3 Aralık 2011 Cumartesi

İkinin Hatrı Kaldı... Benim Mi? Boynum Bükük!


"Gelsene." dedi. Kanatlanarak gittim. Karşılıklı oturuyoruz. Niyetimiz kahve hüpletmek.  Kahve bahane tabii, maksat muhabbet. Laflıyoruz. Daha doğrusu o konuşuyor. Ben dinliyorum. Çıtır çıtır birşeyler anlatıyor. Ne anlattığını hiç duymuyorum. Eskaza konuştuklarıyla ilgili bir soru sorsa... Mümkün değil cevaplayamam... Hilafım yok, soru sorduğunu  bile anlamam. Var ya onu anlatırken seyretmek  bana iyi geliyor.  Anlatırken yüzünde gezinen mimiklere, ellerinin hareketine bakıyorum.  "Kimsenin yok, yağmurun  bile yok böyle güzel elleri" diyesim geliyor. Yeni Türkü şarkısı vardır ya hani...  Bu dizeleri aklımdan geçiriyorum. Keşke aklımdan geçirdiğim anda söylesem... Söylerim aslında. Fakat... Anlatımını bozmak istemiyorum. Gözlerine bakıyorum... Dudaklarıyla değil, asıl gözleriyle konuşabilen insanlara bayılırım.  "Bütün güllerden derin... Bir sesi var gözlerinin."  İnan bana gözlerinin sesini duyuyorum. Öyle etkili konuşuyor.  Ne anlatıyor acaba?  Son günlerde hissettiğim içimin hazin sesi yatışıyor sanki...  Onu çok sevdiğimi hissediyorum. Kaç çeşit sevgi var Yarabbim? Bir yürek bu kadar sevgiyi nasıl çekiyor? Bilirsin  Cemal Süreya der ya hani... "Öyle düzletici öyle yerine getiriciydi ki sevmek" Heyy! Nerden aklıma geldi şimdi bu  şiir? Sahiden ne şahanedir! "Ki Karaköy Köprüsüne yağmur yağarken... Bıraksalar gökyüzüne kendini ikiye bölecekti... Çünkü iki kişiydik." Evet... Biz de iki kişiydik. Karşı karşıya oturuyorduk. Kahvelerimizi hüpletiyorduk. Gözlerinin sesini işitiyordum. Yüzünde gezinen mimikleri, ellerinin hareketlerini hayranlıkla izliyordum. O kadar sevimli görünüyordu ki. Onu fena halde öpmek istiyordum. Onu bir kere öpsem ikinin hatrı kalacaktı. İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük. Öyylee dalgın dalgın bakıyordum. "Tamam değil mi? Merak etme. Anlattığım gibi  bir saat içinde dönerim." diye bir ses işittim.  Doğruldum oturduğum yerde. "Nereye?" diyemedim. "Ali'nin karnı tok zaten. Sen Hayal Kahvem'e yazı yaz istersen. Ben çabucak gidip gelecem." dedi. Kalakaldım. "Aaa! Ablam şaşkın şaşkın bakma. Deminden beri anlatıyorum ya... Çocukla gidemem  biliyorsun oraya... Bak yemek falan sakın yapma... " dedi. Beni öptü... Gitti...  İyi ama biz muhabbet etmeyecek miydik peki? Yooo... Ben küsmedim... Yooo... Beni bir kere öptü ya... İkinin hatrı kaldı. Benim? Benim...  Boynum bükük... Sonra... Biz bir daldık Ali'yle oyuna...  Ne olacak? Cemal Süreya'nın dediği gibi... Sonrası iyilik güzellik.




NOT: Kardeş gene yeğenlerimi bana bıraktı. Eşini koluna taktı gitti.  Sonra mı? Dedim ya...  Sonrası iyilik güzellik:)


