6 Ağustos 2010 Cuma

Terazinin Bir Kefesinde Sil Baştan, Bir Kefesinde Başlangıç!



Şimdi söze nasıl başlasam? Acaba nasıl anlatsam? Biliyorum kimbilir ne çok gülecekler bana.. İnanmayacaklar hatta.. Bak şimdi.. Christopher Nolan'ı bilirsin.. Ünlü ingiliz yönetmen.. Ben şahsen filmlerinin hastasıyımdır.. Mesela o Batman filmlerinin güzelleri Batman Başlıyor.. Ve Batman Kara Şövalye.. Ya karısının intikamını almaya uğraşan, ama bu arada kısa sürelerle hafıza kaybı hastalığı olduğu için, yaşadıklarını hatırlamak amacıyla, polorid makine ile durumları tespit edip üzerlerine notlar yazan bir adamın gizem dolu hikayesi Akıl Defteri.. Ya peki Prestij'e ne demeli? İnan ki bu filmi tam manasıyla favorimdir.. Şaşırtıcı bir filmdir.. Bu kez bir sihirbazın karısı, gösteri sırasında ölür.. Adam gösterideki diğer sihirbaz arkadaşını suçlar.. Müthiştir.. Her biri şahane filmlerdir.. Neyse uzatmayayım, Christopher Nolan'ın son filmi Inception yani Başlangıç'ın bizim şehre geldiğini duyunca, koşa koşa sinemaya gittim ne yalan söyleyeyim.. Koltuğuma yerleştim.. Ve filmi başından sonuna beğeni ile seyrettim.. Hani sinemada tam filmin en heyecanlı yerinde ara vermiyorlar mı? Sinir oluyorum.. Benden başka filmlere ara verilmesinden muzdarip olan kimse yok mu kuzum, imza mı toplasak ne yapsak bilmiyorum.. Neyse.. Şimdi filmin eleştirilerini okudum.. Başlangıç'ı seyredenler, bu filmde hep Matrix, Ocean's Eleven ya da ne bileyim Dark City'den bir şeyler bulmuşlar.. Aynı derinlik, benzer felsefe deyip hep bu filmlerle mukayese etmişler..

Hımm.. Ben sade bir seyirciyim.. Sana bir şey söyleyeyim mi, Başlangıç bana göre var ya son zamanlarda seyrettiğim en etkili duygusal filmlerden biri.. Ben bu filmi seyrederken aklıma hep Sil Baştan adlı film geldi.. Her iki filmde de uyku halinde hafızaya müdahale var.. Sil Baştan'da hafızada istenmeyenleri silme, Başlangıç'ta ise hafızaya bilgi ekleme ya da istenilen bilgileri öğrenme çabası var.. Her ikisinde de bir şekilde uyku haline geçiliyor.. Sonraaaa... Film yeni vizyonda.. Seyretmeyenler çoktur.. Açık verip filmin büyüsünü bozmak istemiyorum.. Hımm.. Benim anlatmak istediğim ne biliyor musun? Dinle bak.. Bir şey itiraf edeceğim.. Bugün sinemada Başlangıç'ı seyrediyordum ki.. Nasıl hoş bir film.. Tamm.. Tam karısının anılara hapsedilmesi sahnesinde... O ne? İki damla yaş pıtırdamıyor mu gözümden.. İnanamadım.. "Yok artık!" dedim kendime.. "Şaşırdın mı sen?" dedim demesine ama elimde değildi ki.. Elledim.. Islanmış yanaklarım.. "Hoppala!" diyorsun değil mi? Hoppala ya.. Yooo... Christopher Nolan gene yapmış yapacağını bence.. Filmin duygusal temasını acayip etkili geçiriyor seyirciye.. Diyeceksin ki var mı bu filmi seyredip ağlayan senden başka kimse? Hımm.. Yok galiba... Ne bileyim? Tamam Başlangıç aksiyon sahneleri çok olan bir film.. Macera filmi bile denebilir.. İyi de, zaten kuru kuru romantizme karnım tok ki benim.. Valla Christopher Nolan o karmaşa, gizem , hareket içinde bir romantizm, bir duygu aktarıyor ki anlatamam sana.. Zaten diğer filmlerini de belki bu sebeple hep çok sevdim.. Duygusallığı kendi tarzında işliyor ve yeni filmlerini hasretle bekletiyor.. Elimde değil.. Artık Başlangıç benim duygusal filmler listemin başlarına eklenmiştir.. Terazinin bir kefesinde Sil Baştan.. Bir kefesinde Başlangıç.. O kadar sevdim yani bu filmi.. Bu kadar diyeyim sen anla beni..


5 Ağustos 2010 Perşembe

Ağustos Hüzünlü Bir Ay

Ağustos ayı deprem yaşayan biz Gölcük'lüler için hüzünlü bir aydır. 17 Ağustos 1999 da meydana gelen, yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne, 100.000kişinin yaralanmasına ve 600.000 kişinin evsiz kalmasına neden olan bu büyük faciayı içinde bizzat yaşayan biri olarak, aradan on bir yıl geçse de unutmam mümkün değil. Ne kadar geçti gitti gibi düşünülse de, hayatın hiç akla gelemeyen sebeplerle, bir anda alt üst olabileceğine bizzat şahit olmak, yok olmaz bir etki bırakıyor insanın üzerinde.. İnsanlar bir anda yakınlarını, evlerini barklarını yitirebiliyor. Off.. Ömür denilen süreçte insan pek çok acıyı bir anda yaşayabiliyor. Bunca yıl geçti ya, depremin sancıları bitti sanma sakın.. Yakınlarını kaybetmekle birlikte halen bürokratik dramlarla uğraşan arkadaşlarım var. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Okuduğum bir çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Yalınayak Gen-Hiroşima'nın Hikayesi. Gene bir Ağustos ayı. Bu kez Türkiye'de değil, Japonya'dayız. Kocaeli'de değil, Hiroşima'dayız. Bir doğa olayı değil de, bir insanlık katliamı... Resimli Roman'ın çizeri Keije Nakazawa. Türkçeleştiren Levent Türer. Tudem yayınlarından çıkan harika bir çizgi roman.

