16 Şubat 2013 Cumartesi

Şarkı Sözü Yazacaktım Ama Tükembez Kalem Bitti.


".........
yine saçlarını toplamış gidiyor güneş
deniz gidip gelip eteğini öpüyor sahillerin
uzaklardan çok uzaklardan
görmesi zor tekneler geçiyor
hayallerim iç cebimde

ağır ağır yola çıkarım ben de
......."

kayahan / kelebeğin şansı 



İşte tam oradaydım. İstanbul'da... !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin Karanlık& Köşeli temalı filmlerinden birini seyretmek için, az sonra  sinemaya girecektim. Bu kez festival filmlerimi gece seanslarından seçmiştim. Ofisten erken kaçtım. Yapmam gerektiği için değil,  canım istediği için film festivaline gidiyor olduğumu düşününce sevindim. Sonra sevindiğime sevindim. Çünkü bazan netlik ayarımın sanki inceden inceye bozulmaya başladığını seziyorum. Kimi zaman yoksula, ezilene, güçsüze yardım etme fikrinden gün be gün uzaklaşmaya başladığımı hissettiğim gibi, ayrıca sahip olduklarıma şükretme, sevinme yetimi  kaybetmeye başladığımı da hissediyorum. Film festivaline, bile isteye gidiyorum ya...  Ama gidebildiğim için sevinç ve çoşku hissetmesem  mesela...  Düşünebiliyor musun böyle bir vaziyeti? Of!.. Ne fena!.. Ya, hislerimi kaybedersem diye, yüreğimi geniiş bir korku sarıyor bu durumda....  Nasıl anlatabilirim? Sözümona adına medeniyet denilen canavarın çarkları arasında ha babam de babam koştururken... Eyvah... Görmemeye, farketmemeye, dahası hissetmemeye mi başlıyorum yoksa? Eyvah!.. İyiniyetten, alçakgönüllükten, merhametten iyiden iyiye uzaklaştım da, artık şefkati bardaki sarışın kız mı sanıyorum yoksa, diye düşünüp korkuyorum. İşte Beyoğlu'ndaydım. Yüreğimi dinledim. Hey!... Farkettiğim sevinç hissime sevinmeliydim. İnan bana... Sadece sevinç hissettiğim için sahiden sevindim. Sonraa... Güneş saçlarını toplamış gitmişti. Hava, meteoroloji uzmanlarını mahcup etmeme gayretindeydi. Öyle söylemişlerdi. Hem  parçalı çok bulutlu, hem aralıklı yağışlı olacaktı. Öyleydi. Gece  karanlık tülünü dünyaya bir peçe gibi serdi. Rüzgar var ya... Yeminle ısırıp tir tir titretmekteydi. Of!.. Belayı bilmem ama... Beyoğlu sokaklarında resmen soğuk kol gezmekteydi. Nasıl ayaz vardı anlatamam. Buzdu... Buz... Umrumda değildi. Soğuğa ayaza eyvallahsızdım o gün... Vapurda... Hem de dışarıda...  İstanbul'u içime çeke çeke seyretmiştim. Gözlerim şahitti. Deniz, gidip gelip sahillerin eteğini öpüyordu. Uzaklardan, çok uzaklardan görmesi zor tekneler geçiyordu. İstanbul, herşeye rağmen gözüme gene şahane gözüküyordu!.. Şimdi sinemanın önündeydim işte. Hayallerim ise iç cebimdeydi. Biletlerim... Nanananooommm! Elimdeydi. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festival'nin ilk filmine az sonra girecektim. Sonraa... Du bi... İnan festivalin ilk gününde yaşadıklarımı tek tek anlatmak niyetindeydim. Ama geç oldu. Çok uykum geldi. Şimdi oturduğum yerden kalkacağım. Anne sözü dinler gibi masum yatağıma yatıp rüyalar alemine dalacağım.  Nasıl denir... Şarkı sözü yazacaktım. Tükembez kalem bitti... Mecbuğren enstürmantal olacak... Şeyy... Yani... Festival yazım şimdilik bu kadarlık kalacak:)


15 Şubat 2013 Cuma

Film Gibi Gerçek Hayatlar...


Bu fotoğraftaki güzel, ünlü aktrist Jean Seberg. Bu yazıyı yazarken beni ilgilendiren ne farklı güzelliği, ne de giysileri ve kısacık saçlarıyla yaşadığı dönemin modacılarıyla birlikte, FBI’ın bile dikkatini celbeden aykırı bir karakter olması değil. Jean Paul Belmondo’nun o meşhur filmi Serseri Aşıklar’daki gazeteci kadın olması hiç değil. Sık sık intihara teşebbüs etmesi ilgimi çekmiş olabilir ama, intihara yatkın hali de bu yazımın konusu değil. Hatta sonunda arabasında, yanında bir kutu uyku ilacıyla ölü bulunmasıyla bu kez hiç mi hiç ilgilenmedim. Çok denemiş intihar etmeyi, demek ki sonunda istediğini elde etmiş, dedim.


