısına hiç mi dikkat etmez insan? Böyleyim işte... Fotoğrafa büyülenmiş, sanatçısına hiç dikkat etmemişim. Bunca yıl hem de... İnanamıyorum kendime... Fotoğrafın üzerindeki isme bakıyorum. O ne? Cemal Turgay- 1958 yazmıyor mu? Cem Turgay'ın babası yani. Şaşırdım kaldım. Ben ödüllü oğlunun fotoğrafını aramaktan vazgeçtim. Oğluna şevk veren ve beni her daim büyüleyen baba Cemal Turgay'ın çektiği bu şahane İzmit fotoğrafını Hayal Kahvem'e koymaya karar verdim.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bugün Celal Amca'nın Doğum Günü!


Bu yukarıda gördüğün fotoğraftaki kedi, benim arkadaşım Dilek. Aklında tut adını şimdilik.. Konu dönüp dolaşıp ona gelecek.... Bak şimdi... “Ben var ya, işte buraya yazıyorum. Şifa bulmaz adres özürlü biriyim.” diye bir yazı yazmıştım ya daha önce. Nerde mi? Burda işte. Şimdi cümleme şöyle başlamalıyım. Ben şifa bulmaz aynı zamanda iflah olmaz bir hafıza özürlüyüm. Yooo, itiraz etme. Zerafet gösterip, "Yok canım, estağfurullah, daha neler?" falan deme. Biliyorum kendimi. Evet, öyleyim! Dinle bak... Bugün o kadar yoğundum ki anlatamam. Sabah ofiste programıma baktım. Sabahtan akşama kadar hep iş görüşmelerim var. Öğlen arası bir açılışa illa ki katılmalıydım. Akşam üzeri ise Celal Amca’nın doğum gününe kesinlikle gitmeliydim. İkisinin arası ise… Oy, aman!.. Bu kadar mı arka arkaya görüşme yapacacaktım? Neyse.. Oluyordu kimi zaman böyle.. Kaç yıllık işkadınıyım. Hepsinin altından kallarım evvelallah! diye düşünerek düştüm yolaaa… Sabah görüşmelerinden sonra, açılışa gittim ya.. Günün ilk gafını işte burada yaptım. Bak şimdi… Ne yaptım biliyor musun, açılışı olan müşterimin yanındaki hanımı karısı sandım. Lütfen hemen bana gülme! Tamam, tanıyordum müşterimin eşini tanımasına ama aylardır görmemiştim. Müşterimin yanında bu hanımı görünce, aslında pek emin olamamıştım ne yalan söyleyeyim. Biraz gençleşmiş, saçı kızıllaşmıştı falan ama beden ebatı ve giyim tarzı aynıydı. Tamam... Madem emin değilsin, bari iş edinip bir başkasına tanıtma değil mi? Ben hafıza özürlü olduğumu bildiğim halde, iflah olmuyorum ya işte; başka bir tanıdığıma, bu hanımı müşterimin eşi diye tanıtınca, ne dese beğenirsin? “Ben eşi değil kızkardeşiyim” dedi. Of! Tahayyül eder misin lütfen halimi? Kulaklarıma kadar kızardım vallahi. Bir de kızcağız nasıl içerledi bana. Göz devirmesinden belliydi. Yoo… Tanımadığıma içerlemedi. Kendinden daha yaşlı birine benzettiğim için içerledi. Haklı vallahi. Bak, kabahatimi hafifletmek için bir şey söylemeliyim, gelin görümce o kadar benziyorlardı ki birbirlerine anlatamam. Neyse… Netice itibariyle… Madem tam güvenemiyorsun hafızana, bari tanıştırma triplerine girme değil mi? Kaç kere tembihledim kendime, yapma böyle diye…Yok işte.. Böyle iflah olmaz biriyim.



