"......... yine saçlarını toplamış gidiyor güneş deniz gidip gelip eteğini öpüyor sahillerin uzaklardan çok uzaklardan görmesi zor tekneler geçiyor hayallerim iç cebimde ağır ağır yola çıkarım ben de ......."
kayahan / kelebeğin şansı
İşte tam oradaydım. İstanbul'da... !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler
Festivali'nin Karanlık& Köşeli temalı filmlerinden birini seyretmek için, az sonra sinemaya girecektim. Bu kez festival filmlerimi gece seanslarından seçmiştim. Ofisten erken kaçtım. Yapmam gerektiği için değil, canım istediği için film festivaline gidiyor olduğumu düşününce sevindim. Sonra sevindiğime sevindim. Çünkü bazan netlik ayarımın sanki inceden inceye bozulmaya başladığını seziyorum. Kimi zaman yoksula, ezilene, güçsüze yardım etme fikrinden gün be gün uzaklaşmaya başladığımı hissettiğim gibi, ayrıca sahip olduklarıma şükretme, sevinme yetimi kaybetmeye başladığımı da hissediyorum. Film festivaline, bile isteye gidiyorum ya... Ama gidebildiğim için sevinç ve çoşku hissetmesem mesela... Düşünebiliyor musun böyle bir vaziyeti? Of!.. Ne fena!.. Ya, hislerimi kaybedersem diye, yüreğimi geniiş bir korku sarıyor bu durumda.... Nasıl anlatabilirim? Sözümona adına medeniyet denilen canavarın çarkları arasında ha babam de
babam koştururken... Eyvah... Görmemeye, farketmemeye, dahası
hissetmemeye mi başlıyorum yoksa? Eyvah!.. İyiniyetten,
alçakgönüllükten, merhametten iyiden iyiye uzaklaştım da, artık şefkati
bardaki sarışın kız mı sanıyorum yoksa, diye düşünüp korkuyorum. İşte Beyoğlu'ndaydım. Yüreğimi dinledim. Hey!... Farkettiğim sevinç hissime sevinmeliydim. İnan bana... Sadece sevinç hissettiğim için sahiden sevindim. Sonraa... Güneş saçlarını toplamış gitmişti. Hava, meteoroloji uzmanlarını mahcup etmeme gayretindeydi. Öyle söylemişlerdi. Hem parçalı çok bulutlu, hem aralıklı yağışlı olacaktı. Öyleydi. Gece karanlık tülünü dünyaya bir peçe gibi serdi. Rüzgar var ya... Yeminle ısırıp tir tir titretmekteydi. Of!.. Belayı bilmem ama... Beyoğlu sokaklarında resmen soğuk kol gezmekteydi. Nasıl ayaz vardı anlatamam. Buzdu... Buz... Umrumda değildi. Soğuğa ayaza eyvallahsızdım o gün... Vapurda... Hem de dışarıda... İstanbul'u içime çeke çeke seyretmiştim. Gözlerim şahitti. Deniz, gidip gelip sahillerin eteğini öpüyordu. Uzaklardan, çok uzaklardan görmesi zor tekneler geçiyordu. İstanbul, herşeye rağmen gözüme gene şahane gözüküyordu!.. Şimdi sinemanın önündeydim işte. Hayallerim ise iç cebimdeydi. Biletlerim... Nanananooommm! Elimdeydi. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler
Festival'nin ilk filmine az sonra girecektim. Sonraa... Du bi... İnan festivalin ilk gününde yaşadıklarımı tek tek anlatmak niyetindeydim. Ama geç oldu. Çok uykum geldi. Şimdi oturduğum yerden kalkacağım. Anne sözü dinler gibi masum yatağıma yatıp rüyalar alemine dalacağım. Nasıl denir... Şarkı sözü yazacaktım. Tükembez kalem bitti... Mecbuğren enstürmantal olacak... Şeyy... Yani... Festival yazım şimdilik bu kadarlık kalacak:)
Bu fotoğraftaki güzel, ünlü aktrist Jean Seberg. Bu yazıyı yazarken beni ilgilendiren ne farklı güzelliği, ne de giysileri ve kısacık saçlarıyla yaşadığı
dönemin modacılarıyla birlikte, FBI’ın bile dikkatini celbeden aykırı
bir karakter olması değil. Jean Paul Belmondo’nun o meşhur filmi
Serseri Aşıklar’daki gazeteci kadın olması hiç değil. Sık sık intihara
teşebbüs etmesi ilgimi çekmiş olabilir ama, intihara yatkın hali de
bu yazımın konusu değil. Hatta sonunda arabasında, yanında bir kutu
uyku ilacıyla ölü bulunmasıyla bu kez hiç mi hiç ilgilenmedim. Çok denemiş
intihar etmeyi, demek ki sonunda istediğini elde etmiş, dedim.