Yazık çok genç ve güzelmiş demeyi de ihmal etmedim tabi. Kendini yok eden bir yıldız örneği daha. Başka ne diyebilirim? Sinema dünyasında bunun pek çok örneği yok mu? Dolu. Yooo.. Şimdi intihar eden artistlere hiç girmeyeyim. Benim anlatmak istediğim konu başka. Tabi ki bir kitap ve bir yazar. Jean Seberg’le ne ilgisi mi var? Olmaz olur mu? Bak şimdi…

Bu hafta kitaplığımda eski bir kitabıma rastladım. Elime hasretle aldım. Sayfalarını ayaküstü şöyle bir dalgalandırdım. Allahım… Cümlelerinin altını ne kadar çok çizmişim. Kitabın adı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı. Can yayınlarından çıkmış. Bendeki kitabın 2. baskısı. Alev Er Fransızca aslından Türkçe'ye çevirmiş. İşte şimdi geliyorum sadede. Kitabın yazarı yaşamındaki iniş çıkışları, kara mizaha yatkın mükemmel zekasıyla her daim ilgimi çeken Romain Gary. Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, bildiğim en iyi otobiyografik romanlardan biridir. 2. dünya savaşı zamanları. Küçük bir çocukla, ona delicesine bağlı olan annesinin öyküsüdür. Annesi oğluna karşı o denli sevgisiyle donanmıştır ki, hayat daha çocukluğunun şafağında, küçük çocuğa, bazı şeyler üzerine yemin ettirecek ve belki ilerleyen zamanlarda bu yemini tutamadığını görecektir. Sonunda hiçbir şeyi umursamayan, hiçbir şeyden tat almayan bir adam durumuna geliverecektir belki. Belki bir yandan eli kolu bağlanacak, öte yandan büyük bir vicdan azabına kapılacaktır. Sonra sokağa atılmış bir köpek yavrusu gibi, gidip annesinin mezarına kapanacaktır belki. " Bir daha yapmayacağım, bir daha asla yapmayacağım, kesinlikle bir daha yapmayacağım…" diyecektir belki kimbilir? Aslında Romain Gary yazılarında‘Annesinin anlattığı masallara bunca yılın ardından bağlı kalabilmiş, yeryüzündeki az bulunur insanlardan biri herhalde benim.’ der. Sonra gerçeği anlar. Bu gencecik özlemin yalnızca ona, annesine yönelik olmadığını anlar düşündükçe… Uğrunda yemin ettiği, gerçekleştirmek için söz verdiği şey, sevdiği tek bir kadının talihini değil, tüm bir insanlığın alın yazısını değiştirmeye çalışmaktır aslında. "Onu yengi dolu bir ışıltıya ulaştırmaktır." der.


Gelelim güzel aktrist Jean Seberg ile dünya edebiyatının ünlü yazarı Romain Gary ya da takma ismi ile Emile Ajar'ın ilgisine. 1914 doğumlu Fransız yazar, yönetmen, senarist, 2. dünya savaşı pilotu, diplomat ve Fransa'da her yazara ancak bir kez verilen Goncourt Edebiyat Ödülü'nü bir kez kendi adıyla, bir kez de takma adıyla alan Romain Gary, kendisinden 24 yaş küçük aktrist Jean Seberg ile evlenir. Bu evliliklerinden bir oğulları olur. Karısının başka bir adamla ilişkisi olunca ayrılırlar. Jean Seberg'in 1979 yılındaki şüpheli intiharından bir yıl sonra 1980 yılında, ünlü yazar Paris'te kendisini tabancayla vurarark intihar eder. Geride bıraktığı mektubunda hem Emile Ajar'ın kendisinin takma adı olduğunu açıklar. Hem de mektubun son iki cümlesi çok ses getirecektir: "Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın."




Bazı kitapları hemen okumak mümkün olmaz. Biraz masada durması, şöyle bir demlenmesi gereklidir. Arada ele almalı. Sayfaları şöyle bir dalgalandırılmalı. Tekrar yerine bırakılmalı. Gelip geçerken göz ucuyla bakılmalı. Bir sonraki ele almada, belki bir kaç cümlesi okunmalı. Karşılıklı alışmalı. Her kitapla arkadaşlık kolay kurulmaz. Bir kurulunca da, asla unutulmaz. Hele masadaki kitap Avrupa'da, biri yazar-şair Ingeborg Bachmann ile diğeri şair Paul Celan'ın birbirlerine yazdıkları mektuplarla, aralarındaki sevgiyi, dostluğu, med cezirli bir ilişkiyi anlatıyorsa... Evet, İnsan çok hüzünlenir hüzünlenmesine ama okumadan durabilir mi? Kitap... Kalp Zamanı... Özel mektuplar... Bilmiyorum ki! Merak ediyorum ne yapayım yani...