6 Ağustos 1945 sabahı saat 8:15'de Hiroşima'nın 600 metre üstünde atom bombası patlar. Keiji Nakazawa bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre uzakta, ilkokulunun arka kapısındadır. Altı yaşındadır. Korkunç bir rüzgar ve kavurucu bir sıcaklıkla sarsılır. Hayatını okulun beton duvarına borçludur. Annesi sekiz aylık hamiledir. Patlamada evleri yıkılır. Kız kardeşi bu yıkıntı altında kalır ve ölür. Babası ve erkek kardeşi çığlıklar içinde alevlerin arasında kalırlar. Annesi kocasının ve oğlunun çığlıklarını asla unutamaz ve erken doğum yapar. Doğan kız bebek dört ay sonra ölür. Babası bir vernik ustasıdır ve geleneksel boya sanatıyla uğraşmaktadır. Nakazawa'nın babası tam bir savaş karşıtıdır ve bu sebeple hapis dahi yatmıştır . Babasının etkisi ile küçük yaşta çizmeye başlayan Nakazawa, ıssızlaşan Hiroşima'da çizgi roman çizerek mutlu olmaya çalışır. 1961 de Tokyo'ya taşınır ve profesyonel çizgi romancı olur. Hastalıkla geçen yıllardan sonra annesi 1966 da hayata gözlerini yumar. Annesinin küllerini almak için, krematoryuma giden Nakazawa, savaşı başlatan Japon askeri kanadını ve bombayı kafalarına atan Amerikalıları asla affetmeyeceğine dair kendi kendine yemin eder. Atom bombası hakkında çizgi romanlar çizmeye başlar. Yeni hikayesi Yalınayak Gen adında bir dizi çizgi roman kitapları olarak yayımlanır. Gen Japonca'da birden çok anlama gelmektedir. Bir şeyin kökü yada başlangıcı, aynı zamanda canlılık ve mutluluk kaynağı demektir. Hiroşima'nın yanmış kalıntıları üzerinde, savaşa ve nükleer silahlanmaya karşı sesini yükselten bir çocuktur Gen. Belki de yazarın kendisidir ve onun hayatıdır. Yalınayak Gen adlı çizgi romanda, hikayenin genç kahramanı Gen, bomba öncesi ve sonrası yaşamlarını, esprili bir dille anlatıyor. Çocuklar için hazırlanmış bir çizgi roman olarak düşünülmemeli. Kesinlikle küçük büyük herkesin okuyabileceği bir kitap. Son derece sürükleyici ve etkili. 1.kitap Gen'in yeni kardeşinin doğumu ile bitiyor. Devamını da mutlaka okunmalı..

140 bin kişinin ölümüne, onbinlerce insanın radyasyondan ağır şekilde etkilenmesine neden olan bu sahici olay, Hiroşima'nın yüzde 60′ını haritadan siliyor. Hiroşima'ya atılan bombadan üç gün sonra da, 9 Ağustos 1945 de Amerika, bu kez Nagazaki şehrine bomba atıyor ve ilk anda 100 bin kişiyi öldürüyor. ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, toplamda 360 bin kişinin ölmesine, onbinlerce insanın da kalıcı yaralar edinmesine neden oluyor. ABD, atom bombalarını Japonya'nın 7 Aralık 1941'de Pearl Harbor Limanı’na yaptığı ve 2.400 Amerikan askeri ile 68 sivilin öldüğü baskının intikamını almak ve İkinci Dünya Savaşı’na son vermek için kullandığını açıklıyor. Nükleer silahları kullanmanın hiç bir bahanesi olamaz. Nükleer silah kullanmak ve savaşmak bir insanlık ayıbıdır. Çizgi romanları çok seviyor ve çok önemsiyorum. Yalınayak Gen, atom bombasını ve sonrasını, bir çocuğun gözünden anlatan harika bir çizgi roman. Yakın dünya tarihini bilmek ve savaşın masum insanlara yaşattığı acıları unutmamak adına bu kitap çocuklara okutulmalı ve okunmalı. Keşke 17 Ağustos 1999 depremi ile ilgili de çizgi romanlarımız olsa..


4 Ağustos 2010 Çarşamba

Haydi Masal Gibi "Gelin Pilavı" Pişirelim!

En son anlattığım kısır tarifinden sonra, okadar çok yemek tarifi talebi aldım ki anlatamam. Posta kutum doldu taştı. Sonunda "Peki!" dedim. İşte şimdi yazacağım. Bugün, özel bir törenle hazırladığım "Gelin Pilavı"nı anlatmaya karar verdim. Yemeklerimi yaparken çok özenirim. Fakat "Gelin Pilavı" çok daha özel ilgi isteyen bir yemektir. Yapacağım yemeğin adında "gelin" varsa eğer, düğüne hazırlar gibi itina ister. Bu yemek farklı bir bulgurdan, frik bulgurundan yapılır. Gelimiz frik bulguru, Güneydoğu Anadolu yöreli , hatta muhtemelen Gaziantepli'dir. Biz gelini Gaziantep'ten aldık getirdik. Getirirken de "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar/ Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler/ Annesinin bir tanesini hor görmesinler/ Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim / Hem annemi hem babamı ben köyümü özledim." türküsünü söylettik. Biraz ağlattık. Ama gelin hem ağlayıp hem gitmez mi? Biraz ağlamak yaraşır haspaya! Bu frik bulguru, normal bulgurlardan farklıdır. Açık yeşil renktedir. Gelinimizin kendine has bir kokusu vardır. Sanki hoş bir is kokusu... Buğday başağı daha tazeyken alınıp sazların arasına yerleştirilmiştir. Sazlar biraz yakılmıştır. Başaklara is kokusu sinmesi sağlanıp, tütsülenmiştir. Bu gelin çok özeldir. Daha yetiştirilirken özen gösterilmiştir. Yoksa burada okadar bulgur varken, neden taa memleketimin Güneydoğu yöresinin frik bulgurunu alalım gelin diye öyle değil mi? Bir de diğerlerine göre oldukça pahalıdır. Özel bir gelini düğüne hazırlarken özel bir itina göstermek gerekir. Ben bu yemeği zaten bir düğün töreni şenliği içinde hazırlarım. Bakın şöyle:


Pilav ıslatmak için kullandığım kasemi iki avucumun içine alırım. Bu kase bana, sanki akça pakça bir hanımın, gülümsediğinde oluşan, tek yanaktaki gamzesini anımsatır. Bu nedenle adı Gamze Hanım'dır. Ben bazı eşyalarıma isim veririm. Hele emektar eşyalarıma taktığım isimlerin ardına mutlaka hanım yada bey gibi saygı terimlerinden birini eklerim. Onlar benim işlerimi gören eşyalar. Saygıyı mutlaka hakederler. Kaseyi yavaşça tezgaha bırakırım. Hızlıca bırakıpta "takk!"diye çığlık atmasını asla istemem. Frik bulgurunu Gamze Hanım'ın içine itina ile yerleştiririm. Böylece "Gelin Hamamı" törenine başlamış olurum. Gelinimizin üzerine kaynar suyu korkmadan boşaltırım. Bilirim ki firik bulguru sıcak suyu çok sever. Şöyleee bir bırakır sıcak suya kendini, kirlerini döker. Rahatlar...Düğün heyecanını atar...Bir yarım saat kadar tüm sıkıntılarından kurtulmasını ve ferahlamasını beklerim.