Ve Fotoğraf Ve Film Ve Engelli Önyargılar



Yıllardır kendimle mücadele ediyorum. Önyargılarıma her defasında yine, yeni, yeniden, hep ama hep yeniliyorum. Ne fena! Bak şimdi... Az önce Engelsiz Sanat Derneği'nin amaçlarını okudum. Bu arada farklı engelli derneklerinin kuruluş misyonlarına göz gezdirdim. Memleketimizde resmi rakamlara göre 8.5 milyon engelli insan varmış. Bu kadar çok engelli olduğunu inan bilmiyordum. Çünkü dışarıda, toplum içinde fazla göremiyorum. Niye? Sanırım öncelikle engelli çocuğa sahip  pek çok aile ya utanıyorlar ya da çevrelerindekilerin acıma duygusuyla evlatlarına yanlış davranmalarından endişe duyuyorlar.  Ayrıca dış dünya engellilere uygun değil ki. Çünkü biz engellileri göz ardı ediyoruz. Engellilere gerekli fırsat ve ortam eşitliği sağlamıyoruz. Onların ve ailelerinin yaşadıkları fiziksel, manevi, maddi, kültürel sorunların neler olduğunu bilmek, görmek, öğrenmek istemiyoruz. Ve ayrıca engellilerle karşı karşıya kaldığımızda nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. İlk kez görme engelli biriyle tanışmış ve arkadaşlık etmeye başlamıştım. Muhabbetin bir yerinde kör kelimesini kullandığım için, acaba rahatsız oldu mu diye endişelenmiştim. Vaziyetimi görmeden hissetmişti biliyor musun? Bana gülmüştü. "Bizim derneğin adı zaten altınokta körler derneği... Kelimelere takılma. Rahat ol." demişti. Hem şaşırmış, hem bu olgun tavrına sevinmiştim. Günümüzde kurumlar engellilerle ilgili iyileştirmeler yapsa da asla yeterli değil. Çevreme bakıyorum. Engelliler için yapılmış pek bir şey göremiyorum. Bazı kaldırımlarda ya da merdivenlerde rampa, bir iki yerde denk geldiğim görmeyenler için düzenlenmiş sesli trafik ışıkları o kadar. İnan düşünüyorum. Aklıma başka hiç bir şey gelmiyor.


Sanatın her dalının, kitlelere ulaşmada büyük pratikliği var. Misal Engelsiz Sanat Derneği ne yapmış? Ailesi tarafından yorgan altında saklanmayan, gizlenmeyen, doğduğu evde bir günah gibi algılanmayan, onların gerçek bir birey gibi davranmalarını önemsedikleri için sosyal ve profesyonel yaşamda başarılı olan gençlerle iletişime geçmiş ve birlikte bir proje üretmişler. Bu engelli gençlerin kendileri hatta engelli organları fotoğraf öznesi olmuş. Her fotoğrafın yanına o gencin başarı hikayesi yazılmış. Böylece çocuklarını evden dışarıya çıkarmayan, gizlemeye çalışan, yorgan altında saklayan ailelere ilham olabilecekleri hayal edilmiş. Ayrıca engelli olmayanlar da engelli insanlarla karşılaştıklarında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını öğrenecekler. Şahane bir proje bu! Umarım bu fotoğrafları memleketin tüm şehirlerinde sergilenir. Çok mühim bir iş yaptıklarına gönülden inanıyorum. 
 


Neden biliyor musun? İtiraf etmeliyim ki ben, Başka Dilde Aşk adlı filme, sırf duyma engelli genç bir erkek ile çağrı merkezinde çalışan bir genç kızın hikayesi olduğunu öğrendiğim için gitmemiştim. Neden? Çünkü çocuk sağırdı. Filmde kimbilir nasıl duygu sömürüsü yapılacaktı? Bir kurgu film yüzünden, durduk yerde  içim acıyacaktı. Söyler misin, önyargının daniskası değil de bu  nedir? Sonra nasıl olduysa denk geldi ve ben Başka Dilde Aşk'ı seyrettim. İnan bana gene önyargılı davrandığım için kendimden utandım. Çünkü film çok şeker romantik bir aşk filmiydi. Asla engelli birini acındırma ya da komik vaziyetlere düşürme tadı geçirmiyordu. Filmin doğal akışında sağır birinin ne gibi farklılıklar yaşadığını seyirciye samimiyetle aktarıyordu. Ailelerin ve çevrelerindeki insanların engellilere tavrını gene abartmadan, tadında ama etkileyici bir dille anlatıyordu. Başka Dilde Aşk, benim kendi önyargılarımla mücadelemde ve engellileri farkedip sorunlarını hissetmemde milat olmuştur dersem inan abartmış olmam. O nedenle sanatın her dalının insanlar üzerinde onarıcı ve çözüm geliştirici etkisi olduğuna inanıyorum. Yorgan altındaki engellilerin ve ailelerinin ve tabii ki benim gibi herkesin,  hem "Yorgan Altında Kimse Kalmasın" sergisini gezmelerini hem de "Başka Dilde Aşk" adlı filmi seyretmelerini çok arzu ediyorum. Engelsiz Sanat Derneği şöyle diyor... "Unutmayın; insan bir gözü görmeyince, bir eli tutmayınca engelli olmaz, insan üzerine yorgan örtülünce, kapılar üstüne kapanınca engelli olur. " Şöyle bir an düşünsek... Ne kadar doğru.