Paul Celan 1920 de Romanya'da doğmuş. Almanca konuşan Yahudi bir ailenin çocuğuymuş. Tıp eğitimi için Paris'e gitmiş. 2. Dünya Savaşı çıkınca ailesini bulmak için Romanya'ya dönmüş. Ailesini bulamamış. Çünkü babası nazi toplama kampında ölmüş. Annesi kurşuna dizilmiş. Kendisi de, Alman askerler tarafından tutuklanmış ve krematoryumda çalıştırılmış. Kurtulduktan sonra bulduğu her işde çalışmış. Çevirmenlik yapmaya başlamış. Savaş sonrası şiirleri ile ünlenmiş. Ama geçmişinden bir türlü kurtulamamış. Yahudi olduğu için kendini dışlanmış hissetmiş. İntihal iftiraları ile suçlanmış. Kendini yanlız ve desteksiz hissetmiş.


Ingeborg Bachmann, 1926 yılında doğmuş. Felsefe, Psikoloji ve Alman Flolojisi okumuş. Eğitimini bitirmiş. Artık ayakları üzerinde duran yazar, şair, akademisyen, dünya Edebiyatı'nın en ünlü Avusturyalı yazarlarlarından biri olmuş. Ben yazarın tek kitabını okumuştum. Malina. Malina'yı da, uzun zamandan sonra, geçen hafta kır evinin en ücra köşesinde buldum. Yapayalnız. Açtım sayfalarını. O kadar çok çizmişim ki cümlelerinin altını. Paul Celan ile olan aşkını daha yeni öğrendim. Mektuplaştığını. İkilinin Turkuvaz Yayıncılıktan çıkan bu kitapta su ve ateş olarak buluştuğunu...


1948'in baharında, savaş sonrası Viyana'sında, öğrenci Ingeborg Bachmann ile şair Paul Celan tanışmışlar. Paul Celan'ın Paris'e dönmesiyle mektuplaşmaya başlamışlar. İlişkileri boyunca birkaç haftayla sınırlı olan görüşmeleri, telefon görüşmeleri ile gelişmiş. Arada suskunlar, sessizlikler olmuş. Sevgi, dostlukla örülü med cezirli ilişkileri; asıl oya gibi işlenen mektuplarıyla 1967'e kadar sürmüş. İşte yıllar sonra kitap haline getirilen bu mektuplar, Kalp Zamanı olarak adlandırılarak, İlknur Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. "Hüzün ki en çok yakışan bize." der ya Hilmi Yavuz... Şair affetsin beni. Nerden duyduysam duydum işte... Bu dizesini "Hüzün ve merak ki en çok yakışandır bize," şeklinde söylemek bana daima iyi gelir. Hem özel yazışmaları okumak suçluluk hissettiriyor hem de merak duygusu içimi kemiriyor. Anlaşılacağı gibi, kitapla benim aramda da med cezirli bir ilişki var. Asıl vurucu olan ne biliyor musun? Önce aşkla başlayan, yıllar içinde mektuplaşarak hüzünlü bir dostluğa dönüşen bu ikilinin sonları inanılmaz trajik. Paul Celan 1970 baharında Senn Nehrine atlayıp intihar etmiş. İngeborg Bahmann ise bu olaydan üç yıl sonra 1973 de Roma'daki evinde çıkan bir yangın sonucunda yanarak hayata veda etmiş. Ölümlerinin sebebi, birinde su diğerinde ise ateş. Trajik ve bir o kadar da ironik. Film değil bu anlatılanlar. Gerçek hayatlar! Söyler misin bu iki yazarın, kendi hayatları da başlı başına birer roman ya da film konusu değil mi? Hayrete düşürücü.... Ölene kadar birbirlerine yazdıkları aşk, dostluk ve özlem dolu mektuplar, fotoğraflar, şiirler ise onlardan kalan edebi eserler işte. Mektuplar... Ki en özel yazışmalar... Aynı zamanda savaş sonrası Avrupası'nın kelimelerle çizilen resmi... Mektup... Kitap... Merak... Evet, merak ediyorum. Madem bu mektuplar kitap haline getirilmiş, ne yapabilirim ki başka? İlla okuyacağım...


14 Şubat 2013 Perşembe

Gök Kuşağının Renkleri Gibi Hayat.