Bu arada başka bir tenceredeki suda, bir kaç parça tavuk parçasını haşlamamam gerekmektedir. Hem suyunu hem de etini kullanacağım bu yemeğimde. Ayrıca sizde yaparmısınız bilmiyorum. Ben daima bulundururum soğutucumda... Haşlanmış bir küçük kase nohut. Eğer nohut pişireceksem biraz fazlaca nohut kaynatırım. Fazlasını dondurucuda saklarım. Hem çalıştığım hem de kırk tarakta bezim olduğu için böyle pratiklikler hayatımı kolaylaştırır. Gerekince işte böyle, elime gelirler. Yarım saat doldu ve bulgurumuz kendini şöyle bir saldı değil mi? "Olmaz ki bu kadar ama!" deriz. Şimdi kızımızı biraz kendine getirmemiz gerekir. Toparlanmalı... Düğünümüz var ya! Bir süzgeç içinde soğuk suyun altına tutmam gerekir ki toparlasın kendini. Söylerim önce ama, derim ki: "Şimdi seni soğuk su ile çok iyi yıkamalıyım. Böylece canlanmalısın öyle değil mi?" Anlar beni. Zaten gurbette... Anne yok.. Baba yok.. Ses çıkarmaz. Ne yapsın? Sessizce boyun eyer söylediklerime. Bol soğuk suyun altında çok ama çok yıkanmalıdır. Parmaklarınızla taneleri okşayarak. Bu yemeğin en önemli ipuçlarından biridir. Asla unutulmamalıdır. Çok yıkanacak. Hem de iyice... Hırpalamadan ama sefkatle...

Ateşin üzerindeki tencereye bir miktar yağ konur. Yıkanan bulgurumuzun şimdi yağlanma, zamanı gelmiştir. Tencerede sıcacık yağ içindeyken bulgur, tahta kaşıkla bir süre kavrulur. Kavrulurken mutlaka bir kere "ettehiyyatü" duası okunur. Bu duanın içinde "berekatü" geçer ya bu dua okunursa eğer, bereketli ve lezzetli olur bütün yemekler. Bu dua annemden bana vasiyettir. Her yemeğime okurum. Gerçekten okadar bereketli olur ki inanmıyorsanız deneyin! Misal, misafir geldi acele bir yemek yapacaksınız. Malzemeniz az yetmez diye düşünüyorsunuz. Bu dua ile yaparsanız göreceksiniz yemek ne demek yetmemek...Dolup dolup taşacak. Benden söylemesi... Bu dua da yemeklerimin sırlarından biridir! Sevildiğinizi bilin yani... Kapağı kapatınca yalnız hissetmesin kendini diye, Anadolu'dan bir arkadaş veririm eşliğine. Daha önce pişirip hazır ettiğim nohutları... Şöyle bir karıştırırım nohut ile bulguru beraberce. Sevinirler birbirlerini görünce... Sanki hasret giderir gibidirler. Üzerlerine nefaseti yerinde tavuk parçaları ve tavuk suyunu katarım. Biraz tuz mutlaka... Düğünümüzün tadı tuzu yerinde olsun diye... Tencerenin kapatırım kapağını... Kısarım ocağın ateşini en düşüğe... Bırakırım yavaş yavaş pişsinler diye hepbirlikte... Pilav suyunu çekince ocaktan alırım tenceremi, yandaki Nihale Hanım'ın üzerine..Kapağını açarım bakarım ki bir de ne göreyim?.. Frik bulguru, nohut ve tavuk ile tavuk suyu bir kaynaşmışlar, hemhal olmuşlar hepbirlikte... Oyy..Oyy..Oy... Bu "Gelin Pilavı" tadından yenmez... Bir de yendi mi ? Hep istenir...Vazgeçilmez!...


3 Ağustos 2010 Salı

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Öyleyse Biri Eski Yazıyla, Sağdan Sola Yazsın Beni..



Ilık bir yaz gecesiydi. O beldedeydim. Çıktım kendimden önce.. Gene kaçmak istedim. Sahil boyu yürüdüm. Sonra dağlara vurdum. Ağaçlara baktım tek tek.. Yapraklara dokundum.. "Meyvesi tek kuş olan, ağaç altına oturdum." Cırcır böceklerinin sesini dinledim. Bir keltenkele taşın altından başını çıkardı, gördü beni. Gözümüm içine baktı. Ürkütmekten korkar gibi, gövdesini geri çekti. Gülümsedim. Sırtımı dayadım ağaca.. Başımı gökyüzüne çevirdim. Şimdi buracıkta kalsam, dedim. Bir ağaç olsam misal.. Bir ot, bir zeytin dalı, bir yaprak.. Karınca oluversem.. Karışıversem doğaya keşke.. İçimden geldi.. Dünyaya "Heyy!" diye seslendim. Rüzgar nasıl nazlı nazlı esiyordu. Tam hülyaya dalmak üzereydim ki ansızın onu gördüm.

O, "tuğralı alnıyla, eski bir berat gibi avunan solgun yüzüyle, zaman zaman aynaya bakan hüzünle, soyunun mutlaka son temsilcisiydi.. Kuş tokmaklı, asma kilitli tahta kapılardan geçmişe geçerdi.

Onunla iki kişiydik. Daha doğrusu bana öyle gelirdi. Tam olarak bilmiyorum, ilk ne zaman seslendi. Sanırım bir akşam durup dururken apansız çağırdı beni.

- "Hey ahbap; niye düştün yollara kaçacak bir yer yok ki!" dedi.
- "Olmasın ne çıkar, yoruyorum ya peşimdekini," dedim.

Muhacirlik günlerinden kalma, sanki yetim biriydi. Oluruna bırakmış her şeyi. Kararsız ve tedirgin boğazımda, rastlantıyla isimsiz bir ot gibi bitiverdi.

Bazen karıştırırdım, onunla kendi sesimi. Susar yeniden başlardım söze, çünkü yüzüme uygun değildi. Ama o kurnaz ve çocukça biraz da, hep benim sesime gizlenirdi. Bir ses ki için için diplerde derinlerde şimdi. Bekliyor sırasını sabırla, seçerek sözcüklerini. Çıkmak için gün ışığına, hazırlıyor konuşmaya kendini.

-"Hey ahbap, bu acı var ya kuş olsan kaçırmaz seni," dedi.
-"Öyleyse biri eski yazıyla, sağdan sola yazsın beni." dedim.

Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi. Benden ona, ondan bana, ince bir kanalla geçirildi. Biledi paslı direncimi umutsuzlukla... Ve beni hiç terk etmedi. "


AÇIKLAMA: İlk paragrafı yazmaya başladım ki sonuna doğru, Metin Altıok'un İki Kişi Gibi adlı şiiri aklıma geldi. Şiiri düz yazıya dönüştürdüm ve ikinci paragrafta benim cümlelerimin peşi sıra ekledim. Nur içinde yatsın. Şair umarım affeder beni.