Yorgan Altında Kimse Kalmasın...


“Engelsiz Sanat” diye bir dernek olduğunu bilmiyordum. Cüneyt Karakuş’un yazdığı yazı üzerine öğrendim.  Engelsiz Sanat Derneği toplumda engellilerin önce aileleri, sonra toplum tarafından engellendiği ve yanlış değerlendirdiği düşüncesinden hareket etmiş. “İnsan, estetik bir varlıktır. Engelli bir bireyin diğer insanlardan farklı olan herhangi bir özelliği onun estetik bir varlık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hatta görme engelli bir bireyin gözü, normal bir insanın gözünden daha hoş görünebilir, fiziksel engelli bir bireyin elleri bir sanat fotoğrafının ana temalarından biri olabilir” diyerek, “Yorgan Altında Kimse Kalmasın” başlıklı bir fotoğraf sergisi yapmaya niyetlenmişler. Çoğu zaman acıma duygusu ile yanlış tutum ve davranışlar sergilediğimiz engelli insanları, hiç acıma duygusuna kapılmadan gerçek bir fotoğraf sergisinin özneleri olmalarını sağlamak müthiş bir fikir değil mi? Ayrıca her fotoğrafa konu olan engellinin yaşamındaki başarılar ve özgüvenli halleri fotoğrafların yanına hikaye edilmiş. Ne hoş! Bu örneklerin etkisiyle "yorgan altına saklanan" engellilerin  toplumsal hayata çıkarılmasına rol model olmaları planlanmış.  İstanbul'da 3-10 Aralık tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan  sergiyi gidip mutlaka gezmek ve Engelsiz Sanat Derneği'nde emek veren herkese çok teşekkür etmek lazım. Yüreklerine sağlık. Şahane bir fikir bu!



2 Aralık 2011 Cuma

Engelli Çizgi Roman Kahramanları Var Mı?


Acaba engelli çizgi roman kahramanı var mı? diye merak edince, sordum soruşturdum.  Daredevil  var dediler.  Bu çizgi roman kahramanı 12 yaşında gözlerine radyoaktif madde dökülmesiye kör olmuş. Asıl adı Matt Murdock olan görme engelli çizgi roman kahramanı gündüzleri avukatlık geceleri kötülerin düşmanı Daredevil oluyormuş. Babasını öldürten Kingpin, Daredevil'in baş düşmanıymış. Daredevil 12 yaşında gözlerini kaybetmiş ama bunun karşılığında 4 duyusu güçlenmiş ve müthiş bir çeviklik kazanmış. Kulakları radar olarak görev yapmaktaymış. Ve kırmızı köstüm giyiyor yukarıda görüldüğü gibi... İşte huzurlarımızda görme engelli bir çizgi roman kahramanı.




Başka engelli çizgi roman kahramanı var mı peki? Evet. X Men'in kurucusu Profesör Charles Xavier. Dünyanın en güçlü telepatı. İlüzyon yaratan ve başkalarının beyinlerine hükmedebilen, psişik yetenekleri olan,  malikanesindeki celebro adlı özel bilgisayarla güçlerini arttıran, tekerlekli sandalyeden iş yapan engelli çizgi roman kahramanı.
 


Fırsat Verilirse Engelliler Neler Yapabilir?


Helen Keler adını duymuş muydun bilmiyorum. Helen 1880 lerde sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. İki yaşına doğru dünyada cok nadir görülen bir hastalık sebebiyle hem kör hem sağır olmuş. Bu kadar küçük yaşta duymaz olunca, konuşmayı da öğrenememiş. Düşünebiliyor musun hem kör, hem sağır hem de konuşamayan biri.  İnsanlarla ilişkisini nasıl  geliştirebilecek peki? Beterin en beteri yani... Çok ilginç bir hayat hikayesi var Helen Keler'in. 1887 yillarinda Alexander Graham Bell işitme özürlüler icin çalışmalar yapıyormuş. Helen'in ailesi Graham Bell'e gitmişler.  Helen konusunda yardım talep etmişler. Helen'i büyük mucidin yanına bırakmışlar. Helen, Anne Sulvian adinda 20 yaşlarında bir öğretmen eşliğinde Ta doma denilen bir yöntemle konusan insanlarin dudaklarına dokunup titreşimleri hissederek ve bir de sağır dilsiz alfabesindeki kabartıları Helen'in avucuna bastırarak anlaşılır şekilde düşünüp konuşmayı öğrenmiş.