Arkadaşımın yeğenidir Fatih. Uzun zamandır İngilizce dersi almak istiyordu. Bir şirkette vardiyeli çalışıyor. Baktım, ne iş saatlerine ne de kafasına göre  İngilizce kursu bulamıyor. Üzülüyor. Aklıma bir fikir geldi. "Yarın Fethiye Caddesinin köşesinde saat 12'de buluşalım mı? Şahane bir kursa götüreceğim seni." dedim. Ötesini berisini sormadı. "Tamam!" dedi. Bugün buluştuk. Altınokta Körler Derneği'ne gittik. Mahmut Dağ derneğin çılgın öğretmeni. Mahmut, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümündeki eğitimini kendince haklı sebeplerden yarıda bırakmış. Doğma büyüme hiç görmüyor. Eğitimi bırakmasının körlüğüyle ilgisi olduğu akla gelmesin sakın... Tamamen keyfi sebebi. Dernekte görme engellilerin ihtiyaçlarına göre, beyaz baston, bilgisayar, kişisel gelişim, İngilizce gibi dersler veriyor. Bu kez Fatih'i tanıştırdım. Arkadaşımın yeğeni ya...  "Eti senin kemiği benim." dedim. Güldüler. Bir süre hasbihal ettiler. Anlaştılar. Fatih'in iş saatlerine göre ders saatlerini ayarladılar. Haftaya derse başlıyorlar! Şahane. Mahmut Hoca'yla muhabbet etmeyi seviyorum. Edebiyattan felsefeye, sinemadan psikolojiye dolu dolu konuşuyoruz. Bence tanınmayan dehalardan o. Müthiş biri... Ben aklıma gelen her şeyi soruyorum. Patavatsızlıklarıma hiç aldırmıyor. Bugün konuşurken  bir ara "Renkleri nasıl anlatırsın? Hiç kırmızıyı, maviyi, yeşili görmeyen, bilmeyen biri için o renkler neyi çağrıştırarak hayalinde yerini bulur?" diye sordum. Gülümsedi. "Dur bir yazı yazmıştım gökkuşağıyla ilgili, akşama göndereyim." dedi. Yazısı az önce geldi. O kadar güzel anlatmış ki, izin aldım, işte aşağıya kopyaladım.  Doğma büyüme hiç renkleri görmeyen biri, nasıl bu kadar  güzel ve anlamlı renkleri ve  hayatı bir araya getirir. Mucize gibi!


Hayat. Bir sözcüğün üst üste defalarca söylenmesi sonunda kazanacağı anlamsızlık gibi garip, ve en az o sözcük kadar değerli. Gök kuşağının renkleri gibi hayat. İç içe geçmiş ama ayrı. İç içe geçmiş yedi renk. Ve asla belli değildir hangi renk nerde biter ve diğeri nerede başlar. Gökyüzünün paletidir o. Tüm ana kırılma renklerini saklar içinde. Tüm renkleri gök kuşağının yalnız yürür gök yüzünün ıslak yollarında. Ancak hep bir ağızdan söylerler en güzel şarkısını gökyüzünün. Ayrı ayrı paletlerin ayrı ayrı renkleridir. Ancak bir olurlar tek bir tablonun eskizinde. Tek bir şey söyler, tek bir şey gösterir ve tek bir şeyi anlatırlar yer yüzünden gözünü yukarı çevirip o renkleri görene. Ve hayattır anlattıkları. Yalnızca hayat. Yer yüzündeki hayatın mas mavi gökyüzüne yansımış halidir gök kuşağı. Hayat kadar basittir, ve karmaşıktır en az hayat kadar. Hayat kadar kolaydır anlaması, ve en az hayat kadar bir birine sarılmış sözcüklerle örülüdür, anlaşılmazdır.

Kırmızıdır, turuncudur, sarıdır, yeşildir, mavidir, lacivertdir ve mordur. Hem hepsidir, hem de hiç biridir. Tüm renkler birbirine tutsaktır, ve özgürdür tüm renkleri gök kuşağının. Biri eksilse içinden, yok olur gök kuşağı. Ve gökkuşağının varlığının temelinde kalbi kırılan ışık vardır. Yedi parçaya bölünür kalbi ışığın. Her parçası ayrı bir renk. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor. Peki neden ilk başta kırmızı vardır ıslak paletinin gökyüzünün? Kırıktır kalbi ışığın. Kırık ve paramparça. Belki çektiği acıya yaktığı ağıdın kanlı gözyaşıdır. Belki ıslak gökyüzüne duyduğu öfkenin alevinin kırmızısıdır. Belki de ikisi birden... Bilinmez. 

