10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kitap Tutunamayan Aşk Hikayesini Öğrenmemi Bekledi Galiba...


 
 
Haluk Oral'ın Şiir Hikayeleri adlı kitabını okuyordum. Sıra Tutunamayanlar ve Sevin Seydi  başlıklı bölümüne gelmişti. Edebiyatımızda çok farklı bir yerde duran Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar adlı kitabını  ne yazık ki henüz okuyamadım. Yoo.. Tutunamayanlar'ı seneler  önce satın aldım.  Üstelik çook ama çook sene önce... Olmadı işte. Bir türlü başlayamadım. Ne fena! Aslında bakma böyle söylediğime... Sık sık elime alırım. Sayfalarını şööyle usulca dalgalandırırım. Sonra aldığım yere hemen bırakırım. Ne oluyor biliyor musun? Kitabı elime aldığımda sanki  inciteceğimden korkuyorum. Kitap tam şurama... Anlarsın ya işte.. Tam yüreğime... Tuhaf bir his geçiriyor. Elimde kristal bir bardak varmış misal. Sakar biriyim ya... Felaket sakarım hem de... Çok tutarsam elimde... Düşürüp kıracakmışım gibi korkuyorum. Öyle böyle değil. Ellerim bile titriyor. Bilmiyorum ki... Belki kitap kendine daha yakıştırmıyor beni. Olgunlaşıp demlenmemi bekliyor.  Kim bilir? Neyse... "Bir gün okuyabileceğim gün gelecektir elbette" diyordum. İşte o günü sabırsızlıkla bekliyordum.


Geçen hafta okuduğum Hakan Günday'ın Az adlı son kitabı resmen Oğuz Atay'a bir güzelleme tadındaydı. Sonra bu akşam Haluk Oral'ın kitabında karşıma gene Tutunamayanlar çıkınca... Dedim ki kendi kendime: "Galiba bu kitabı okuyacağım gün yaklaşıyor." İçimi ümit dolu bir sevinç kapladı. Oğuz Atay... Tutunamayanlar... Tamam... Biliyorum.  Ama Sevin Seydi adını daha önce hiç duymamıştım. Sevin Seydi kimdi peki? Kimmiş biliyor musun? Sevin Seydi, Oğuz Atay'ın yaşamındaki en önemli kadınmış. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı onunla birlikte olduğu çok kısa dönem içinde yazmış. Tehlikeli Oyunlar adlı kitabını ise Sevin Seydi'nin yokluğunun getirdiği gittikçe büyüyen dayanılmaz acı içinde yazmış. Öyle diyordu Haluk Oral, Şiir Hikayeleri adlı kitabında. Hatta "Oğuz Atay ve Sevin Seydi ilişkisinin gizlerine biraz olsun ulaşabilen ve abartmadan psikolojik tahlil yapabilme yeteneği olan bir yazar, tek taraflı bir aşkın masaya yatırıldığı ve en az Tutunamayanlar kadar etkili olabilecek bir roman yazabilirdi." diye sözlerine devam ediyordu yazar. Daha önce bu hikayeyi duymamıştım ya ilgimi cezbetmişti.


1956'da Oğuz Atay, onunla ilk karşılaştığında, Sevin Seydi en yakın arkadaşı Uğur Ünel'le nişanlıymış. Bir yıl sonra evlenmişler. Oğuz Atay da 1961'de başka bir hanımla evlenmiş. Fakat her iki evlilik de 1967'de bitmiş. Ve Oğuz Atay'la Sevin Seydi birlikte yaşamaya başlamışlar. İngiltere'de eğitim görmüş, ressam ve edebiyata düşkün entellektüel bir kadınmış Sevin Seydi. Oğuz Atay feci aşıkmış Sevin Seydi'ye.  İşte o aşık olduğu günlerde Tutunamayanlar'ı yazmış.  Tutunamayanlar'ın ve Tehlikeli Oyunlar'ın  ilk baskı kitap kapaklarını Sevin Seydi çizmiş.  Zaten Oğuz Atay hem Tutunamayanlar'ı hem de Tehlikeli Oyunlar'ı Sevin Seydi'ye ithaf etmiş. 1970 yılında ayrılmışlar. Londra'ya gidip gelmeye başlamış Sevin Seydi.  Sonra orada kitapçılığa başlamış. Londra'da  resim eğitimi alırken tanıdığı bir Polonya'lıyla duygusal bağı o gün bugün devam ediyormuş.  Oğuz Atay 1977 yılında vefat ettiğinde...  "Her ölüm erken ölümdür." der ya Cemal Süreya...  O şiire misal... Çok genç ölmüş Oğuz Atay görüyor musun? Tam 43 yaşındaymış. Ruhuna rahmet... Şimdi bu hikayeyi duydum ya... Nasıl Oğuz Atay'ı... Tutunamayanlar'ı okuyasım geldi anlatamam.  Arkasından hemencik Tehlikeli Oyunlar'ı da okumalıyım hatta. İnanamıyorum kendime. Nasıl okumadım bunca zamandır?   Kitap... Bilmiyorum ki...  Oğuz Atay'ın tutunamayan hüzünlü aşk hikayesinini  öğrenmemi bekledi galiba.


9 Ağustos 2011 Salı

Ah! O Afacan Rüzgâr Yok Mu?


