19 Şubat 2012 Pazar

Hasbihal


Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinlemek için bekliyorsun. Bugün eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Sen neden bu kadar suskunum diye bana bakıyorsun. Usulca başlıyorum konuşmaya.. “"Bugün bir film seyrettim." diyorum. “ Hani Michael Jackson hayatını kaybemişti ya… Michael Jackson’ın son konser provalarının kayıtlarından oluşan bir filmdi seyrettiğim. Hani dünya turnesine çıkacaktı ya.. Ne planlar, ne hazırlıklar yapılmış. Konser deyip geçme” diyorum.. “Nasıl ciddi bir organizasyon ve teknoloji var arkasında anlatamam sana. Mutlaka görmen lazım.



Ah!” diyorum. “Ah, o güzelim şarkılar… Hepsi de nasıl da hafızama kazınmışlar. Şarkılarının her ritmi, adeta Michael Jackson’un vücudunun bir hareketi. Hatırlasana…” diyorum sana… “Ay yürüyüşünü nasıl denerdik ayna karşısında.. Ya da kemiksizmişcesine dalgalandırılan kollar mesela… Sen ne güzel becerirdin!.. Ben yapamazdım ne kadar çabalasam da…” diye sözlerime devam ediyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum. Sadece “Biz neden böyleyiz?” diyorum sana… “Neler yazdılar, söylediler Michael Jackson hakkında.. İnanamadık senle ben valla… Radyo çocuğuyduk ya kimseyi görmez, seslerden de şüphelenmezdik. Onun için mi böyle saftorik olduk… Ya da ne bileyim Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla büyüdük. Bırak filmleri, okuduğumuz kitaplardaki kahramanlara ağlar, üzülürdük. Şimdi bu şahane şarkıları söyleyen adam için, denilenlere inanmak bir yana, arkasından yas tutuyoruz baksana !” diyorum biraz kıkırdayarak. Kendini toparlamanı istiyorum. Eğer konuşmama devam edersem bu hüzünlü makamda, biliyorum hüngürdeyebiliriz az sonra.. Diyorum ki konuyu renklendirmek için “Biliyor musun, evde kimse yoktu. Yalnız ben… Sanki Michael Jackson benim için konser veriyordu… Nasıl kendimden geçmişim… Bir ara dayanamadım.. Fırladım ayağa.. Michael Jackson Billie Jean’i söylüyordu. En iyi sen bilirsin beni.. Billie Jean’ de oynamadan durabilir miyim Allahaşkına?




 11.01.2011

Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nden Türküler Dinlediniz.


Dündü... Kış ikindisi vakti kış güneşi gökyüzünden muzipçe gülümsüyordu.  İzmit'teydim. Altınokta Körler Derneği'nin bulunduğu İşhanı'na doğru giderken Pınar'a telefon ettim. "Kitapları derneğe getirdiysen, İzmit'teyim. Uğrayıp alayım." dedim.  "Aaa! Kitapları aldım ama hafta sonu seninle görüşeceğimizi tahmin etmediğim için, derneğe getirmedim." dedi. Pınar, sadece Altınokta Körler Derneği'nin başkanlığını yapmıyor, ayrıca hem çalışıyor hem üniversitede Sosyoloji bölümünde okuyor. Okulunun ikinci dönemi başladı. Ders kitaplarının seslendirilmesi lazım. Çevresindekiler Pınar'a kitap seslendirme konusunda yardımcı oluyorlar elbette. Konuştuk. Bu kez iki kitabını bana verecek. Gürültüsüz bir ortamda, ders kitaplarını, ses kayıt cihazına okuyacağım. Sonra bilgisayarına aktaracak. Göremediği için, her zaman yaptığı gibi, dinleyerek ders çalışacak. Ve tıkır tıkır sınıflarını geçecek. Henüz arkadaşlarıma duyuramadım. Ders kitaplarını kayıt cihazına okumak konusunda gönüllü olacaklarına inanıyorum. Bol bol şiir, öykü, roman kitaplarını da seslendirip vermek lazım. Bunu önümüzdeki günlerde daha şekillendiririz. Du bakalım... Tam telefonda bunları konuşurken, kulağıma derinden bir bağlama ve türkü sesi geldi. Yüreğim titredi. "Kim çalıyor bağlamayı?" diye sordum. "Engin çalıyor. Biz söylüyoruz. "dedi. Hiç duraksamadım... "Yooo. Dayanamam. Kıskançlıktan çatlarım. Hemen oraya geliyorum." dedim. Arabamı park ettiğim gibi  derneğe koştum.