 
İnsan yokken yine vardı renkler. Aynı görünüyordu ve aynı biçimde anlatıyordu hayatı. Ancak yoktu adları. Sadece ıslak gökyüzünde, gökyüzünün göz yaşlarının hemen öncesinde ya da hemen sonrasında orrtaya çıkan ışığın kırgın gülümsemesiydi yalnızca. Sonra bir tür geldi. Gücünü güçsüzlüğünün ona buldurduğu aklından alan bir tür... adı insandı o türün. Gücü güçsüzlüğündendi. Birer birer farklı adlar verdi kırık kalbinin parçalarına ışığın kalbinin. Birine kırmızı dedi. Gördüğü ilk renkti o. Aklının uydurduğu ilk efsanedeki ilk katilin masum kardeşini bir taşla öldürdüğünde gördüğü koyu kıvamlı ve bakır kokulu sıvıyla aynı görünüyordu göze. Kırmızı dedi ona. En uçuk düşlerinin rengiyle göze aynı görünüyordu. Ve gökten gelen dumansız ve kutsanmış göksel ateşin tutuşturduğu, alev alev yanan her şey kırmızı yanıyordu gözünde insanın. Utandığında ya da utandırdığında yüzler o renkte yansıyordu aynada, ve o renkte görünüyordu gözlere. Kırmızı dedi adına onun. Çünkü öfkeydi, azaptı, gazaptı, uçuk ve korkunçtu.

 
Hemen ardından gelen renklere turuncu dedi, sarı dedi, yeşil dedi. Çevresinde olup biten değişim süreçlerinin adıydı sanki o renkler. Yemyeşildi bereketin anası bahar. Yeni bir hayatı mücdeleyen tomurcuğun rengiydi yeşil. Tohum zarını ve toprağı parçalayuarak gökyüzüne baş kaldıran her bitki rüzgarla şarkı söylemeye hazırlanan yemyeşil yapraklarla kuşanırdı önce. Sonra yepyeni hayatları mücdeleyen bin bir çeşit çiçek açardı uçlarında dallarının. Ve her çiçek gebe toprağı dişlemeye hazır binlerce tohum zarlarına mahkum binlerce hayat damlacığına. Sonra sarı... hüznün rengiydi gözünde insanın. Ve sarıya sonbahar dedi insan. hayatın mücadelecisi yeşil yaprakların ölüme hazırlıydı sarı. Hüzündü, bitişti yepyeni başlangıçlara; ve ayrılıp saklanmasıydı tohum zarlarına tutsak hayat damlacıklarının toprağın bağrına. Tüm hayatların uykuya geçme hazırlığıydı. Sarı zarf içine kışın gelişini bildirdiği resmi yazıydı yazdan kaçan sonbahar.


Mavi, lacivert, mor... Neredeyse ortadaydı mavi. Hayatın kaynağı yeşilden hemen sonraydı. İşte bu yüzden umuttu, dosttu, sonsuzluktu mavi. Denizdi, gökyüzüydü, belki de gözünün rengiydi kavuşulması imkansız ve sadece düşlere tutsak bir sevgilinin. Hasretti mavi. Sonsuzluğa özlemdi. Ayağı yere tutsak insanın sadece gözüyle izlediği en üstte kalan her şeyin rengiydi. İşte bu yüzden hayatın rengi yeşilden hemen sonra geldi gökyüzünün rengi mavi. İşte bu yüzden insana sonsuz görünen denizin rengi maviydi insanın gözünde. Araçsız kontrol edemediği, ya da hiç kontrol edemediği her şeyi mavi gördü insan. şimşek, yıldırım, gökyüzü ve deniz. Moru en sona koydu insan aklında ve gök kuşağında. Çünkü sonun rengiydi mor. Gökten gelen hayat göğe çekildiğinde geride kalan ve yere tutsak kalıntı mora çalıyordu yavaş yavaş. Ve mora ölüm dedi insan, mordan korktu. 

 
İşte buydu gök kuşağı. Sonra bitkilerin ürettiği renkleri suya tutsak edip adına boya dediler. Ve verdiler elime hayatı çizeyim diye. Ben, sokakları yurt bilmiş aklı renklere tutsak umarsız serseri. Şimdi tuvalime suya tutsak renklerle seni çiziyorum. Seni nerede gördüm, nasıl tanıdım bilmiyorum. Ama parmaklarının bana pazarlıksız ve hiç bir şey beklemeyen, hiç bir şey istemeyen dokunuşunu sevdim önce. Sonra karşılıksız masmavi dostluğunu sevdim. O masmavi dostluğunu öyle çok sevdim ki, hayatımın tuvalinde mavi kalmadı. Tükendi yerin ve göğün bütün mavisi. Ama içime bıraktığın o mavi kapsül patlayıp büyüdükçe büyüyor, kapsülden yayılan sevgi içimde çığ gibi büyüyordu. Sonra dostluğun yetmeyeceğini bildim her nasılsa. Ve imdadıma yetişti kırmızı. İç içe geçti mavi ve kırmızı, ama karıştırmadım bir birine. Çünkü bir birine karışması mor demekti. Ve mor ölüm demekti, yok oluş demekti. Sonra yeşil gelip girdi araya,yeşilin bereketi sardı maviyi ve kırmızıyı. Önce dostluk büydüü, kocaman oldu. Tuvalimde taştı renkler. Resmin sığmadı tuvalime. Ve adını aşk koyup tüm tutkularımı paletime sürüp kıpkırmızı ve yepyeni bir tuval açtım. Şimdi hayatımızın resmini çiziyorum.

