26 Kasım 2011 Cumartesi

Acı Hayat Ve İstanbul Ve Şehirleşme

 
- Seni seviyorum Mehmet.
- Ben de seni Nermin. Hem de aşkların en büyüğü ile seviyorum seni. 
- Hiç ayrılmak sitemiyorum senden.
- Artık evlenelim Nermin.
- Evlenelim Mehmet. Bizim de bir yuvamız olsun. Çocuklarımızı büyütelim orada.
- Hemen bir ev arayalım. Kazancıma uygun bir ev bulunca yıldırım nikahıyla evleniriz.
Bu muhabbetler, bugün seyrettiğim,  Metin Erksan'ın 1962 yılında çektiği  Acı Hayat adlı filmin daha girizgâhında Türkan Şoray (nermin) ile Ayhan Işık (mehmet) arasında geçiyordu. Acı Hayat alışkın olduğum Türk filmlerinden değildi. Çünkü filmin iki kahramanı film başlarken  birbirlerine aşıklardı ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hayret edilecek şey! Erkek zengin, kız fakir değildi. Kız manikürcü, erkek ise tersane kaynakçısıydı. Aşıkların sosyal ve ekonomik durumları denkti. Birbirlerini delicesine seviyorlardı. Eee.. Onlar ermiş muradına biz  çıkalım kerevetlerine diyeceğim ama... Durum göründüğü gibi değildi. Bu kez kuaför salonundayız. Kızımız Nermin manikür yaparken, iki sosyetik kadının muhabbetine kulak veriyoruz...

  
- Hanfendi ne zaman gidiyorsunuz Fransa'ya?
- Vallahi kat'i günü tespit edemedik. Ama en geç bir ay sonra Paris'te olmam gerekiyor.
- Kimbilir gene neler getirirsiniz ordan?
- Bu sene fazla bi şi almaya niyetim yok. Yalnız bi kürk alıciyim. Hepsi o kadar.
- Çok iyi edersiniz. Ben geçen sene burda bir vizon yaptırdım. Hiçbişeye benzemedi. Üstelik atmış bin liram gitti.
- Ne diyosunuz? İşte ben bunun için bulûzümü bile Paris'te diktiririm.
- Bu sene mücevher takmak çok modaymış.
- Geçen gece Monte Karlo radyosunun moda yorumcusunu dinledim. Adam devamlı olarak mücevherden bahsetti. Bilhassa tek parça elmas taşlar gözdeymiş. 

Bu muhabbetlere kulak misafiri olan manikürcü kız Nermin'in içi gidiyor. Çünkü aklı fikri evlenmekte.. Ama... Niyeti evlenmek gibi görünse bile, içten içe aklından geçen, memlekette yeni  inşaatları yapılmakta olan apartman dairelerinden birini ev edinmekte..  Günümüzdeki kadar gökdelen ya da kule değil bu binalar.  Memleketimin ilk çok katlı apartmanları... Dört bir yanında  fakir fukara mahalleleri... Kim oturuyor bu koca apartmanlarda? Kuaför salonunda Nermin'e el ve ayak tırnaklarını düzelttiren,  bu lakırdıları aralarında eden, sonradan görme zengin kadınlar ile aileleri. Nermin ve Mehmet'in maaşlarını birleştirsek bu apartmanların bir dairesini bile kiralayamazlar. Mümkün değil. Onlar, güneş kesen bu binaların gölgelerindeki metruk evlerde oturmaya mahkûmdurlar ancak.
 

İstanbul'un başrolde olduğu filmlerin hastasıyım. Filmi seyrettim diye Acı Hayat'ta  olan biteni anlatmak niyetinde değilim. Sadece şunu söylemek istiyorum.  Bu filmde çok değerli oyuncular rollerinin gereğini sahiden  hakkıyla yerine getiriyorlar.  Ama asıl mühimi kamera arada İstanbul sokaklarında ve binalarında dolanıyor. Meraklısı için kent sosyolojisi, kent felsefesi, kent estetiği ve kent kültürü kavramları açısından ibret verici bir film Acı Hayat. Günümüz İstanbul'unun bu  duruma nasıl  geldiğini, çarpık kentleşmenin ilk tohumlarının 1960'larda nasıl atıldığını, sınıflar arası ayırımın nasıl uçuruma dönüştüğünü, kentin değişen sosyal yapısını ve psikolojik etkilerini gözlemlemek için belgesel niyetiyle bu film izlenmeli diye düşünmekteyim. Dost acı söyler derler. Metin Erksan Acı Hayat filmiyle Nermin ve Mehmet'in hikayesinden çok İstanbul'u anlatmış. İstanbul'un  son elli yıllık kentleşme süreci ve sonuçları  açısından bakılırsa,  adı üstünde... Acı Hayat, sahiden.


25 Kasım 2011 Cuma

Sevmek Varken Dövmek Niye?