Engin - Sibel Hanım - Pınar - Hasan Abi - Nalan - Mustafa

Vay canına sayın seyirciler! Güya Altınokta kapısından içeriye on dakika diye daldım... Neredeee? Bir buçuk saat kaldım. Metristen girdik, Çarşamba'dan çıktık... Karlı kayın ormanından girdik, Evreşe'den çıktık. Yok, bırakıp çıkamadım inan ki. Engin konservatuar mezunu ya şahane bağlama çalıyor. Hangi türküyü söylesek bodoslama anında hem çalıp hem söylemeye başlıyor. Sibel Hanım desen... Pınar'ın annesi... Harikulade sesi... Hasan abi desen şehrimin en ünlü klarnet ustası... Nalan ve Mustafa benim gibi Altınokta Körler derneğinin müdavimlerinden... Pınar'ın tango kursundan arkadaşları... Derneğin sekreteri Meltem. Şehrimin tango hocası Raci... Fotoğraflarda görünmeyen daha kimler vardı kimler... Hepsi nasıl güzel söylüyordu anlatamam. Müthiş. Üç kere gitmeye niyetlendim. Engin bir başlıyor... "Lambada titreyen alev üşüyorrr... Aşk kağıda yazılmıyorrr Mihribaaan" diye... Hooop... Gerisin geri oturuyorum. Bu bed sesimle kaptırıp kendimi nasıl türkü söylüyorum  bir bilsen. Gene tam ayağa kalkıyorum... "Hasta oldum derdune da, oku bana yasini oku bana yasini oku bana yaa.." diye başlıyorlar. Hoop.. Oturuyorum. Gene türkülere devam. Karadenizden girmece... Güney Anadolu'dan çıkmaca... Üçüncüde artık iyice ayağa kalktım. Paltomu giydim. Beremi taktım. Tam vedalaşacaktım ki... "Döndüm daldan düşen kuru yaprağa leylim leeyyy" diye başladılar...  Bırakılır gidilir mi şimdi? Sonunda Engin'e... "Bi dakka durur musun?" diye seslendim. Şaşırdı. Dedim "Ben gidene kadar bi beklesen. Yoksa gidemiyorum." deyince... Güldüler bana. Ben de güldüm tabii... Altınokta Körler Derneği'nde güldük hepimiz. Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nden türküler dinlediniz.

Engin - Hanife  - Sibel

18 Şubat 2012 Cumartesi

Çizgi Romanlar Ve Ben

 

Ömründe bir kez şiir yazmamış, ömründe düzgün bir kare çizmemiş biriyim. Yeteneğin, bazı insanlara doğuştan verildiğine inanıyorum. Ben yeteneksizler zümresindenim. Olsun. Hiç moralimi bozmuyorum. Şiir yazamayan ama şiir dizeleriyle sarhoş olan,  çizgi çizemeyen ama çizgilerin büyüsüne kapılan bir ruhla ödüllendirildiğimi düşünüyorum. Memleketimde artık çeşit çeşit, rengarenk çizgi romanlar satılıyor. Ne güzel! Ben Zagor seven biriyim.  Zagor'un menzilinde dolanıyorum. Geçen hafta Kara Kitap "Bak bunu sana aldım. Tam senlik." diye bir çizgi romanı elime tutuşturdu. Baktım. Kapağında Lilith yazıyordu. İç kapağına göz attım. Zagor gibi Bonelli ailesi tarafından destekleniyor, altı ayda bir yayınlanıyordu. Ne hoş!..  Kitabın önsözünde Faruk Türe "Şu anda dünyanın bir çok yerinde Lilith ismi feminizm ile birlikte anılıyor ve kainatın ilk feminist'i olduğu kabul ediliyor." diye yazmış. Bu cümleleri okuyunca, şöyle bir etrafıma baktım. Sonra kitabın kapağını hemencecik kapattım. Evde masamın üzerine bıraktım. Günlerdir  Lilith'le birbirimize bakıyorduk. Bugün bir heves çöreklendi yüreğime. Aldım Lilith'i elime... Okumaya başladım. Sevdim Lilith'i... Yoo... Feminist değilim. İnan, feminist nedir diye sorsan, anlamını bile bilmem ki... Lilith'de feminist filan değil. Kara Kitap doğru tespit etmiş. Bu çizgi roman sahiden tam benlikmiş. Lilith kimi zaman aynı benim aklımdan geçen lafları söylüyor... Örnek istersen, kitaptan iki kare koyacağım. Bak...


Ne diyor? "Senin bağırsaklarını söküp kendime kolye yapacağım!"  Akabinde ve detayında  lakırdılarına şöyle devam ediyor... "Sonra derini yüzüp kendime güzel bir deri elbise dikeceğim!" Kimi zaman aynıları aklımdan geçer ama dillendiremem... Lilith dillendiriyor da ne oluyor? Kıyamıyor... "Öldürmek mi?"  "...Ama seni öldürmeye hayır." "... Seni öldürmek mi... Bunu asla yapamam." diyor. İnsan nesli için tek bir gelecek vardır, kökünün kuruyacağı bir gelecek, toprağın derinliklerinde yok olup giden bir yaşam... Bil bakalım insan neslinin devamı için ne gerekli... Elbette kadın! 