Yazık çok genç ve güzelmiş demeyi de ihmal etmedim tabi. Kendini yok
eden bir yıldız örneği daha. Başka ne diyebilirim? Sinema dünyasında
bunun pek çok örneği yok mu? Dolu. Yooo.. Şimdi intihar eden
artistlere hiç girmeyeyim. Benim anlatmak istediğim konu başka. Tabi
ki bir kitap ve bir yazar. Jean Seberg’le ne ilgisi mi var? Olmaz olur
mu? Bak şimdi…
Bu hafta kitaplığımda eski bir kitabıma
rastladım. Elime hasretle aldım. Sayfalarını ayaküstü şöyle bir
dalgalandırdım. Allahım… Cümlelerinin altını ne kadar çok çizmişim.
Kitabın adı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı. Can yayınlarından çıkmış.
Bendeki kitabın 2. baskısı. Alev Er Fransızca aslından Türkçe'ye
çevirmiş. İşte şimdi geliyorum sadede. Kitabın yazarı yaşamındaki iniş
çıkışları, kara mizaha yatkın mükemmel zekasıyla her daim ilgimi
çeken Romain Gary. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, bildiğim en iyi
otobiyografik romanlardan biridir. 2. dünya savaşı zamanları. Küçük
bir çocukla, ona delicesine bağlı olan annesinin öyküsüdür. Annesi
oğluna karşı o denli sevgisiyle donanmıştır ki, hayat daha çocukluğunun
şafağında, küçük çocuğa, bazı şeyler üzerine yemin ettirecek ve
belki ilerleyen zamanlarda bu yemini tutamadığını görecektir. Sonunda
hiçbir şeyi umursamayan, hiçbir şeyden tat almayan bir adam durumuna
geliverecektir belki. Belki bir yandan eli kolu bağlanacak, öte
yandan büyük bir vicdan azabına kapılacaktır. Sonra sokağa atılmış
bir köpek yavrusu gibi, gidip annesinin mezarına kapanacaktır belki. "
Bir daha yapmayacağım, bir daha asla yapmayacağım, kesinlikle bir
daha yapmayacağım…" diyecektir belki kimbilir? Aslında Romain Gary
yazılarında‘Annesinin anlattığı masallara bunca yılın ardından bağlı
kalabilmiş, yeryüzündeki az bulunur insanlardan biri herhalde benim.’
der. Sonra gerçeği anlar. Bu gencecik özlemin yalnızca ona, annesine
yönelik olmadığını anlar düşündükçe… Uğrunda yemin ettiği,
gerçekleştirmek için söz verdiği şey, sevdiği tek bir kadının talihini
değil, tüm bir insanlığın alın yazısını değiştirmeye çalışmaktır
aslında. "Onu yengi dolu bir ışıltıya ulaştırmaktır." der.
Gelelim güzel aktrist Jean
Seberg ile dünya edebiyatının ünlü yazarı Romain Gary ya da takma ismi
ile Emile Ajar'ın ilgisine. 1914 doğumlu Fransız yazar, yönetmen,
senarist, 2. dünya savaşı pilotu, diplomat ve Fransa'da her yazara
ancak bir kez verilen Goncourt Edebiyat Ödülü'nü bir kez kendi adıyla,
bir kez de takma adıyla alan Romain Gary, kendisinden 24 yaş küçük
aktrist Jean Seberg ile evlenir. Bu evliliklerinden bir oğulları olur.
Karısının başka bir adamla ilişkisi olunca ayrılırlar. Jean
Seberg'in 1979 yılındaki şüpheli intiharından bir yıl sonra 1980
yılında, ünlü yazar Paris'te kendisini tabancayla vurarark intihar
eder. Geride bıraktığı mektubunda hem Emile Ajar'ın kendisinin takma
adı olduğunu açıklar. Hem de mektubun son iki cümlesi çok ses
getirecektir: "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın."
Bazı
kitapları hemen okumak mümkün olmaz. Biraz masada durması, şöyle bir
demlenmesi gereklidir. Arada ele almalı. Sayfaları şöyle bir
dalgalandırılmalı. Tekrar yerine bırakılmalı. Gelip geçerken göz ucuyla
bakılmalı. Bir sonraki ele almada, belki bir kaç cümlesi okunmalı.
Karşılıklı alışmalı. Her kitapla arkadaşlık kolay kurulmaz. Bir
kurulunca da, asla unutulmaz. Hele masadaki kitap Avrupa'da, biri
yazar-şair Ingeborg Bachmann ile diğeri şair Paul Celan'ın birbirlerine
yazdıkları mektuplarla, aralarındaki sevgiyi, dostluğu, med cezirli bir
ilişkiyi anlatıyorsa... Evet, İnsan çok hüzünlenir hüzünlenmesine ama
okumadan durabilir mi? Kitap... Kalp Zamanı... Özel mektuplar...