SIDIKA
Yazarı -  Atilla Atalay
Çizeri - Latif Demirci

Kahve Molası - Hasbihal ve Şükran Ay


Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Gözlerimi dikmişim gökyüzünde kovalamaca oynayan bembeyaz bulutlara...  Öyylece dalmış bakıyorum. Sonra ansızın sana dönüyorum. Gözlerinin içine ama sana bakarak... "Gitsem mi buralardan?" diyorum. Sen ise gözlerini koca koca açıyorsun. Şaşırıyorsun tabiyatıyla... Hayır, biliyorsun, arada dellenir "gideceğim" derim esasında. Böyle lafın girizgahında ilk kez söylediğim için şaşırmış olmalısın. Senin o  komik, hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Omuzlarımı sallaya sallaya kıkırdıyorum. "Niye gitmeye, yollara bu denli sevdalıyım. Bebekken benim göbeğimi ailem yollara mı düşürmüş acaba, ne dersin?" diyorum. Şaşkınlık bir anda siliniyor, bir çocuk masumiyeti gelip yüzüne yerleşiyor. Tebessüm ediyorsun. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum gene. Kaldığım yerden devam ediyorum sözlerime... "Şimdi nereye gittiğini sormadan ilk trene atlasam mesela... " diyorum. "Düşünsene, yanımda sadece sırt çantam. Cüzdanım, fotoğraf makinem. Bir yedek tişört ve bir iki çamaşır. Ve kitap tabii.. Dur, bir şiir kitabı olsun sözgelimi. Yol tıkır tıkır su gibi akmalı.  Hatta arada tren çufçuflamalı. İlkinde değil de üçüncü istasyonda inmeliyim. Bir kır kahvesinin eskimiş tahta sandalyesine ilişmeliyim. Tepemde kocaman bir çınar ağacı varmış. Güzün son günlerindeyiz ya... Yaprakları iyice sararmış. Tenimi gıdıklayıcı, şööle deli deli rüzgâr esmeli. Rüzgâr estikçe yapraklar başıma konfeti gibi dökülmeli. Acıkmışım. Kahvaltı yapmalıyım. Cemal Süreya'nın dediği gibi... "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." Gizliden Şükran Ay'ın sesini duymalıyım. "Kapıdım gidiyorum bahtımın rüzgârınaaa" diye bir nakarat tutturmalıyım. Şükran Ay söylermiydi acaba bu şarkıyı? Kafama fazla takmamalı, sevgiyle ruhuna rahmet yollamalıyım.  İçime tatlı bir hüzün çöreklenmeli. Efkarlı efkarlı derinden "ahh!" çekmeliyim. Sonra farketmeliyim ki çayım bitmiş. Kır kahvesindeki çilli yüzlü çocuğa seslenmeliyim... "Tazeler misin, demli olsun lütfen." demeliyim.  Kız belli bardakta tavşan kanı çayım gelmeli. Kız belli bardağı ince belinden sımsıkı kavramalıyım avucumla...  Elim yansa da tabağa koymamalıyım. Çayın kokusu aklımı başımdan almalı. Bir süre iç çekerek kendimden geçmeliyim." diye anlatıyorum sana. Susuyorum. Bu hayalim hoşuna gidiyor olmalı ki gözlerinin kenarıyla gülümsüyorsun bana. Sonra yüzünde puslu  bir bulut geziniyor...  "Sahi, gidermiyim?" diye endişeye mi kapılıyorsun yoksa? "Yooo..." diyorum sana... "Korkma"... "Bir nilüfer çiçeğinden farkım yok ki benim. Tamam, köksüzüm. Özgürüm. Ama sınırlarım belli. Nereye gidebilirim ki? Sadece hayallerle yaşamayı severim. Mesele gitmek, gidilecek  yer değil ki. Gitmek düşüncesi ve bütün bunları yaşıyormuşum gibi hayal etmek en güzeli..." Yerimden kalıyorum. Elindeki boşalmış kahve fincanını alıyorum. İkimizi ılık bir yorgunluk sarmış. Sanki o kır kahvesine gidipte dönmüş gibi.


24 Kasım 2011 Perşembe

Öğretmenler Günü Ve Şiir


Ölü Ozanlar Derneği'ndeki Profesör Keating, ilk dersinde Carpe Diem'in ne demek olduğunu öğrencilerine anlatan öğretmendir ya hani... "Yaşadığın günü olağandışı yapmaya çalış! Anı yakala!" der. Tamam. İşte  aynı filmde Mr. Keating'in öğrencilerine şiirin ne demek olduğunu  anlattığı bölüm vardır. Olağanüstüdür.  Hayal edelim mi şimdi o sahneyi?  Hani ders zili çalar. Profesör sınıfta sessizce oturmaktadır. Nasıl disiplinli bir okuldur burası anlatamam. Bilirsin "hayat disiplinden ibarettir"i öğreten okullardan...  Mr. Keating'de bu okuldan mezun olmuştur. Şimdi artık bir profesördür ve mezun olduğu okula 19. yüzyıl Edebiyatı dersi  için öğretmenlik yapmaya gelmiştir. Önce öğrencilerinden birine işleyecekleri kitabın giriş bölümünü okutturur. "Şiiri anlamak" başlıklı bu önsözü öğrenci okurken, öğretmen de tahtaya bir yatay çizgi, yatay çizginin sağ ucuna kadar da bir dikey çizgi çizer. Çünkü okunan yazıda şiir üzerine doktora yapmış Evan Pritchard'ın şiiri anlamak hakkındaki açıklamaları, şiir bir çizelgeymiş gibi anlatılmaktadır. Acaba şiirin amacına ulaşması için kullandığı sanatsal ölçü nedir? Bir de bu amacın önemi nedir? İşte çizelgede dik çizgi şiirin yetkinliğini, yatay çizgi ise önemini gösterecektir. Böylece şiirin kapladığı bütün alanla şiirin başarısının ölçüsü bulunacaktır. Şiirin etkisi ve başarısı bir matematik grafiği gibi çözümlenebilir mi? Prpfesör Keating "saçmalık!" diye bağırır ve öğrencilerine kitabın  okudukları bu sayfalarını yırtmalarını söyler. Öğrenciler şaşırlarlar tabii... Hiç kitap sayfaları yırtılır mı değil mi? Ama bu Edebiyat öğretmeni bildiğimiz öğretmenlerden değildir. Öğrenciler bayılırlar bu duruma ve sevinçle kitabın giriş bölümünü yırtarlar. 
 

Profesör Keating bu yaptıklarının bir kavga bir nevi savaş olduğunu söyler öğrencilerine... Bu derste sözcüklerin  ve dilin tadına varmayı, kendileri için düşünmeyi ve  kim ne derse desin sözcüklerin ve fikirlerin dünyayı değiştirebilecek güce sahip olduğunu öğrenmeleri gerektiğini anlatır. Öğrenciler bir "sürü" değil, birer "insan"dır çünkü. Öğrenciler arasında 19.yüzyıl Edebiyatını öğrenmenin kendilerine katkı sağlamayacağını düşünenler vardır illa ki. Öğretmen çocuklara yanına toplanmalarını, onlara bir sır açıklayacağını söyler. Profesör sınıfın ortasında  yere diz çöker. Çocuklar da etrafına toplanırlar.  Nefis bir konuşma yapar. Der ki: "Biz hoş olduğu için şiir okuyup yazmıyoruz. İnsan ırkının birer ferdi olduğumuz için şiir okuyup yazıyoruz. Çünkü insan ırkının içinde coşkular vardır.  İktisat, Mühendislik, Tıp, Ekonomi, Hukuk vs.  yaşamak için gerekli asil birer meslektir çocuklar. Ama şiir .. güzellik...  aşk... sevgi...  biz bunlar için hayattayız."  Çocuklar ilgiyle öğretmeni dinlemektedirler. Profesör Keating Whitman'dan bir şiir ile devam eder. "Ah ben! Ah Yaşam! Hayatın anlamını arayan sorular... İnançsızların sonsuz sırası... Aptallarla dolu şehirler... Bunlar arasında yaşamanın anlamı nedir ki hayat! Cevap ver bana! Cevap ver!" Öğrencilerine bakar ve  "İşte cevap" der öğretmen... "Siz burdasınız. Hayat var ve hep olacak... Hep olacak. Güçlülerin mizanseni devam ederken sen de bir kaç dize katkı yapabilirsin." der. Öğrenciler büyülenmişcesine öğretmeni dinlerler. Son soruyu sorar öğretmen... "Güçlülerin mizanseni  devam ederken sen de bir kaç dize katkı yapabilirsin!" der  tekrar ve öğrencilerinin gözlerine tek tek bakarak sorar: "Sizin dizeniz ne olacak?" Robin Williams'ın olağanüstü oyuncuğuyla müthiş bir öğretmendir Profesör Keating! Ölü Ozanlar Derneği ise tek kelimeyle şahane bir filmdir.