Günün en hoş durumu Celal Amca’nın doğumgünüydü. Celal Amca kaç yaşına bastı biliyor musun? Tam 100! Bak biliyorum, abartma sanatında yoktur üstüme. Yeminle bu kez abartmıyorum. Bak, tekrar yazıyorum. Celal Amca bugün tam 100 yaşına bastı! İspatlarım istersen. Nüfus kağıdının fotokopisi elimde. Celal Amca arkadaşım Dilek’in babası. Annesi Müride Teyze ise 90 yaşında! O kadar tatlıdırlar ki anlatamam. Maşallah demeyi aman unutma… Dilek ilgileniyor anne ve babasıyla. Celal Amca İstanbul Erkek Lisesi mezunu. Ziraat fakültesini bitirmiş. Bir doğa düşkünü. Fransızca, Almanca, İngilizce sular seller gibi. Müride Teyze Adana’nın en güzel kızı. Kız Sanat Mektebinde öğretmenmiş. Celal Amca aşık olmuş Müride Teyze’ye. Evlenmişler. İki çocukları olmuş. Biri benim can dostlarımdan biri Dilek! Müride Teyze alzherimer hastalığından muztarip olunca, Dilek’in işi daha arttı tabii. Celal Amca ise, yaş 100 e deydi deymesine fakat hafızası nasıl yerinde anlatamam. Bedeni yaş almış sadece, o kadar. Celal Amca iki yıl önce bana bir gül fidanı hediye etmişti. Bugün gül fidanın ne olduğunu sorunca şaştım kaldım. Dedim ki kendi kendime… Al Celal Amca’nın hafızasını, koy benim hafızamın yerine… Çok daha iyi olur yeminle. Benden kaç kat daha güçlü hafızası var inanabiliyor musun? Şahane!

 
Dilek olağanüstü bir sabır örneği gösteriyor. Çünkü hem Celal Amca, hem Müride Teyze aynen bir bebek gibi. Özel itina ve ilgi bekliyorlar. Arada uğruyorum. Ortalığı karıştırıp, başlarını döndürüp çıkıyorum… Müride Teyze okuldayken korodaymış. “Haydi birlikte şarkı söyleyelim” diyorum misal. “Geçti günler, haftalar, aylar, yıllar, mevsimler- Zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi aksın – Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın” şarkısını Dilek, Müride Teyze ve ben sallana sallana söylüyoruz. Celal Amca eliyle tempo tutuyor. Müthiş eğleniyoruz. Bugün Celal Amca’nın doğum günü nedeniyle, elimde küpe çiçeğiyle uğradım ya… Müride Teyze beni görünce tango söylemeye başladı. “Sevdim bir genç kadını – Ansam onun adını – Her şey beni ona bağlar. – Kalbim durmadan ağlaaarrr…” Tuttum ellerinden. Kaldırdım ayağa. Kraliçe Müri ile birlikte hem şarkı söyledik hem dans ettik. Celal Amca bir coştu. Bayıldı bayıldı bu tango ve dans vaziyetine.


Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabını bilir misin? Bu kitabın bir bölümünde yazar, ölüm unutkanlığından söz eder. Özellikle son yüzyılda Batı dünyasının bırak ölümü , yaşlanmayı unutturacak şekilde yönlendirildiğinden bahseder. Yaşlıların son zamanlardaki vaziyetine iyice dikkat çeker. Hatırlasana büyüklerimizin anlattıklarını. Eskiden nasılmış? Bizim anne ve babalarımız, ebeveynlerinin yanında kendi çocuklarını öpüp koklayamazlarmış. Çocuklar odalarında olur, büyüklerinin yanında çok ses çıkarmazlarmış. Çocuklar bir kaş-göz işaretiyle ne istendiğini anlarlarmış. Evin yaşlıları baş tacı edilir, bilge kişi görülür, sözlerinden çıkılmazmış. Evin en güzel odası yaşlıların olur, masanın en iyi yeri evin en yaşlı kişisine verilirmiş. Bizlerde halen öyledir. Büyükbaba ve büyükanne ile bir araya gelinirse, hürmet edilir, baş tacı edilir, en rahat yere onlar oturtulur. Genelde şimdi iş tersine dönmeye başladı. Artık evlerin kutsal kişisi çocuklar. Malum, daha doğmadan odalar hazırlamalar, özel giyim kuşamlar, çocuğa göre hayat planlamalar falan... Evlerin kraliçesi ya da kralı artık çocuklar.