 
Du bi... Dilimin ucunda inan ki... Du... Tamam... Bak şöyleydi... "Rüzgâr çıktı. Bir çocuk başı gibi oynak, afacan bir rüzgâr."  Anlatımın güzelliğine bakar mısın?  Yok, ben bu yazarın tam manasıyla hastasıyım. "Etrafında güneş kadar temiz, ay kadar donuk sessizlik var." Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Sait Faik hayatta olsaydı, yeminle kapısının önüne serilirdim. Öyle böyle değil yani... Benim vaziyetim tam manasıyla fanatiklik hali. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri öykülerini okumadan duramaz sevgili yazarının. Bu bir çeşit hastalık... Besbelli. Evet, hastasıyım ne yapabilirim yani? Nerden geldim  şimdi bu konulara durup dururken? Bugün arkadaşım Oya'nın doğum günüydü. Dilek'le sabahtan bir program yaptık. İşten sonra önce Dilek'i sonra Oya'yı alacağım. Birlikte sinemaya gideceğiz. Sonra iftar saati İzmit'te yeni açılan İspanyol lokantasında yemek yiyeceğiz.Şahane!



İştee... Tam ofisten çıkmıştım.  Arabama bineceğim tamam mı? Akşam üzeri demeyeyim de tam yaz ikindisi vakti.... Nasıl yumuşacık ama afacan mı afacan bir rüzâr esiyordu anlatamam. Hey! İşte o  rüzgârı hissedince tenimde, ben bir kuş olmak istemedim de... Bil bakalım ne olmak istedim? Bak, söyleyeceğim ama... Lütfen bana gülme... Ne dedim kendi kendime biliyor musun? "Şimdi bir uçurtma olsam. Şuradan gökyüzüne havalansam! Önce Dilek'in  sonra Oya'nın camının önünde salım salım salınsam!" Hey, düşünebiliyor musun, Dilek'le Oya'nın halini? Beni uçurtma olarak görseler acaba ne düşünürlerdi? İşte o anda aklıma Sait Faik'in Uçurtma adı öyküsü geldi. Der ki Sait Faik "Gök bahtiyar, rüzgâr, kırkanç, güneş hasretle dolu; uçurtmalar birer çocuk ruhludur." Ne güzel! Ben uçurtma olduğumda, arkadaşlarım da kuş olsalardı misal...  Yükseklerde uçan birer kuş! Kanatlarını germiş, gölgelerinin düştüğü yerden bi haber  kuşlar. Uçurtmayı gagalarlar mıydı? Ya da ufacık birer kuş olsalardı! Ufacık bir kuş, uçurtmayı acaba nereden seyrederlerdi? Çınarların üstünden mi? Yoksa yukarlardan atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmanın üstünden mi? Tam o anda kendimi bir uçurtma, Dilek ve Oya'yı birer kuş gibi hayal edince ben... Hatta ovada nilüfer ve taş köprüler. Gök, kırık, titrek, bulutlar içinde. Hey, uzak, beyaz bulutlar gibi titrek, kırık göğüslü Değirmendere çocuğu! Rüzgâr çıktı, başım gibi oynak, afacan bir rüzgâr. Uçurtmanı çıkar. Uçurtmanın tam vaktidir. İşte ben bu vaziyette önce kırtasiyeye uğradım. Akabinde Dilek'i ve  Oya'yı evlerinden aldım. Bindiler arabaya... Bende ses yok. Sanki yaramazlık yapmış ya da yapmaya niyetlenmiş bir çocuk gibiyim, anlatabiliyor muyum? Tuhaf bir mahcubiyet çöreklenmişti üzerime... Önce  Oya "Hayrola, nedir bu sesizlik?"  ardından Dilek... "Ne var senin kafanın içerisinde?" dedi. Baktım Dilek ve Oya'ya.. O kadar güzellerdi ki! Arkadaşlık ne hoş  şey! Bizimki yılların dostluğu. Kardeş gibiyiz artık yani. Dellendim ya bir kere... Arabayı dağlara dağlara vurdum. Sonra bir kenara çekip durdum.  "Bu gün Oya'nın doğum günün ya hani..." dedim. Oya "Evet, doğum günüm." dedi.  Gözlerimi afacan bir çocuk gibi devirdim. "Uçurtma aldım. Uçuralım mı?" dedim ve arabayı çalıştırıp yola devam ettim. Bir aralıktan çocuk gölgeleri yağmaya koşarlarken, benim yolum da akşam alacası içinde ipi kesilmiş mor bir uçurtma gibi, büklem büklem kıvranarak uzaklara, uzaklara... sessiz bahçeliklere doğru düşüyordu... Vallahi benim kabahatim değil. O afacan rüzgâr yok mu? Ah, o afacan rüzgâr! Aklımı başımdan aldı tabii... Bugün Oya'nın doğum günü aşkına... Üçurtma olduk biz. Üçümüz... Harikuladeydi.




NOT: Koyulaştırılmış cümleler Sait Faik'in Uçurtma adlı öyküsünden alıntılanmıştır.





8 Ağustos 2011 Pazartesi

Edebi Bilmeceler


1- "Yorgun ve alımlı bir kadın. Onca hor kullanılmış olmasına karşın güzel kalmayı başarmış, kalbi yaralı bir yosma... Kolay ele geçirilen ama hiç ulaşılamayan, mağrur, benzersiz kadın." Bu nedir?