İlk paragraftaki cümlenin orijinali "Tek meyvesi kuş olan ağaç altında uyudum." dur ve Metin Üstündağ'a aittir.

Görüldüğü gibi okur, sevdiği yazar ve şairlerin cümleleriyle böyle oynar durur.

1 Ağustos 2010 Pazar

Denizin Dibinde Güldün Mü Sen Ömründe?


Geçen sabah aynaya baktım ki o ne? Aaaa! Ben değilim aynadaki.. Sanki ben gitmişim bir yere, yaramaz bir kız çocuğu gelmiş yerleşmiş yüzüme.. Sokak çocukları vardır ya hani.. Bilirsin.. Sabah uyanır uyanmaz, daha gözlerini açmadan kendilerini sokakta bulurlar. Oynarlar.. Oynarlar.. Yemek içmek gelmez akıllarına.. Çok acıkırlarsa, tırmanırlar ağaca; toplar yerler ne bulurlarsa.. Güneş tepemde demezler, ter, kir, pas içinde oyundan vazgeçemezler.. Düşerler, kalkarlar, dizlerini, kafalarını yaralarlar.. Hava kararana, anne eve çağırana kadar oynarlar da oynarlar.. Evet.. Sanki böyle bir kız çocuğu hali vardı yüzümde.. Anne eve gelen çocuğu, kapı önünde soyar, banyoda ovalar ovalar ki gitsin sokağın kiri.. Gitmez ama biliyor musun? Güneş altında kendini kaybedip gün boyu oynayan çocuk kapkara bir şey olur.. Ne kadar ovalasan gitmez o karalık.. Yüzünün bir parçası olur. (Şimdiki çocuklar bilmez böyle halleri.. Malum onlar sanal sokaklarda oynuyorlar.) İşte tam böyle bir karalık yer etmemiş mi benim yüzüme.. Ben ki güneşten nasıl kaçan biriyimdir. Üç saatte bir güneş kremi sürünürüm. Ödüm kopar güneş ışığından.. Sen misin kaçan? Olamaz yaaa.. Yanaklarıma kahverengi güneş lekeleri gelip bağdaş kurmuşlar.. Aynı yaramaz çocuk suratı.. Hem de gülüyorlar bana yemin ederim.. Duydum duydum… Ne zaman aynaya baksam, yüzümdeki lekeler aralarında kikirdeşiyorlar. O sabah onların bana güldüğünü görünce, ben de güldüm kendime.. Ne var yani.. Haylaz bir kız çocuğu gibiydi halim. Böyle düşününce kendimi iyi hissettim. Hınzır bir çocuk ifadesiyle “İyi o halde” dedim. “Ben kardeşlere gideyim.” Öyleyken böyle olduysa yüzüm, kaçmayayım bari boşu boşuna güneşten, şöyle bir gönül rahatlığı ile denize gireyim.


Benim kardeş öğretmen. İki oğlu var. Yaz tatili olunca çocuklar apartman içine sığmıyorlar. Tatil uzun.. Kerpe’de sevimli bir evleri var. Kerpe Karadeniz’e kıyısı olan bir belde.. Tuhaf bir denizi var. Denizin ortasına kadar yürüyorsun.. Su halen dize kadar.. Derinde yüzebilmek için neredeyse karşı kıyıya kadar yürüyorsun.. Çocuklar için iyi de… Ne yalan söyleyeyim, pek bana göre değil işte.. Bana ver bir iskele.. Koşayım koşayım koşayım… Hayatın gelmişine geçmişe deyip.. Atlayayım cupp diye suyun dibine… Hani bilirsin ya ayak üstü.. Çivileme.. Oh! Bir anda ıslanmalı insan anlatabiliyor muyum? Atladın ya cuup diye denize çivileme.. Mutlaka gözün açık olmalı.. İnince suyun dibine, ayaklarını toplayıp göğsüne, oturmalısın bir süre.. Sonnnraaaa su yükselttikçe seni… Evet… Ayaklarını toplayarak göğsüne, oturmuşken suyun dibinde.. Su insanı rahat bırakmaz ya.. Otursan şöyle keyfince.. Yükseltir insanı denizin üstüne… İşte o anda.. Tam o anda.. Yukarıya doğru yükselirken hani.. Bir şey soracağım sana? Denizin dibinde güldün mü sen ömründe? Eğer denemediysen benim yaptıklarımı aynen denemelisin.. Yukarıya doğru deniz yükseltirken seni gülmelisin.. Niye mi? Belki kendini bir deniz kızı olarak düşünebilirsin misal.. Belki bir deniz kızı ile karşılaşacağını hayal edebilirsin.. Ne bileyim denizin dibinde ne güldürür seni? Seni güldürecek şeyi kendin bilmelisin.. Denizin dibinde beni ne mi güldürür? Söylemeyemem… Hımm.. Şaşarsın!

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Hangi Kitabı Çeksem Şiirler Çıkıyor Arasından!

İlhan Berk'in Kült Kitap'ını okuyasım geldi. Hani "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı bölümü var ya.. Özellikle o bölümünü nedense.. Dinle..


Behçet Necatigil ölmüştür. İlhan Berk Halikarnassos'tadır. Cenazesine gidemez. İlhan Berk'in "yazdıkları en çok üstüne başına benzeyen ozan dediği, o sevgili ozanlardandır Behçet Necatigil. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Baş sağlığı dilemez. Aslında Necatigiller'in evi, İlhan Berk'in girip çıktığı birkaç sevdiği evlerden biridir. Nihayet ölümünden bir süre sonra, bir yaz öğle sonu, cenazesi kalkmamış gibi üstelik, büyük bir ıssızlık içindeki apartmanın merdivenlerini çıkar. Kapıyı çalar. Issızlığın içinde açılan kapı, şairi daha büyük bir ıssızlığa atar, bırakır. Salonda her zaman oturduğu yerde oturur. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Evi inceler. Hiçbir eşya sanki yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Behçet Necatigil'in her daim yaşam dolu sevgili karısı Huriye hanım yanına geldiğinde, birden ölümü görür İlhan Berk. Necatigil'in her zaman gördüğü odasını ölümünden sonra da görmek ister. Odaya girer. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte, der, hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktı tabii.. Çıkar odadan.. Necatigil'i ve ölümü aşan bir şay kalır İlhan Berk'in üzerinde.. Sonra her şey silinir gider. Yeniden Halikarnassos'a döndüğünde, birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.


ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINIGÖRMEYE GİTMEK
'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK

Ve Hemen Gidemedim...