 



!F... Seveceğim, Gezeceğim, Festivale Gideceğim.


Feleğin en büyük kıyaklarından biri kendi ofisimde çalışıyorum. Sigortacıyım. Çok sevdiğim bir işi yapıyorum. Ve  gene ballı bir vaziyetim daha var. Şahane insanlarla çalışıyorum. Sinemayı seviyorum. Son üç yıldır film festivallerinin tadını aldım. İstanbul Film Festivali'ne ve Filmekimi'ne üç yıldır mutlaka  gidiyordum. Kısmetse bu sene de gitmeye niyetliyim. Hayret!...  !f 'e nedense heves etmemişim. Demek ki daha önce 10 kez yapılmış. Ben bu yıl, 11. Uluslararası Bağımsız Film Festivali'ne ilk kez gideceğim. İş programıma göz attım. En uygun günü seçtim. Hangi filmler olduğuna bakmadan, günü ve saatleri  denk gelen üç filme biletlerimi aldım. Aynı gün arka arkaya üç film seyredeceğim. İşte bahtıma çıkan filmler... Du bakalım... Gidince, olanı biteni elbette anlatacağım:)


Beyond the Black Rainbow
Kara Gökkuşağının Ötesi



  Morir De Pie
Ayakta Ölmek




 Love 
Sevgi


17 Şubat 2012 Cuma

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 19 - Münevver

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


İstanbul Film Festivali'nde aynı gün üç film seyredecektim. İlk film düşündüğümden geç bitmişti. İkinci filmi Emek Sineması'nda seyredeceğim için sevinçliydim.  Film başlamadan yerimi bulma koşuşturması içindeydim. Kendi kendime iyice abartarak hissettiğim festival havası, Emek Sineması'nın o kadim hüzünlü atmosferi resmen sarhoş etmişti beni. Film başlamadan yerimi bulma telaşım yüreğimi bir kırlangıç kanadı gibi titretmişti. Tatlı bir başdönmesiyle koltuğuma yerleşmiş, derin bir oh çekerek gözlerimi kapatmıştım. Daha kendime gelemeden önümden geçip yanımdaki koltuğa oturan birinin varlığını hissettim. Yüzümü ona doğru çevirdim.  Hakikatle hayali ayıracak durumda değildim.  Yaprak gibi bir kızdı. Beyaz, çiçekli bir elbise giymiş, sırtına yün bir hırka almıştı. Hafif bir rüzgâr esse uçacakmış gibi duruyordu. Gençti. Evet... Gösterişli bir güzelliği yoktu ama hayata yeni başlamış gibi bakıyordu; öyle gençti...  Elinde tuttuğu kitabı göğsüne sıkıca bastırıyordu. Bir anda onun Hüsnü Arkan'ın Mino'nun Siyah Gülü adlı kitabındaki Münevver olduğunu farzettim. Münevver kız lisesini bitirmiş, İzmir'de üç yıl bir öğrenci yurdunda kalmıştı. Sonra üniversiteye gitmek istemiş ama hayalini gerçekleştirememişti. Niye? Çünkü abisi izin vermemişti. Ne kadar zeki bir kızdı kimbilir diye düşündüm. Kırılacakmış gibi duruşu, zerafetindeki parıltı başımı döndürmüştü. Babası hastalanınca, abisini işin başına geçirmişti. İzmir'de erkek arkadaşıyla el ele görüldüğünü haber alınca, abisi küplere binmişti. İnsanlar neden başkalarını kolaylıkla yargılarlar, neden tecrit ederler, nasıl bu denli yıkıcı davranırlar, sonra nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederler hiç anlayamıyorum? Nasıl oluyor da başkalarının hayatlarına müdahale etmekten bir çeşit mutluluk duyuyorlar. Genç kız, abisine itiraz etmiş, "Benim bir hayatım var. Bunu nasıl yaşayacağıma ben karar veririm." demişti. Tüm direnmelerine rağmen abisi üniversiteye gitmesine razı gelmemiş, hasta yatağındaki babası da oğlunun her yaptığından emin olduğu için, duruma ses etmemişti. Ne kadar çirkin, değil mi? Ama memleketimde, kadınlar böyle büyürlerdi. Daha doğrusu, hiç büyüyemezler, kendi hayatlarına yön veremezler... Ya baba, ya abi, ya koca...  Her zaman bir sorumluları olmalı diye düşünülür. Bunlar aklıma gelince utanmadım. Döndüm genç kadının  gözlerinin içine baktım.  Gözlerinde ışık yoktu sanki. Biri ölümüne kırıldıysa ve bu tamir edilemeyecek bir şeyse, farkında olmasa da  aslında kıran kişi de orta yerinden kırılmış demektir.  Belki abisinin, bilinçsiz yaşadığı ölümden önceki son iki saatinde kızının ya da karısının ismini sayıklayacağına, kızkardeşinin adını sayıklaması bu sebepledi. Peki kızlarla erkeklerin arasındaki fark neydi? Galiba erkekleri sokağa salmışlardı. Biz kızları da esirgiyorlardı. Bu sözcüğün anlamı çok geç anlaşılıyordu. Esirgenmek, aslında alıkonmak demekti. Kadın gettosu da bu durumu toplantı yapmaya gerek bile görmeden kabulleniyordu. Böylece kızlar bütün yargılardan uzak tutulmuş oluyordu. Bir insan, yargılanmayı göze almadan kendisi olmayı nasıl başarabilir ki?