 
2- "Dış dünyaya olabilecek en küçük yüzeyi göstermek için kurşuni gövdesini küre biçimine sokan, dışarıya bir şey sızdırmamak, kendinden bir damla ter bile yitirmemek için derisini dümdüz, kaskatı yapan küçük, çirkin şey."  Bu nedir?






3- "İnsan kapalı göz kapakları arkasından bütün dünyayı filiz yeşili bir dinginlik olarak görür. Hani pembe akide şekerleri vardır bilir misiniz,onların bir baygın pembesi, insanın içine yayılan bir kokusu vardır. Öyle bir şey işte."  Anlatılan ne olabilir?






4- "Yalnız sen varsın. Yalnızlığımın, ihtiyarlığımın, sevimliliğimin, egoizmimin, ortasında daha dün şehvetle sarıldığım, kokusundan haz ettiğim, yıldızları, yandan çarklıyı, derin suları,heykelleri, gotik binaları, ağaçlık tenha yolları, pek sevdiğim yeşil yeşil, kırmızı kırmızı, turuncu turuncu yanan işaret fenerlerini geride bırakıp, sana, yalnız sana aşığım." Yazar kime aşıktır?






5- "Su değil, mevsimin havası akan. Duyduğun; yaprağın, dalın sesidir. Suda yıldızların parıltısıdır. Bu karanlıkta bazı bazı çakan." Bu nedir?




1.Cevap:İstanbul- Aslı Erdoğan- Mucizevi Mandarin-125.sayfa
2.Cevap:Kene- Patrick Süskind- Koku-Bir Katilin Öyküsü 25.sayfa
3.Cevap:Aşk- Nezihe Meriç- Bozbulanık- Sayfa 106
4.Cevap:İnsana- Sait Faik Abasıyanık-Son Kuşlar-79.sayfa
5.Cevap:Orman- Ahmet Haşim - Piyale-30. sayfa 


7 Ağustos 2011 Pazar

Kendi Kendime Saklambaç Oyunum...

Nasıl ürkek adımlarla girdim söyleşi mekanına anlatamam.  Niyeyse sanki tüm dünya beni tanıyormuş hissi içerisindeydim. Şimdi düşündükçe güldüğüm, mahcubiyet  arzeden şaşkın  bir hâlim  vardı.  Ne acayip bir durum! Aklımdan geçenlerin saçma olduğunu biliyordum. Buna rağmen başımdaki hasır şapkanın kenarlarını  sürekli yüzüme yüzüme indiriyordum. Oysa o gün  Temmuz ayının cayır sıcak havasını hiç hissetmiyordum.  Güneş arada gerim gerim gerilerek tüm endamıyla kendini belli ediyor olsa bile... Çoğunlukla  bulutların ardına  çapkınca gizleniyordu. Şapka takmak çok gereksizdi biliyordum. Anlaşılan gene bir oyuna girişmiştim. Şapkamın altında kendi kendime saklambaç oyunuyordum. İnan bana, çok eğleniyordum. Omuzlarıma dökülen saçlarımı  usul usul dalgalandıran  tatlı, yumuşacık bir yaz akşamı esintisi vardı.  O anda oradaydım ya... Şimdiymiş gibi hatırlıyorum. O gün... Geçtiğimiz perşembe... Orada...  Tüm duygu karmaşama rağmen kendimi anlatamayacak kadar mutlu hissediyordum. Sırtımı vererek oturduğum denize sağ omuzumun üzerinden usulca dönüp baktım.  Allahım, ne tatlıydı! Deniz mutedil dalgalı haliyle,  resmen nazlı nazlı salınan bir kadını andırıyordu. Saat 7’de başlayacaktı söyleşi.  Beş dakika  kalmıştı. İşitiyordum. Kalbim kaygılı bir şaşkınlık içinde çırpınıyordu. Oturma mekanının sol arka tarafındaki sıranın en baş sandalyelerinden birine oturmuştum. Önüm boştu. Şöyle bir etrafıma bakmıştım. Erkeklerden neredeyse üç misli fazla, rengarenk giyinmiş kadın okur vardı. Hoşuma gitti bu durum.  Şehrime yeni bir film gelmişti sanki.  Hatta mevsim sonbahar olmuş gibi... Şapkamın altından muzipçe  gülümsedim.