Sonuçta helen Braille alfabesiyle Fransızca, Almanca, Yunanca, ve Latince öğrenmiş. Her bir sözcüğü avuca yazma metoduyla üniversiteyi üstün başarıyla bitirmiş. Dünyada üniversiteyi bitiren ilk duyma özürlü kişi  Helen Keler olmuş. Dünyaca tanınan bir yazar olmuş aynı zamanda. 88 yaşına kadar görmeden, duymadan, konuşmadan ama özel bir metodla hem okuyan hem yazan faydalı olan biri Helen Keller... Ve tabii ki dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örnegidir.


Peki Pınar Çatalkaya adını duymuş muydun? Pınar'da sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. 16 yaşında bağışıklık sisteminde meydana gelen bir hastalık sebebiyle, göz arkasında bir iltihap oluşmuş. Tedavi sonuç vermemiş. Göremez olmuş. Aradan yirmi yıl geçmiş. Çok iyi öğrenci olmasına rağmen, öğrenimine tedavi süresince devam edememiş. (Alexander Graham Bell gibi birinin yanına bırakılsa kimbilir neler olurdu tabii.)  "Ne oldum değil ne olacağım demeli" derler. Ne kadar doğru. Kim yarın ne olacağını bilebilir ki? Herşey insanlar için... Bugün Hayal Kahvem'e körlük hakkında üç yazı ekledim ya... Eski yazılarımdı. Geçen yıl gene bu zamanlar yazmıştım. Aralık ayına girdik. Peki 3 Aralık'ta ne var? Dünya Engelliler Günü. 1880'lerde yaşayan, hem kör, hem sağır olan  Helen Keler, kendisine tanınan imkanlardan faydalanarak, yeteneklerini geliştirebilmiş. Böylelikle hem kendine hem topluma faydalı bir birey olabilmiş. Zaten körler, acınacak ve çaresiz insanlar değiller. Sadece farklı öğrenme metodlarıyla öğrenmeye ihtiyaçları var.  Bizim okuduğumuz kitapları farklı yöntemlerle okurlar ya da dinlerler. Fırsat eşitliği ve yeterli olanaklar sağlanırsa görmek onlar için engel olmaktan çıkmaktadır. Gururla söylüyorum ki Pınar Çatalkaya, 31 ilde şubesi olan Altı Nokta Körler Derneği'nin çiçeği burnunda  Kocaeli Şubesi Başkanı'dır. Üniversite eğitimine başladı. Sosyoloji okuyor. Kitap okuma zorluğunu, dinleme cihazına kitapları okuyan gönüllüler sayesinde aşmaya gayret ediyor. Aynı zamanda bir okulun kütüphanesinden sorumlu.  Hem çalışıyor, hem okuyor, hem dernek başkanlığı yapıyor. Şahane biri Pınar Çatalkaya...  Pınar, memleketimin dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örneğidir. 




Şimdi... Sürpiz bir haberim var. Altı Nokta Körler Derneği'nin Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü'nün işbirliğiyle ve şehrin tüm dans okullarının katkılarıyla 4 Aralık Pazar Akşamı KYÖD Sosyal Tesisleri'nde, saat 19.00 da Tango Gecesi düzenleniyor. İşte bu gece görme engelli olmasına rağmen Pınar'da tango yapacak.  Ve engellilere fırsat sağlanırsa, görme sorunu olması o insan için basit bir fiziksel sorun düzeyine inebileceğini bizlere  gösterecek.  Onlarla birlikte olmak ve rüya gibi bir gece geçirmek için,  Tango Gecesi için hemen bilet almak lazım. 
 

TANGO GECESİ
Bilet fiyatları öğrenci 15TL, diğer 20TL

Daha detaylı bilgi için Tepecik mah. Demiryolu cad. Belediye İşhanı Doğu Blok Kat:5 İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nden alınabilir. 0 262 322 94 39
Ya da Başkan Pınar Çatalkaya'ya  0535 665 10 70 nolu telefonundan ulaşılabilir.



1 Aralık 2011 Perşembe

İkinci Körlük Diye Bir Şey Duymuş Muydun?