Bir keresinde bir kitapta okumuştum. Hangi kitaptı şimdi hatırlamıyorum. Bir soruydu? Keşke sevdiğim cümleleri bir klasörde arşivleyebilsem. Hep niyetlendiğim, ama gerçekleştiremediğim hayallerimden biridir. Nedense düşünürüm, yapmam. Üstelik yapanlara nasıl da imrenirim. Neyse.. Hafıza arşivimin gizli bir köşesinde kalıvermiş işte. Galiba şöyle bir şeydi.. Para harcanmazsa birikir.. Peki, hayat harcanmazsa birikir mi? Olabilir mi? Böyle bir soruydu işte.. Yoo.. Hayat zamanla ölçülen bir değerdir. Zamanı durdurabilmek mümkün değilse, arada hayatı istediğin gibi harcaman gerekmez mi? Hep olması gereken mi yapılmalı yani.. Kime göre olması gereken, sana göre mi, diğerlerine mi? İyi çocuk, iyi öğrenci, iyi eş, iyi anne ya da baba, iyi çalışan, iyi arkadaş, iyi komşu, vesaire.. Nereye kadar? İyi olmanın ölçüsü ne? Sen kendin gibi olmayı becerebildin mi? Böyle gelmiş böyle gidecek mi demeli? Hayatını yaşadın.. Yaşıyorsun.. Tamam.. Yapmak istediğin şeyler vardı misal.. Biriktirdin hepsini.. Belki yapmaya kalksan yadırganacağından korktun ya da sırası değil diye erteledin durdun.. Harcayamadığın o hayatları bir kumbarada biriktirebilseydin keşke, kullanabilirdin canın istediğinde.. Yok ama böyle bir şey.. Zaman akıp gidiyor.. Kullandığın kadarını kullanıyorsun.. harcamadığın hayat maalesef birikmiyor.. O halde harcanmayan hayat neye yarar ki? Üstelik nereye kadar? Bu konunun üzerinde düşünmeli bence.. İnce fikirler bunlar.. Çookk ince.. Kimine tehlikeli ya da korkutucu gelebilir.. Çoğu "Dur bakalım, arkasından ne söyleyecek?" diyebilir. Ne diyorum biliyor musun? Hayat biriktirilmediğine göre, insan diğerlerine saçma geleceğini bilse bile, hayalindekileri yapmalı denk geldiğinde.. Zaten hangi hayatlar öykü olmuşlar diye bakacak olursan anlıyorsun ki, anlatılanlar biriktirilmeyen hayatlar.. Günü gününe harcanmışlar.. Harcanıp biriktirilmeyen hayatların hikayeleri var.


"Ve hemen gidemedim
Ve artık gidemedim
Ve sonra hiç gidemedim.
Kurtuluş'ta bir durakta bir tramvay ölüsü
Öylece kalakaldım
Hepimiz kalakaldık
Elimizde tetiği çekilmeyen

Namlusu yönsüz bir tabanca gibi."
EDİP CANSEVER


30 Temmuz 2010 Cuma

Godard'ın Filminde Rol Verdiği Kitapların Peşine Bir Dedektif Gibi Düşünce...

Fransız yönetmen, Jean Luc Godard'ın çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde kitaplara oyuncu muamelesi yaptığını öğrendiğimde çok merak etmiştim. Filmi seyrettim. Doğruydu. Filmde oyuncuların elinde, masada, sehpada hep kitaplar vardı. "Ne var bunda?" denebilir. Kitapların bolca yer aldığı kütüphanede, kitapçıda çevrilen filmler yok mudur? Vardır. Ama bu filmde durum farklıydı. Kamera kitapların kapaklarına bir oyuncunun yüzüne yaklaşır gibi odaklanıyordu. Adeta her kitap bir oyuncu yüzü gibiydi. Bu durum çok hoşuma gitti. Çünkü ben kitap kapaklarına meraklı biriyim. Beğendiğim kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Ayrıca filmde oyuncular da kitap gibi konuşuyorlardı. Sanki Godard kitap yazmak istemiş, kitap yazacağına kitap gibi bir film çekmiş. Filmi seyrederken, kameranın odaklandığı kitapların yazarlarının adlarını not ettim. Acaba Godard niye bu yazarların kitaplarını seçmişti? Merak ettim. Şimdi bu yazarları ve kitaplarını tek tek incelemeye karar verdim. Jean Luc Godard'ın Aşka Övgü adlı filminde, uzun uzun gösterilen kitaplardan birinin yazarı Peter Cheyney'di. Sanal ansiklopedide yazarın kitaplarını buldukça kapaklarına bayıldım. Bakınız işte aşağıya ve yukarıya ekledim.



İngiliz polisiye yazarı Peter Cheyney, bugün adı pek bilinen bir yazar değil. Yazarın kitapları Çağlayan yayınlarının değişik kapak tasarımlarıyla 1954 yılında bizim memlekette yayımlanmaya başlamış. Ve zamanında oldukça fazla satmış. Tükçe'ye çevrilen 25 civarında kitabı varmış. Öykülerinin konuları Avrupa'da geçiyormuş ve türdeşlerinden daha az şiddet içeriyormuş. Malum, İngiltere'de polis bile tabanca taşımaz. Bu nedenle İngiliz yazar Peter Cheyney'in dedektifi, sıkıştığında 45 liğine davranan ünlü dedektif Mayk Hammer tiplemesi gibi değilmiş. Peter Cheyney'in kitaplarındaki dedektif iş kavgaya geldi mi, sanıyorum bizim şimdi Ju do diye bildiğimiz, o dönemin tabiriyle Jui Jutsu ile düşmanlarını alt edermiş. Ama çapkınlıkta ABD'li meslektaşlarını aratmazmış. Şimdi ilginç bir tespit yapacağım. Romanlarının edebi değeri tartışılan Peter Cheyney'in Türkçe metinlerde Lemi Kovşun olarak adlandırılan, orijinalinde ismi Lemmy Caution biçiminde geçen ünlü dedektif karakteri var ki, bu dedektif sinemada da tanınmış biri değil mi? Hatırlasana Jean Luc Godard'ın Alphaville(1965) adlı filmini.. Bu filmde Alphaville adlı ilginç bir şehre gelen özel dedektifin adı nedir? Lemmy Caution.

Çok tuhaf bir filmdir Alphaville. Alpha 60 adında bir bilgisayar şehri yönetmektedir. Şehirde aşk, vicdan gibi kelimeler yokedilmiştir. İnsanlara ağladıkları için ölüm cezası verilebilmektedir. İnsanları her an gözlemekte ve denetim altında tutmakta olan bilgisayarı tasarlayan bilimadamının kızına aşık olur bu ünlü dedektif Lemmy Caution... Neyse.. Şimdi anlatmak istediğim film konuları değil. Jean Luc Godard'ın, yazar Peter Cheyney'in bir kitabına, 2001 yılında çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde rol vermesi haybeye değil demek ki. Çünkü Godard yıllar önce, taa 1965 de çevirdiği Alphaville adlı filminde yazarın kitaplarının ünlü kahramanı dedektif Lemmy Caution'un adını kullanmış. Bundan yıllar sonra Godard, çevirdiği Aşka Övgü adlı filminde Peter Cheyney'in kitabına rol vermekle, kendi tarzında yazara teşekkür ediyordur belki, kim bilir? Bakar mısın sen şu işe? Neler öğreniyor insan... Seyirci olarak yönetmenin filmindeki kitapların peşine dedektif gibi düşünce...