Yoo... Yaşadığım şehirde değildim. İstanbul'daydım. İşlerimi toparlar toparlamaz atlamıştım arabama... Nanananooommm! Ver elini İstanbul Modern... Önce hani meşhur Afganlı Kız fotoğrafı vardır ya... Hah işte onun fotoğrafçısı Steve McCurry'nin fotoğraf sergisini dolaştım. Harikuladeydi. Zaten fotoğraf seyretmeyi evvel ezel severim. Ayrıca ne vakit İstanbul Modern'e gitsem kendimi daima Orhan Pamuk'un o gizemli romanı  Kara Kitap'taki  Galip'in peşini bırakmayan gölge gibi hissederim.  Hayali bir görüntünün ardı sıra hayalle gerçek arasında müzenin koridorlarında salınarak  gezinirim. Sanki o hayal gerçekmiş de beni görecekmişcesine endişeye kapılır, kendi ıssızlığıma gizlenirim. Neyse... Sonraaa...  Söyleşi vakti yaklaşıyor diye koşar adım bahçeye yönelmiştim. İstanbul Modern ve Sabit Fikir işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan söyleşisinin ikincisine gitmiştim. Geçen ay Murathan Mungan söyleşisi vardı. Çok arzu ettiğim halde katılmayı becerememiştim.  Şimdi ise konuk, yazar Hakan Günday'dı. AZ adlı romanı yeni satışa çıkmıştı. Diğer kitapları gibi AZ'ı da merak ve beğeniyle okumuştum.  Akabinde denk gelip okuduğum, yedi yıl önce yapılan bir röportajında, kadın okurlar hakkında söyledikleri, ne yalan söyleyeyim, bir kadın okuru olarak gücendirmişti beni. Olur bende böyle haller... Dağ dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış hesabı... Kendi kendime kırılır gücenirim. İşte bu sebeple bir kaç gün önce Hayal Kahvem'e yazar hakkında sitemkâr bir yazı döşenmiştim. Şimdi oradaydım ya... Az sonra yazar karşımda olacaktı hani... Ortam çok kalabalıktı biliyorum ama... Korkuyordum işte... Sanki sahneye çıktığında tek kaşını kaldırarak beni arayacaktı gözleri... Ve... Şapkamın altına gizlenmiştim ya... Göremeyecekti beni tabii... İşte o vakit  o çok sevdiği yazar gibi seslenecekti... Oğuz Atay gibi... "Ben buradayım ey okur, sen neredesin?" diyecekti misal. Of! İliklerime kadar işlemiş mahcubiyetimle.... Biliyorum utanarak şapkamın altına iyice gizlenecektim. Gizlendim de... Tuhaf biriyim biliyorum. Duygularımı abartmayı seviyorum. Sonra kendi kendime hayaller kuruyorum. Kendi kurduğum hayallere kendim inanıyorum.  O kadar komikti ki bu düşüncelerim. Hatta anlatmaya çalıştığım bu hâlimle çok komiktim gerçekten...  Tam bunlar aklımdan geçerken Hakan Günday iki kişiyle birlikte sahneye çıktı. Şöyle bir baktı etrafına. Alkışlar arasında çok şükür hemen  oturdu. Biliyordum ki yazdıklarımdan ve oradaki varlığımdan zaten haberi yoktu. Ben sadece kendi kendime hem gelin hem güvey oluyordum. Keyifle dinledim söyleşiyi. Doğrusunu söylemek gerekirse, söyleşinin sonunda memleketimin kendi tarzında yedi  kitap yazmış gencecik yazarına sorulacak onlarca soru vardı aklımda. Soramadım tabii. Söyleşi bittiğinde çoktan kapıdaydım ben... Akşam ezanı okunuyordu. Açtım. Feci susamıştım üstelik. Tüm gün ağzıma tek bir şey sürmemiştim. Oruçluydum çünkü. AZ biraz çorba ve ağzımı ıslatmak niyetiyle ilk çorbacıya daldım. "Usta, bir sıcak çorba. Yanında kız belli bardakta demli bir çay lütfen." diye seslendim. Masaya oturdum. Şapkamı karşıma koydum. Güldüm. Kendime  çok güldüm.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Üşümek ve Hayal Görmek


İlk adımda burnum ıslandı. Kar. Yüzüme çarpıp eridikçe yüzümü donduran kar. Aylardır yağıyordu. Gece, güzdüz, sabah, öğlen, önce, sonra. Gömmek için her şeyi yağıyordu. Herkesi  ve her şeyi. Kayak için kar seviyesinden söz ediyorlardı, televizyondaki haberlerde.... Kar seviyesi mi? Kayak için uygun! Peki, yolları kara batmış köylerin, bir yaşındaki çocukları böcek gibi ölürken dili kıpırdamayan leşlerin, yüz bir yaşındaki dedelerini yaşatmak için Fatiha Dağı'nı kızakla aşıp Van yoluna çıkmaları için de uygun mu? Kar seviyesi! Önce ayaklar gömülür, sonra bilekler görünmez olur. Dizler, bacaklar, ahırlar. Kar, diri diri gömer.... 


İçleri buzlanmış suyla dolu, sahibini bilmediğim ayak izlerine basarak yürüyordum. Beyaz çamurun içinde yürümeye çalışıyordum. Beyaz bataklığa saplana saplana. Ayak parmaklarım çoktan bire düşmüştü. Her birini ayrı ayrı hissedemeyeceğim kadar soğuktu... Ay soğuğuna ayaz denir. Vücudum onunla kaplıydı.... Aynada gördüğüm yüz benimkini andırıyordu. Sadece daha karanlıktı. Daha mor. Daha kırmızı. Daha siyah..... Musluklardan su akmıyordu. Akmayacaktı. Çeyreği dolu bir ibrikle, yüzümün beni beklediği aynanın karşısına döndüm. Dört lavabo sağımda, tuvaleti yatakhaneden ayıran kapının eşiğinde bir karartı belirdi. Tek ampulün ışığında kim olduğu anlaşılmıyordu..... Aklım bir bataklıktı. Her şeyi içine çekiyordu. Ne zaman geri bırakacağı da belirsizdi. Kalemi saplayıp, kağıttan çıkacak kanın sıcaklığıyla ısınmayı umuyordum. Gök ile yer arasında sıkışıp  kalmıştım. İki beyaz arasında. Preslenmiştim.... Ona bakmıyordum. Hemen önümdeki beyaz duvarı izliyordum. Soğuk parmaklarımda sıkışıp kalmış bir yüzük gibiydi. Çıkaramıyordum. Ne yüzüklerimi ne de ceplerimden ellerimi.... 

