23 Aralık 2011 Cuma

İnsan Beyni ve Kadın Vaziyetleri


İlk önce Kara Kitap'ın bloğunda okudum.  Sonra bütün gazete ve pek çok blogta denk geldim. Bir kitap listesi verilmiş. Başlık olarak "İnsan Beynini Geliştiren On Kitap" denmiş. Listedeki kitaplara şöyle bir göz gezdirdim. Önce "Vay canına sayın seyirciler!" dedim. Tamam...  İtiraz etmek haddime değil elbette... Dünya Edebiyatının klasikleriydi her biri... İyi ama klasikler bu kitaplardan ibaret değil ki. Gözlerimi ovuşturup listeye tekrar baktım.  Kitapların çoğu ya kadın kahramanının adını almış romanlar ya da yazarları kadınlar... Ne yalan söyleyeyim, bu kez  çenemi sıvazladım ve derinden "Enteresaaaannn!" dedim. Kitapların konularını hatırlamak istemedim. Niye böyle bir seçim yapılmıştı, özel bir niyet gizli miydi, hiiç mi hiiiç düşünmek istemedim. Ne gam! Bilimciler, edebiyatta kadını konu eden  kitapların ya da kadınların yazdıkları kitapların beyni daha çok geliştirdiğini kabul etmiş demek ki! Ne hoş! Aynen kabullenmek işime geldi. Çok sevindim. İyi ama diğer yandan yüreğim neden bir türlü kabullenemiyor  bu durumu acaba? Niye yüreğime inandırıcı gelmiyor? Yüzyıllardır hep aşağılanan hemcinslerimden  bana intikalen geçen genlerim mi kabullenmeme izin vermiyor? Yok canım... Başka anlamlar, başka niyetler aramamalıyım. Sanırım kompleksli biriyim ben... Ne fenayım! Neyse... Haberi aynen aşağıya alıntılayacağım.


"Edebiyatın ‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını koydu ortaya. Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.


Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin sağlam ipuçları veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Tolstoy’un Anna Karenina veya Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’ın yanı sıra Muhsin Hamid’in 2007 yılında yazdığı ‘The Reluctant Fundamentalist / Gönülsüz Köktendinci’ isimli romanı da yer alıyor. Bakın bakalım, siz ne kadar etkilendiniz bu romanlardan..."


İnsan Beynini Geliştiren On Kitap
- Johann von Goethe / Genç Werther’in Çektikleri (1787)
- Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
- Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
- George Eliot / Middlemarch (1870)
- Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
- Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
- Toni Morrison / Sevgili (1987)
- J.M. Coetzee / Utanç (1999)
- Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)




 






21 Aralık 2011 Çarşamba

Binlerce Kasırga Aşkına!


Of! Anlatmayayım dedim ama dayanamayacağım. Anlatmalıyım. Bak şimdi... En son Kadıköy'deki Büyülü Rüzgâr'a uğradığımda Zagor'un dev albüm diye çıkarılan dergi ebatındaki macerasını tüm merakımla satın almıştım. Yanında Judas diye başka bir çizgi roman cildi duruyordu. Hep Zagor okuyorum ya... Arada başka çizgi romanları okumak istiyordum aslında. Mesela Mister NO'yu... Bu yıl Eylül ayında vefat eden Sergio Bonelli hem Zagor'un hem Mister No'nun ilk yazarıydı. Gözüme o gün nedense Mr. NO değil, Judas takıldı. Ve Judas'ın  ilk cildini satın aldım. Severek okudum. Bu akşam... Yemekten sonra... Çalışma odamdaki kitapların arasında henüz naylon torbasından çıkarılmamış Zagor'un Ölü Orman adlı macera kitabını gördüm. Aslında epey olmuştu bu kitabı alalı... Zagor'un 115. cildiydi. 114.ciltteki maceranın devamıydı. 114. cilt kitapçıda kalmamıştı. Önce maceranın başladığı cildi bulmak niyetinde olduğum için, satınaldığım kitabı okumamıştım. Bu gece dayanamadım. Zagor'u naylonundan çıkardım. Koltuğa oturdum. Önce maceranın özetini okumaya başladım. Vallahi hilafım yok... Bir önceki kitaptaki maceranın özeti bile ilaç gibi geldi bana. Oh ya! İşte bu! Sonra ben bir daldım ki Zagor macerasına sorma gitsin... Hey! Darkwood ormanındaydım tamam mı? Entak adlı bir kızılderili, esir aldığı herkesi içmeye mecbur ettiği esrarengiz suyla iradesi altına almaktaymış.  Öyle özellikli bir suymuş ki bu, içenleri iradesiz birer köle haline getirirken aynı zamanda insanüstü bir güç kazandırmaktaymış. Dedemin hileli ilaçları aşkına! Bir önceki macerada Çiko'yu bile kaçırıp köleleştirmişler! Ne fena! Şimdi askerlerle Entak'ın adamları kapışıyorlar. Allahım, çizimler var ya olağanüstü. Siyah beyaz çizgiler büyüler mi insanı? İnan bana büyüler! Karamba karambita! Ben büyülendim! Ayrıca itiraf etmeliyim ki ben Zagor karelerindeki sesli ve sözlü efektlerin resmen hastasıyım! Bu macerasındaki  kocaman seslendirme kelimeli karelere bakar mısın mesela... Müthiş!

 

Belki  bu yazıma denk gelenler arasında, aynı benim Zagor maceralarını sevdiğim gibi, Judas maceralarının takipçileri olabilir. Yoo... Sevdim Judas'ı ben... Gerçekten... Ama Judas çok sahici biri... Zagor...  Zagor maceraları ise benim hayal çarklarımı fena halde kışkırtıyor. Binlerce kasırga aşkına!, Sülalemin bütün bıyıklıları adına!, Darkwood'un davulları aşkına!, Karamba karambita diyerek öfkelenip heyecanlanmayı çok seviyorum. Davul çalan karelerde kocaman TUM TUM TUM, yangın çıktığında kocaman WWAAAPP!, bıçak  veya ok saplanmasında kocaman SWAACK!, biri yere düşünce ya da bir şey çarpınca kocaman THUUD!, Zagor'un  elindeki baltayı çevresindekilere şöyle bir savurduğu karede kocaman SWIIISH! kelimelerini görmeyi seviyorum. O kadar içime işlemiş ki bu koca koca seslendirme kelimeleri... Ne yapıyorum biliyor musun? Denize atladığım anda yanımda kocaman bir SPLASH!, şimşek çaktığında gök yüzünde kocaman bir RRRUMBLE, aşırı rüzgâr varsa camdan baktığımda kocaman bir  WHOOOSSSH kelimesini resmen   görüyorum. Tabii bunları kimselere söylemiyorum. Gene "Tuhafsın!" derler bana biliyorum... Sonraaa... Hakkaniyetli bir adam Zagor. Haktan, haklıdan yana... Neyse daha fazla uzatmayayım... Bu maceranın sonu Zagor'un şu sözleriyle bitiyor: "Şimdi kendi kendime soruyorum... Alın yazımızın ne kadarı talihin karşımıza çıkardığı insanlara bağlı?" Hımm... Sana bir şey söyleyeyim mi, ben Zagor'u felsefesine kadar seviyorum:)


 


20 Aralık 2011 Salı

Gene Aklımın İplerini Saldım...