24.10.2010

23 Kasım 2011 Çarşamba

Heey! Bugün Sait Faik'in Doğum Günü!..


Hey! Bugün Sait Faik'in doğum günü değil mi? Evet! Bil bakalım kaç yaşına basıyor büyük yazar. Sıkı dur ama.. Tamıtamına 105 yaşına.. 23 Kasım 1906 yılında gelmiş dünyaya. Sonbaharda. 12 Mayıs 1954 yılında  dünyamızdan  göçmüş. İlkbaharda. Çok kısa bir ömür sürmüş. Düşünebiliyor musun, 48 yıllık bir yaşam...  20 kitabı yayımlanmış. Bunların ikisi çeviri. Çevirileri saymazsak demek ki yaşadığı sürede 18 kitap yazmış. Biri şiir kitabı, üçü roman denemesi, diğerleri öykü kitapları.

Ben var ya o kadar çok severim ki Sait Faik öykülerini anlatamam sana. Şimdi  onun öykülerini ne kadar sevdiğimi anlatacak bir cümle kurmak istesem, her zaman abarttığımdan daha abartma bir cümle yazsam mesela... Nasıl anlatabilirim?  Deniyorum deminden beri... Yoo... Beceremiyorum inan ki. Bütün abartma kelimelerimi unutmuşum sanki... Biliyorum korkuyorum aslında.. Biliyorum. Ne söylesem kifayetsiz kalacak. Tam anlatamayacağım onun hakkında neler hissettiğimi... O sanki sadece öykü yazmıyor biliyor musun?  Sait Faik tabiatın sırlarını çözmüş bir bilge olmalı  diye düşünüyorum. O zaman ne yapayım ben biliyor musun?  Hayal Kahvem'de Sait Faik'in doğum günü kutlamasını, yazarın Son Kuşlar adlı öykü kitabından sevdiğim birkaç paragrafı Hayal Kahvem'e aktararak yapayım. Hem bazı öyküleri tekrar hatırlayayım, hem de yazarın ruhuna rahmet okuyayım...  Heyyy...Tamam... Kutlu olsun yaşın sevgili yazar! Nur içinde yat!

GÜN OLA HARMAN OLA
 "Siz bir adamı hiç görmeden, iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden, birdenbire, zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup cigara içen, gözkapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı ihtiyar bir adamı hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla andınız mı? Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu? Oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan."


SON KUŞLAR

"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi."


HARİTADA BİR NOKTA
"Söz vermiştim kendi kendime : Yazı bile yazmıyacaktım. .Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neyime gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye kağıt, kalem aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."


Madem Yarın Öğretmenler Günü - İşte En İyi Öğretmen Örneği


Bilirsin değil mi  Edebiyat öğretmeni Mr. Keating’i... Bak eğer Mr.Keating'i tanımıyorsan... Hele hele Ölü Ozanlar Derneği'ni bugüne kadar seyretmediysen... Hele "hiç duymadım" diyorsan...  Lütfen bu satırdan sonra yazdıklarımı okuma, bırak burada... İnan tüm samimiyetimle söylüyorum, şaka yapmıyorum bu defa... Bu film seyredilmez mi? Of! "Carpe Diem!" dostum... "Carpe Diem!"... Anı yaşa!..  Bu filmdeki öğretmenin öğrencilerine verdiği en büyük hayat dersi izlenmez mi? Profesör Keating  öğrencilere bir şiir okutur... "Henüz vaktin varken tomurcuklarını toparla.. Zaman hala uçup gidiyor... Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor." Şiir okunduktan sonra öğretmen  "Henüz vakit varken tomurcukları toparla" dizesinin Latince ifadesinin "Carpe Diem" olduğunu, "Carpe Diem" in ne anlama geldiğini öğrencilerine sorar.   Bir öğrenci "Yaşadığın günü kavra!" diye cevap verir.
 


Acaba şair neden böyle duygu veren bir dize yazmıştır? Profesör Keating Carpe Diem'i öğrencilerine anlatmaya başlar. Der ki: "Hepimiz solucan yemi olacağız arkadaşlar! Buna ister inanın ister inanmayın ama bir gün hepimiz nefes almayı keserek öleceğiz." Sonra duvarda asılı olan, çok eskiden  bu okulda okumuş öğrencilerin  fotoğraflarını öğrencilerine gösterir.  Ve sözlerine şöyle devam eder: "Hiç geçmişten gelen yüzleri incelediniz mi? Kimbilir kaç kere bu fotoğrafların  önlerinden geçtiniz. Onlara daha  önce ciddi olararak hiç  bakmadınız. Onlar da sizler gibiydi. Aynı saç modeli. Tıpkı sizler gibi coşku doluydular. Sizler gibi kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Sizler gibi hayata umut dolu bakıyorlar, çok büyük başarılara imza atacaklarını düşünüyorlardı. Peki onlar yapabileceklerini yapmak için çok  mu geç kalmışlardı? Çünkü şu an hepsi çiçeklere gübre olmuş durumdalar. Biraz dikkatle dinlerseniz hepsi size "Carpe Diem" diye fısıldıyorlar." Çocuklar hep birlikte yaklaşır ve eğilirler duvardaki siyah beyaz fotoğraflara... İşitmeye çalışırlar bir  vakitler kendileri gibi capcanlı olup şimdi ölü olan fotoğraftaki öğrencilerin fısıltılarını... İyice kulak kesilirler.. Arkadan öğretmen fısıldar... "Yaşadığınız günü kavrayın çocuklar... Yaşadığınız günü olağandışı kılmaya çalışın..." Filmin o sahneleri var ya offf... Büyüleyicidir.