Ağlıyordum. Sessizce nasıl ağlanır, bilmiyordum. Ama sessizce öğreniyordum. Sessizce hıçkırıyordum. Gözlerim ıslandığı için yüzüm üşüyordu.... Gurur bazen tek noktadan kırılıyordu. Bir kemik gibi. Birbirinden ayrılan iki uçta sızlıyordu. Çevresindeki et şişiyor, içinde öfke ve üzüntü iltihapları birikiyordu. Bazen de gurur paramparça oluyordu.  İşte o zaman zor kaynıyordu. Gurur parçalarını bir araya getirmek için platinler, çivilerle tutturmak gerekiyordu. Bu çivilerin en sağlamı da intikam oluyordu..... Çok üşüyordum. Burnumun aktığını biliyordum. Çok korkuyordum. Daha fazla ağlamaktan. Daha fazla üşümekten. Sıcak suyun kalmamasından. Uykusuzluktan. Her şeyden. Yaptığım her şeyden. Hayatımdan korkuyordum.... Titriyordum.... O kadar çok üşüdüm ki kulaklarım çatladı. O kadar üşüdüm ki çoraplarım ayaklarıma yapıştı.  O kadar yapıştı ki çoraplarımı çıkarırken derim soyuldu. O kadar soyuldu ki kantindeki sobanın yanında acıdan bağırdım.... Olmadı. Sesim çıkmadı. Sesim, kapalı ağzımın içinde yankılandı. Boğazımda kaldı. Kursağımda. Oradan içeri düştü. Acının yerini aldı. Dönüp durdu. Bir yılan gibi... Sonra... Sonra... Karanlığı perdeleyen projektörün ışığında, yağan karın rengi kızıla dönmüştü. Rüzgarın savurduğu taneler artık birer kıvılcımdı. Bir kaynak makinesinden çıkan kıvılcımlar. Yanan kıymıklar. Alev alev. Sonra sönüyorlardı. Düştükçe. Üzerime. Dönüşüyorlardı. Soğuğa. Hava jilet atıyordu yüzüme..... Duruyordum. Zamanla birlikte.... Zaman, içini doldurdukça hafifliyor ve hızlanıyordu.


Onu bekliyordum.... Nereden geliyordu? Nasıl birden beliriyordu? Aniden. Daha önce hiç düşünmemiştim bunu. Hayaletler nereden gelir? Yerin altından mı?
"Sence ben bir hayalete benziyor muyum?
Benzemiyordu....  Hayaller de, gerçekler kadar buz tozuna dönüşünce....
Kelimeler ağzımdan bir ter gibi çıktı...

"Haydi bakalım... Ver elini.... Gidiyoruz."



NOT: Yazar afetsin beni, bu kez Hakan Günday'ın cümleleriyle oynadım. Ziyan adlı romanının farklı farklı sayfalarından alıntıladığım cümleleriyle üşümek ve hayal görmek üzerine kendimce bir deneme  yazı yazmaya çalıştım.

Ağustos Hüzünlü Bir Ay...


Ağustos ayı deprem yaşayan Gölcük'lüler için hüzünlü bir aydır diye düşünüyorum. 17 Ağustos 1999 da meydana gelen, yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne, 100.000 kişinin yaralanmasına ve 600.000 kişinin evsiz kalmasına neden olan bu büyük faciayı, aradan on iki  yıl geçse de unutmak mümkün değil. Ne kadar geçti gitti gibi düşünülse de, hayatın hiç akla gelemeyen sebeplerle, bir anda alt üst olabileceğine şahit olmak, yok olmaz bir etki bırakıyor insanın üzerinde.. İnsanlar bir anda yakınlarını, evlerini barklarını yitirebiliyor. Off.. Ömür denilen süreçte insan pek çok acıyı bir anda yaşayabiliyor.
 

Okuduğum bir çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Yalınayak Gen-Hiroşima'nın Hikayesi. Gene bir Ağustos ayı. Bu kez Türkiye'de değil, Japonya'dayız. Kocaeli'de değil, Hiroşima'dayız. Bir doğa olayı değil de, bir insanlık katliamı... Resimli Roman'ın çizeri Keije Nakazawa. Türkçeleştiren Levent Türer. Tudem yayınlarından çıkan harika bir çizgi roman.
 