Genç kadın, oturduğu yerde kıpırdandı. Elinde sıkıca tuttuğu kitabı kucağına koydu. Baktım. Kabında Gülün Adı yazıyordu. Ortaçağ'da geçen, zamanın muktedirlerine karşı, tek başına fikirleriyle savaşan, kitaplık yanıp kül olduğunda, oradan sadece birkaç kitap kurtaran Peder William'ın hikayesi. Gözlerimizi aynı anda kitaptan kaldırdık. Birbirimize baktık. Sırtımızı dikleştirdik. Birbirimize gülümsedik. Bana doğru eğildi. Fısıldayarak "Biz kadınız, öyle değil mi; her şeyi yapabiliriz." dedi. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Münevver" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının çoğu cümlelerini  Hüsnü Arkan'nın  Mino'nun Siyah Gülü adlı kitabından alıntıladım. 



Yorgan Altında Kalmamayı Başaran Kız - Elif Ece Çekil


“Engelsiz Sanat” diye bir dernek olduğunu bilmiyordum. Cüneyt Karakuş’un  bloğunda yazdığı yazı üzerine öğrenmiştim. Cüneyt'in de yönetiminde olduğu Engelsiz Sanat Derneği toplumda engellilerin önce aileleri, sonra toplum tarafından engellendiği ve yanlış değerlendirdiği düşüncesinden hareket etmiş. Ve diyorlar ki " Engel bir gözün görmemesi veya bir elin tutmaması demek değildir. Engel bireyleri yorgan altında saklayıp onların hiçbir şey ya da hiç kimse olmalarına sebep olmaktır. " Ne kadar haklılar. İzin aldım. Yorgan altında kalmamayı başaranlarla yaptıkları röportajlarını, Hayal Kahvem'de paylaşacağım.  İlk olarak Elif Ece Çekil'in muhabbetiyle başlayacağım:



Doğum Tarihiniz ve Yeriniz:

18.03.1983 tarihinde İzmir'de doğdum. Şu anda İstanbul'da yaşıyorum.

Engel Durumunuz, nasıl oldu?


Alt kan uyuşmazlığı ile beyinde oluşan motor sistem hasarı nedeniyle bedensel engelliyim ve ellerimi çok az kulanabiliyorum.

Eğitim durumunuz ve varsa mesleğiniz:


Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve TV bölümü mezunuyum. Şu anda çalışmıyorum.

Aileniz ile birlikte mi yaşıyorsunuz:

Evet

Nasıl bir çocukluk dönemi geçirdiniz? Ya da engel durumunuz ilk ortaya çıktığında nasıl bir dönem geçirdiniz? Ailenizin, akraba ve eş-dost çevrenizin size yaklaşımı nasıl oldu?

Hep engelliydim... Kendimi bildiğimde de ailem durumu kabullenmişti zaten. Bana hiç engelli gibi davranılmadı. Hep sevecendiler, kardeşime nasıl davranıyorsa bana da aynı davrandılar. Eğitimli ve bilinçli bir aileye sahip olduğum için hiç engelli gibi büyütülmedim.

Şimdi nasıl? Değişmeler var mı?


Şu an daha iyiyim. Yürüyorum ve daha düzgün konuşuyorum.

Sizce, Türkiye'de engellilik algısına bakış açısı nasıl?

Ben değiştim ama çocukluğumdan bu yana Türkiye'de pek bir şey değişmedi. Hala engellilere dışarıda uygun ortam sağlanamadığı (sosyal ortamda, psikolojik ortamda) için eve mahkumiyetleri devam ediyor.

Başarı Hikayeniz (girişimleriniz, becerileriniz, aldığınız ödüller vb... kendinizde sıra dışı bulduğunuz her özelliğinizi ya da başarınızı yazabilirsiniz):

Üniversitede öğrenciyken 5 tane kısa metrajlı film yaptım. Mezun olduktan sonrada bir kısa film yaptım. Hem kısa hem uzun metrajlı film projelerim var ancak uygun şartların oluşmasını bekliyorum. Bir gün gerçekleşeceğine de inanıyorum.