Yaşlılar nerede peki? Ya evin gerisinde ya da huzur evinde. Eskiden kabristanlar şehirlerin merkezinde olurmuş. Aynı doğumevleri gibi. Doğum ne kadar gerçekse ölüm de o kadar gerçek. Her ikisi de hayatın içinde. Şimdi ölümle ilgili herşeyi itelemeye çalışıyoruz. Yıllarca birlikte yaşadığımız, hayatın kimi anlarını paylaştığımız insanları yok olduklarında hemen unutmak istiyoruz. Hani "Gösteri devam etmeli" gibi diyor Gündüz Vassaf... Hepimiz gösterinin bir parçasıyız. Sahnede olmayan yok olmuş demektir. Kalan sağlar bizimdir. Öldüklerini bile düşünmek istemiyoruz. Sonsuza kadar yaşayacakmış gibi yapmaya başladığımızda, bu kez özgür olmayı beceremiyoruz. Çünkü özgürlük çabasının devamında ölüm duygusu vardır. Sorulmamış soruları sormak, yapılmamışa cüret etmek, bilinmeyenin peşinde koşmak, korkmak ama gene de serüvene özgürce devam edebilmek ancak ölümü hatırlamakla olur diyor yazar. Ölüm sürecinin farkında olmak yaşamın uçup gidiyor olduğunu algılamak demektir. Yaşam harikulade bir süreç. Bunun farkında olmalı insan. Yaşlılarla bir arada olmak, onları hayatımızın içine sokmak yaşamı daha anlamlı kılıyor. İşte yazımın üzerine baştacı ettiğim arkadaşım Dilek var ya bunu şahane yapıyor. Anne ve babasına gösterdiği özenle bizlere örnek oluyor. Ayrıca Celal Amca ve Müride Teyze bizlere, sağlığın ve yaşamın en kıymetli hazine olduğunu hatırlatıyor. Onlar başımızın tacı! Nice yıllara Celal Amca!

4 Mayıs 2010 Salı

Bir Akşamüstü Vakti...

Bugün gökyüzüne baktın mı bilmem? Hele ikindi ile akşam arası saatlerde baksaydın eğer, kocaman mavilikte sanki muhtelif fırça darbeleriyle, beyaz bulutların oya gibi işlenmiş olduğunu görürdün gökyüzüne... Öyle şahaneydiler. Kulağım arayınca bir melodi, elim gayri ihtiyari torpido gözüne gitti. Tek elim direksiyonda, diğeri karıştırırken cd leri, uzun zamandır dinlemediğim bir cd elime geldi. Of of 0f! 1997 tarihli Ataol Behramoğlu Şarkıları - Aşk İki Kişiliktir adlı albümü. Şairin bestelenmiş şiirlerinden oluşuyor. Edip Akbayram söylüyor; "Ben ölürsem akşam üstü ölürüm - Çocuklar sinemaya gider.- Yüzümü bir çiçeğe gömüp, -Ağlamak gibi isterim. -Derinden bir tren geçer. -Ben ölürsem akşamüstü ölürüm. -Uzaktan bir bulut geçer.- Karanlık bir çocukluk bulutu, -Gerçeküstücü bir ressam, -Dünyayı değiştirmeye başlar.- Kuş sesleri, haykırışlar,- Denizin ve kırların Rengi birbirine karışır. -Sana bir şiir getiririm. -Sözler rüyamdan fışkırır.- Ben ölürsem akşam üstü olürüm. " Bu şarkı sözleri, Ataol Behramoğlu'nun ama benim aklıma nedense, başka bir sevdiğim şair Orhan Veli geliyor. Hani şu meşhur fotoğrafı vardır ya, hani arkadaşlarıyla bir bankta oturuyor.