Filmi anlatmak niyetinde değilim. Sadece filmin başında öğretmenin öğrencilerine verdiği bu hayat dersinin çok önemli olduğunun bilincindeyim. Hepimiz bir gün solucanlara yem, çiceklere gübre olacağız. Bundan kaçış yok. Şunu öğretiyordu Profesör Keating öğrencilerine... "Geri dönüş yok! Yaşadığın günü olağanüstü kıl! Anı Yaşa!" Böyleyken böyle işte... Bir Öğretmenler Günü yazısı yazmak istedim. Elim Ölü Ozanlar Derneği'ne gitti ne yapabilirim? Aslında filmde bir de Profesör Keating'in şiir üzerine bir muhabbeti vardır ki.. Of, of, of! Müthiştir! Dur bakalım... Şimdi anne sözü dinler gibi masum yatağa gitmeliyim. Sabah ola hayrola demeliyim:)



24.11.2010


Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 11 - Şahmeran


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün Filmekimi için İstanbul'a gittiğimde, peş peşe üç film seyredecektim. Üzgündüm. Sevdiğimin beni aldattığını o sabah öğrenmiştim. Ayrılık sevdaya dahildi. Her sevda mutlu sonla bitmezdi ya ayrılık yaşanabilirdi... Hatta ölüm bile... Çok gençtim. İhanetin  sevdaya dahil olduğunu yeni öğrenmiştim. Bu taze acı değişikti. Resmen yüreğimi jiletlemişti.  İhanetin acısı genişlemiş, dalga dalga bütün bedenime yayılıvermişti. Gözüm Beyoğlu'nu dahi görmüyordu. Pek kendimde değildim. Puslu hayaller içindeydim. İkinci filmden sonra dışarıda bekleyemedim. Erkenden Emek Sineması'ndaki üçüncü filmi seyredeceğim salona girdim. Yerimi buldum. Oturdum. Koltuğuma yerleştim. Salonda benden başka kimse yok diye düşünmüştüm. Sırtımda ne olduğunu anlayamadığım dondurucu bir esinti hissedince, başımı arkaya çevirdim. Bir kadınla gözgöze geldim. Müthiş güzeldi. Sinemanın loşluğunda yüzü bembeyaz teniyle parlak bir dolunay gibiydi. Dümdüz siyah saçlarını iki omuzundan aşağıya salmıştı. Kara kalem çekerek gözlerini iyice ortaya çıkarmıştı. Kadının bakışları gözlerime değince, yüreğimde tuhaf bir sızı hissettim.  Hep söylendiği gibi, biz kadınlar  gerçekten yaralarımızdan mı  tanırız birbirimizi?

İhanete uğramış, uzak ve mağrur bir edayla, sanki bana, içime baktı. Birden o kadının bir Anadolu efsanesinde geçen Şahmeran olduğunu farzettim. Vaktiyle binlerce yılanın yaşadığı bir mağarada, yılanların kraliçesi olarak yaşamını sürdürmekteydi. Bedeninin üstü kadın altı yılan şeklindeydi. Efsaneye göre arkadaşları tarafından ihanete uğrayıp, kör kuyuya atılan  bir adam, insanlardan gizlenen Şahmeran'a tesadüfen denk gelmişti. Şahmeran ile adamın  birbirlerine ilk görüşte sevdalanmış olduklarını hayal ettim. Uzun zaman mağarada birlikte yaşamışlardı. Bir süre sonra adam yeryüzünü özlediğini söyledi. Şahmeran adamın yeryüzüne çıkmasına önce izin vermedi. Eğer insanlar yerini öğrenirlerse, Şahmeran'ı kesinlikle öldürürlerdi. Çünkü Şahmeran'ın eti insana şifa ve saltanat gücü verecekti. Adam kimseye bir şey söylemeyeceğine söz verdi. Şahmeran'ın yarısı yılan olsa da, yarısı kadındı. Kadın olan yanıyla adama  inandı.  İhanet etmeyeceğini sandı. Adamın yeryüzüne gitmesini kabul etti.  Hikayenin dönüp dolaştığı yer belliydi. Elbette insanoğlunun ihaneti... Nitekim efsaneye göre adam  sözünü tutmadı. Şahmeran'a ihanet etti.  Acaba yılanlar  Şahmeran'ın sonunu bilmiyorlar mıydı? Yoksa o gün bugündür yılanlar kraliçeleri Şahmeran'ı mı arıyorlardı?  Şahmeran'ın şekli eşyalara işleniyor, tablolara resmediyordu ya... Yoksa insanoğlu yılanların öcünden korktuğu için, Şahmeran'ın halen yaşadığına yılanları inandırmaya mı çabalıyordu? Bunları düşününce uçurum derinliğinde bir sızı kapladı yüreğimi. Korktum ben.

  
Endişeyle etrafıma bakındım. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Derin bir iç çekerek "Oh!" dedim. Sevindim. Kafamı usulca arkaya çevirdim. Tüm merakımla kadına baktım. Kadın oturduğu yerde bir yılan gibi kıvrıldı. Dünyanın en önemli konuşmasını yapıyormuş gibi tıslayarak bir şey fısıldadı. Dudaklarına dikkat ettim. Yüzünde ihanetin ızdırabını hissettim.  Gene de yarısı kadındı ya, "Onu ilk görüşte sevmiştim, zaten hep ilk görüşte sevdim ben!" dediğini zannettim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Şahmeran" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT: "Onu ilk görüşte sevmiştim, zaten hep ilk görüşte sevdim ben!"  cümlesini Murathan Mungan'ın Cenk Hikayeleri adlı kitabından alıntıladım. 

22 Kasım 2011 Salı

Bu Adamlar Ne Yapıyorlar?


Sence bu adamlar ne yapıyorlar? Bak şimdi.. Burası gördüğün gibi bir stadyum. Üzerlerinde bir takımın forması olduğuna göre, bu oyuncular belli ki maç yapacaklar. İyi de bu halleri ne? Niye şekilden şekile giriyorlar? Bir şeyden mi korkmuşlar? Yoo.. Korkmuyorlar. Ben de yeni öğrendim. Bilakis korkutmak istiyorlar.