Bir birine karıştı en güzel renkler ve en güzel sesler. Renklerim söz verdiler katılmaya renklerine. Ve sesim söz verdi sesin olmaya. Şimdi neredesin, kimsin bilmiyorum. Ama paletimdeki renklerde ve kulağımdaki seslerde, evrenin her yerinde seni arıyorum. Düşümde gördüm seni, resmini çizdim. Şimdi elimde tablom seni arıyorum. Neredesin?"  Yazan - Mahmut Dağ




13 Şubat 2013 Çarşamba

Aşk Dediğin Laftır Derler Sakın Kanma Onlara!

Umrumda değil yaşamak ölmek
Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Olur mu bu aşkı bir anda silmek
Canımdan geçerim senden vazgeçmem





Dünya tersine dönse vazgeçmem
Gökteki güneş sönse vazgeçmem
Sensizlik inan ki ölümden beter
Canımdan geçerim senden vazgeçmem
Senden vazgeçmem ölsem vazgeçmem





Artık bundan sonra sensiz olamam
Kendime başka bir dünya kuramam
Mümkün değil benim sensiz yaşamam
Canımdan geçerim senden vazgeçmem 
Senden vazgeçmem ölsem vazgeçmem!



 NOT: Zagor çizgi roman kareleri ile Müslüm Gürses'in söylediği Vazgeçmem adlı şarkının sözlerini eşleştirdim. Bu vesileyle Müslim Baba'ya acil şifa dilerim.



12 Şubat 2013 Salı

Edebiyat Aşk Değil De Ne?



 "AŞK'ın hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde..."
Elif Şafak - Aşk
 
Bir saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene bir saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı Türkçe olunca, değmeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa hele... Ohhh, şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilir misiniz ki, en romantik, en gizemli, en duygusal, en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir. İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya; Rose! O kadar romantiktir ki, döküntüleri bile gül şeklinde!. Neyse iyileşti şimdi çok şükür!... Gene bir kaçamak yaptık kardeşimle. Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu gün konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene... Vee.. Başladık muhabbetimize…


Önce ben Atilla Atalay'ın çok sevdiğim Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever Ebekulak'ı. Her öyküseverin ayrıcalıklı öyküleri vardır. Ebekulak benim için öyledir. Zaman zaman kitabını açar okurum. Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için yüreğimde hissederim. Haa.. Bir de mutlaka sesli okurum. Gözümün görmesi yetmez, kulaklarım da duysun isterim. Çok severim.


Ama asıl benim kardeş, Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü öyküsünü o  kadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına... Öykü bir kara tren olup, tünelden geçer gibi gönlünüzü delip geçer. Öyyyle bakakalırsınız ardından. Çok güzel anlatır gerçekten. "Keklik Türküsü’nü anlatsana bana kardeş" dedim. "Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kimbilir  kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu gün de müthişti anlatımı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın İstanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan karşıya aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani.. Ama daha eski yıllarda geçer... Gene içten içe çekilen, dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı kitabında yer alan öykülerinden...

Uykusuz haftalık mizah dergisinde sürekli takip ettiğim Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’den bahsetmeye başladım. Bir keresinde anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu. İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken nasıl da eğlenmiştim anlatamam. Tam onu anlatırken kardeşime, bende ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya" diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt”e atladık. Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa, bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?


İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Monna Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken gizliden gizliye aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış. Mona Roza'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Monna Rosa siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı...


Tam Attila İlhan’a geçtik... Pia… Yağmur Kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik… Bitirdik… Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan: “Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun, bilirdim. Bir sevdiğin vardı, duyardım. Çöp gibi bir oğlan, ipince, Hayırsızın biriydi fikrimce. Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu, ağlardım!" Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk dizelerini aşkla seslendirdik… Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire: "Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi. Bir rüzgar aklımı alırdı. Sessizce bir cigara yakardın. Kirpiklerini eğerdin bakardın. Üşürdüm içim ürperirdi. Felaketim olurdu, ağlardım!" Bu kadarı kalmış ezberimde... Söylesene... Edebiyat AŞK değil de ne?

11 Şubat 2013 Pazartesi

Yazmaca... Eğlenmece... Yıkmaca... Devirmece...


Aralık ayının son günleriydi. Bizim şirketin yeni yıl kutlaması her zamanki gibi holding binasının  en üst katındaki şık kafede yapılacaktı. Israrla tüm çalışanların katılması  isteniyordu. Kanun  hükmünde kararname tadındaki davetiyeler, her birimizin elektronik postasına çoktan düşmüştü bile. Tepedekilerin her emri şıppadanak kabul edilmeliydi. Bu işin bahanesi filan yoktu. Herkes şimdiden planını, programını o güne göre ayarlamalıydı. Benden başka tüm çalışanları hummalı bir heyecan sarmıştı.