 

"Issız bir adaya düşsen yanında hangi film olsun isterdin?" diye sorsalar... Cevabımı hiç tereddütsüz ve anında verebilirdim… "Rocky1" Neden mi? Üzgünüm ama cevabını şimdi veremeyeceğim. Çünkü sanki ıssız bir adaya düşmüşüm de yanımdaymış gibi az sonra Rocky 1 i seyredeceğim. Önce havaya girmek için, bilgisayarda  filmin müziğini açtım. Bu arada diğerlerinin arasından filmi  buldum. Kabından çıkardım. Oynatıcıya koydum. Hemen yerimden zıpladım. Müziğin eşliğinde parmaklarımın ucunda iki ileri bir geri giderek mutfağa geçtim. Orta boy tencereyi çıkardım. Kendi etrafımda üçyüz atmış derece dönerek elimdeki tencereyi ocağa bıraktım. Kavanozdaki sarı taneleri az yağ ve tuz koyduğum tencereye attım. Buzdolabından gazoz şişesini çıkardım. Raftan en renkli kadehi seçtim. Şişedeki gazozu yüksekten lıkır lıkır kadehe boşalttım. Fooooşşşş! Köpürdü... Bardaktan taştı. Tencereye baktım. İşaret parmağımı sihir yapar gibi tencerenin kapağına bastırdım. "Okus pokus!" dedim. Anında sihir etkisini gösterdi. Pata pata pata... Patırdadı... Tencereden taştı. Aldırmadım. Ocağı kapattım. Tencerenin kapağını açtım. Abraka dabram işe yaramıştı işte. Sarı, sert taneleri yumuşak kar tanelerine çevirebilmiştim. Muzipçe gülümsedim. Becerikli işaret parmağıma hedefi on ikiden vurmuş tabanca namlusu niyetiyle üfledim. Tencereki mucizevi yiyeceği  derin kaseye boşattım. Bir elimde kadeh bir elimde kase, gene parmak uçlarımda iki ileri bir geri hareket ederek salona geçtim. Elimdekileri ön sehpaya koydum. Koltuğa bağdaş kurup yerleştim. Kumandayı elime aldım. Filmi başlattım. Heey!  İşte karşımda Rocky Balboa!  Biliyorum az sonra en mahcup haliyle Adriaaannn görünecek... Çok şeker. Ya filmin müzikleri... Ya kadehteki içecek... Ya kasedeki yiyecek... Allahım... Yüreğimi dinledim.  Başka ne olabilir ki? Mutluluk buydu işte. Önce kadehteki gazozumu yudumlayacağım. Sonra kasedeki patlamış mısırdan bir kaç tane ağzıma atacağım. Arkama yaslanacağım. Heyy! Düşünebiliyor musun?  Şu an itibariyle İtalyan aksanıyla Amerika’da dolanacağım... Bu müzik... Bu film... Eminim aklımı başımdan alacak gene. Aklımın iplerini iyiceeee salacağım. Galiba filmle birlikte gene hayallere dalacağım:)

 
 


Kahve Molası - Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Az önce bir müşterimle ofiste kahve içiyorduk. Kızıyla ilgili endişelerinden söz ediyordu. Son günlerde çok değiştiğinden, kaba davrandığından, ders çalışmadığından, hayallere daldığından... "Hey! Ne güzel!" dedim. Kızdı bana. "Neresi güzel?" dedi. Güldüm. Camdan dışarıya baktım. İnce ince yağmur yağıyordu. O günleri hatırladım. Fikret Kızılok'un en sevdiğim şarkısının sözleridir.  "Yıllar geçse de üstünden... Bu kalp seni unutur mu?" Orta sondaydım. Sanırım ilk ergenlik günlerimi yaşıyordum. Sadece bedenimde değil, duygularımda, ruhumda, hiç bilmediğim değişiklikler seziyordum. Sokakta kovboyculuk- kızıldericilik, sek sek, yakan top oynayan o afacan kız gitmiş, yerine aynaların önünde uzun uzun duran biri gelmişti. Kimdim ben?  Anlamadığım bir şeyler değişiyordu. Artık umursamaz, herşeye gülüp geçen kız değildim. Aynı durumlara, farklı zamanlarda, değişik tepkiler veren biri olmuştum. Bazan çılgınlar gibi, neşeli ve enerjik buluyordum kendimi. Bir süre sonra bitkin ve içine kapanık olabiliyordum. Her şeyim abartılıydı. Ya çok sesli kahkalarla gülüyor, ya da yastığa başımı gömüp saatlerce ağlıyordum. 



Enerjim bedenimin ve duygularımın büyümesine mi harcanıyordu acaba? Çabuk yoruluyordum. Çoğunlukla kimseyle konuşmak istemiyordum. Ailemi korkuttuğumu bilsem bile, odamda tek başına kalmak hoşuma gidiyordu.  Ders notlarım düşmüştü. Arkadaşlarıma ve aileme çabuk kırılıyordum. Olur olmaz herşeye çata çat cevap vermeyi, karşımdakinin söylediğine inansam bile tersine gitmeyi marifet bellemiştim. O anlarda yüreğimde bencilce bir mutluluk peyda oluyordu. Ama sonrasında kendimi fazlasıyla suçlu hissediyordum. Asıl mühimi hayallerimdi tabii. Hayaller kuruyordum. Artık eskisi gibi üzerimdeki alacalı eşortmanlarım, ayağımda annemin iki numara büyük ayakkabılarıyla köşedeki bakkala gitmeye utanır olmuştum.  Üç kardeştik. Annem sabahları  "kim ekmek almaya gider?" diye sorduğunda, her defasında gitmeyi rededen, odama kaçan ben, şimdi bakkala gitmeye hep  gönüllü oluyordum. Niye? Çünkü onu görebiliyordum. Üniversiteye gidiyordu. Komşumuzun oğluydu. Sokakta biz top oynarken denk gelirse, katılır, oynardı. Hepimizin abisiydi. Kardeşlerimin babannemlerde kaldığı bir gün, ekmek alma görevi üzerime kaldı tabii... Ayaklarıma annemin koca papuçlarını giymiş, pembe mikili pijamalarımın üzerine abimin montunu geçirmiş, palas pandıras dışarıya fırlamıştım. Çarpıştık. Hep düşünürüm. Daha önce hayatında hiç görmemiş, hiç tatmamış, hiç koklamamış birine her hangi bir meyvenin görüntüsü, tadı ve kokusu nasıl anlatılabilir ki? Bir çilek sözgelimi.. Ömründe hiç çileği görmemiş, bir defa bile çilek yememiş ve çileği eline alıp koklamamış birine nasıl anlatılır çileğin o muazzam görüntüsü, tadı ve kokusu? Duyguların da tam olarak izah edilemeyeceğini düşünüyorum. 