Bilmiyorum ki! Merak ediyorum ne yapayım yani...
Paul
Celan 1920 de Romanya'da doğmuş. Almanca konuşan Yahudi bir ailenin
çocuğuymuş. Tıp eğitimi için Paris'e gitmiş. 2. Dünya Savaşı çıkınca
ailesini bulmak için Romanya'ya dönmüş. Ailesini bulamamış. Çünkü babası
nazi toplama kampında ölmüş. Annesi kurşuna dizilmiş. Kendisi de,
Alman askerler tarafından tutuklanmış ve krematoryumda çalıştırılmış.
Kurtulduktan sonra bulduğu her işde çalışmış. Çevirmenlik yapmaya
başlamış. Savaş sonrası şiirleri ile ünlenmiş. Ama geçmişinden bir türlü
kurtulamamış. Yahudi olduğu için kendini dışlanmış hissetmiş. İntihal
iftiraları ile suçlanmış. Kendini yanlız ve desteksiz hissetmiş.
Ingeborg
Bachmann, 1926 yılında doğmuş. Felsefe, Psikoloji ve Alman Flolojisi
okumuş. Eğitimini bitirmiş. Artık ayakları üzerinde duran yazar, şair,
akademisyen, dünya Edebiyatı'nın en ünlü Avusturyalı yazarlarlarından
biri olmuş. Ben yazarın tek kitabını okumuştum. Malina. Malina'yı da,
uzun zamandan sonra, geçen hafta kır evinin en ücra köşesinde buldum.
Yapayalnız. Açtım sayfalarını. O kadar çok çizmişim ki cümlelerinin
altını. Paul Celan ile olan aşkını daha yeni öğrendim. Mektuplaştığını.
İkilinin Turkuvaz Yayıncılıktan çıkan bu kitapta su ve ateş olarak
buluştuğunu...
1948'in
baharında, savaş sonrası Viyana'sında, öğrenci Ingeborg Bachmann ile
şair Paul Celan tanışmışlar. Paul Celan'ın Paris'e dönmesiyle
mektuplaşmaya başlamışlar. İlişkileri boyunca birkaç haftayla sınırlı
olan görüşmeleri, telefon görüşmeleri ile gelişmiş. Arada suskunlar,
sessizlikler olmuş. Sevgi, dostlukla örülü med cezirli ilişkileri; asıl
oya gibi işlenen mektuplarıyla 1967'e kadar sürmüş. İşte yıllar sonra
kitap haline getirilen bu mektuplar, Kalp Zamanı olarak adlandırılarak,
İlknur Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. "Hüzün ki en çok yakışan
bize." der ya Hilmi Yavuz... Şair affetsin beni. Nerden duyduysam
duydum işte... Bu dizesini "Hüzün ve merak ki en çok yakışandır bize,"
şeklinde söylemek bana daima iyi gelir. Hem özel yazışmaları okumak
suçluluk hissettiriyor hem de merak duygusu içimi kemiriyor.
Anlaşılacağı gibi, kitapla benim aramda da med cezirli bir ilişki var.
Asıl vurucu olan ne biliyor musun? Önce aşkla başlayan, yıllar içinde
mektuplaşarak hüzünlü bir dostluğa dönüşen bu ikilinin sonları inanılmaz
trajik. Paul Celan 1970 baharında Senn Nehrine atlayıp intihar etmiş.
İngeborg Bahmann ise bu olaydan üç yıl sonra 1973 de Roma'daki evinde
çıkan bir yangın sonucunda yanarak hayata veda etmiş. Ölümlerinin
sebebi, birinde su diğerinde ise ateş. Trajik ve bir o kadar da ironik.
Film değil bu anlatılanlar. Gerçek hayatlar! Söyler misin bu iki
yazarın, kendi hayatları da başlı başına birer roman ya da film konusu
değil mi? Hayrete düşürücü.... Ölene kadar birbirlerine yazdıkları aşk,
dostluk ve özlem dolu mektuplar, fotoğraflar, şiirler ise onlardan kalan
edebi eserler işte. Mektuplar... Ki en özel yazışmalar... Aynı zamanda
savaş sonrası Avrupası'nın kelimelerle çizilen resmi... Mektup...
Kitap... Merak... Evet, merak ediyorum. Madem bu mektuplar kitap
haline getirilmiş, ne yapabilirim ki başka? İlla okuyacağım...