Sinirlerim nasıl zıplamıştı anlatamam. Tadım kaçmıştı gene... Böyle dayatmalarla yapılan kutlamalardan oldum bittim haz etmem. Ne o? Her nevi irili ufaklı  şirketler, yılbaşı kutlaşması yapıyorlardı ya, bizimkiler geride kalmak ne kelime, her yıl olduğu gibi bu yıl da en şaşalısını yapacaklardı elbette. Muhtelif popüler sigorta dergilerinin baş köşesine geçmeliydiler. Öfkeden kuduruyordum bu vaziyetlerine yeminle... 

Giderleri kısacaz diye maaşlara zam yapmayanlar, eğlence, gösteriş oldu mu paraları hava cıva işlere savurmaya bayılıyorlardı. Ayrıca çalışanlara ne demeli? Öyle hissediyordum... Bütün sene yöneticileri virgül koymadan arkadan çekiştirenler... Ya da ne bileyim arkadaş ayağına yatıp birbirlerinin gözünü oymak, çelme takmak, yerinden etmek için numaralar çevirenler... O gece bedava yemekleri lüp lüp götürüp, beleş içkileri birer birer devirecekler... Kakara kikiri gülüp eğlenecek... Hoppidi hoppidi dans edeceklerdi öyle mi? Yuf yani!.. Bu iki yüzlülüğün feriştahı değil de neydi? Katlanamazdım. 

Üç yıldır çalışıyordum bu sigorta şirketinde. Bir defa bile yılbaşı partisine gitmedim. Öldürseler gitmem... Yani bu yıla kadar gitmedim. Hoş onlar da benim yokluğumu hiç farketmediler. Bir kişi bile sen nerdeydin diye sormadı.  Doğrusu biraz içe kapanık, çokca evhamlı, dahası  feci önyargı kumkuması biriyimdir. Ofistekilerle iş dışında merhabam yoktur. İnsanlar yerine kitaplar ve filmlerle hasbihal etmeyi severim. Bu benim tercihim. Ömrümde bir defa bile danslı, eğlentili bir partiye katılmadığımı söylesem yalan olmaz. Öldürseler katılmam. Yani bu yıla kadar katılmazdım. 

Zaten antipatik bulunduğuma emnim.  Ket'um, sır küpü biriyimdir. Bu kadar zamandır, ofisten kimseye gelmişim geçmişim hakkında tek kelam etmedim. Yooo. Bak, bu yıl çalışmakta olduğum müdürümü seviyorum. Altı aydır birlikte çalışıyoruz. Sigortacılığın çetrefilli  durumlarında, soğukkanlı tespitlerine ve ilginç uygulamalarına hayranlık duyuyorum. O da beni sever.  Övünmek için söylemiyorum, çalışkan, işinin uzmanı biriyimdir. Neyse... 

Bu yıl... İlk kez... Biri... Müdürüm... Akşam iş çıkışına doğru...  "Bu gece partide görüşürüz." deyince kalakaldım. Ne deseydim de kıvırsaydım acaba? Yooo, geçmiş yıllarda biri bana  partide görüşeceğimize dair bişi söylemiş olsaydı, böyle durumlarda beni kurtaracak şeytani  yalanlar hazırlardım illa ki... 

Hazırlıksız yakalanmıştım. Ne diyebilirdim? Görüşürüz." dedim. Sanki sözlü davet bekliyormuşum gibi hevesle partiye gittim. Herkes bana karşı nasıl güler yüzlüydü anlatamam. Şaşırdım. Bir saat kadar kuytularda dolandım. Müdürüm bir grupla muhabbet ediyordu. Beni görünce yanlarına çağırdı. Gittim. Ortama  bu kadar kolay nasıl ısındım anlamadım. Sanki böyle partilere alışkındım. Dakikalar içinde sohbet ballanıp gidiyordu. 

Gerisini anlatmaya dilim varmıyor. Utanıyorum. Şu kadarını söylemeliyim. Valla ben hiç böyle ben olmamıştım. Birden Shakira'nın Whenever adlı şarkısı çalmaya başladı. Dayanadım. Sahneye fırladım. Müziğin ritminde tek başıma oynama başladım. Bir saat içinde evrim geçirmiştim sanki. Baksanıza halime, dansçı olup çıkmıştım.  Zembereğim boşalmıştı bir kere... Kendimi durduramıyordum. Acaba benim görüntüm karşıya nasıl gidiyordu? Bilmiyorum. Amaaa... 