Hedefleriniz:

Kendi filmlerimi çekmek istiyorum. Hem kısa hem de uzun metrajlı projelerim var bir gün onları gerçekleştireceğim, buna inanıyorum ve bunun için çabalıyorum.

Türkiye'de engellilik alanında ne gibi çalışmaların yapılması en öncelikli konu olmalıdır?

Öncelikle engellilerin hayatını kolaylaştıracak maddi şartları sağlamak.

Buradan engelli ve engelli ailelerine iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?


Asla yaşama haklarının ellerinden alınmasına izin vermesinler. Kendilerini saklamasınlar ve hayata tutunsunlar.

Kahve Molası - Gözleri Gözlerime Değince, Felaketim Olur Ağlarım.


Ey Okur! Dinlemeyi arzu edersen Galata Kulesi'yle aramdaki hazin aşkı anlatmak istiyorum.  Ne vakit yolum Galata'ya düşse... Ben... İlkin mahcubiyetle kirpiklerimi eğerim... Sonra  cesaretimi toplarım. Başındaki külahıyla ve tüm ihtişamıyla, İstanbul siluetinde, dimdik yükselen Galata Kulesi'ni seyrederim. 

Of! Galata Kulesi'nin gözleri gözlerime değdiği anda var ya... İnan bana, felaketim olur ağlarım. Çünkü beni sevmediğini bilirim. Evet... Başka bir sevdiği olduğunu,  üstelik kendisinden çok yaşlı bir kıza körkütük aşık olduğunu çok iyi bilirim. 

Cenovalı'lar İstanbul'a geldiklerinde surlarının başkulesi olarak kurmuşlar Galata Kulesi'ni.  En son tepesine külahı takılınca, olanca haşmetiyle nasıl yakışıklı olmuştur anlatamam... Bıçkın, yağız bir delikanlı gibidir. Herkes etrafında pervanedir. İşte taaa o zaman... 524'lü yıllar..  Tüm cüssesiyle inşaatı yükselirken, uzaktan görür o kızı... İlk görüşte aşk denir ya hani...  Görür görmez kıza vurulur. Lakin kız, hem ulaşılmazdır, hem yaşı çok büyüktür. 

Kimi rivayetlere göre kızın yaşı M.Ö 24'lere gitmektedir. Lakin bu kız Galata Kulesine, denizin ortasında gencecik, yapayalnız bir hüzünler prensesi gibi görünmektedir. Gün be gün aklında daha fazla yer etmektedir. Yüreğini tir tir titretmektedir.  Acaba bilse ona sevdalandığını karşılık verir mi? Ne yapacağını bilemez. Çaresizdir. Galata Kulesi tarih içinde kimi zaman aşkından yanar kavrulur. Kimi zaman çaresizlikten yıkılır durur. Her seferinde söndürdüler yangınını. Tekrar tekrar inşa ederler. Her yükselişinde bir daha görür bu kızı,  bir daha aşık olur hiç bıkıp usanmadan.  Eli ayağı bağlı ya Galata Kulesi'nin... Uzaktan uzağa bir sevdadır bu. Olduğu yerde yanar ha yanar. 

Sonunda artık Galata Kulesi'nin canına tak eder. Mutlaka bir haber göndermeli ve aşkını anlatmalıdır bu kıza... Karar verir. 17.yüzyıla geldik artık diye düşünür. İçinde en güzel sevgi sözcüklerini barındıran bir mektup yazar. Aşkını anlatır. Hazarfen Ahmet Çelebi'den rica eder. Hazarfen Ahmet Çelebi alır mektubu ve Galata Kulesi'den bırakır kendini  kızın olduğu yere doğru... 

Ama okadar ağır gelir ki mektuptaki aşk sözcükleri, dayanamaz. Aşk mektubu kıza  ulaşamaz. Bu arabuluculuk Hazerfen Ahmet Çelebi için iyi olmamıştır.  Padişah duyar olanı biteni... Çok kızar... Cezayir'e sürer... Hazarfen Ahmet Çelebi bir aşığa  inanmanın bedelini ağır öder. 31 yaşında Cezayir'de ölür. 

O günden sonra ümidini iyice yitiren Galata Kulesi bedenini, hem esirlere hem kendine zindan eder. Günümüzde bile bu kızı karşıdan karşıya aşkla sevmeye devam eder. İşte... İşte ne vakit onu karşıdan görsem... Limanda hep gemiler olur... Ağaçlar kuş gibi güler... Bir rüzgâr aklımı alır. Galata Kulesi'ne gözümü diker bir süre bakarım. Beni sevmediğini... Hatta beni fark bile etmediğini... O kıza... Kız Kulesi'ne aşık olduğunu çok iyi bilirim. Kız Kulesi'ne dönüp bakmak istemem... Öldüreceğimden korkarım. Her defasında son bir ümitle Galata Kulesi'ne bakarım...  Gözleri gözlerime değince...  Durumumun ümitsizliğini anlarım... Felaketim olur ağlarım.:)

16 Şubat 2012 Perşembe

Kahve Molası - "su da önemlidir ama... ateştir benim ustam..."