Acaba görmeye, bakmaya, izlemeye, seyretmeye, hayal etmeye, rüya görmeye meraklı biri olduğum için körlerin durumunu çok önemsiyor olabilir miyim?



Bir önceki yazımda doğuştan görme duyusu olamayan kişiler, normal hayatlarında göremedikleri için rüyalarını da göremiyorlarmış da rüyalarını hissedebiliyorlarmış diye yazmıştım ya, bu körlüğün bir çeşidiyle ilgili. Yani doğuştan itibaren kör olanların rüyaları böyle. Bir de “İkinci Körlük” diye bir durum varmış. Nasıl bir şey biliyor musun? Önceden görüp sonradan kör olanlar, eskisi gibi rüya görmeye devam ediyorlarmış. Annesi, sevgilisi, doğa, renkler yani gördüğü zamanlarda hafızasında kalan her şeyi rüyalarında görebiliyorlarmış. Bu nedenle de geceyi iple çekiyorlarmış. Rüyalarında bari görebildiklerden fazlasıyla mutluluk duyuyorlarmış. Ancak tıp da nedeni çözememiş, gün geliyor rüya göremez oluyorlarmış. Rüyalar körleri yavaş yavaş terk ediyorlarmış. Her sabah daha yıkık ve karamsar uyanıyorlarmış bu durumda tabii. Körlükten önce hafızalarında saklanan bütün görüntüler, teker teker siliniyormuş çünkü. Ne sevgili, ne uçsuz bucaksız deniz, ne mehtaplı gece, ne o masmavi gökyüzü ne de renklerin tümü ... Zifiri oluyormuş her şey. Rüyalarda da ebedi karanlık durumu yani. İşte bunun adına “İkinci Körlük” deniyormuş. Ne desem ki şimdi? 



Buraya kadar üzücü ama bu konularda okudukça hoş gelişmeler tespit ettim. Bak şimdi… İkinci körlüğün ıstırabını dindirmek için şöyle bir çözüm bulmaya çalışmışlar. Sonradan kör olan kişileri, daha yeni kör olduklarında rüya görebiliyor ya, bu rüyalarını her sabah görmeyen kişilere anlatmalarını istemişler.. Bir nevi rüya anlatma terapisi yani. Körler ikinci körlüklerini yaşamadan önce sık sık rüya görmeye, ne gördüklerini hatırlamaya, anlatmaya, hatta dikkatini çekerim istediği rüyayı görmeye özellikle teşvik edilmişler. Sen istediğin rüyayı görebilir misin mesela? İkinci körlük yaşamamak için, rüyalarındaki görüntüler gitmesin diye her sabah rüyalarını iştahla anlatmaya devam etmişler. Böylelikle anlattıkça gelişiyormuş rüyaları. Kokular, sesler ve lezzetler de dahil oluyormuş bu rüyalara hatta. Görmedikleri için diğer duyuları daha da gelişiyormuş. Görüntüler hafızalarından silinmemeye başlıyormuş. Harika bir şey bu! Doğuştan kör olanlar da bu rüyaları dinledikçe büyük bir haz duyuyor, rüya göremeseler de onların da rüyalarındaki hisler çeşitleniyormuş böylece… Keşke bu uygulamalar memleketimizde de yapılabilse. Mesela aynı şehirde yaşayan görme özürlüler arasında yapılamaz mı acaba böyle bir rüya anlatma terapisi? Ne şahane olur öyle değil mi?

Doğuştan Kör Biri Rüya Görebilir Mi?


Geçenlerde yazdığım bir yazıma “Ben var ya bazen tam manasıyla bakar kör olduğumu düşününüyorum.” diye bir cümleyle başlamıştım. Niye böyle yazmıştım ki? Körlük hakkında sanki ne biliyordum? Doğuştan kör birine körlüğü tarif etmesini istemişler. Şöyle tarif etmiş “Siyah renkte hızlıca akan bir ırmak düşünün sonunda bir çağlayanla birlikte derin karanlık bir göle dökülür." Ne kadar düşsel bir tarif, öyle değil mi? Körlere en çok sorulan soru neymiş biliyor musun? "Acaba körler rüya görebilir mi?" Görebilirler mi sahi? Doğuştan görme özürlüler rüya göremezlermiş biliyor musun? Görmedikleri için rüyalarını da göremezlermiş. Sesi duyarlarmış. Yani normal yaşantılarında olduğu gibi rüyalarını sesle algılarlarmış. Doğuştan kör olan kişilerin rüyalarında görsel figürler yer almazmış. Rüyaları yürüme duygusu, mutluluk hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyormuş. Ama doğuştan görme duyusu hiç olmayan insanlarda diğer duyular daha fazla gelişiyor ya, eğer toplum içindeki yaşam şartları daha kaliteli hale getirilip, hayattan daha kolay keyif almaları sağlanırsa, belki körler rüya görmeseler bile kolaylıkla rüya duyabilir, rüya koklayabilir, rüya dokunabilirler öyle değil mi? Asıl körlük, insanın yaşamdan ümidini kesip, hayallerini yitirmesi demek değil mi?