6 Ağustos 1945 sabahı saat 8:15'de Hiroşima'nın 600 metre üstünde atom bombası patlar. Keiji Nakazawa bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre uzakta, ilkokulunun arka kapısındadır. Altı yaşındadır. Korkunç bir rüzgar ve kavurucu bir sıcaklıkla sarsılır. Hayatını okulun beton duvarına borçludur. Annesi sekiz aylık hamiledir. Patlamada evleri yıkılır. Kız kardeşi bu yıkıntı altında kalır ve ölür. Babası ve erkek kardeşi çığlıklar içinde alevlerin arasında kalırlar. Annesi kocasının ve oğlunun çığlıklarını asla unutamaz ve erken doğum yapar. Doğan kız bebek dört ay sonra ölür. Babası bir vernik ustasıdır ve geleneksel boya sanatıyla uğraşmıştır. Nakazawa'nın babası tam bir savaş karşıtıdır ve bu sebeple hapis dahi yatmıştır. Babasının etkisi ile küçük yaşta çizmeye başlayan Nakazawa, ıssızlaşan Hiroşima'da çizgi roman çizerek mutlu olmaya çalışır. 1961 de Tokyo'ya taşınır ve profesyonel çizgi romancı olur. Hastalıkla geçen yıllardan sonra annesi 1966 da hayata gözlerini yumar. Annesinin küllerini almak için, krematoryuma giden Nakazawa, savaşı başlatan Japon askeri kanadını ve bombayı kafalarına atan Amerikalıları asla affetmeyeceğine dair kendi kendine yemin eder. Atom bombası hakkında çizgi romanlar çizmeye başlar. Yeni hikayesi Yalınayak Gen adında bir dizi çizgi roman kitapları olarak yayımlanır. Gen Japonca'da birden çok anlama gelmektedir. Bir şeyin kökü yada başlangıcı, aynı zamanda canlılık ve mutluluk kaynağı demektir. Hiroşima'nın yanmış kalıntıları üzerinde, savaşa ve nükleer silahlanmaya karşı sesini yükselten bir çocuktur Gen. Belki de yazarın kendisidir ve onun hayatıdır. Yalınayak Gen adlı çizgi romanda, hikayenin genç kahramanı Gen, bomba öncesi ve sonrası yaşamlarını, esprili bir dille anlatıyor. Çocuklar için hazırlanmış bir çizgi roman olarak düşünülmemeli. Kesinlikle küçük büyük herkesin okuyabileceği bir kitap. Son derece sürükleyici ve etkili. 1.kitap Gen'in yeni kardeşinin doğumu ile bitiyor. Devamını da mutlaka okunmalı..

 
140 bin kişinin ölümüne, onbinlerce insanın radyasyondan ağır şekilde etkilenmesine neden olan bu sahici olay, Hiroşima'nın yüzde 60′ını haritadan siliyor. Hiroşima'ya atılan bombadan üç gün sonra da, 9 Ağustos 1945 de Amerika, bu kez Nagazaki şehrine bomba atıyor ve ilk anda 100 bin kişiyi öldürüyor. ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, toplamda 360 bin kişinin ölmesine, onbinlerce insanın da kalıcı yaralar edinmesine neden oluyor. ABD, atom bombalarını Japonya'nın 7 Aralık 1941'de Pearl Harbor Limanı’na yaptığı ve 2.400 Amerikan askeri ile 68 sivilin öldüğü baskının intikamını almak ve İkinci Dünya Savaşı’na son vermek için kullandığını açıklıyor. Nükleer silahları kullanmanın hiç bir bahanesi olamaz. Nükleer silah kullanmak ve savaşmak bir insanlık ayıbıdır. Yalınayak Gen, atom bombasını ve sonrasını, bir çocuğun gözünden anlatan harika bir çizgi roman. Yakın dünya tarihini bilmek ve savaşın masum insanlara yaşattığı acıları unutmamak adına bu çizgi romanlar çocuklara okutmalı ve  küçük büyük herkes tarafından okunmalı. 


5 Ağustos 2011 Cuma

Görmek, Duymak, Konuşmak Üzerine


Tam da bugün Ramazan'ın ilk Cuma gününde, laf lafı açmş, söz dönmüş dolaşmış birilerinin arkasıdan konuşmakla ilgili bir muhabbete gelmişti nedense. "Gördüğünü ört görmediğini söyleme" diye bir söz vardır ya hani kültürümüzde. Bırak kulaktan dolma laflarla arkadaşının kusurlarını başkalarına anlatmayı, gözünle görsen bile kimseye söylemememizi öğütlüyordu ilahi terbiye. Biz baskalarının kusurları ile uğraşacağımıza kendi kusurlarımızı düzeltmeye çabalamalıydık gibi bir minval üzere akip giderken sözler, ben bir ara koptum muhabbetten. Görmek, duymak, söylemek kelimeleri ile ilgili çok laf edilince, bak aklıma neler geldi şimdi durup dururken...


Helen Keler adını duymuş muydun bilmiyorum. Helen 1880 lerde sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. 2 yaşına dogru dünyada cok nadir görülen bir hastalik sebebiyle hem kör hem sağır olmus. Bu kadar küçük yaşta duymaz olunca tabii, konuşmayı da öğrenememiş. Düşünebiliyor musun hem kör, hem sağır hem de konuşamayan biri.  İnsanlarla ilişkisini nasıl  geliştirebilecek peki? Çok zor bir durum öyle değil mi? Beterin en beteri yani... Çok ilginç bir hayat hikayesi var Helen Keler'in. 7 yasina gelene kadar kendi kendine 60 in uzerinde işaret icat etmis. 1887 yillarinda Alexander Graham Bell işitme özürlüler icin çalışmalar yapıyormuş. Helen'in ailesi Graham Bell'e gitmişler.  Helen konusunda yardim talep etmişler. Helen'i büyük mucidin yanına bırakmışlar. Helen, Anne Sulvian adinda 20 yaşlarında bir öğretmen eşliğinde Ta doma denilen bir yöntemle konusan insanlarin dudaklarina dokunup titresimleri hissederek ve bir de sağır dilsiz alfabesindeki kabartilari Helen'in avucuna bastirarak anlaşılır sekilde düşünüp konuşmayı öğrenmiş.