Az sonra ofisten çıkacağım. Mühim bir toplantım var. Bu gidişle geç kalacağım. Amaa... Anladım ki memleketimin hayran olduğum bir kadınını yazmadan çıkamayacağım. Leman Sam. Şarkılarıyla, insanlığıyla, duyarlı halleriyle, yaşsızlığıyla örnek model bir kadındır benim gözümde.  Hatta saçlarıyla:) Niye böyle yazdım. Onun gibi uzatmaya niyetliyim. Şaka bir yana, son cd sini sabahtan beri dinliyorum. Ve hararetle tavsiye ediyorum. Şahane. Şimdi kahvemden son yudumumu içeceğim. İzmit'e doğru hareket edeceğim. Aşağıdaki fotoğrafları http://gezenbezgin.blogspot.com/'dan aşırdığımı itiraf etmeliyim. İlk parça Mavi Tango var ya... Of, benden geçiriyor beni... "su da önemlidir ama... ateştir benim ustam..."

"ben bir şarkıcıyım şarkının adıyım
düşleri paylaşırım aşkı anlatırım
ağlatabilirim güldürebilirim
mutluluğa uçarım şarkımı söylerim"
 (şarkıcı)




ve birgün şunu buldum
aşka benzermiş isi
yalnızdım çok yalnızdım
aşk başka mavi başka
(mavi tango)





 bir selamamın izi bile kalmadı senden
kırmızı bir sonbahardı geçti üstümüzden
yarım kalmış sözler mahcup hayaller
asılmıştı aramızda öyle
gittin sanki döner gibi
söylenmez keder gibi
bir cınar gölgesini terkeder gibi
kurulmamış cümleler sanki salkım sacak
şimdi artık susma vaktı yagmur yağacak
 (aşiyan)




Ben hep onyedi yaşındayim
Her Ayak sesinde ürperirim
Demirkapının her acilisinda
Gögsümün Kafesine sigmaz yüregim
Her türlüsünü tattim acilarin ayriliklarin
Herseye biraz alistim
Bir seni beklerken kendimi yenemedim.
(metris)


Kılıcı Neden Mi Vurdum:))


Gözlerini dikmiş bana bakıyor, sanki bilmediğim bir şeyi biliyordu.
Ben de çektim vurdum.
Hâlâ bilmiyorum. Belki o biliyordu.

Murathan Mungan/ Kibrit Çöpleri



15 Şubat 2012 Çarşamba

Dünyaya İlk Kez Bakıyormuş Gibi Hayretle Bakmak...

 


Hey! 1964 yapımı ve 48 yıldır hafızalardan silinmeyen bir film ve film müziği... ZORBA... Eğer seyretmediysen ve bu müziği dinlemediysen inan ki üzülürüm senin için. Zorba atlanacak bir film ve müzik asla değildir. Nicos Kazancakis'in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanmış, tam bir  Ege-Akdeniz ruhunu yansıtan, hey, gönlünce yaşa felsefesini seyredene geçiren, haydi kalkalım sirtaki oynayalım  dedirten şahane bir filmdir bana göre. Bu filmin kahramanı  Aleksi Zorba özgürlüğüne düşkündür. Gamsızdır. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi hayretle, dünyaya son kez bakıyormuş gibi minnetle bakar. Köylüdür. Toprak adamıdır. Yemek içmek için çalışır. İki lokmasını çekinmeden herkesle paylaşır. Çok tüketmek için  değil, acısıyla tatlısıyla  keyifli bir ömür sürmek için yaşadığımızı hatırlatır. Hey! Ben aslında Aleksi Zorba'yı  anlatmayacaktım. Bu filmin o dünyalar güzeli müziğini Hayal Kahvem'e koyacaktım. Müziği dinleyecektim. Hayatın gelmişine geçmişine diyecek ve kalkıp sirtaki oynayacaktım!Şimdi yapacağım işteeee! Heeeeyyy!

Bir Alev Halinde Düştün Elime, Hani Ey Gözyaşım Akmayacaktın...


14 Şubat 2012 Salı

Marifet Gözle Değil, Marifet Yürekle Görmekte!