Gerçekten ekmek almak niyetiyle  evden palas pandıras fırlayınca, merdivenlerde onunla çarpıştık çarpışmasına ama asıl ben çarpılıp kalmıştım.O gözüme her zamanki gibi değil  bambaşka görünmüştü. Aslında her zamanki gibi gülümsemişti. Her zamanki gibi "Günaydın" demişti. Ve merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inmiş, gitmişti. Ben arkasından kalakalmıştım. Sanki onu ilk kez o gün görmüştüm. "Yavrum baban nereli? Nereden bu kaşın gözün temeli?" diye bir şarkı vardı ya hani?  Arkasından gümbür gümbür söyleyebilirdim. Gönül gözüm mü kapalıydı acaba daha önce? Bilmiyorum. İlk olarak onu değişik farketmiştim. Her sabah ekmek almaya gitmek külfet değil niğmetti artık. Ona daha güzel görünmek için  dakikalarca saçımı tarıyor, üstümü başımı düzeltiyordum. Onu gördüğüm zaman iki elimi yüreğime bastırmak zorunda kalıyordum. O kadar hızlı çarpıyordu ki yüreğim, yerinden çıkıp kanatlanacakmış gibi hissediyordum. Kimi zaman çok acelesi oluyordu. Bana selam vermeden yanımdan geçip gidiyordu. İşte o günler var ya dünyam kararıyordu. Ne anlatılan dersi dinleyebiliyor ne gülebiliyordum. Sınıfta camdan dışarıya bakıp derin derin iç çekiyor, odamda müzik dinliyor, yatağa girip saatlerce ağlıyordum. Ama eğer beni gördüğünde gülüp selam vermişse ki anlamıştı ona olan çocukça ilgimi... Bir vakitler onun da böyle  "bir hasretlik yüzün vardı... içimde bir hüzün vardı... söyleyecek sözüm vardı... bu kalp seni unutur mu?" diye hafızasının arşivine bir hazine gibi yerleştirdiği, çocukluk hatırası vardı belki, kim bilir?  Mesafeli ama anlayışı ve şefkatliydi. Ah! Kimi gün hoşuma gideceğini bildiği için "Sen ne güzelleştin böyle" dediyse hele... Of, değil insanlara, börtü böceğe, taşa gülüp şakıyordum... "Aman bize nasip olur inşallah... Boyuna da posuna da bin maşallah... Senden gelecek cefalara, nazlara... Sözlere, sazlara eyvallah" denmez miydi bu durumda söylesene? Çocukluk ne güzeldir öyle değil mi? Ergenlere bu duyguları yaşaması için izin verilmeli diye düşünüyorum. Korkmamalı. Korkutmamalı. Her insanın sonradan düşünüp güleceği, üç aşağı beş yukarı bunlara benzer duygular yaşayabileceği,  ömrün sürecinde çocukluktan yetişkinliğe  geçişte, tam anlatılamayan farklı tatlar hissedilebileceği  bilinebilse keşke. Bu masum anılar bembeyaz tülbentlere sarılıp saklanmalı. Seneler sonra bir kahve molasında gülümseyerek hatırlanmalı:)

19 Aralık 2011 Pazartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 13 - Zeynep


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Filmekimi için erkenden gittiğim Beyoğlu'nda,  Emek Sineması gişesi önündeki kuyrukta sıramın gelmesini beklemekteydim.  "Ayy, çok geç kaldım, değil mi?" diyen heyecanlı bir kadın sesinin geldiği yöne döndüm. Nefes nefese pasaja giren genç kadın, kendisini uzun zamandır beklemekte olduğunu sandığım genç adamı yanaklarından öptü. "Kusura bakma n'olur. Tam işten çıkmıştım. Opera'nın köşesinde kime rastlasam beğenirsin?" dedi. Genç adam bu bahaneleri sanki defalarca dinlemişti. Adamın yine de  kadının bu dünyayı umursamazlığına hayret eden halini görünce, genç kadının Ali Teoman'ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı öyküsündeki kahramanı Zeynep olduğunu farzettim. Robert Kolej'den sınıf arkadaşıydılar. Mezun olduktan sonra ikisi de Amerika'ya gitmiş, değişik eyaletlerdeki üniversitelerde okuyup Türkiye'ye dönmüşlerdi. Zeynep büyük bir reklam şirketinde, genç adam ise memleketin en büyük bankalarından birinde çalışıyordu.  İyi giyinmeyi ve iyi yaşamayı seviyorlardı. Genç adamın altından son model bir otomobil hiç eksik olmazdı. Kendileri gibi yüksek düzeyli - ve tabii yüksek ücretli- genç ve dinamik yöneticilerden oluşan arkadaş çevreleri vardı. "İyi yaşamak, hızlı yaşamak, yüksek yaşamak" modası seksenli yıllarda Amerika'da öğrenimlerini tamamlayıp memlekete dönen gençler tarafından, doğrudan doğruya Amerika'dan ithal edilmiş, ardından da televizyon, basın ve sinema gibi kitle iletişim araçları yoluyla  yaygınlaştırılıp benimsetilerek, vazgeçilmez  ve herşeyin üzerinde, bir standart, diğer tüm olguların ona göre ölçüldüğü bir değer haline getirilmişti. Artık onca senenin şampiyonu tıp fakülteleri bile tercihlerde yaya kalmıştı. Varsa yoksa İşletme fakülteleri...  Almanca, Fransızca değil, İngilizce ama illa Amerikan aksanıyla İngilizce öğrenilecekti. Bir de bilgisayarı da unutmamak gerekir. Biri seksenli yılların İstanbul'unu özetlemeye kalksa... İşletme fakülteleri, bilgisayarlar, Amerikan aksanıyla İngilizce ve reklamcılık denebilirdi.  Kısaca söylemek gerekirse yuppie way of life.  Zeynep'te bu pırıltılı iş dünyasından biriydi.  Randevusuna her zamanki gibi o gün de gecikmişti. Genç adamın herkesin gıpta ettiği bir işi, bir yaşamı vardı. Zaman, genç adama göre parayla satın alınamayacak tek şeydi. Zaman yoktu çünkü, durup düşünmek için, beklemek için, hele hele boşa harcamak için...  Yaşamın her saniyesi paha biçilmez bir billur damlacığıydı. Saatinin saniye göstergesindeki rakamlar, simülatördeki New York borsası hisse senedi fiyatları, bilgisayar ekranındaki işaretler, hepsi, duyularından, anılarından, anlayış gücünden yorulmak nedir bilmeyen bir hızla kaçıyorlardı. Şirkette fazla mesaiye kalmak, geç saatlere kadar bilgisayar ekranının karşısında hesaplarla boğuşmak son derece olağan sayılıyordu. Bu yüzden iş dışında geçirdiği zaman değerliydi. Serbest kaldığı tek bir dakikayı bile boşa geçirmek affedilmez bir suç gibi geliyordu ona. Randevularına geç kalmak adetiydi Zeynep'in. Adetten öte müzmin bir hastalık sayılabilirdi.  Randevularına sadakatsizlik biçiminde kendini gösteren bir tür havailik ve umursamazlık hali...   "Affettin mi beni" dedi genç kadın.  Genç adam bu çocuksu yakarış karşısında gülümsemeden edemedi.

  
Bilet alıp sinema salonuna girdiğimde onların çoktan koltuklarına oturduklarını gördüm. Ben    iki sıra önlerindeydim.  Mantomu çıkardım. Koltuğuma yerleştim. Başımı çevirip tüm merakımla genç kadına baktım. Boynundaki çift sıra inciye gözüm takıldı. Pek kusursuz, ışıltılı görünüyorlardı. Aile yadigarı olmalı diye düşündüm. Genç kadın ona baktığımı farketti. Dünyanın en önemli şeyini yapıyormuş gibi usulca boynundaki  inci kolyeye elledi.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Zeynep" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini Ali Teoman'ın  Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitabından alıntıladım. 