Arkadaşımın yeğenidir Fatih. Uzun zamandır İngilizce dersi almak istiyordu. Bir şirkette vardiyeli çalışıyor. Baktım, ne iş saatlerine ne de kafasına göre İngilizce kursu bulamıyor. Üzülüyor. Aklıma bir fikir geldi. "Yarın Fethiye Caddesinin köşesinde saat 12'de buluşalım mı? Şahane bir kursa götüreceğim seni." dedim. Ötesini berisini sormadı. "Tamam!" dedi. Bugün buluştuk. Altınokta Körler Derneği'ne gittik. Mahmut Dağ derneğin çılgın öğretmeni. Mahmut, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümündeki eğitimini kendince haklı sebeplerden yarıda bırakmış. Doğma büyüme hiç görmüyor. Eğitimi bırakmasının körlüğüyle ilgisi olduğu akla gelmesin sakın... Tamamen keyfi sebebi. Dernekte görme engellilerin ihtiyaçlarına göre, beyaz baston, bilgisayar, kişisel gelişim, İngilizce gibi dersler veriyor. Bu kez Fatih'i tanıştırdım. Arkadaşımın yeğeni ya... "Eti senin kemiği benim." dedim. Güldüler. Bir süre hasbihal ettiler. Anlaştılar. Fatih'in iş saatlerine göre ders saatlerini ayarladılar. Haftaya derse başlıyorlar! Şahane. Mahmut Hoca'yla muhabbet etmeyi seviyorum. Edebiyattan felsefeye, sinemadan psikolojiye dolu dolu konuşuyoruz. Bence tanınmayan dehalardan o. Müthiş biri... Ben aklıma gelen her şeyi soruyorum. Patavatsızlıklarıma hiç aldırmıyor. Bugün konuşurken bir ara "Renkleri nasıl anlatırsın? Hiç kırmızıyı, maviyi, yeşili görmeyen, bilmeyen biri için o renkler neyi çağrıştırarak hayalinde yerini bulur?" diye sordum. Gülümsedi. "Dur bir yazı yazmıştım gökkuşağıyla ilgili, akşama göndereyim." dedi. Yazısı az önce geldi. O kadar güzel anlatmış ki, izin aldım, işte aşağıya kopyaladım. Doğma büyüme hiç renkleri görmeyen biri, nasıl bu kadar güzel ve anlamlı renkleri ve hayatı bir araya getirir. Mucize gibi!
Hayat. Bir sözcüğün üst üste defalarca söylenmesi sonunda
kazanacağı anlamsızlık gibi garip, ve en az o sözcük kadar değerli. Gök
kuşağının renkleri gibi hayat. İç içe geçmiş ama ayrı. İç içe geçmiş yedi renk.
Ve asla belli değildir hangi renk nerde biter ve diğeri nerede başlar. Gökyüzünün
paletidir o. Tüm ana kırılma renklerini saklar içinde. Tüm renkleri gök
kuşağının yalnız yürür gök yüzünün ıslak yollarında. Ancak hep bir ağızdan
söylerler en güzel şarkısını gökyüzünün. Ayrı ayrı paletlerin ayrı ayrı renkleridir.
Ancak bir olurlar tek bir tablonun eskizinde. Tek bir şey söyler, tek bir şey
gösterir ve tek bir şeyi anlatırlar yer yüzünden gözünü yukarı çevirip o
renkleri görene. Ve hayattır anlattıkları. Yalnızca hayat. Yer yüzündeki
hayatın mas mavi gökyüzüne yansımış halidir gök kuşağı. Hayat kadar basittir,
ve karmaşıktır en az hayat kadar. Hayat kadar kolaydır anlaması, ve en az hayat
kadar bir birine sarılmış sözcüklerle örülüdür, anlaşılmazdır.
Kırmızıdır, turuncudur, sarıdır, yeşildir, mavidir, lacivertdir
ve mordur. Hem hepsidir, hem de hiç biridir. Tüm renkler birbirine tutsaktır,
ve özgürdür tüm renkleri gök kuşağının. Biri eksilse içinden, yok olur gök
kuşağı. Ve gökkuşağının varlığının temelinde kalbi kırılan ışık vardır. Yedi
parçaya bölünür kalbi ışığın. Her parçası ayrı bir renk. kırmızı, turuncu,
sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor. Peki neden ilk başta kırmızı vardır ıslak
paletinin gökyüzünün? Kırıktır kalbi ışığın. Kırık ve paramparça. Belki çektiği
acıya yaktığı ağıdın kanlı gözyaşıdır. Belki ıslak gökyüzüne duyduğu öfkenin
alevinin kırmızısıdır. Belki de ikisi birden... Bilinmez.