Geçenlerde Morgan Freeman'ın canlandırdığı  Nelson Mandela'nın hayatını anlatan İnvictus adlı filmi seyrediyordum. Filmin bir bölümünde Güney Afrika milli takımı ile Yeni Zelanda milli takımının maç yapacaklardı. Aaa! Yeni Zelanda milli takımı oyuncuları tuhaf tuhaf hareketler yapmaya, ayaklarını yere vurup, kollarını sert sert sallmaya başlamadılar mı? Akabinde ve detayında sanki "ölüm!" ya da "öldürürüm" mü ne diyorlar kuzum bunlar?" diye kalakaldım. Gerçekten bu adamlar ne yapıyorlar?


Ne öğrendim biliyor musun? Soyları tükenmekte olan Yeni Zelanda'nın yerlilerinden Maori kavmi savaştan önce düşmanlarını korkutmak için savaş dansı yaparlarmış. Haka dansı da denilen bu dansla güçlerini göstermek amacıyla  bir yandan ellerini bedenlerine bir yandan da ayaklarını yere vurarak dans ederlermiş. Bir diğer adı All Blacks olan Yeni Zelanda Ruby takımı da her maçtan önce Maori kavminin savaş dansına benzer hareketler yaparak rakip takıma gözdağı vermeye  çalışıyorlarmış, iyi mi? Ne yalan söyleyeyim bayıldım ben bu gösteriye.. Spora katılan bir hoşluk.  Ayrıca All Blacks takımının oyuncuları sadece gövde gösterisi yapmıyorlar aynı zamanda bir şeyler de söylüyorlar..  Şimdi baktım sanal ansiklopediye...  O dansları yaparken söyledikleri sözler  "Ölüm bu, ölüm bu!  Hayat bu, hayat bu!" gibi nakaratlarmış. Enteresan değil mi?


Ragbi de tuhaf bir oyun. Oval bir top var. Oyuncular bu topla hem el  hem ayakla oynuyorlar. Ragbinin Anavatanı İngiltere'ymiş. Sonrasında İngiltere'nin sömürgelerine yayılmaya başlamış. Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, İrlanda, İskoçya'da çok oynanıyormuş. İşte Yeni Zelanda'nın milli  ragbi takımı her maçtan önce, yüzyıllardır  Maorilerin  Haka dansı ile hem rakip takımı ürkütmeyi hem de maça bir eğlence katmayı amaçlamış demek ki...  Hey! Bizim  milli takımımız da uluslararası maçlarda kılıç kalkan ekibinin hareketlerini yapsa mesela... Aaa!  Şahane olmaz mı ne dersin?

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bugün Düşünemiycen Kadar Başım Belada...


Bugün düşünemiycen kadar başım belada... Saatlerdir oturuyorum koltukta... Üstelik... Dışarıda yağmur yağmada... İyi ama... Yazacak hiç bir şey gelmiyor ki aklıma...  Hayır... Aslında... Bal gibi adım, eşgalim bilinmekte... Ben... Evet ben... Her gün yazı yazarım ya Hayal Kahvem'de... Günde bir değil bir kaç yazı yazarım icabında... Ustayımdır abartma sanatında... Üstelik göğsümde, yani tam şuramda... Gene kirli sakalıyla bir eşkiya gezinmekte... Her zamanki gibi "Yaz!"... "Yaz!" diyerek başımın etini yemekte... Yok inanki... Yok... Biliyorum... İler tutar yanı yok... Şu halim hiç ama hiç... Bana benzememekte... İçimdeki benlerden biri, topuklu postallarıyla bana darbe mi yapıyor ne? Mevsim uygun... Tankları dizmiş belleğime... Parmaklarımdan dökülmesi gereken kelimelere geçit vermemekte... Of! Başım belada... Senelerce kuralsız yaşamışım... Uykularım yarıda kalmış... Hayalden hayale atlamışım... Yazmışım... Şimdi olmuyor... Ne yapsam çaresi yok... Ne yapsam çaresi yok... Ne yapsam yanmışım... Sevdim oysaki yazmayı... Gerçekten... Çok sevdim... Kirpiklerimde çırpınan şu tuzlu gözyaşımda... İhanetin adı yok... Her gün yazdım... Günde bir değil bir kaç yazı yazdım icabında... Abarttım... Bugün "tık" yok!... Nerden baksan tutarsızlık... Nerden baksan ahmakça... Şimdilik hoşçakal Hayal Kahvem... Galiba yasal mermisiyle Behzat Ç. yanıma yaklaşmakta...  Bugün düşünemiycen kadar başım belada...  Yazamıyorum...  Eyvahhh!


20 Kasım 2011 Pazar

Usul Sesle Birşeyler Anlatacağım...


"köşedeki minderde otur
eski günlerdeki gibi,
usul sesle bir şeyler anlat bana,
bana bir şeyler söyle
her şey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım"