Ayaktakiler: Elif, Meltem, Elif, Nurşah
Oturanlar: Raci, Sinan, Pınar, Zeliha

Nanananooommm! Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nden sevgiler. Bu akşam iş çıkışı atladığım gibi arabama marş marş İzmit'e gittim.  Arabamı park ettim. Fethiye Caddesinin hemen alt köşesindeki Belediye Hanı'nın 5. katındaki altınokta körler derneğine gitmek için yürümeye başladım. Baktım beyaz bastonlu bir bey de yürüyüş yolunda... Göremiyor belli. Bastonuyla yolunu bulmaya çalışarak ilerliyor. Eskiden olsa, nasıl tepki alacağımı bilemediğim için, çekinirdim,  yanına gidip soramazdım. Aslında sormalıymışız. Gittim yanına. Bir arkadaşımmış gibi "Koluma girmek ister misiniz?" dedim. Durdu. "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordum. "Fethiye Caddesine doğru gidiyorum." dedi. "Ben de o yöne gidiyorum. Buyrun." dedim. Kolumu uzattım. Koluma girdi. Görmeyen biriyle yürürken onun bizim kolumuza girmesi ve bizim ondan bir adım önde yürümemiz gerekiyor.  "Bakın ben hızlı yürürüm. Karışmam sonra." dedim. Güldü. "Ben eski atletizmciyim." dedi. Güldüm. Birlikte güle konuşa yürüdük. Altınokta Körler Derneği'nin olduğu binanın aynı katında bir de Görme Engelliler Spor Klübü var. Oraya gidiyormuş. Asansörden indikten sonra ayrıldık.


Bu akşam Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nin gören gözü, eli, kulağı, sekreteri, herşeyi Meltem'in doğum günü partisi vardı. Nasıl şahane bir insan Meltem anlatamam... Melek görmek istiyorsak Meltem'e bakabiliriz. Bir tek kanatları eksik o kadar. İlk fotoğrafta, mavi kazaklı derneğin başkanı Pınar Çatalkaya. 16 yaşında bir hastalık sebebiyle göremez olmuş. Hayata asılmaya devam etmiş. Üniversitede okuyor, kütüphanede çalışıyor, Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nin başkanlığını yapıyor, tango kursuna gidiyor. Müthiş biri. İlk fotoğrafta görüldüğü gibi, Kocaeli Altınokta Körler Derneği görenlerin ve görmeyenlerin rahatça bir arada oldukları bir mekan. Derneğin bu kadar sosyal olmasında başta Pınar olmak üzere, ona destek olan Sinan'ın, Engin'in, Esra'nın, Meltem'in büyük payı var. Bu dernek görmeyenlerin önündeki engelleri kaldırmak, hayatlarını kolaylaştırmak, kitap okumaktan, baston kullanmaya, bilgisayar öğrenmekten, görme engelli çocuklara sahip ailelere eğitim vermeye, iş edinmelerinden, evlenmelerine  kadar pek çok konuyu amaçlayarak çalışmak gayretinde.


Tamam. İtiraf ediyorum, evlenmek konusunu ben şimdi derneğin amaçları arasına kattım:) Geçen hafta Kocaeli Altınokta Körler Derneği'ne gittiğimde  Pınar başkan'ın annesi Sibel Hanım'da oradaydı. Onun evlilik hikayesini dinledim. Müthişti. Sibel önce görüyormuş. Sonra ergenlik yaşında geçirdiği bir hastalıktan sonra tamamen göremez olmuş. İstanbul'lu bir ailenin kızı. Bir gün arkadaşının doğum gününe gidiyor. İzmir'li, İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği'ni kazanan bir genç  o gün bu kör kızı görüyor ve feci aşık oluyor. Kızın peşini hiç bırakmıyor. Kız defalarca çocuğu redediyor. "Ben görmüyorum, sen görüyorsun. Olmaz. Yapamayız." diyor demesine ama genç  ısrar ediyor. Önce birlikte gezmeye, dolaşmaya başlıyorlar. Aradan yıllar geçiyor. Kopamıyorlar. Üniversite dört yılda bitmeyip altı yıla uzayınca İzmirli aile durumu öğreniyor. İzmir'den atlayıp İstanbul'a geliyorlar.  Evini boşaltıp, çocuğu aldıkları gibi İzmir'e götürüyorlar. O vakitler şimdiki gibi cep telefonları yok tabii. Telefonla konuşabilmek için numaraların aradaki santrale verildiği dönemler. Çocuktan günlerce haber çıkmayınca kız çok merak ediyor. Kimse çocuğun nereye gittiğini bilmiyor. Kız deli gibi oluyor... Neyse... Fazla uzatmak istemiyorum. Genç nasıl yapıyorsa yapıyor. İstanbul'a geliyor. Kızla gizli nikah yapıyorlar. Tekrar İzmir'e dönüyor. Bir süre sonra okulunu bitiriyor. Yedeksubay olunca karısıyla birlikte Antalya'ya askerliğini yapmaya gidiyorlar. Bu arada Sibel Hanım Pınar'a hamile kalıyor. Gencin ailesi oğullarının görmeyen bir kızla evlenmesini asla kabullenmiyorlar. Çocuklarını hiç arayıp sormuyorlar. Bu arada mutlu çiftin ilk çocukları doğuyor. Ve Sibel Hanım bakıcısız, yapayalnız büyütmüş iki çocuğunu da... Bu aşk hikayesini anlatırken, Sibel Hanım'a o kadar çok soru sordum ki anlatamam. Hiç görmeyen biri yardım almadan nasıl  çocuk bakar, hareketli bir çocuğu nasıl takip eder, nasıl eğitir, yemek nasıl yapar, sürekli başını, kolunu hareket ettiren bebeklere nasıl yemek yedirir, ev nasıl temizlenir, ütü nasıl yapılır? İnanılacak gibi gelmiyor tabii. Gören gözler bakıcısız çocuk büyütemezken, Sibel Hanım iki şahane çocuk büyütmüş hiç göremeyen gözleriyle... Ve 40 yıllık evliliği geride bırakmışlar. Kocasının halen kendisine çok aşık olduğunu söylüyor. Allahım, ben aslında ne anlatacaktım acaba? Konu kendiliğinden  bu mecrada aktııı gittiii... Heyyy!.. Sevgiler günü ya hani... Sevgili dediğin böyle olur işte!  40 yıl süren aşk... Müthiş değil mi?