İnsan yokken yine vardı renkler. Aynı görünüyordu ve aynı
biçimde anlatıyordu hayatı. Ancak yoktu adları. Sadece ıslak gökyüzünde,
gökyüzünün göz yaşlarının hemen öncesinde ya da hemen sonrasında orrtaya çıkan
ışığın kırgın gülümsemesiydi yalnızca. Sonra bir tür geldi. Gücünü
güçsüzlüğünün ona buldurduğu aklından alan bir tür... adı insandı o türün. Gücü
güçsüzlüğündendi. Birer birer farklı adlar verdi kırık kalbinin parçalarına
ışığın kalbinin. Birine kırmızı dedi. Gördüğü ilk renkti o. Aklının uydurduğu
ilk efsanedeki ilk katilin masum kardeşini bir taşla öldürdüğünde gördüğü koyu
kıvamlı ve bakır kokulu sıvıyla aynı görünüyordu göze. Kırmızı dedi ona. En
uçuk düşlerinin rengiyle göze aynı görünüyordu. Ve gökten gelen dumansız ve
kutsanmış göksel ateşin tutuşturduğu, alev alev yanan her şey kırmızı yanıyordu
gözünde insanın. Utandığında ya da utandırdığında yüzler o renkte yansıyordu
aynada, ve o renkte görünüyordu gözlere. Kırmızı dedi adına onun. Çünkü
öfkeydi, azaptı, gazaptı, uçuk ve korkunçtu.
Hemen ardından gelen renklere turuncu dedi, sarı dedi, yeşil
dedi. Çevresinde olup biten değişim süreçlerinin adıydı sanki o renkler. Yemyeşildi
bereketin anası bahar. Yeni bir hayatı mücdeleyen tomurcuğun rengiydi yeşil.
Tohum zarını ve toprağı parçalayuarak gökyüzüne baş kaldıran her bitki rüzgarla
şarkı söylemeye hazırlanan yemyeşil yapraklarla kuşanırdı önce. Sonra yepyeni
hayatları mücdeleyen bin bir çeşit çiçek açardı uçlarında dallarının. Ve her
çiçek gebe toprağı dişlemeye hazır binlerce tohum zarlarına mahkum binlerce
hayat damlacığına. Sonra sarı... hüznün rengiydi gözünde insanın. Ve sarıya
sonbahar dedi insan. hayatın mücadelecisi yeşil yaprakların ölüme hazırlıydı
sarı. Hüzündü, bitişti yepyeni başlangıçlara; ve ayrılıp saklanmasıydı tohum
zarlarına tutsak hayat damlacıklarının toprağın bağrına. Tüm hayatların uykuya
geçme hazırlığıydı. Sarı zarf içine kışın gelişini bildirdiği resmi yazıydı
yazdan kaçan sonbahar.
Mavi, lacivert, mor... Neredeyse ortadaydı mavi. Hayatın
kaynağı yeşilden hemen sonraydı. İşte bu yüzden umuttu, dosttu, sonsuzluktu
mavi. Denizdi, gökyüzüydü, belki de gözünün rengiydi kavuşulması imkansız ve
sadece düşlere tutsak bir sevgilinin. Hasretti mavi. Sonsuzluğa özlemdi. Ayağı
yere tutsak insanın sadece gözüyle izlediği en üstte kalan her şeyin rengiydi.
İşte bu yüzden hayatın rengi yeşilden hemen sonra geldi gökyüzünün rengi mavi.
İşte bu yüzden insana sonsuz görünen denizin rengi maviydi insanın gözünde.
Araçsız kontrol edemediği, ya da hiç kontrol edemediği her şeyi mavi gördü
insan. şimşek, yıldırım, gökyüzü ve deniz. Moru en sona koydu insan aklında ve
gök kuşağında. Çünkü sonun rengiydi mor. Gökten gelen hayat göğe çekildiğinde
geride kalan ve yere tutsak kalıntı mora çalıyordu yavaş yavaş. Ve mora ölüm
dedi insan, mordan korktu.
İşte buydu gök kuşağı. Sonra bitkilerin ürettiği renkleri
suya tutsak edip adına boya dediler. Ve verdiler elime hayatı çizeyim diye.
Ben, sokakları yurt bilmiş aklı renklere tutsak umarsız serseri. Şimdi tuvalime
suya tutsak renklerle seni çiziyorum. Seni nerede gördüm, nasıl tanıdım
bilmiyorum. Ama parmaklarının bana pazarlıksız ve hiç bir şey beklemeyen, hiç
bir şey istemeyen dokunuşunu sevdim önce. Sonra karşılıksız masmavi dostluğunu
sevdim. O masmavi dostluğunu öyle çok sevdim ki, hayatımın tuvalinde mavi
kalmadı. Tükendi yerin ve göğün bütün mavisi. Ama içime bıraktığın o mavi
kapsül patlayıp büyüdükçe büyüyor, kapsülden yayılan sevgi içimde çığ gibi büyüyordu.
Sonra dostluğun yetmeyeceğini bildim her nasılsa. Ve imdadıma yetişti kırmızı.