Sonuçta helen Braille alfabesiyle Fransızca, Almanca, Yunanca, ve Latince öğrenmiş. Her bir sözcüğü avuca yazma metoduyla üniversiteyi üstün başarıyla bitirmiş. Dünyada üniversiteyi bitiren ilk duyma özürlü kişi  Helen Keler olmuş. Dünyaca tanınan bir yazar olmuş aynı zamanda. 88 yaşına kadar görmeden, duymadan, konuşmadan ama özel bir metodla hem okuyan hem yazan faydalı olan biri Helen Keller... Ve tabii ki dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örnegi.

Başkalarının kusurlarını; bırak başkalarından duymayı, gözünle görsen bile kimseye söyleme diyen ilahi terbiyeyle ilgili  muhabbet ederken... Hey bak görüyor musun ben ışınlanmışım  taaa 1800 lere... Bugün de böyleyken böyle  işte!

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Oldum Ben Bir Geveze... Oy Nenem Oy!

Levent Cantek’in Popüler Kültür, Mizah ve Tarih konulu Şehre Göçen Eşek adlı kitabını ilk elime alıp sayfalarını dalgalandırdığımda denk geldiğim karikatürler beni o kadar şaşırtmıştı ki anlatamam. Çok eski dönemlerin siyasilerinin kadın kılığında bir çok karikatürü vardı. Acaba niye bir siyasi kişilik, kadın gibi ya da kadınsı çizilmekteydi?  Maksat ne olabilirdi? Hemen bu karikatürlerin bulunduğu bölümün başlığına bakmıştım.  Başlık şuydu: Siyasi Muhalefetin Bir Biçimi Olarak Tahkir: Erken Cumhuriyet Dönemi Politik Mizahında Kadınsı Erkekler. "Hoppala!  Nasıl yani?" demiş, derhal yazılanları  okumaya girişmiştim.  Erken Cumhuriyet döneminde bir erkeği tahkir etmek ve bugünkü deyimiyle onunla ilgili olumsuz imaj yaratmanın en kestirme yolu neymiş biliyor musun? Onu kadın ya da kadınsı karikatürize etmekmiş. "Vay canına sayın seyirciler," demiştim de bir yaşıma daha girmiştim.  

 
Levent Cantek'in kitabında neler neler yazıyordu. Bak şimdi....  Biliyoruz ki siyasi propaganganın etkinliği ve herkes tarafından  anlaşılabilirliği  çok önemli.  Kısa, açık ve yalın olması nedeniyle, bu durumun en kolay karikatür yoluyla becerebileceğine de katılıyorum. Ehlinin elinden çıkmış bir karikatür elbette attığı hedefi on ikiden tek bakışla vurabilir. Yürekten inanıyorum.  Amaa...  Bir erkek politikacı hakkında tiksinti yaratmak... Nefret edilmesini sağlamak... Eksik ve yetersiz göstermek için kullanılan en kestirme yolun, erkeğin kadın ya da kadınsı karikatürize edilmesi olduğunun düşünülmesi yüreğime nasıl hançer sapladı anlatamam. Ne feci...  Söyler misin, neden peki bu tip karikatüre bakan biri, "saçmalamışlar" demiyor da  kadın olarak karikatürize edilen erkeği görünce bu anlatılanlar gibi olumsuz bir kanaata kapılıyor?


Olacak iş değil. Ulusun kurucuları olan muktedir erkekler karşısında, kadının eksiklik, yetersiz  anlamına gelen bir  toplumsal  önyargı söz konusu olunca, insanların kafasında bir erkek politikacının  kadın olarak çizilmesi  kolaylıkla bir tahkir ve olumsuz imaj durumu yaratabiliyormuş...  Ne fena... İşte bunları öğrenince canım çok acıyor ne yapabilirim yani. Bir kirpi gibi dikenlerimi çıkarıyorum.  Avaz avaz tepki vermek istiyorum. Amann! Neyse... O zamandan bu zamana 60 yıl geçti. Erkek işi olduğuna inanılan siyaset dünyasında kadınlar sayılarını arttırdılar çok şükür öyle değil mi? Ama... Hımmm.... Gene de  kadınlar siyasette  baş oyuncular değil ki. Yooo... Şimdi  "erkekegemen düşüncenin damla damla oluşturduğu popüler kültür vaziyetlerine bakar mısınız?" diyerekten lakırtılar etmeye başlayıp keyfimi durduk yerde kaçırmak istemiyorum...  Ayy! Boşver. Kim ne düşünürse düşünsün. 


Ben eğlenceli  bir konuya geçmek istiyorum. Roman Kahramanları dergisi bazı edebiyatçılara esprili bir soru sormuş. Soru şöyle:  "Diyelim ki; parti başkanı olarak girdiğiniz genel seçimlerden zaferle çıktınız ve hükümet kurma görevi size verildi... Kabinenizi hangi Roman Kahramanları'ndan oluşturursunuz? " Edebiyatçıların yanıtlarını tek tek okudum.  Refik Durbaş'ın kabinesine  bayıldım. Bakar mısın ne demiş?  