  Murathan Mungan

Birazdan zil çalacak.  Kapıyı sevinçle açacağım. Sevdiğim insanlar teker teker gelecek. "Hey! Siz hiç değişmeyecek misin?" diyeceğim. Herbirinin boynuna kollarımı dolayacağım. Kiminin tonton yanaklarını öpe öpe koklayacağım. Kimi korkacak abartılı ilgimden. Daha içeriye adımını atar atmaz kendini geriye çekecek. "Dur, deli kız. Terliyim." diyecek. Birinin iki elini sımsıkı tutup asılacağım. "Döneceğiz birlikte!" diyeceğim. Salonun eşyasız boş alanında çılgınca döndüreceğim. "Çocukluğumdaki gibi." diyeceğim. "Dur! Başım döndü. Tansiyonum var benim." diyecek. Kıyamam!.. "Bırakıyorum. Dikkat!" diyeceğim. Olduğumuz yerde bir süre kalacağız öyle. Eşyalar dönecek. Oda dönecek. Ev dönecek. Dünya dönecek gene. "Delisin!" diyecek. Sarılacağım düşmesin diye. Usulca kulağına "Deliyim, gözü kara deliyim. Yakarım. Roma'yı da yakarım." diye şarkı söyleyeceğim. Çok güleceğim. Çok gülecekler. Çok güleceğiz biz. Oturacaklar. Ben de oturacağım. Ayaklarımı altıma toplayacağım. Hatırlarını soracağım.  Her biriyle itinayla ilgileneceğim. "Nasılsın?", "Çok fıstık görünüyorsun.", "Kilo mu verdin?", "Yoksa cildini mi gerdirdin?", "Bu yaşta bu güzellik olur mu?", "Ben yaşlanıyorum. Siz geri gidiyor gençleşiyorsunuz." diye isyan edeceğim. Komik saçma sorular soracağım. Bende hava binbeşyüz olacak. Çünkü hepsinden küçüğüm. Ailenin en büyük kadınları onlar. Üzerimde ne kadar çok emekleri var. "Emrinizdeyim." diyeceğim. "Şımarın şımarabildiğiniz kadar!".  Gene tuhaf gözlerle bana bakacaklar, gene aldırmayacağım, gene bildiğimi okuyacağım. Ayağa kalkacağım. Mutfaktan  metal tası alacağım. Başıma geçireceğim. Salona geçeceğim. Ailenin en yaşlı kadının yanına gideceğim. Boynumu eğip selam vereceğim. "Bugünün kraliçesi sizsiniz." deyip, papatyalardan hazır ettiğim tacı, bembeyaz  saçlarına usulca yerleştireceğim.  "Kaç yaşına geldin. Hâlâ çocuk gibisin!" diyecek. Ama biliyorum bu hareketim çok hoşuna gidecek. En güzel halleriyle oturacak bütün kadınlar. Kendi güzelliklerini bilmez güzel halleriyle oturacaklar. Çoğu hep kıymet bilen, kendine kıymet verdirmeyi bilmeyen kadınlar bunlar. Kimi bildim bileli hayata öfkeliydi. Ne mutlu olmuş ne mutlu etmiş. Feci. Kimi ne söylersen söyle sinirli.  Hep "öff!"çü...  Kafasında binbir kuruntu vardı belli. Bir ömür böyle kuruntularla geçer mi? Çoktan geçmiş gitmiş. Kimi kalender meşrep. Her şeye kusur bulmaktan, irili ufaklı şeylerden şikayet etmekten uzak... Dünya yansa umrunda değildi. Doğduğumdan beri tanırım her birini. Yaşlar alındı. Yaşanılan yaşanıldı tabii... Üzerlerine bir sakinlik çöktü şimdi. Görmüşler ki isteseler de istemeseler de hayat kendi mecrasında akıp gitti. Artık kendilerine ve yaşama alışmışlar sanki. Acaba hayat tecrübesi böyle bir şey mi? Eskimek kadınları böyle serinletir, böyle güzelleştirir mi?  Neyse... Kocalar, çocuklar, torunlar konuşulacak. Bu dünyadakiler... Dünya değiştirenler filan.  Lüzûmlu lüzûmsuz konular açılacak. Bazan gamzeler ortaya çıkacak. Şen kahkalar atılacak. Bazan gözler buğulanacak. Dudaklarda unutulan eski şarkılardan birinin nakaratı dolanacak. Bir mahur beste olacak. Aramayan, sormayan evlatlardan bahsedilecek. Dünyadan göçen biri, birilerinden söz edilecek. Bu olağanüstü hoş atmosfer bozulmasın niyetiyle... Kimse kimseye belli etmek istemeyecek. Sadece müjgânla gizli gizli ağlanacak belki... Ben hemen neşeli bir makama geçeceğim. Köşedeki mindere oturacağım. Ayaklarımı gene altıma toplayacağım. Her bir yaşlı çınarın gözlerinin içine  tek tek bakacağım. Artiztik numaramı yapacağım. Ballandıra ballandıra dilimi döndürerek... Bir film repliklerinden hazırladığım,  son derece matrak hayali  bir dedikodu anlatacağım. Hayret ederek gözlerini koca koca açacaklar. Kadın olduğum için sevineceğim ben.

Karamba Karambita!.. Bugün Büyük Şefler Toplantısı Var.



Ben Zagor okumayı seven biriyim. Okudukça maceralarından etkilenirim. Zaten hayalperest bir bünyeye sahibim. Kimi zaman sarmaşılara tutunup daldan dala atlamayı hayal ederim. Kimi zaman dövüş numaralarını uygulayabilirim. Bugün bizim sülalenin büyük şeflerini ağırlayacağım. Hazırlıklarım tamam. Nefis yiyecekler hazırladım hazırlamasına amaaa... Bir numara yapmalıyım. Şööleee artizlik bir numara olmalı. Hiç unutulmamalı. Zagor'un yaptıkları gibi... Bak şimdi... Zagor her yıl büyük kızılderili şefleriyle bir araya gelir. Kimi zaman Şeytan Kayasın'da yapılır bu toplantı. Kimi zaman da Yankı Tepesi'nde misal... Darkwood Ormanı'dır burası... Zagor ırk ayırımı yapmaz. İster kızılderili olsun, ister beyaz... Düzgün olan herkes onun dostudur. Kızılderili şefleriyle yaptığı bu toplantılarda, onların dertlerini dinler, dostluğunu bileyler... Filan... Ama benim için bu toplantıların güzelliği nedir biliyor musun? Zagor bu büyük şefler toplantısında illa artizlik bir numara yapar. Bu kez desteği Çiko değildir. Büyük kızılderili mucidi Dörtgöz'dür tabii.  Bir keresinde... Zagor'un Küçük Katiller adlı çizgi romanında, Kızılderili şefler nehir kıyısında buluşacaklardı. Dörtgöz ne yaptı biliyor musun? Dibi çıkarılmış kocaman bir fıçıyı ters çevirip nehrin atında taşla bağladı. Zagor bu fıçının içine girip saklandı. Fıçının içindeki havadan faydalanarak Zagor bir kaç saat nehrin altında kaldı. Büyük reisler teker teker geldiler. Halka şeklinde yere oturup dizildiler. Herkes tamam. Bir tek Zagor yok ya herkes merak ediyor tabii... Nehir desen dümdüz. Hiç bir kıpırtı yok. Birdenbiree!... Karamba karambita!... Nehir hareketleniyor. İçinden koca bir "AAHYAKKK!"çığlığı ile Zagor çıkıyor. Hahhaaa!... Şahane karelerdir bunlar. O görkemli, korku bilmez büyük reislerin herbirinin gözlerindeki şaşkınlık ve hayret ifadelerini çizgi roman karelerinde illa görmek gerekir. Çok severim... Çokk!  Ne artizdir Zagor... Öyle böyle değil. Düşünsene tüm büyük şefler efendi efendi gelip oturmuşlar. Bizimki karizmasının gereğini yerine getiriyor. Baltalı ilah ya! Kızılderili şefleri çoktan hazırlar böyle numaralara kanmaya... Hemen Zagor için  "Sulardan doğdu!" diye düşünülüyor. Ya da Zagor'a manitunun  gönderdiği en büyük kurtarıcı gözüyle bakılıyor.Müthiştir!