Kahve Molası - Edebiyat Aşk Değil De Ne?



 "AŞK'ın hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde..."
Elif Şafak - Aşk
 

Bir saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene bir saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı Türkçe olunca, değmeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa hele... Ohhh, şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilir misiniz ki, en romantik, en gizemli, en duygusal, en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir. İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya; Rose! O kadar romantiktir ki, döküntüleri bile gül şeklinde!. Neyse iyileşti şimdi çok şükür!... Gene bir kaçamak yaptık kardeşimle. Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu gün konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene... Vee.. Başladık muhabbetimize…



Önce ben Atilla Atalay'ın çok sevdiğim Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever Ebekulak'ı. Her öyküseverin ayrıcalıklı öyküleri vardır. Ebekulak benim için öyledir. Zaman zaman kitabını açar okurum. Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için yüreğimde hissederim. Haa.. Bir de mutlaka sesli okurum. Gözümün görmesi yetmez, kulaklarım da duysun isterim. Çok severim.


Ama asıl benim kardeş, Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü öyküsünü o  kadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına... Öykü bir kara tren olup, tünelden geçer gibi gönlünüzü delip geçer. Öyyyle bakakalırsınız ardından. Çok güzel anlatır gerçekten. "Keklik Türküsü’nü anlatsana bana kardeş" dedim. "Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu gün de müthişti anlatımı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın İstanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani.. Ama daha eski yıllarda geçer... Gene içten içe çekilen, dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı kitabında yer alan öykülerinden...


Sonra nedense birden Huzur’a atladık. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın arkasından rahmet okuduk… Tek çocuklu dul bir kadın ile genç sevgilisinin aşkını hatırlamaya çalıştık. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Orhan Pamuk‘un en etkilendiği romancı olabileceğini konuştuk. Biz aslında öyküleri konuşacaktık. Nerden geçtik acaba şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a? Konu konuyu açıyor işte. Huzur'dan, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne atladık. Nasıl saplantılı bir aşktı değil mi Kemal'in Füsun’una duyduğu aşk? Ya Kemal’in sevgilisinin her kullandığı eşyaya hastalık şeklinde düşkünlüğü… Sekiz yıl içinde kaç taneydi, sevgilisinin 4.213 tane miydi sigara izmaritini biriktiren aşık… Böyle sapkın bir aşık olabilir miydi gerçek hayatta acaba? Konuştuk da konuştuk… Konu edebiyatımızda aşk olunca ve iki kadın bir araya gelince kimi çekiştireceğiz konu komşuyu mu? Tabii ki edebiyatçılarımızı öyle değil mi?



Uykusuz haftalık mizah dergisinde sürekli takip ettiğim Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’den bahsetmeye başladım. Bir keresinde anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu. İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken nasıl da eğlenmiştim. Tam onu anlatırken kardeşime, bende ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya" diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt”e atladık. Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa, bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?


İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Mona Roza şiiri… Hani üniversitede okurken gizliden gizliye aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış. Mona Roza'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Mona Roza siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı...




Tam Attila İlhan’a geçtik... Pia… Yağmur Kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik… Bitirdik… Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan: “Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun, bilirdim. Bir sevdiğin vardı, duyardım. Çöp gibi bir oğlan, ipince, Hayırsızın biriydi fikrimce. Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu, ağlardım!" Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk dizelerini aşkla seslendirdik… Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire: "Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi. Bir rüzgar aklımı alırdı. Sessizce bir cigara yakardın. Kirpiklerini eğerdin bakardın. Üşürdüm içim ürperirdi. Felaketim olurdu, ağlardım!" Bu kadarı kalmış ezberimde... Söylesene... Edebiyat AŞK değil de ne?    





- 14.02.2010 -