18 Aralık 2011 Pazar

Kış Güneşi ve Yolunu Şaşıran Ilık Esinti


Dünyanın yaşadığım bölümü güneşe sırtını dönünce, kış geldi. Bilirsin, doğa için şimdi uyuma vakti. Dinlenecekler. Belki bahara kadar kendi renklerinde rüya görecekler. Güneş artık nadiren gösterecek kendini...  Bütün yaz kaçtım ya güneşten...  Ne vakit görsem, mahcupca saklandım şapkamın altına... Of, şimdi artık kış geldi ya... Şımaracak... Bulutların arasından sızarken, ne afralı tafralı hava atacak bana gene, kimbilir?  Güneş… Kıymetlenecek… İyice kendini özletecek. Cahit Sıtkı Tarancı'nın Güneşe Ait Çocuk adlı şiiri vardır ya hani... 

Bilirsin.  Camlar arkasında bekleyen... Üç mevsim güneşin seyrine dalan... Ve kışın güneşi özleyen... Diliyle buğulu camları yalayan çocuğun şiiri. Hey, bugün  galiba Cahit Sıtkı okuma vakti!  Kaç gündür yağmur yağıyor. Gökyüzü bulutlu, gri. Kış dünyanın bu bölümüne iyice bağdaş kurup yerleşiyor. Bugün gökyüzüne baktın mı bilmem… Kış güneşi tam kış ikindisi vakti  gökyüzünden tatlı tatlı  gülümsemekteydi. 

Araba kullanıyordum. İçimde tatlı bir serkeşlik vardı. Radyoda Tarkan en sevdiğim şarkısını söylüyordu. "yanlış zaman.. yanlış insan.. tutunmak imkansız.. bıktım yamalı sevdalardan.. yanlış bahar.. kış güneşi.. yoruldum her bulduğumda.. kaybetmekten seniii"  Ben de uymuştum Tarkan'a... Bağıra bağıra şarkı söylüyordum.. "kıyamete kadaaar.. kapattım kalbimiiiii.. aaaaa! aaaa!" Hemen girerim havaya... Hemen... Aziz Nesin o güzeller güzeli şiirinde badem ağacına seslenir  ya hani... "Sen ağaçların aptalı, ben insanların." Evet, tam söylediği gibi biriyim ben.  Bir ılıman hava esmeye görsün... Hiç ne yapıyorum  diye enine boyuna düşünmem. Vururum kendimi güzel havaya.  

İşte kış günü aralığında, görünce göz kırpan güneşi, bu kez vurdum kendimi  yollara. Baktım şöyle gökyüzüne. Güneş küsmemiş... En gülen gözlerle bakıyordu bana...  Hey, bir güler yüz, bir tatlı söz...  Şairin dediği gibi... Açarım yüreğimi hemen. Açarım yüreğimi ne var ki? 

Dur bir dakika.. O an yüreğimi değil, hava gelsin diye arabamın camını açtığımı hatırlıyorum. Camı açar açmaz nasıl ılıman bir rüzgâr doldu içeriye anlatamam. Şaşırdım. Belli yolunu şaşırmış bir rüzgârdı bu... Saçlarımı  havalandırdı önce... Yüzümde uçuşan saçlarımı elimle attım gerisin geriye... Usul usul rüzgarın kulağına seslendim... "yabancısın buralara.. nerelerden geliyorsun? otur dinlen başucumda.. belli ki çok yorulmuşsun.. bana esmeyi anlat.. esip geçmeyi anlat!" Ne muhteşem bir şarkıydı! 

İnan bana  o an, deli gibi rüzgar olmak istedim ben. Rüzgara  şöyle fısıldadım.. "Anlat ki çözülsün dilim.. ben rüzgarım demeliyim.. rüzgarlığı  anlat bana.. senin gibi esmeliyim" Of, kış güneşi... Yolunu şaşıran ılık esinti... Ve şarkıların ezgileriyle  inan  başım döndü. Başım dönünce çevremdeki  her şey ama her şey döndü... Dünya  hepten döndü tabii. Dünya dönünce... Mevsim değişti... Anlarsın ya Akdeniz oldu birden.  Gerçekten... Gülümse:)


Sherlock Holmes Tam Tipini Bulmuş.

 

Yeni Sherlock Holmes'i Seyredince, Yine Neler Düşündüm Neler!


Kimi zaman yazar olmanın ölümsüzlükle eşdeğer olduğunu düşünmüşümdür.  Arthur Conan Doyle 1800 lü yılların sonlarına doğru Sherlock Holmes'u hayal etmiş. Yıllarca kitapları okunmuş, filmleri çevrilmiş. Yıl 2011. Halen bu kahraman dünyanın gündeminde. İşte misal ben. Kış, yağmur, çamur var demedim. Sherlock Holmes'un son filmi şehrime geldi. Mevsim Akdeniz oldu sanki. Gülümseyerek, yine yeni yeniden sinemaya gittim. Dedektiflik durumu oldu mu dayanamam zaten! Merak var ya bünyede bir kere. Bayılırım bu tarz kitap ve filmlere. Ayrıca sana bir şey söyleyeyim mi, tüm eleştirilere rağmen, bence Robert Downey Jr. mükemmel oturmuş bu role... Gerçek Sherlock Holmes tipi budur arkadaşım, budur yani.  Neydi o ekose ceketli ve ekose şapkalı eski Sherlock Holmes'un hali. Oh ya! Ünlü dedektif tam tipini bulmuş. Kılığı, kıyafeti, komikliği, gözlemleri, hali, tavrı, duruşu, dövüş teknikleri vesaire, yeni halini eskisine bin defa tercih ederim. Zaten Guy Ritchie’nin yönettiği tüm filmlere bayılırım. Diyeceğim odur ki, ben yeni Sherlock Holmes tipini de, filmlerini de çok sevdim.
 

İşte bunları yazınca, bak aklıma neler geldi? İlla uçağa atlamamıza ya da ışınlanmamıza gerek yok ki. Edebiyat ve sinema, dünyanın her yerini ve her çağı ayağımıza kadar getiriyor. Önce İngiltere'ye uzanıyoruz. 1887 yılındayız. İngiliz yazar Sir Arthur Conan Doyle'un evine, penceresinden bakıyoruz. Birşeyler yazıyor. Ağzında piposu... Öyle hayal ediyorum... Arada fincanındaki çayını yudumlarken, arada dumanını tüttürüyor olmalı. Çünkü yarattığı hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes'un elinde piposu vardır. Tabii o zamanlar tütünün zararlı olduğu bilinmiyor!.. Hayat verdiği bu kahraman okadar sevilir ki, yazardan daha ünlü olur. Daha sonra Sherlock Holmes'le ilgili filmler ve televizyon dizileri çevrilir.