İçinden İstanbul Geçen Şarkılar

Ne yazık ki sesim pek güzel değildir. Güzel şarkı söyleyen insanlara bir bilsen nasıl imrenirim. Kimi zaman araba kullanırken içimden şarkı söylemek gelir. Söylerim. Özellikle yalnızken tabii. Aslında şöyle billur gibi sesim olsa... Ah! Durur muydum acaba? Mütemadiyen şarkı söylerdim. Hem de nasıl abartırdım kim bilir? Abartma sanatında usta olduğum bilinir. O nedenle demek ki bana güzel ses bahşedilmemiş. Araba kullanmayı da severim. Eğer gidiyorsam uzak bir yere... Önce ususl usul başlarım şarkı söylemeye... Sonra... Sonra... Abartırım dedim ya... Kaptırırım kendimi bildiğim şarkıların ezgilerine ve dizelerin büyüsüne.. Şarkıları bir zincir gibi birbirine ekleyerek söylerim. Pek çok şarkı söylerim söylemesine de en çok sevdiklerim, içinde İstanbul geçen şarkılardır. Ve harikulade İstanbul şarkılarımız vardır. Bak dinle...


Önce Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Yahya Kemal'in o güzelim şiiri "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." ile başlarım İstanbul şarkılarına. Büyük bir saygıyla... Bu söylediğim işin başında, toptan bir bakıştır İstanbul şarkılarına. Sonra Hicaz makamından Yesari Asım Arsoy'un sözleri ve bestesi olan "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde" şakısına geçmek yakışır. Gene bir Münir Nurettin Selçuk şarkısıyla devam ederim ağırdan ağırdan... "Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan, Ah Kalamıştan , Istanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar, Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan Ah kalamıştan " Bu şarkıyı söyledikten sonra da "Ah! Münir Nurettin Selçuk'dan dinlemek vardı"diye rahmetle anarım ünlü sanatçıyı arkasından.

Artık günümüze gelinmelidir. Cilveli cilveli "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısı söylemelidir. "Duruşun andırır asil soyunu, Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu? Arnavutköylü mü Ortaköylü mü? Kız sen İstanbul'un neresindensin? Bilmem sözlü müsün, ya nişanlı mı? Sevgilin yaşlı mı, delikanlı mı?Emirgan, Bebekli, Aşiyanlı mı?Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısıyla tüm İstanbul semtlerini dolaşırım bir bir.. Hey! Haydi Ajda Pekkan 45 liklerine geçeyim!... Fecri Ebcioğlu'nun sözleriyle Türk pop müziğinin resmi açılış şarkısı olarak kabul edilen şarkıyı söyleyemeliyim... "Bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde, Tatlı bir kız yaşarmış, Boğaziçi'nde. İşte bir sabah erken, masal böyle başlamış Delikanlı genç kıza, iskelede rastlamış Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış Fakat denizde dalga, oynamaya başlamış!" Ne şahane şarkılardır! Bu şarkıları söylüyorken, unutulur günlük dertler kasavetler birer birer... Peki şu şarkıya ne diyeceksiniz? "Ay beyaz deniz mavi eylenin kızlar Yarinden ayrılanın yüreği sızlar Sandalimiz sanki ucan bir kuştur Hayat dalgalar gibi bazen yokuştur Emirgan'dan Marmara'ya Kınalı Büyükada'ya, Aşkımızı mavi suya gizleyelim yah yah!"


Şimdi sıra artık köprülü şarkılara gelir. "Boğaz köprüsü, İnci gerdanlık, Altından geçtik, Kahkaha attık. Çek kayıkçı kürekleri Gezdir seven şu kalpleri Mavi deniz martılardan Ayırma sevenleri" diye bağıra bağıra söylerim bu şarkıyı şimdi de. Peki içinde ada geçen İstanbul şarkılarımız yok mu? Olmaz mı? Tabi ki var. Melih Cevdet Anday'ın o şahane şiiri, Sezen Aksu'nun Şinanay adlı şarkısının sözleridir. "Ada vapuru yandan çarklı Bayraklar donanmış cafcaflı Simitçi, kahveci, gazozcu Şinanay da şinanay. Müslümanı, yahudisi, urumu İsporcusu, ihtiyarı, veremi, Kiminin saçı uçar, kiminin eteği, Şinanay da şinanay. Estirir de ada yeli estirir Seni sevindirir beni küstürür Lüküs kamarada kimler oturur Şinanay da şinanay."


Ahh! Ya Mazhar Fuat Özkan'ın o en güzel İstanbul'lu şarkısı.. Ah! Hem de şarkının sözleri içinde yağmur varsa... Ağlatmaz mı bu şarkı insanı... "Bu sabah yağmur var İstanbul’da, Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe, Anne sözü dinler gibi masum, Ağladım bu sabah" Peki gene bir hüzünlü şarkı ile devam etmelidir. Demelidir ki: "Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa, Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru, Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti, Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti, Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık, Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp, Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı, Ah İstanbul İstanbul olalı, Hiç görmedi böyle keder, Geberiyorum aşkından, Kalmadı bende gururdan eser"


Şimdi bir Edip Akbayram şarkısına geçmek "Salkım salkım tan yelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul "demek lazım... Bir Levet Yüksel şarkısıyla sonuna gelmeliyiz artık İstanbul seyahatimizin... Demeliyim ki : "Saçlarını dağıtır rüzgar, Yeditepe üzerinden, Hatıralar tarihin küllerini savurur, Kadın gibi, kısrak gibi sarılayım gel ince beline, Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından" Heyy! Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından!" Yollar biter, içinde İstanbul olan şarkılar bitmez! Hele bir de Türkülerimiz vardır İstanbul'a ilişkin. Başlamayayım... Bu yazı uzar da uzar.. Bitmek bilmez! Böyle işte. Bugün de durumlar bu merkezde! Aaa! Ben mehtaba çıkmaz mıydım Heybeli'de?! Yok yok, Heybelide değil! Bizim köyde... Değirmendere'de... Ama... Bekle beni İstanbul!.. Sana geleyim hele!

Kitap Kapaklarını Seyretmeyi Severim.

Kitapları tabi ki kapakları için almam!.. Ama güzel kapaklı kitaplara, ayrı bir ilgi duyduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Eğer günün birinde elindeki kitabın sayfalarını karıştırıp okuyacağına, kapağına uzun uzun bakan birini görürsen, anla ki o benim!.. Murathan Mungan benim için öncelikle sihirli dizeleri olan bir şairdir. Bana göre Türkçeyi en etkili kullanan şairlerden biridir. Sonra gene bana göre çok iyi bir öykücüdür. Ayrıca Murathan Mungan'ın kitaplarının kapaklarına da bayılırım. Şimdi Hayal Kahvem'i Murathan Mungan'ın sevdiğim bazı kitaplarının kapakları ile süsleyeceğim...