Bu fotoğrafa hem bayılırım, hem de baktıkça tuhaf bir hüzün duyarım. "Dört kişi parkta çektirmişiz. Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi - Anlaşılan sonbahar - Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli - Yapraksız arkamızdaki ağaçlar - Babası ölmemiş daha Oktay'ın - Ben bıyıksızım - Orhan Süleyman Efendi'yi tanımamış - Ama ben hiç böyle mahzun olmadım - Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?- Oysa hayattayız hepimiz" demiş bu fotoğraf hakkında Melih Cevdet Anday. Fotoğrafta yer alan kişiler, soldan sağa Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday'dır. Orhan Veli'nin yaşamı boyunca hep dostu kalmış kişilerdir. 1914'de doğmuştur Orhan Veli. 10 Kasım 1950 akşamı Ankara'dadır. Kimbilir belki dilinin ucunda hüzünlü şiir cümleleri Ankara'nın karanlık yollarında yürümektedir. Belediyenin kazdırmış olduğu çukuru görmez ve düşer. Başından yaralanmıştır ama aldırmaz. Bir iki gün sonra İstanbul'a döner. Zaten o sıralar aklı fikri hep İstanbul'a dönmektir. Sevdiği kadın İstanbul'dadır çünkü. İstanbul'a gelir. 14 Kasım akşamı yemek yerken olduğu yere yığılır kalır. Sebep alkol sanıldığından alkol tedavisi yapılır. Oysa sevgili şair beyin kanaması geçirmektedir. O akşam hayata veda eder. 36 yaşındadır. Yüreğinde sevdiği kadın, cebinde 28 kuruş vardır.

Şairimiz Ataol Behramoğlu "Ben ölürsem akşam üstü ölürüm." diyor. Başka bir şairimiz Orhan Veli 36 yaşında bir akşam üstü ölüyor. Bu akşam araba kullanırken, Edip Akbayram'ın etkili sesinde benim aklıma işte bunlar geliyor.

İlaç Niyetine Seyrettiğim Filmler! Mesela Panik Halindeysem Eğer...

Kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, beni rahatlatan filmlerim vardır. Mesela, moralim bozuk, kendimi iyi hissetmiyorum ve gereksiz evhamlara kapılıyorum. Ya da yapmam gereken pek çok şey var ama cesaretimi kaybetmişim, korkuyorum! Ya da yapacaklarımla ilgili endişelerim var mesela.. Olamaz mı? İnsanlık hali!.. Sanki boğazıma bir yumruk oturuyor bu durumda... Çok aşırı kaygı duyuyorum! Ne yapacağını bilmez bir haldeyim. Mesela kalbim üçbuçuk atıyor. Çaresizim! Anlayacağın, "Panik" hissediyorsam eğer, hemen "Tango&Cash" i seyretmeliyim hemen! Bu film panik hislerime sanki merhem sürer.

Filmin konusu kısaca şöyle; Los Angeles Narkotik Polis Departmanı'nda çalışan, birbirinden farklı yapıda iki polistir Tango ve Cash. Bu polislerden rahatsızlık duyan uyuşturucu çeteleri, bir cinayet suçu sebebiyle Tango ve Cash'i tutuklatırlar. Hapse giren iki kafadarın başları dertten kurtulmaz. Diğer tutuklular ve dışardaki uyuşturucu çetelerinin adamları bizimkileri işkenceye tabi tutarlar. İşte bu işkence sahneleri çok ilginçtir. Bir kere bu filmi sevmemin en büyük nedeni bir muhabbet -dialog- filmi olmasıdır. Çok severim bol muhabbetli filmleri. Ayrıca 1989 yapımı eski bir film olmasına rağmen, Tango'yu Sylvester Stallone, Cash'i de Kurt Russell oynuyor. Senden iyi olmasın, ikisini de çok severim vallahi. Bu filmi tekrar tekrar seyretmeye doyamam!..

İşte bu bahsettiğim işkence sahnelerinde Tango ve Cash birbirlerine sürekli "Panik yapma!" derler. Etraflarında ellerinde sopalarla koca koca adamlar, üzerlerine gelmektedirler. "Panik yapma!". Yakalanırlar ve yüzlerine falçata atılacaktır o sırada. Birbirlerine bakıp her seferinde şöyle derler: "Panik yapma!". Vücutlarına bağlanan iplerle tavana asılmışlar. Altta elektrik verilen suya doğru indirilmektedirler. Birbirlerine bakarlar. Komik bir ifade ile "Panik yapma!" derler gene.. Nasıl iyi gelir bana bu sahneler. Beterin beteri var öyle değil mi? Neden bu kadar dert ediyorum ki her şeyi... "Panik yapma!" diye düşünürüm seyredince bu filmi ve kendimi daha iyi hissederim. Kendime telkin ederim: "Her şey yoluna girer!.. Panik yapma!"