Bu kez 1900 lü yılların başlarında Fransa’dayız. Moda, şatafat ve romantizmin ülkesi, son günlerde bir sosyete hırsızı hakkındaki yeni haberlerle çalkalanmaktadır. Bu durumda gazetelere gün doğmuştur. Kaçırırlar mı böyle haberleri hiç? Kimi hayali, kimi sahi haberler, dizim dizim gazetelerde yazılınca, yazar Maurice Leblanc, bu fırsatı iyi değerlendirir ve İngilizlerin Sherlock Holmes’i kadar ilgi çekecek bir kahraman yaratır. Kibar, yakışıklı, çok dil bilen, değişik kılıklara girebilen, çapkın, mücevher hırsızı Arsen Lüpen’in maceraları 20. yüzyılın ilk otuz yılına damgasını vurduğu gibi, günümüze kadar ününü sürdürmüştür. Arsen Lüpen ile ilgili filmler ve televizyon dizileri çekilir.



Peki bu ünlü roman kahramanlarından, memleketimizdeki yazarlar etkilenmemişler midir? 1924 yılında, değerli yazarımız Peyami Safa, Server Bedii takma adıyla, Arsen Lüpen benzeri bir karakteri, Cingöz Recai’nin maceralarını edebiyatımıza kazandırır. Her ikisi de kılık değiştirmede mahir, esprili ve zeki, yakışıklı ve çapkın, her ikisi de yaşadığı olayın keyfine ve heyacanını ruhunda hisseden kahramanlardır. Peyami Safa ekmek parası kazanmak için bu hikayeleri yazdığını söylese de, Cingöz Recai Türk polisiye roman türünün öncüsü olarak kabul edilmektedir.



Daha sonra bu hikayeler, 1954 yılında Metin Erksan tarafından sinemaya aktarılmış ve Turan Seyfioğlu Cingöz Recai’yi canlandırmış. Esas 1969 yılında Safa Önal’ın yönetmenliğinde çevrilen Ayhan Işık’lı Cingöz Recai filmi bir kült film olarak kabul edilebilir. İşte bu filmi dün gece seyrettim. Romanlarındaki gibi filmde de, Cingöz Recai’nin en büyük düşmanı, polis komiseri Mehmet Rıza’dır. Bu rolü canlandıran ise Türk filmlerinin ünlü jönlerini seslendiren Abdurrahman Palay. Hani Türk filmlerine "n'ayır, n'olamaz!" sözcüklerini kazandıran kişi. Filmdeki şahane şarkıları seslendiren Ertan Anapa. Sema Özcan, Ferudun Çölgeçen'li, renkli ve seyredilmesi keyifli bir film.


Filmin ilk beş dakikasında Ayhan Işık’ın sadece gözleri gösteriliyor. Yandan, önden, klark çekerken... O dönem sinema dünyasının gözdesi olan aktörün, en çok yeşil gözleri kadınlara etkileyici geliyor olmalı… Hapisten yeni çıkmış olan Cingöz Recai kaldığı yerden iş çevirmeye devam edecek, polis müfettişi Mehmet Rıza’yı çılgına döndürecek ve bu arada bir de kalp çalmayı ihmal etmeyecektir. Cingöz Recai’nin ünlü kahkahası ve sözleri, sadece filme değil izleyicinin belleğine damgasını vurduğundan mıdır nedir, aklıdan kolay kolay çıkarılmayacak bir film. Cingöz Recai kendini çok beğenir, yaptıklarıyla çok eğlenir. Filmin sonunda hapse götürülürken sarfettiği söz, bence Cingöz Recai’yi anlatmak için yeterlidir. Şöyle der: “Bana mektup yaz, Selma... Adresim basit: Cingöz –Türkiye!” Dur bak! Cingöz Recai'ye ait bir söz daha yazmalıyım: "Ben Cingöz Recai, başka türlü hareket edemezdim, benim de şu kalbim olmasaydı, hayat daha kolay olurdu! " Sahiden çok alem bir film!...

Yeni Cingöz Recai filmi çevrilse, kim oynardı acaba Ayhan Işık yerine?


17 Aralık 2011 Cumartesi

Bağımlılıklarının Esiri Olan Birisiyim.


İtiraf ediyorum. Ben bağımlılıklarının esiri olan birisiyim. Mesela şu yukarıdaki fotoğrafta üzerimdeki ceket var ya... Yalanım yok, seneler senesidir giyiyorum. İnan, sayıya döküp yılını söylemeye utanıyorum. Ceket eskidi, kumaşı yıprandı, cep kenarları söküldü, dikildi, gene söküldü, gene dikildi... Hatta kolları bile çekti... Arkadaşlarım ve yakınlarım kaç kez "Soldu artık giyme şu ceketi." dedi. Hiç umurumda olmadı. Bir kulağımdan girdi. Diğer kulağımdan çıktı. Yok, vazgeçemiyorum. Resmen bağımlılık vaziyeti. Aynı ceketi tutkuyla giymeye  devam ediyorum. Giydiğim zaman adeta huyum suyum değişiyor, ceketle bütünleştiğimi hissediyorum. Dün İstanbul'a gidiyordum. Oldukça sinir bozucu bir görüşme yapacağımı biliyordum. Evden çıkarken bir an durdum. Fazla düşünmeden kapının girişinde asılı duran kadife ceketimi kaptım. Sırtıma geçirdim. İster inan ister inanma... Görüşmede dirhem öfkelenmedim. Nasıl tesir ediyor bilmiyorum. Resmen kadife yumuşaklığında idi sinirlerim... Müşterimin sorularını sabırla dinledim. Mûnis bir eda ve  şefkat dolu cümlelerle cevaplar verdim. Toplantım hiç korktuğum gibi geçmedi. Bilakis çok olumlu neticelerle bitti. Nasıl sevindim anlatamam. Çıkışta ceketimin kolunu sıvazladım. "Gene bana iyi geldin. Senden asla vazgeçemem." dedim.


Peki Zagor! Tamam, itiraf ediyorum Zagor da bir çeşit bağımlılık benim için. Dün yolum Kadıköy'e düşünce, hemen Büyülü Rüzgâr'a daldım. Bir de ne göreyim? Heyy!.. Zagor'un dev albüm boyutunda yeni macerası çıkmamış mı? Adı Gökyüzündeki Şato... Of! Zagor'u gördüğüm zaman var ya... Of aman aman aman... Kalbime bir şey oluyor... Neler olduğunu, kelimelerim yetersiz kalır, anlatamam. Ben o dergi boyutundaki Zagor macerasını hangi ara durduğu raftan kaptım? Hangi ara kasaya gidip ödemesini yaptım? Ne vakit çıkıp ilk bulduğum kafeye oturdum? İnan hatırlamıyorum. Diyeceğim odur ki  o koca boyut Zagor dev albümünü gördüğüm anda, kendimi Gökyüzündeki Şato'da,  siyah beyaz renkler arasında, fantastik bir dünyada  buldum. Kaç defa  "Kadın kısmı çizgi roman okur mu?" dediler. Ya da "Bu yaşta çocuk gibi Zagor okunur mu?" diyen çok oldu. Bir kulağımdan girdi. Diğer kulağımdan çıktı. Hiiç aldırmadım hiiçç.. Yoo, uzun zaman çocukluğumdaki gibi  gizli gizli okuduğumu söylemeliyim. Şimdi... Çekinmem filan kalmadı! Olursa çaparizlik eden hiiçç aldırmam!  Çizgi romanları illa erkekler ve çocuklar mı okuyacak? Evet, bu yaşta ve kadın halimle Zagor okuyorum. Ne var yani? Diyeceğim odur ki artık iyice eminim. Ben bir Zagor bağımlısıyım. Oturdum boş bulduğum bir masanın ucundaki koltuğa...  Çıkardım Zagor'u poşetinden... Uzun uzun kapağına baktım önce... Akabinde ve detayında kapak sayfasını çevirdim.  Okumaya tüm merakımla başlayacaktım ki çilli garsona seslendim: "Bir Türk  kahvesi lütfen, bu kez damla sakızlı olsun." dedim. Eyvah! Şimdi ben ilk kahve kokusunu ne vakit, kaç yaşımda duyduğumu,  nasıl Türk kahvesinin bağımlısı olduğumu anlatmaya hiiççç başlamayayım. Allahım, nedir bu durumum benim? İnan çoğu zaman kendimi çözemiyorum. Gördün mü, yazımın başında söylemiştim. Ben bağımlılıklarının esiri olan birisiyim.