28 Temmuz 2010 Çarşamba

Hafıza Ne Acayip Bir Kutu, Şaşırtıyor İnsanı!

Sabah sabah amcamın ben henüz yeni yetmeyken anlattığı kısa bir öykü aklıma geldi. Hafıza ne acayip bir kutu sahiden. Anıları dürüp kaldırıyor sanki birbirinden karanlık kuytu çekmecelerine.. Sonra hiç beklemediğin bir zamanda, şak diye sürebiliyor önüne işte böyle. Bak şimdi… Memleketimizin kuş konmaz kervan geçmez bir köyüne, elinde atama emri ile birlikte gelen genç imamın gözlerinin içine, köy halkı ilkin tatlı tatlı bakmışlar. Sonra en meraklı halleriyle adeta soru yağmuruna tutmuşlar. Köylülerden biri büyük bir misafirperverlikle, en çok hangi yemeği sevdiğini sormuş. İmam da tüm samimiyetiyle “Kabak yemeğini çok severim.” demiş. O günden sonra köylüler birbirlerinden habersiz, genç imama mütemadiyen kabak yemeği getirmişler. Günler günleri kovalamış, haftalar haftaları... Tamam genç imam çok seviyormuş kabak yemeğini sevmesine de bir, iki, üç, beş, on, derken hergün, her öğün kabak yemeği yer olunca, artık kabak yemeği sevdiği yemek olmaktan çıkmış da sanki hani derler ya kabak tadı vermeye başlamış.. Yediği lokmalar bogazına dizilir olmuş. Düşünsene iyi niyetli bir ikramın nasıl azaba dönüştüğünü… Ne feci! " Bazen izzet dayaktan beterdir" diye bir söz duyardım da, "olur mu öyle şey?" derdim.. Yemeği seviyorum ya bu söze hiç mi hiç anlam veremezdim. Demek bu söz bu haller için söylenmiş. Bir akşam gene imam boğazından zorla iteleye iteleye getirilen kabak yemeğini yemiş bitirmiş. Bir eli çenesinde, sıvazlaya sıvazlaya sakalını, düşüne düşüne ne yapacağını, yatsı ezanını okumak için minareye çıkıvermiş. Nasıl da kadife gibi bir geceymiş. Köylüler kulakları hoparlörde imamın ezanı okumasını beklemektelermiş. Beklemektelermiş ki namaz kılmak için camiye girsinler ya da evlerinde namaza durabilsinler. Biliyorlarmış ki namazın en kıymetlisi vaktinde eda edileniymiş. Hoca o en davudi sesiyle başlamış okumaya … Köylüler nasıl şaşırmışlar duyduklarına… İnanamamışlar kulaklarına… Gözlerini iri iri açmışlar da hayretle birbirlerine bakmışlar. Genç imam ezan makamında bir şey okumaktaymış okumasına ama ezan gibi değilmiş ki okuduğu, başka bir şeymiş… Artık canına tak eden genç imam, ezan niyetine şunu seslendirmekteymiş: “Sabah kabaaaaakkkk! Akşaaammm Kabakkkkk! Saaaabaaah kaaaabaaakk! Akkkşaaaam Kaaabaak”

Şimdi diyeceksin ki sabah sabah nerden ve neden icap etti de bu öykü hafızanın o karanlık ve kuytu çekmecesinden çıkıp önüne düşüverdi? Sabah radyoda Sezen Aksu’nun bir şarkısını dinleyince, bugün evdeki kitaplara baktım. İçinde Sezen Aksu’nun bir çoğu şarkı sözü olan şiirlerinin yer aldığı Eksik Şiir adlı kitabı elime geldi. Bir şiir kitabının içindeki şiirleri okurken insanın kulağında ezgilerin gezinmesi hatta ezberinde olan şarkıları birer birer mırıldanabiliyor olabilmesi bilsen ne kadar hoş! Kitabın 2006 yılında yazılmış ön yazısını tekrar okudum. Aynı yukarıda anlattığım genç imamın başına gelen durum, Sezen Aksu’nun da başına geliyormuş biliyor musun? Tabi ki başka bir biçimde. Gittiği herhangi bir yerde, birileri Sezen Aksu’yu görünce hemen bir albümünü çalmaya başlıyormuş. Bu aslında kendisine gösterilen bir nezaket, bir incelik durumu, öyle değil mi? Değil işte! Resmen azap durumuymuş! Dahası var. Sezen Aksu bu durumu bazen bütün hata ve kusurlarının yüzüne vurulduğu, sonsuza dek kendini dinlemeye mahkum edilip cezalandırıldığı fantazisine kadar götürebildiğini yazıyor. Feci bir şey!

Bu durum şarkıcı Sezen Aksu’nun başına gelenler. Oysa yazmak farklı bir mecra. Diyor ki ünlü sanatçı: “ Oysa şarkı, şiir, hikaye, roman her neyse yazma anı, yazanı da seyircisi yapan olağanüstü haldir." Sahiden yazmak işte böyle bir duygu veriyor insana. Yazarken yazdıklarının ilk seyircisi kendin oluyorsun. Bu da tuhaf bir his doğrusu. Sonra bunu paylaşmak istiyorsun ya birileriyle… Herkes kitap yazamayacağına göre... İşte galiba o nedenle bloglara yazılar yazılıyor. Böyle işte! Şimdi yazıma Sezen Aksu’nun ilk aklıma hangi şarkısı gelirse onunla son vereceğim diyordum ki, aklıma ne geldi biliyor musun? “Unut beni de her yalan gibi unut!" geldi ilkin. Ve sonra aklıma düşen şarkı sözü de şu: “Gülümse!" Bu şarkılar çok ortada olan değil, daha saklı hitleri değil mi Sezen Aksu'nun? Bunlar acaba hafızamın hangi karanlık ve kuytu çekmecelerinden çıkıp da pat diye klavyemin ucuna düşüyor? Kimbilir? Hafıza ne acayip bir kutu sahiden insanı şaşırtıyor. Yazı yazayım diye oturuyorsun ya bilgisayarının başına, her bastığın tuş harflere dönüşünce işte böyle hiç ummadığın bir yazı olup çıkıyor. Bilirsin yazı dediğin de eğer yazmayı bitirmezsen uzuyor da uzuyor!