İç içe geçti mavi ve kırmızı, ama karıştırmadım bir birine. Çünkü bir birine
karışması mor demekti. Ve mor ölüm demekti, yok oluş demekti. Sonra yeşil gelip
girdi araya,yeşilin bereketi sardı maviyi ve kırmızıyı. Önce dostluk büydüü,
kocaman oldu. Tuvalimde taştı renkler. Resmin sığmadı tuvalime. Ve adını aşk
koyup tüm tutkularımı paletime sürüp kıpkırmızı ve yepyeni bir tuval açtım.
Şimdi hayatımızın resmini çiziyorum.
Bir birine karıştı en güzel renkler ve en güzel sesler.
Renklerim söz verdiler katılmaya renklerine. Ve sesim söz verdi sesin olmaya.
Şimdi neredesin, kimsin bilmiyorum. Ama paletimdeki renklerde ve kulağımdaki
seslerde, evrenin her yerinde seni arıyorum. Düşümde gördüm seni, resmini
çizdim. Şimdi elimde tablom seni arıyorum. Neredesin?" Yazan - Mahmut Dağ
Umrumda değil yaşamak ölmek
Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Olur mu bu aşkı bir anda silmek
Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Dünya tersine dönse vazgeçmem
Gökteki güneş sönse vazgeçmem
Sensizlik inan ki ölümden beter
Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Senden vazgeçmem ölsem vazgeçmem
Artık bundan sonra sensiz olamam Kendime başka bir dünya kuramam Mümkün değil benim sensiz yaşamam Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Senden vazgeçmem ölsem vazgeçmem!
NOT: Zagor çizgi roman kareleri ile Müslüm Gürses'in söylediği Vazgeçmem adlı şarkının sözlerini eşleştirdim. Bu vesileyle Müslim Baba'ya acil şifa dilerim.
"AŞK'ın
hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına
bir dünyadır aşk.
Ya tam
ortasındasındır, merkezinde,
ya da
dışındasındır, hasretinde..."
Elif Şafak -
Aşk
Bir saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi
ayarttım. Gene bir saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda
buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı Türkçe
olunca, değmeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de
balık burcuysa hele... Ohhh, şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle
biriyle. Balık burcu bilir misiniz ki, en romantik, en gizemli, en duygusal, en
hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir. İki hafta çocukları hasta
oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek
yakışmış haspaya; Rose! O kadar romantiktir ki, döküntüleri bile gül şeklinde!.
Neyse iyileşti şimdi çok şükür!... Gene bir kaçamak yaptık kardeşimle. Önce bir
kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça
yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu gün konumuz edebiyatımızda aşk
olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi.
Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını
birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan
gene... Vee.. Başladık muhabbetimize…
Önce ben Atilla Atalay'ın çok sevdiğim Ebekulak adlı öyküsünden
bahsettim. Benim kardeş de çok sever Ebekulak'ı. Her öyküseverin ayrıcalıklı
öyküleri vardır. Ebekulak benim için öyledir. Zaman zaman kitabını açar okurum.
Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için yüreğimde
hissederim. Haa.. Bir de mutlaka sesli okurum. Gözümün görmesi yetmez, kulaklarım
da duysun isterim. Çok severim.
Ama asıl benim kardeş, Nezihe Meriç’in Keklik
Türküsü öyküsünü o kadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına.
Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına... Öykü bir
kara tren olup, tünelden geçer gibi gönlünüzü delip geçer. Öyyyle
bakakalırsınız ardından. Çok güzel anlatır gerçekten. "Keklik Türküsü’nü
anlatsana bana kardeş" dedim. "Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım
benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kimbilir kaç kez dinledim kardeşimden.
Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve
zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu gün de müthişti anlatımı! Sakın
bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir
genç kızın İstanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan karşıya aşık olduğu bir
çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani.. Ama daha eski yıllarda geçer... Gene
içten içe çekilen, dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık
adlı kitabında yer alan öykülerinden...
Uykusuz haftalık mizah
dergisinde sürekli takip ettiğim Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’den
bahsetmeye başladım. Bir keresinde anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama
çarpması ile başlıyordu. İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken nasıl da
eğlenmiştim anlatamam. Tam onu anlatırken kardeşime, bende ilgi dağınıklığı
vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani
birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses
duyarsın ve sinir olursun ya" diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne
kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt”e atladık.
Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben
hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa, bir hişt diyenim bile
olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de
sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara
dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?
İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi
aklımıza… Monna Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken gizliden gizliye aşık
olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli
gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor
sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış. Mona Roza'yı okuduğunuzda kızın adı
çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Monna
Rosa siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir
ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa
kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler
var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var! Aaa biraz
dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila
İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı...
Tam Attila
İlhan’a geçtik... Pia… Yağmur Kaçağı ve Üçüncü Şahsın
Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik… Bitirdik… Çünkü
küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya
bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan: “Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun, bilirdim. Bir sevdiğin vardı, duyardım.