Bir keresinde de hiç unutmam. Sanırım toplantı  sisli tepeler ve esrarlı dağlar arasında kalan Yankı Vadisi'nde yapılacaktı. Gene Zagor'un kankası Tonka da gelmiş büyük şefler Zagor'un gelmesini bekliyorlardı. Ortada kocaman bir totem vardı. Dörtgöz totemin dibine kuru dallar koydurdu. Ateş yakıldı. Alevler gökyüzüne yükseldi. Etrafı duman kapladı. Böyle büyük şefler toplantısına Zagor elini kolunu sallayarak gelir mi hiç? Off! Koca bir AAHYAKKKK! nidasıyla ortalık çınlar önce.. Ardından tüm ihtişamıyla Zagor alevler ve dumanlar içinden çıkıverir. Tam artisttir Zagor, gerçekten… Düşünsene şeflerin şaşkın hallerini gene… UGH! “Mucize!” “Baltalı İlah topraktan doğdu!”, “Zagor gücünü gösterdi gene!” nidalarıyla şeflerin hayranlık dolu bakışlarını o Zagor macerasının karelerinde görmek lazım.. Zagor rolünün gereğini yerine getirmiş ve  gene tüm şefleri şaşkına çevirmeyi başarmıştır. Peki nasıl yapmıştır? Zagor o alevlerin arasından nasıl çıkıvermiştir? Tabii ki o koca tilki yok mu? Dörtgöz… Dörtgöz gene Zagor’a bir düzenek kurmuştur. Totemin gizli bir kapısı vardır ve içi boştur. Zagor oraya girip beklemiştir. Sonra alevler, dumanlar sarınca ortalığı Zagor tüm ihtişamıyla ortaya çıkmıştır… Müthiştir!.. Böyle ellerini kaldırır gökyüzüne.. Kendinden emin… “Dostlarım yeter, lütfen!” der.. Artistik bir duruşla artistik bir konuşma yapar ki.. Darkwood'un bütün davulları adına!.. Zagor yoksa Darkwood’un artiz mektebine mi gitmiştir! Tek kelimeyle harikuladedir! İşte şimdi sıra bende. Düşünüyorum. Bizim büyük şeflerin gelmelerine az kaldı. Aklıma bir numara geldi galiba. Du bi... Hemen hazırlanmalıyım:)


19 Kasım 2011 Cumartesi

Çocukluğumda Hep Tır Şöförü Olmak İsterdim.


Bugün hep yollardaydım. O kadar yorulmuşum ki, yemekten sonra koltuğa kıvrılıp uyumuşum. Hayırdır inşallah! Bir rüya gördüm. Uçsuz bucaksız bir yoldayım. Devasa bir kamyonun söförüyüm. Birden önümde bir otomobil beliriyor. Arabanın peşine takılıyorum. Mütemadiyen otomobili takip ediyorum. Yolunu kesiyorum. Sıkıştırıyorum. Ben otomobilin şöförünü görüyorum. O benim kim olduğumu göremiyor. O kadar korkuyor ki anlatam. Benden kaçmaya çalışıyor. Kaçmaya çalıştıkça daha çok sıkıştırıyorum. Aramızdaki ölümüne kaçıp kovalamaca rüya boyunca devam ediyor. Beni göremedikçe korkusu katlanıyor. Sanki kamyonu canlı zannetmeye başlıyor. Bu kaçıp kovalamaca, bir nevi makineyle insan arasındaki düelloya dönüşüyor. Şöför her türlü numarayı deniyor. Ben kamyonla çarpıyorum, sıkıştırıyorum... Çok kötüyüm! İnanamıyorum yaptıklarıma! Derken... Otomobil ve kamyon tam uçumun kenarına kadar gelmişlerken, otomobil ansızın yana çekliyor.. Kamyon uçuruma yuvarlanıyor.. Adeta zıplıyorum yerimden. Uyanmıyorum ama. Rüya görmeye devam ediyorum halen. 


Rüyamda ansızın kamerasının başında, ünlü yönetmen Steven Spielberg beliriyor. Ben ise yanında ayakta duruyorum. Heyecanlı bir sesle: "Nasıldı?" diye soruyorum. "Şahane!" diyor. "Tam istediğim gibi!" "İyi ama ben hiç görünmüyorum ki bu filmde. Nasıl inandıracağım insanları, "Duel" filmindeki kamyon şöförü aslında benim diye?" diyorum. "Görünmedin ama tam senden beklediğim gibi ürkütücü havayı yarattın! Görünmen şart mı? Bir Spielberg filminde oynadın ya bu sana yetmez mi?" diyor. Tam cevap vermeye yelteniyorum ki, birden uyanıyorum. Hoppala! Nerden çıktı bu rüya durup dururken şimdi? Bembeyaz kesilmişim. Ruh gibiyim inanki. Nerede şu Spielberg'in Duel adlı filminin dvd'si? Filmin sonu böyle miydi? Yoksa kamyon şöförü gerçekten ben miydim?  Çocukluğumda hep tır şöförü olmak isterdim. Acaba bilinçaltım mı beni bu rüyayı görmeye itti? Ben?  Ben tır şöförüyüm öyle mi? Sahi mi? Yarabbim bu kadar kötü biri olabilir miyim peki? Aaaa! Şaşırdım kaldım inan ki... Ben... Ben... Steven Spielberg'le tanıştım yani öyle mi? Of! Bilimiyorum. Emin değilim. Uyku sersemiyim de şimdi!

Hayat ve Sanat Üzerine Güzelleme...


Dün akşam iş çıkışı arabamla eve doğru gidiyorum. Oh! Haftasonu gelmiş. Yaşasın! Sıkı çalışmıştım bu hafta. Hafta sonu  ayak uzatacağım ya. Seviniyorum.  Müziğin sesini açıyorum. Mazhar Alanson söylüyor. Hüzünlü bir müzik. Sözlerini dinlemiyorum. Şarkının ezgisinin tınılarında hafif salınarak araba kullanıyorum. Şarkı bitti. Doyamadım galiba. Başka bir şarkı dinlemek istemedim.  Aynı şarkıyı tekrar başa aldım. Bir daha dinliyorum. Bu kez sözleri kulağıma değmeye başlıyor. Sözleriyle şarkıyı daha çok seviyorum. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı bu. Üstelik MFÖ'nün popüler şarkılarından biri değil. Hani bazı şarkılar vardır ya. Ne zaman dinleseniz, üzerinize bir hüzün çöker.  Bir garip olursunuz.  İşte bu, o şarkılardan. Diyor ki...