"Ben şaire ve şiirlerine inanırım. Bu nedenle de özellikle şairlerin ülkeyi daha iyi yöneteceklerine eminim. Biliyorsunuz "roman" entrika demektir, "düzen" kurmaktır, "dümen" kırmaktır. Oysa şairlerin kahramanları kadınlar saftır, temizdir, içlerinden geldiği gibidir. Benim "Meclis"imde kabineyi kurma görevi de şairlerin "kahraman" kadınları olacaktır. Düşünün bir Meclis'te şu kadınların olduğunu:  

 
Piraye ve Vera (Nazım Hikmet)
Fahriye Abla (Ahmet Muhip Dıranas)
Eleni ve Süheyla ( Orhan Veli)
Türkan (Oktay Rifat)
Mariyya (Asaf Halet Çelebi)
Marikula (Sait Faik)
Güzin (Sâlah Birsel)
Lavinia (Özdemir Asaf)
Büyük Leyla (Attila İlhan)
Güler (Can Yücel)
Leman Hanım (Metin Eloğlu)
Süheyla (Cemal Süreya)
Kınar Hanım ile Çanakkaleli Melahat ( Ece Ayhan)
Bütün bu hanımlar demokratik bir biçimde iş bölümü yaparak kabineyi oluşturabilirler. Hele cumhurbaşkanı da Gülten Akın olursa..."  
Ne hoş değil mi? Oh! Keyfim yerine geldi!... Oy nenem oy!
 

NOT;  Karikatürlerdeki yazılar:
1.karikatür - Yılbaşı Eğlencesi -Yesin onu nenesi! (kitaptan)
2.karikatür - Yaz tatilinde bir böcek iki böcek  (kitaptan)
3.karikatür - Kadınlarımız mebus olduktan sonra: - Kızım, sakin ol... Bir dileğin varsa kocandan manto ister gibi isteme!...(13aralık 1934) (evdeki akbaba dergisinden)

Yüksek Kişilik Sahibi Olanların Başvurması Rica Olunur!

 
Şöyle bir geçmiş yazılarıma göz attım. Görmek ve körlük hakkında ne çok yazı yazmışım. Dikkat ettim de yazdıkça kendimi daha iyi tanıyorum. Mesela görmek ve körlüğü bu denli önemsediğimi bilmiyordum. Kitaplığa baktım ki, bir kitabım daha yok mu körlük üstüne? Elias Cannetti’nin yazdığı, Ahmet Cemal çevirisi ile Körleşme! Ben bu romanı nasıl atlamışım? Körleşme atlanacak kitap mı? Asla! Hayal Kahvem’e  mutlaka yazmalıydım. Mesela romanın baş karakteri Profesör Kien o kadar enteresan biridir ki anlatamam. Tam nev i şahsına münhasır biri. Tuhaf bir kitap kurdu örneği. Evinin duvarları o kadar kitaplarla doludur ki ayna asacak yer yoktur. Ne kendi görüntüsünün ne de insanların onun için önemi vardır. Varsa yoksa kitaplar. Hayatını kitaplar doldurur. Sabahları yürüyüşe çıkar sözgelimi. Bu gezintilerin sebebi kitapçı dükkanlarının olduğu yerlere yürümek ve mağazalardaki kitap kokusunu ciğerlerine doldurmaktır. Böylece gücü yenilenmektedir. Bildiği dillerin sayısı bir düzineyi geçmektedir. Ama konuşmayı hiç sevmez. Düşüncelerini söz yerine yazı ile dile getirir. Zamanının en ünlü sinoloğudur. Tartışmalı her türlü konuda Profesör Kien’e danışılmaktadır. Davet edildiği konferanslara, hatta kendisinin konuşmacı olarak davet edildiği konferanslara bile son anda gitmez. Kendi el yazısıyla yazdığı bilimsel bildirilerini başkasına okutturur. O kadar insan içine girmez ki, yüzünü unuturlar. Fotoğrafını isterlerler. Hiç fotoğrafının olmadığını, çektirmeyi de düşünmediğini bildirir. Otuz yaşındayken bir vasiyetname yazar. Tek maddelik bu vasiyetnameyle, kafatasını içindekilerle birlikte bir beyin araştırma enstitüsüne bırakır. Gerekçe olarak, gerçekten olağanüstü bir nitelik taşıdığını düşündüğü belleğinin belki özel kafatasıyla, belki de beyninin normalden daha ağır oluşuyla açıklanabilmesi olasılığının faydası olacağını ileri sürmüştür. Profesör Kien günün birinde kör olmaktan çok korkar. Böyle bir durum söz konusu olsa, kitaplarını okuyamayacağı için kendini öldürmeye ant içer. Evinin camlarını iptal ettirip duvar ördürür. Tüm duvarları kitapları ile doldurur. Hayatının vazgeçilmezidir kitaplar. Daha fazlası hatta. Hayatının tamamını kitaplar doldurur. Bir gün gazeteye bir ilan verir:
 
 
“Çok büyük bir kitaplığı olan bilim adamı, evinin işlerine bakacak ve sorumluluk bilinci taşıyan bir kadın aramaktadır. Ancak çok yüksek kişilik sahibi olanların başvurması rica olunur. Bu nitelikte olmayanlar, kapı dışarı edilecektir. Ücret önemli değildir.”
 
Sonra mı ne olur? Merak eden kitabı alır ve okur. Bizzat kurduğumuz dünyaların bize nasıl yabancılaştığını, körleştirdiğini ve kendi cehennemimizi yaratmayı nasıl becerebildiğimizi anlatan nefis bir romandır Körleşme. Bana göre, Nobelli yazar Elias Canetti’nin bu romanı mutlaka okunması gereken romanlar arasındadır.