Çöp gibi bir oğlan, ipince, Hayırsızın biriydi fikrimce. Ne vakit karşımda
görsem Öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu, ağlardım!" Üçüncü
Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk dizelerini aşkla
seslendirdik… Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire: "Ne
vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi. Bir
rüzgar aklımı alırdı. Sessizce bir cigara yakardın. Kirpiklerini eğerdin
bakardın. Üşürdüm içim ürperirdi. Felaketim olurdu, ağlardım!" Bu
kadarı kalmış ezberimde... Söylesene... Edebiyat AŞK değil de ne?
Aralık ayının son günleriydi. Bizim şirketin yeni yıl kutlaması her zamanki gibi holding binasının en üst katındaki şık kafede yapılacaktı. Israrla tüm çalışanların katılması isteniyordu. Kanun hükmünde kararname tadındaki davetiyeler, her birimizin elektronik postasına çoktan düşmüştü bile. Tepedekilerin her emri şıppadanak kabul edilmeliydi. Bu işin bahanesi filan yoktu. Herkes şimdiden planını, programını o güne göre ayarlamalıydı. Benden başka tüm çalışanları hummalı bir heyecan sarmıştı.
Sinirlerim nasıl zıplamıştı anlatamam. Tadım kaçmıştı gene... Böyle dayatmalarla yapılan kutlamalardan oldum bittim haz etmem. Ne o? Her nevi irili ufaklı şirketler, yılbaşı kutlaşması yapıyorlardı ya, bizimkiler geride kalmak ne kelime, her yıl olduğu gibi bu yıl da en şaşalısını yapacaklardı elbette. Muhtelif popüler sigorta dergilerinin baş köşesine geçmeliydiler. Öfkeden kuduruyordum bu vaziyetlerine yeminle...
Giderleri kısacaz diye maaşlara zam yapmayanlar, eğlence, gösteriş oldu mu paraları hava cıva işlere savurmaya bayılıyorlardı. Ayrıca çalışanlara ne demeli? Öyle hissediyordum... Bütün sene yöneticileri virgül koymadan arkadan çekiştirenler... Ya da ne bileyim arkadaş ayağına yatıp birbirlerinin gözünü oymak, çelme takmak, yerinden etmek için numaralar çevirenler... O gece bedava yemekleri lüp lüp götürüp, beleş içkileri birer birer devirecekler... Kakara kikiri gülüp eğlenecek... Hoppidi hoppidi dans edeceklerdi öyle mi? Yuf yani!.. Bu iki yüzlülüğün feriştahı değil de neydi? Katlanamazdım.
Üç yıldır çalışıyordum bu sigorta şirketinde. Bir defa bile yılbaşı partisine gitmedim. Öldürseler gitmem... Yani bu yıla kadar gitmedim. Hoş onlar da benim yokluğumu hiç farketmediler. Bir kişi bile sen nerdeydin diye sormadı. Doğrusu biraz içe kapanık, çokca evhamlı, dahası feci önyargı kumkuması biriyimdir. Ofistekilerle iş dışında merhabam
yoktur. İnsanlar yerine kitaplar ve filmlerle hasbihal etmeyi severim. Bu benim tercihim. Ömrümde bir defa bile danslı, eğlentili bir partiye katılmadığımı söylesem yalan olmaz. Öldürseler katılmam. Yani bu yıla kadar katılmazdım.
Zaten antipatik bulunduğuma emnim. Ket'um, sır küpü biriyimdir. Bu kadar zamandır, ofisten kimseye gelmişim geçmişim hakkında tek kelam etmedim. Yooo. Bak, bu yıl çalışmakta olduğum müdürümü seviyorum. Altı aydır birlikte çalışıyoruz. Sigortacılığın çetrefilli durumlarında, soğukkanlı tespitlerine ve ilginç uygulamalarına hayranlık duyuyorum. O da beni sever. Övünmek için söylemiyorum, çalışkan, işinin uzmanı biriyimdir. Neyse...
Bu yıl... İlk kez... Biri... Müdürüm... Akşam iş çıkışına doğru... "Bu gece partide görüşürüz." deyince kalakaldım. Ne deseydim de kıvırsaydım acaba? Yooo, geçmiş yıllarda biri bana partide görüşeceğimize dair bişi söylemiş olsaydı, böyle durumlarda beni kurtaracak
şeytani yalanlar hazırlardım illa ki...
Hazırlıksız
yakalanmıştım. Ne diyebilirdim? Görüşürüz." dedim. Sanki sözlü davet bekliyormuşum gibi hevesle partiye gittim. Herkes bana karşı nasıl güler yüzlüydü anlatamam. Şaşırdım. Bir saat kadar kuytularda dolandım. Müdürüm bir grupla muhabbet ediyordu. Beni görünce yanlarına çağırdı. Gittim. Ortama bu kadar kolay nasıl ısındım anlamadım. Sanki böyle partilere alışkındım. Dakikalar içinde sohbet ballanıp gidiyordu.