Bütün kabile kızar bana
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü

Tam burada aklıma Sait Faik düşüyor iyi mi? Evet, bu şarkı Sait Faik'in bir öyküsünü anımsatıyor. Bak şimdi... Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öykü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar. Deniz dümdüzdür. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır. Yazarın deyimi ile sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibidirler. Adaya gelirler. Güneş batmaktadır. Martılar haykırmaktadır. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar. Öyküde şahane betimlemeler vardır. Uzatmak istemiyorum. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.  Hayvanın gözleri açıktır.  O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir. Martının ölmekte olduğunu söyler.  Az sonra gerçekten ölür martı.  Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.  Ağlamaklı gibidir. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.  Hayale dalar.  Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi. İnsanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir. Bütün kabile kızmıştır ona. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Martı ölmüş diye üzülecek mi? İşte öykü böyle başlıyordu. Şarkının sözleri gibi. Devamı da aynı şarkıda olduğu gibi sürüyordu..


Gündüz böyle diyenler
Gece olunca
Ateşler yakılınca
Denizler coşunca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde

Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi sarar. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez. Hıımm.. Anlaşılır durum. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar. Onu kendi haline bırakırlar. Şarkının devamı gibi..

Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel

"Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille anlatmaya başlar hayalinden bir hikaye.. "..... Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İşte böyle... Martının öyküsü de öyle dokunaklıdır ki anlatamam. Doğa ile insan ilişkisini en güzel anlatan öykülerden biridir bu. Mazhar Alanson'un müziği eşliğinde anlatabilsem keşke. Hani o ölen martı var ya, balıkçı Tahir'in martısıdır yazarın hayali öyküsüne göre. Balıkçı Tahir ile martı arasında garip bir ilişki vardır.  Martı, Tahir'in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez. Kimi zaman Tahir, fırtına sebebi ile birkaç gün denize çıkıp balık tutmadığı zamanlarda bile, martı çöp karıştırıp yemez. Tembel midir, şair midir acaba? Hep Tahir'in ona balık atmasını bekler. Hatta zaman zaman martı ve Tahir aralarında konuşurlar.  Peki martı neden ölmüştür biliyor musun? Tahir ölmüştür de ondan.  Tahir'in ölümünden sonra, martı kimsenin elinden yemek yememiştir. Aslında ne o Tahir'siz ne de Tahir onsuz yaşayabilirdi. Yaşayamamıştır. İşte yazar, martının ölümünün ardından böyle bir öykü hayal eder. İnsanlar yazarın öykülerini severler. Anlarlar ki çalışmasa da, avlanmasa da, hayal gören, bir martının ardından hüzünlenen, öyküler yazan, şarkılar, türküler söyleyen bu insana ihtiyaçları vardır. Bütün gün kendileri çalışırlar. Sabah balığa giderken yazarı uyandırmazlar. Bilirler ki akşam ateşin başına geçtiklerinde, onlara üzülme veya sevinme duyguları veren türküler, öyküler dinleyecekler.  Akşam işten eve dönerken, Mazhar Alanson'un şarkısı eşliğinde bunlar düştü aklıma işte. Mazhar Alanson "Sanatçının Öyküsü" adlı şarkısından, Sait Faik'in bir öyküsüne gönderme... Böyleyken böyle. 

(24.07.2010)

Şair Değilim ama Şair Sözü Dinlerim.


Az sonra uyuyacağım. Yan tarafımdaki dolabın üzerine baktım. Dizim dizim kitap ve dergilerim. Kitaplardan birini çektim. Küçük İskender'in kitabı elime geldi. Rastgele bir sayfa açtım. Altlarını çizdiğim bazı cümleleri okumaya başladım. "Yüzyıl sonra dünyada şu an dolaşan insanlardan belki de hiçbiri hayatta olmayacak; başkaları yönetiyor, başkaları acı çekiyor, başkaları seviniyor olacak hep.  "Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum" diyenlere bu yüzden kızmışımdır; oysa ne büyük bir şans o. Zamanı hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme eziyeti ve memnuniyeti." Arkama yaslandım. Camdan dışarıya baktım. Yağmur yağıyor. Acaba yarın hava nasıl olacak, diye aklımdan geçirdim.  Şair olsaydım...  Cahit Sıtkı gibi.. "Ben şairim.. Elbette bilirim.. Ne zaman açacağını havanın" diyebilirdim. Şair değilim. O nedenle havanın ne zaman açacağını bilemedim. Kalktım yerimden. Büyük salona geçtim.  Bir süre denizi seyrettim. İlhan Berk olaydım... "İndim sonra denize, okşadım durdum derisini suyun.. Okudum suyu, susan suyu.. "derdim. Şair değilim. O nedenle denize inip suyun derisini okşayamadım. Suyu, susan suyu okuyamadım.  Deniz aniden çırpındı durdu. Alışığım bu manzaraya. Az sonra bir denizaltı gemisi denizin ortasına kuruldu. Bilim kurgunun babası Jules Verne acaba kaç yılında yazmıştı Denizler Altında Yirmibin Fersah adlı romanını, diye düşündüm. Merak ettim. Odama döndüm. Hazreti gogıla  sordum. 140 yıl önce yazmış. Hemigway, Yaşlı Adam ve Deniz'i hangi tarihte yazmış? 1952'de... Tam 59 yıl önce... Necati Cumalı, Susuz Yaz adlı romanını kaç yıl önce yazmış olabilir peki? 1962 de... 50 yıl önce... Bu kitapları yazan insanlar yaşamıyorlar artık. Küçük İskender'in dediği gibi şu an dolaşan insanlardan hiçbiri yüz yıl sonra hayatta olmayacak. Hiç birimiz olamayacağız. "Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum." diyenlere sahiden  hem şaşmak hem de kızmak lazım. Zaman  hızla geçiyor...Uykum geldi. Şimdi uyuyacağım.  Sabah ola hayrola... Yarın yeni hayallere yelken açacağım. Şair ne diyor? Zamanı hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme "eziyeti" ve "memnuniyeti"... Ne büyük şans...  Öyle değil mi?