O günden sonra işyerine çok mutlu gittiğimi adım gibi biliyorum. Ne tatlı insanlarmış meğerse...  Halim böyleyken böyleydi işte... Bu yaşıma kadar ördüğüm önyargı duvarını, bizzat kendi balyoz darbemle yıkmıştım. Ne iyi yapmıştım:)

10 Şubat 2013 Pazar

Wes Anderson'un Lolipop Tadındaki Filmlerini Seviyorum.




 
 
 


Filmin Adı - The Royal Tenenbaums - Tenenbaums Ailesi
Yönetmen - Wes Anderson

Gizli Not- Bu filmi az önce seyretmeye başladım. Bu yönetmenin filmlerindeki oyuncuların, renklerin, müziklerin, aile etrafında dönüp dolaşan konularının hastasıyım. Filmlerini seyrederken lolipop tadı bırakıyor. Bu filminde de gene aynı tadı almaya başladım. Du bi... Filmin başlarındayım. The Beatles Hey Jude'u söylüyor!..  Bayıldım...  Ne yapabilirim? Vaziyetimi paylaşmadan yapamadım. Şimdi filme devam...  Bi dakka... Aşağıdaki fotoğraftaki kişi filmin oyuncularından biri değil... Yooo... Filmin yönetmeni... Wes Anderson'dır kendisi:)


San'at Romanı Mı? Hoppala! O Ne?

 

Elimdeki kitabı nerden ya da kimden aldığımı düşündüm. İnan, hatırlayamadım. Yazarın adına baktım. Kemal Safa Güntekin. Ömrümde duymadım. Kitabın adı Rita. Hımm... Ne yalan söyleyeyim, bu kitap uzun zamandan beri masamın yanındaki sehpada öyle uslu uslu  değil, resmen  eteklerini savura savura demlenmekteydi. Ancak sanırım bu kitap henüz kendi ayarında bulmuyor beni.  Çünkü kaç zamandır oturduğum yerden yan yan bakıyorum. Halen okumaya davet etmedi.  Neyse canım.... Zaten benim canım bugün kitap mitap okumak istemiyor. İşte az önce Rita'yla gene göz göze geldik. Ne bende ne Rita'da tık yok. Acayip!.. Şimdi durup duruken kitabın kabı  ilgimi çekti. Rita'yı elime aldım. Kabını inceleme başladım. Eskileri çağrıştıran kitap kabı. Yooo... Kaçın kurasıyım? İnsanlardan çok kitaplarla hasbihal yaparım. İnsanları yüzünden anlamam ama kitaplardan anlarım. Bu kitap eski filan değil bence. Oyun bu. Kemal Safa Güntekin oyunbaz bir yazar olmalı. Severim okuruyla oyun oynayan yazarları. Hımm... Kitap kabının yarısından çoğu renkliyken iki parmak ölçüde siyah beyaz bırakılmış. Hoş bu! Bir an geçmişle bugüne git gel yaşatıyor. İçine baktım. Heyy!.. Kapağı  Suat Aysu yapmış. İşte bu ismi hemen hatırladım. Çünkü güzel kitap kaplarının hastasıyım. Rita'yı ve Kemal Safa Güntekin'i zihnimin gerisine attım. Suat Aysu'nun hazırladığını düşündüğüm kitap kaplarını aramaya başladım.


Misal, şu yukarıdaki kitapların kapaklarının hepsini Suat Aysu hazırlamış. Ne güzeller!.. Hep merak ederim, acaba yazarlar mı kitap kapaklarının nasıl olacağına karar verirler? Kimbilir? Onu bunu bilmem... Benim kesin olarak bildiğim  şey, okumayı sevdiğimden beri güzel kabı olan kitaplara düşkün biriyim. Elimdeki kitabı nerden ya da kimden aldığımı hatırlayamadım ya, yazarı Kemal Safa Güntekin'i hiç tanımıyor olsam bile, Rita'yı sırf kabına bayıldığım için almış olabilirim.  Çünkü Rita'nın kabını sevdim. Acaba konusu ne?  Kapakta San'at Romanı yazıyor. San'at romanı mı? Hoppalaa... O ne? Hımmm... Rita fena halde merakımı kışkırttı. Hemen okumaya başlayacağım müsadenle...



9 Şubat 2013 Cumartesi

Bugün Okumaca, Seyretmece Yok, Dinlemece Var.


 Bir kız tanırdım eskiden
Durup bakardı öylece
Herkese ve herşeye
Umursamazdı bence




Yere bakardı




Göğe bakardı




Saatlerce size bakardı
Nedeni kendisinde saklı




Yerel bir bakma yarışmasında birinci oldu

 


 Nihayet gözleri bir tatil fırsatı buldu.


Tim Burton/İstiridye çocuğun hüzünlü ölümü adlı kitabından
Bakan Kız adlı öyküsü