15 Aralık 2011 Perşembe

Işınla Beni Scoty!


Çocukluğumun televizyon dizisiydi Uzay Yolu. Benim gibi hayal etmeyi seven biri için büyüleyiciydi tabii. Düşünsene, Atılgan adında bir uzay gemisi. Kaptan Kirk'ün "Işınla beni Scoty" demesiyle, hoop gemiden anında ışınlanıvermesi... Hey, şu ışınlanmayı ben bu dünyadan gitmeden icat edebilseler keşke! Of, en büyük hayalim. Kuş olup kanatlanamayacağıma göre, keşke ışınlanabilsem istediğim yere. Allahım,  acaba benim böyle hayalci biri olmamın sebebi çocukluğumda seyrettiğim Uzay Yolu tarzı filmler mi? Ya Mr. Spock? Hani insan anne ve Vulkanlı babadan doğma, uzun kulakları ve soğukkanlı ifadesiyle hafızama kazınmış Uzay Yolu'nun ilginç karakteri. Benim seyrettiğim yıllarda o kadar şaşırtıcıydı ki bu film. Hayret ve hayranlıkla karışık duygularla seyrettiğimi çok iyi bilirim.

 
Geçenlerde Uzay Yolu'nun yeni versiyonu, son  çekim Star Trek'i seyrettim. Bu filmde de gene Kaptan Kirk, gene Mr. Spock vardı. Gene uzaydaydık. Uçan arabalar, ışınlı tabancalar, uzaylılar, o kadar çok icatlar yapılmış, yeni gezegenlere ulaşılmış, o denli gelişmiş ki herşey anlatamam. Gene "Işınla bizi Scoty!" dediğin anda, bu kez bir yerde durmana bile gerek yok.. Herhangi bir gezegenden kendi uzay gemine, koşarken bile anında ışınlanman mümkün. Yeni çekim film, seyircisini Uzay Yolu dizisinin enn başına götürmekte... Yıl desen 2256... Düşünebiliyor musun? Bu film günümüzden 250 yıl sonrasını anlatıyor. Filmin başında Kaptan Kirk'ün trajik doğuşu gösteriliyor. Ve inanamıyorum. Annesi, bebek Kirk'ü aynı günümüzdeki gibi doğuruyor. O kadar teknolojik depdebe arasında, doğuma hiç bir kolaylık getirilmemiş ya inanılır gibi değil. Gene anne çığlık çığlığa bağırıyor. Gene başındaki doktor ya da ebe neyse, "Ikın! Ikın!" diye anneye sesleniyor. Veee... 2256 yılında... Bebek Kaptan Kirk aynı günümüzdeki gibi doğuyor. Şimdi canım Mr. Spock'un kimi durumlarda "İlginçç!" demesi gibi bir söz sarfetmek istiyor. Vallahi şaştım kaldım. Gerçekten çook "İlgiiinnç!" Çocuğun kız mı erkek mi olduğu bile bilinmiyor. Vay canına sayın seyirciler! Filmi çok beğendim. Nostalji oldu. Bir süre çocukluğuma geri dönüp, mahallede oynadığımız Uzay Yolu oyunları aklıma geldi gelmesine ama... 250 yıl sonraki doğum olayında hiç bir değişiklik düşünülmemesi ve doğacak bebeğin cinsiyetinin bilinmemesi şaşırttı beni ne yalan söyleyeyim. Dehşete bile düşürdü diyebilirim... 

Hey, “Işınla beni Scoty!”


05.12.2010

13 Aralık 2011 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimize Karşın, Yemeğin Mutlulukla İlgisi Olmalı.

Yalanım yok. İştahlı biriyim. Sadece yemeğe değil, şu fani dünyanın merak ettiğim her şeyine fena halde iştahlanabilirim. Hele kitaplar ve yemekler bir araya gelmişlerse... Veeee... Bir yemek kitabında değil, bir romanda, bir öyküde veya  bir şiirde yemekle ilgili cümleler geçiyorsa hele... Heyy! Değmeyin keyfime...  Sevinçten çıldırabilirim. O kitabı döne döne okuyabilirim. 

Bu akşam işten eve biraz erken döndüm. Yemek pişirecektim ama yemek pişirmeyi gene oyuna dönüştürmeye karar verdim. Neden biliyor musunuz? Bugün bir arkadaşımla ofiste  kahve içiyorduk. Bir ara söz döndü dolaştı  akşama ne pişirelim'e geldi. Arkadaşım dudağını sarkıttı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Gözlerini devirdi... "Yemek pişirirken geçen zamanıma acıyorum." dedi. Nasıl üzüldüm anlatamam. 

Cemal Süreya'nın iki dizelik bir şiiri vardır ya hani... "Yemek için ne düşünürsünüz bilmem. Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." der. Bilirsin, şair sözünü her daim hakikat bellerim ben... Hakikaten kahvaltının  mutlulukla bir ilgisi olmalı. Sadece kahvaltının değil tüm yemeklerin mutlulukla bir ilgisi olmalı, öyle değil mi? 

Arkadaşıma "Sen hiç Barış Bıçakçı kitabı okudun mu? diye sordum.  "Sorulur mu?" dedi. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i bir solukta daha yeni bitirdim yuttum."  "Ne iyi!... O halde Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in  bir yemek kitabı ayarında olduğunu farketmişsindir." dedim. 

Yüzüme şaşkınlıkla baktı. "Yemek kitabı mı? Şaşırdın mı sen... O kitap hüzünlü aşk öyküsüdür." dedi.  Güldüm. "Bu akşam bize gelsene." dedim. "Sana Barış Bıçakçı usulü yemek yapmayı göstereceğim." Burun büktü. "Bu akşam televizyonda benim dizilerim var. Kaçıramam." dedi. Gelmedi. Televizyonda dizi seyrederken geçirdiği zamana değil, yemek pişirirken geçirdiği zamana üzüle üzüle evine gitti.