Gerisini anlatmaya dilim varmıyor. Utanıyorum. Şu kadarını söylemeliyim. Valla ben hiç böyle ben olmamıştım. Birden Shakira'nın Whenever adlı şarkısı çalmaya başladı. Dayanadım. Sahneye fırladım. Müziğin ritminde tek başıma oynama başladım. Bir saat içinde evrim geçirmiştim sanki. Baksanıza halime, dansçı olup çıkmıştım. Zembereğim boşalmıştı bir kere... Kendimi durduramıyordum. Acaba benim görüntüm karşıya nasıl gidiyordu? Bilmiyorum. Amaaa...
O günden sonra işyerine çok mutlu gittiğimi adım gibi biliyorum. Ne tatlı insanlarmış meğerse... Halim böyleyken böyleydi işte... Bu yaşıma kadar ördüğüm önyargı duvarını, bizzat kendi balyoz darbemle yıkmıştım. Ne iyi yapmıştım:)
Filmin Adı - The Royal Tenenbaums - Tenenbaums Ailesi
Yönetmen - Wes Anderson
Gizli Not- Bu filmi az önce seyretmeye başladım. Bu yönetmenin filmlerindeki oyuncuların, renklerin, müziklerin, aile etrafında dönüp dolaşan konularının hastasıyım. Filmlerini seyrederken lolipop tadı bırakıyor. Bu filminde de gene aynı tadı almaya başladım. Du bi... Filmin başlarındayım. The Beatles Hey Jude'u söylüyor!.. Bayıldım... Ne yapabilirim? Vaziyetimi paylaşmadan yapamadım. Şimdi filme devam... Bi dakka... Aşağıdaki fotoğraftaki kişi filmin oyuncularından biri değil... Yooo... Filmin yönetmeni... Wes Anderson'dır kendisi:)
Elimdeki kitabı nerden ya da kimden aldığımı düşündüm. İnan, hatırlayamadım. Yazarın adına baktım. Kemal Safa Güntekin. Ömrümde duymadım. Kitabın adı Rita. Hımm... Ne yalan söyleyeyim, bu kitap uzun zamandan beri masamın yanındaki sehpada öyle uslu uslu değil, resmen eteklerini savura savura demlenmekteydi. Ancak sanırım bu kitap henüz kendi ayarında bulmuyor beni. Çünkü kaç zamandır oturduğum yerden yan yan bakıyorum. Halen okumaya davet etmedi. Neyse canım.... Zaten benim canım bugün kitap mitap okumak istemiyor. İşte az önce Rita'yla gene göz göze geldik. Ne bende ne Rita'da tık yok. Acayip!.. Şimdi durup duruken kitabın kabı ilgimi çekti. Rita'yı elime aldım. Kabını inceleme başladım. Eskileri çağrıştıran kitap kabı. Yooo... Kaçın kurasıyım? İnsanlardan çok kitaplarla hasbihal yaparım. İnsanları yüzünden anlamam ama kitaplardan anlarım. Bu kitap eski filan değil bence. Oyun bu. Kemal Safa Güntekin oyunbaz bir yazar olmalı. Severim okuruyla oyun oynayan yazarları. Hımm... Kitap kabının yarısından çoğu renkliyken iki parmak ölçüde siyah beyaz bırakılmış. Hoş bu! Bir an geçmişle bugüne git gel yaşatıyor. İçine baktım. Heyy!.. Kapağı Suat Aysu yapmış. İşte bu ismi hemen hatırladım. Çünkü güzel kitap kaplarının hastasıyım. Rita'yı ve Kemal Safa Güntekin'i zihnimin gerisine attım. Suat Aysu'nun hazırladığını düşündüğüm kitap kaplarını aramaya başladım.
Misal, şu yukarıdaki kitapların kapaklarının hepsini Suat Aysu hazırlamış. Ne güzeller!.. Hep merak ederim, acaba yazarlar mı kitap kapaklarının nasıl olacağına karar verirler? Kimbilir? Onu bunu bilmem... Benim kesin olarak bildiğim şey, okumayı sevdiğimden beri güzel kabı olan kitaplara düşkün biriyim. Elimdeki kitabı nerden ya da kimden aldığımı hatırlayamadım ya, yazarı Kemal Safa Güntekin'i hiç tanımıyor olsam bile, Rita'yı sırf kabına bayıldığım için almış olabilirim. Çünkü Rita'nın kabını sevdim. Acaba konusu ne? Kapakta San'at Romanı yazıyor. San'at romanı mı? Hoppalaa... O ne? Hımmm... Rita fena halde merakımı kışkırttı. Hemen okumaya başlayacağım müsadenle...