27 Temmuz 2010 Salı

Kendini Kötü Hissetme Hali



Şimdi iki gündür bloğun kepenklerini indirdim ya, arayan arayana...Tuhaf bir durummuş bu yazarlık sahiden.. Neyim varmış, hasta mıymışım? Hayatımda ters giden bir şey mi varmış, falan... Bugün bir müşterim "Nasılsınız, sorun var mı?" diye sorunca, şaşırarak baktım suratına. "Allahım!" dedim, "Eyvah!" "Bloğumu mu okuyor yoksa?" Yoo! Neyse, öylesine soruyor belli... Hımm.. Belki kurgu yapıyorum.. Belki Hayal Kahvem'e ilgi çekmek için, böyle depresyondaymışım gibi bir manzara çiziyorum mesela.. Olamaz mı? Tamam.. Depresyonda değilim.. Ancak kendimi kötü hissetme halinde olabilirim, öyle değil mi?

Bu yaşıma geldim ve şunu öğrendim ben, her duygunun hakkını vereceksin. İyi hissediyorsan kendini, uç uçabildiğin kadar, kanatlan, sevin, hayatın tadını çıkar, keyiflen, mutlu ol, mutlu et! Amaaa... Eğer kötü hissediyorsan kendini, zorlama illa mutlu olacam, mutlu görünecem diye.. Kötüysen kötü olacaksın. Dibine kadar kötü hisset, hakkını ver yani... Az hareket et, kıpırdama hatta. "Neyin var?" diye soran meraklılara, iyi görünmeye çabalama.. Cevap bile verme hatta.. Hele mutlu görünen arkadaşlarının yanına hiç uğrama. Bir de akıl veren çok bilmişler olacaktır, avutmak isterler hani akılları sıra... Derler ki: "İyi, sen kendini topla biraz... Olur zaman zaman böyle... Yarına bişeyciğin kalmaz!" Hah ha! Çok iyi geldi şimdi bu konuşma. Hayret bir şey! Böyle konuşanlara uygulayacağın iki Zagor hareketi bile öğretebilirim valla.

İnsanın kendini iyi hissetmeye hakkı varsa, kendini kötü hissetmeye de hakkı olmalı öyle değil mi? Hatta saçmalamalı bazen. Evet saçma sapan hareketler yapabilmeli yada saçma sapan yazılar yazabilmeli.. Ne var yani, insan her zaman normal mi olmak zorunda? Kimi zaman fiyakalı hatalar yapmalı yaşamında.. Sonra "Ne yaptım ben?" diye kahkahalarla gülmeli dönüp geriye baktığında. Canı istediğinde kilitlemeli kendini kimi zaman kendi içine.. "Tıp" oynamalı kendinle.. Soru sorunca birileri, hastanelerdeki hemşire fotoğrafındaki gibi, sağ elinin işaret parmağını koymalı dudağının üstüne, "sus" diye.

Zorlamayacaksın! Kendini illaki iyi göstermeye çabalamayacaksın... Kötü hissediyorsan kendini, dibine kadar kötü olacaksın.. Takatin yoksa gülümsemeye, sakın gülme kimseye.. Boş ver, desinler "Kafayı mı yedi bu ne?" , hatta böyle düşüneceklerine emin olduğun kimselere, istemeye istemeye selam bile verme. Bırak kendini, kötü hissetme halinin kollarına... Halsiz, mutsuz, isteksiz, keyifsiz, hareketsiz, bedbaht olmalısın hatta... Gerekirse bloğunun kepengini kapamalısın... Hakkını vereceksin kötü hissetmenin... Ağlayacaksın hatta! Ağla, ağla! Ağlamak iyi gelir insana!

"BAŞ" lı Deyimlerle Bir Deneme


Bıçak kemiğe dayanmıştı a dostlar! Bıçak kemiğe dayanmıştı sahiden! Nedir bu çilem? Hergün sabah kalk, çocuğu, eşi besle; gönder derse, işe. Sonra yemeği koy ocağa. Ben de çalışıyorum ama kime ne? Başına vur, ağzından lokmasını al bir insan olunca ben, başlarına taç etmeyecekler ya beni, yerden yere vuracaklar işte böyle!.. Keşke baştan savma iş yapmayı becerebilsem... Nerdeee? İlla her gün evi baştan aşağıya silmem gerkiyor. Bu hep ablamın başının altından çıkıyor. Yoo! Ablamı severim, yanlış anlaşılmak istemem. Ablamın başımın üstünde yeri var. Ama beni küçükken alıştırmış bir kere. Kendisi temizlik hastasıdır da üzerinize afiyet! Korkuyorum bu temizlik koşturması bir gün benim başımı yiyecek. Temizlik ve yemek. Bitse. Sonra da doğruca işe. Gün boyunca inanın başımı kaşıyacak vakit bulamıyorum. Üstüne bir de ofise misafir gelmiyor mu? Yumuşak yüzlüyümdür, işim var deyip, başımdan savamıyorum kimseyi... Gelenlerin çoğu ev hanımları. Başlarında kavak yelleri esiyor. Bitirmişler ev işlerini, şimdi canları muhabbet istiyor. Başımla beraber, ne demek? Ben de severim kahve eşliğinde muhabbeti.. İyi ama işim bitmiyor ki! Ama bu hanımlar var ya başlarına devlet kuşu konmuş bilmiyorlar. Ohh! Ne güzel keyif yapabiliyorlar!.. Başlarına buyruk dolanıyorlar. Ben işten güçten baş alamıyorum ki! Hem ev, hem ofis, vallahi ne kafa kaldı ne beyin! Artık başedemeyeceğim. Kaderimin önünde boyun eğmek istemiyorum. Sanki bende bir isyankar ruh başgöstermeye başladı son günlerde. Alıp başımı gitmek istiyorum okyanus ötelere... Evet.. Evett! A dostlar! İsyan edeceğim kaderime ve başımı alıp gideceğim.. Ne? Başımdan büyük işlere mi kalkışıyorum? Böyle mi düşünüyorsunuz sahiden? Durduk yerde başımı belaya sokmayayım mı? Bu halim benim başımı mı yiyecek? Hangi düşünceler mi beni baştan çıkarıyor? Bu yaştan sonra başıma bir hal mi gelebilir? Hiç umrumda değilsiniz a dostlar, hiç umrumda değilsiniz! Arkamdan istediğiniz kadar başbaşa verin ve beni çekiştirin! Başımı alıp gidiyorum ! Hemen!...Şimdi... Haydi bana! Baş!.. Baş!..

NOT:Deyimler Sözlüğü'mden bu kez "BAŞ"ile ilgili deyimlerle bir deneme yazdım. Buradayım. Başımı alıp bir yere gitmedim. Hımm.. Diyeceksiniz ki ne ilgisi var o fotoğrafın bu yazıyla peki? Hani en üstteki.. Bu yazıyı yazarken aklıma nilüfer çiçeği geldi iyi mi? Nilüfer çiçeği gibi hissettim kendimi.. Hani yazarın dediği gibi... "Hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlar" Öylee.. Hanım hanım oturuyorum.. Merak Etmeyin! Böyleyken böyle...