İşten dönüşte kapıdan girdiğim gibi mantomu  evin girişindeki hole attım. Sonra koşar adım kitapların yanına vardım.  Barış Bıçakçı'nın aklımdaki kitabını rafından kaptım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de yemek geçen cümlelerin yanına kocaman bir Y harfi yazdığım için, gördüğüm tüm Y harfli paragrafları aceleyle taradım.  Buldum.  46. sayfa... İşte bu sayfada yazan "Barış Bıçakçı usulü fırında patates" yaptım. Şöyle:  

"Halka halka doğranmış patatesler ve soğanlar tepsiye, bir sıra patates bir sıra soğan olacak biçimde dizilir, üzerlerine tuz, kimyon, karabiber, kekik ve kırmızıbiber katılmış salçalı su dökülür, ince tereyağ dilimleri yerleştirilir ve fırına verilir. Pişirilince afiyetle yenilir." İşte bu tarifin aynısını yaptım. 

Tepsiyi fırından çıkardığımda, kitabın 100. sayfasında dediği gibi "Güzel bir koku kaplamıştı mutfağı."  Hemen  beyaz porselen bir tabağa Barış Bıcakçı Usulü pişirdiğim yemekten  üç kaşık koydum. Mutfaktaki masanın başındaki sandalyeye oturdum. Çatalımı tabağa daldırdım. Tam ağzıma atacaktım ki önce iyice kokladım. Hımmm... Miss! Hemen ağzıma attım... Heyy! Nefis!.. 

Biliyoruz ki yaşam sonsuz değil. Ölümlüyüz hepimiz. Bir gün her şey sona erecek. Kitabın adı gibi bu durum bizim en büyük çaresizliğimiz... İşte bu çaresizlik içinde filmler ve kitaplar bir illüzyon geçirirler. Hayatı eşsiz kılmayı becerirler. 

Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanından öğrenerek pişirdiğim yemeği az önce yedim ya... Bir kez daha anlamıştım... Hayatta bütün tatlar ekşi ya da acı değildi. Hayat tekrarlanan küçük keyiflerin bileşkesiydi.  "Yemek güzel olmuş mu?" sorusunun şahaneliğiydi...  Ya da "Eline sağlık" demenin harikuladeliği... Hayatın rutuninde  farkına pek varamadığımız, masada geçirilen saatlerin o muhteşem güzelliğiydi sanki. Lezzetli bir yemek yemenin o tarifsiz hazzıydı belki...  

Ve sonuncusu ama en önemlisi... Yemek üstüne ne düşünülür  bilmem ama... Sadece kahvaltının değil yemek pişirmenin ve yemenin mutlulukla  kesinlikle bir ilgisi olmalı. 

12 Aralık 2011 Pazartesi

Abartıyor Görünsem Bile İçime İyice Belletmeliyim Ki Ben... Ben...



Hafta sonu arkadaşlarımla Konya'ya, Şeb i Aruz törenine gittim. Dönüşte Hayal Kahvem'e yazdığım son yazıya göz gezdirdim. Allahım, inanamıyorum kendime... Gider ayak nasıl afralı tafralı bir yazı döşenmişim! Bir bünye nasıl bu kadar mübalağacı olur böyle? Güya kalbim bana "git" demiş. Belki de birileri, "ne olursan ol gel" demiş olabilirlermiş. Aklımsıra esrarengiz bir yolculuğa çıkıyormuşum... Veee acaba dönüşüm nasıl olacakmış? Bilmiyormuşum.  Vay canına sayın seyirciler! Peki, bencileyin birinin, kenarları dantelli böyle eften püften sözlerine kim inanır? Biliyorum, kimse inanmıyordur bana... İyi ama ne yapabilirim?

Saatlerdir oturdum, bir şeyler yazmak için nasıl çabalıyorum anlatamam. Yok, başka türlüsünü asla beceremiyorum. Bir cümleye başlıyorum tamam mı? Sonunu getirmeden yazdığım cümleyi hoop diye siliyorum. Niye? Çünkü Mevlana ne demiş biliyor musun?  "Dün geçti gitti; dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek lâzım." İşte bu sözü öğrendiğimden beri artık bambaşka şeyler yazmak istiyorum. 

Yazacağım yazmasına, hayallerimden vazgeçemiyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü hayalcimeşrepli biriyim ben. Yeni bir şeyler söylemek hevesine kapılsam bile, mümkün olmuyor hayal etmeden durabilmem. Mevlana ne diyor? "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." Öyleyse abartıyormuşum gibi anlaşılacağımı ya da tuhaf görüleceğimi bilsem bile, olduğum gibi görünmekten vazgeçmek istemiyorum. 

İşte itiraf ediyorum. Tüm yazdıklarım gerçek. Ben uzak bir yere gidiyorsam eğer.... Sahiden ya kalbimin "git" dediğine ya da  hayali bir davet aldığıma inanıyorum. Sakın sorma bana, neden böyle olduğumu inan bilemiyorum. Hah işte... Bak ne demiş Mevlana... "Gönül, ne tarafı işaret ederse, duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider." Of, çok şükür!... Tam ruhuma denk düşen, tam bencileyin sözler... Aynen böyle... 

Eğer gönlüm bir tarafı işaret ederse, elimde değil inanın... Duygularım da  eteklerini toplayıp tıpış tıpış  o tarafa gidiyor. İster inanın ister inanma gönlüm şu anda ne tarafı işaret ediyor biliyor musun? Odanın ortasını... Hissediyorum. Duygularım çooktan eteklerini topladı gönlümün işaret ettiği yere yöneliyor. Az sonra sağ elimi gökyüzüne sol elimi yere çevirerek açacağım. Bir mevlevi dervişi misali, kendimi dünyadan soyutlayıp dönmeye başlayacağım. Vee dönerken dönerken... Biteviye içime Mevlana'nın sözünü tekrarlayacağım... 

"Âlemde benim adımı hiç duymadın mı sen? Ben hiç olan biriyim, hiçim, hiç."  Bir süre sonra iki elimi göğsüme kapatacağım. Sol ayak parmaklarımın üzerine sağ ayağımı koyacağım. Ayakta  Elif harfi gibi duracağım.  "Şu karmaşık dünyada kimiz biz? Elif gibiyiz, Elif'in kendiliğinden nesi var? Hiç, hiç." İçime iyice belletmeliyim. İyice bilmeliyim. Hiçim ben. Hiçim. Hiç.


9 Aralık 2011 Cuma

Kül Gibi İnce Yağmurun Altında Gideceğim.


Cemal Süreya der ya hani: " Anımsıyor musun Toros ekspresinden inmiştiniz... Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği." Allahım, bu dizeler şairin hangi şiirinde geçiyordu ki? Gene hatırlamıyorum. Ama neden bu dizeler hafızamın karanlık arşivinden çıkıp şimdi parmaklarımdan döküldü çok iyi biliyorum. Genelde bedeniyle değil ruhuyla sefere çıkmayı seven biriyim. Oturduğum yerde dünyayı dolaşır dönebilirim. Bu ruh seferlerimi, parayla değil de hayalle gerçekleştirdiğim için, canımın istediği vasıtayı kullanabilirim. En çok istediğim trenle bir şehirden diğerine gitmek. Çocukluğum tren yolunda geçti. Trenin her şeyi bana büyüleyici gelirdi. Çok severdim gelip geçen trenleri seyretmeyi. İçindeki insanları hayal etmeyi. Tam tren geçerken... O esnada ev zangır zangır titrerken... Ben hemen pencereye koşardım. Önümden bir film şeridi gibi geçen trene hayranlıkla bakardım. Meçhûl bir çift göze denk gelirdim bazen... Gülümser, el sallardım... O güzelim türkümüzdeki gibi... Kalpten kalbe bir yol vardır görünmez... Gönülden gönüle yol gizli gizli denir ya hani...  Tren ve o meçhûl yolcunun  ardından bakarken, yüreğimin bir kırlangıç kanadı gibi çırpındığını hissederdim.  Yoo... Bazan yüreğim o trenin peşine takılıp giderdi. Ruhum sefere çıkmayı işte bu yolculuklarda öğrendi. Of! Oktay Rifat'ın o muazzam dizesi gene aklıma geldi. "Bir çekitaşı gibi üstümde zaman."  İzmit o zamanlar içinden tren geçen şehirdi. Eskidendi. Çok eskiden...  Bir Sezen Aksu şarkısı misali... "Hani erken inerdi karanlık... Hani yağmur yağardı inceden... Hani okuldan, işten dönerken... Hani ay herkese gülümserken... Mevsimler kimseyi dinlemezken... Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken... Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken... Hani kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken... Hani hiç kimse ölmemişken... Eskidendi... Çok eskiden."  Hımm... Havada hüzün kokusu var galiba... Şimdi bu halimle Edip Cansever'e ilişmeden asla duramam.  "Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi?  Biz eskiden seninle istasyonları dolaşırdık bir bir... O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar... Nazilli kokardı... Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası... Kül gibi ince İstanbul yağmurunun  altında... Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen... Diyeceğim şu ki... Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler..." Az sonra hayal değil, gerçekten bir trene bineceğim. Bu kez hem bedenimle hem ruhumla sefere gideceğim. Bilirsin… Her yüreğin bir aklı vardır. Kendi meşrebince bir olgunluğu vardır ya hani.. Ben bilmediğim bir şehre gideceğim. Çünkü git dedi kalbim. Gideceğim. Belki de "ne olursan ol gel" denmiştir de o nedenle gidiyorumdur, kimbilir?  Tüm merakımla çıkıyorum bu esrarengiz yolculuğa... Dönüşüm nasıl mı olacak? Bilmem.

8 Aralık 2011 Perşembe

Dedemin İnsanları Ve Şehrimin İnsanları


4 Aralık gecesi, Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü ve şehrimin dans okullarının işbirliğiyle düzenlenen  Tango Gecesi'ne gitmiştim. Altınokta Körler Derneği Başkanı Pınar sahnede dans ediyordu. Görme engelli birinin nasıl şahane tango yapabileceğini gözler önüne seriyordu. Pınar'ın danslarından sonra, diğer dans gruplarının gösterileri başladı. Her bir çift muhteşemdi. Bir ara hemen sağ çaprazımdaki masada oturan iki genç kızı farkettim. Sahneye hiç bakmıyorlar, aralarında fısıldaşıyorlardı. İyice  dikkat edince görme engelli olduklarını anladım. Bir süre daha dans edenleri seyrettim. Sonra gene iki kıza döndüm. Yerimden kalktım. Yanlarına gittim. Kendimi tanıttım. İsimlerini öğrendim. Bangır bangır tango müziği çalıyordu. İçimden gelen şeyi söyleyip söylememekte önce bir süre tereddüt ettim. Sonra cesaretimi toplayıp eğildim... "İsterseniz size sahnede neler olup bittiğini anlatabilirim." dedim.  Gülümsediler.  "Çok seviniriz." dediler.  Hemen bir sandalyeyi kaptığım gibi aralarına çöktüm. Ballandıra ballandıra anlatmaya başladım. "Şimmmdiii... Sahnede yaklaşık on tane kadar çift var. Size bir şey söyleyeyim mi kızlar var ya inanılmaz fıstıklar... Kimisi sarısın, kimi kızıl, kimi kuzguni siyah saçlı... Of, çoğunun bellerine kadar saçları var. Arada morlu, pembeli kıyafetli kızlar olsa da genelde kızların üzerlerinde siyah elbiseri var." dedim. Durdum. Söylediklerine göre ikisi de bebeklikten beri görmüyordu. Ben renkleri söylüyordum ya acaba yaptığım doğru muydu? Ürkekliği attım üzerimden. "Bakın ilk olarak böyle anlatıyorum. Hata yaparsam diye çekingenlik hissetmek istemiyorum. Mesela siz renkleri biliyor musunuz? Nasıl anlatmalıyım?" diye sordum. Renklerle anlatmamı istediler. Bıraktım kendimi dansın akışına... Kimi kızların tül gibi şeffaf blûz giydiğini, kimlerinin elbisesinin sırta kadar açık olduğunu, kimi erkeğin dans ettiği kızdan çok  kısa olduğunu, gene de komik değil hoş göründüklerini, bir süre sonra tüm kızların gözlerine bant takarak görmeden dans ettiklerini, dans eden kızlardan birinin harikulade bacakları olduğunu, salondaki renkleri, çoşku içinde anlattım... Anlattım. Arada merak ettiklerini sordular. Cevapladım.

  

Gösteriden sonra biraz daha muhabbet ettik. Konu sinemaya ve kitap okumaya geldi. Kitap okuyabiliyorlardı ama filim nasıl seyrediyorlardı? Kızlardan birinin adı Esra diğerinin adı Berrak idi. Esra Kocaeli Üniversitesi'nde ikinci sınıfta okuyormuş. Sinemayı çok seviyormuş. Boğaziçi Üniversitesi'nin kütüphanesi memleketin her yerindeki görmeyenler için bir sistem kurmuş. "Sesli betimleme" denilen bir yöntem varmış. Yani filmin konuşma olmayan, sessiz ya da müzikli anlarında perdede olup bitenler bir anlatıcı tarafından tarif ediliyormuş. Görme engelliler bir şifre alıp Boğaziçi Üniversite'sinin hazır ettiği bu filmlere erişebiliyor ve izleyebiliyorlarmış. Ne hoş! Bayıldım. "Ben de sesli betimleme yaparak bir filmi anlatmayı deneyebilirim." dedim. Veee... Bugün Esra ile İzmit'te buluştuk. Dedemin İnsanları'na gittik. Esra ile kafa kafaya verdik. Fısıl fısıl bir sesle "sesli betimleme" yaptım ben... Filmi seyrederken, konuşma olmayan sahnelerde Esra'ya perdede gördüklerimi anlattım. Tamam. Sinema görsel bir sanat olabilir. Ama demek ki görmeyen biri de dinleyerek filmi seyredebilir. Belki evde seyretmek daha kolay olabilir. Ama sinema salonun atmosferinde film izlemek büyüler insanı öyle değil mi? Galiba ben sesli betimleme işini becerdim. Biz Esra ile "sesli betimleme" yaparak film seyretmeyi sevdik. Birbirimize belli etmeden azıcık gözyaşı bile döktük. Bugün biraz acemiydim ama fazlasıyla anlatmaya hevesliydim. Esra beğendi galiba beni. "Gene gidelim olur mu?" dedi. Heyy! Çoook sevindim. "Elbette. Hep gideriz. "dedim.