"Alti Nokta Körler Dernegi, ülkemizde görme engellilerin ekonomik, toplumsal, eğitsel, kültürel ve mesleki sorunlarina çözüm yollari üretmek amaciyla 1950 yilinda kurulmus bu alandaki en eski ve en büyük dernektir. Kurucu baskani, kendisi de görmeyen Doç. Dr. Mithat ENÇ'tir. Görme özürlü kişi, himayeye muhtaç, acınacak ve çaresiz bir insan değildir. Sadece farklı metotlar kullanarak öğrenir. Gören insanların görmeyenlerin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapması gerekir. İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nin telefonu 0 262 322 94 39 Telefon edilip nasıl destek olunacağı öğrenilebilir.


Gerçeği Süslemek Bir Bakıma Hayal Ettirmek Midir?



Galata Köprüsü'nde bir bahar günü kör bir kadın dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "Doğuştan Kör" yazılıymış. Pek çok insan gelip geçmesine rağmen kimse ona yardım etmiyormuş. Oradan geçen bir "Hayalci" bunu görmüş. Dilencinin önündeki tabelayı almış, tabelanın arkasına bir şeyler yazmış. Olduğu yere tekrar bırakmış. Ne olduysa olmuş!.. Bu tabeladaki yazıyı okuyan herkes, dilenci kadının önündeki şapkaya para atmaya başlamış.Bir cümle yetmiş onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına... Tabelada şu cümleler yazıyormuş...

"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ... AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM!.."


30 Kasım 2011 Çarşamba

Kill Bill Ve Bir Murathan Mungan Şiiri - Olmasa Mektubun


Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza
 
 


Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Herşeyi unutarak
Yaşanır sanma. 
 
 


Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır. 
 
 


Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema 
 
 


Harcanmış zamanlar
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa! 


Kahve Molası - Şefkatse Bardaki Sarşın Kız.


Hoppala! Hafıza ne tuhaf bir kutu! Hangi tozlu çekmecesinden çıkartıp dilime düşürdü bilmiyorum.  Az önce masamdaki poliçeleri inceliyordum. Herşey birdenbire oldu...  Adeta hayal  gibi...  Bak şimdi... Birdenbire Zeki Müren'in o güzelim  şarkı söyleyen sesi kulağımda çınlıyor... Oturduğum yerde usul usul salınmaya başlıyorum. İncelediğim poliçeyi imzalarken, sadece benim işitebileceğim sesle mırıldanıyorum... "Gün ışığında yola koyuldum. Elimde kandil gözümde mendil. " Tuhaflık hissediyorum. Yıllardır bu şarkıyı dinlemedim. İçimdeki ben beni dürtüyor sanki.  Of! Yoksa ben gene mi gitmek istiyorum? Yooo... İmzaladığım poliçeleri havada dalgalandırıyorum. Sesimi yükseltiyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Aşk arıyorum..." diye şarkı söylemeye devam ediyorum. Dayanamıyorum... Bu kez ayağa kalıyorum... Sabahtan beri inceleyip imzaladığım poliçeleri kucağıma alıyorum... Odamdan çıkıyorum. Koridorda  müziğin ritminde dans ederek yürüyorum... Sesim boş koridorda çınlıyor...  "Vefa uzaklarda kalan bir his." diyorum. Şarkı söylemeyi hoop diye kesiyorum. Olduğum yerde duruyorum.  Bir süre sonra salınarak yürümeye ve şarkının kalanını söylemeye devam ediyorum. "Dost eski şarkılardan bir iz." Gene olduğum yerde duruyorum. Ofistekilerin oturduğu salonun kapısındayım artık. Beni görüyorlar. Berna saçlarını geçen hafta sarıya boyatmıştı. Onun önüne iki adımda gidiyorum.  Göğsüme bastırdığım poliçeleri masasına "şaak" diye koyuyorum.  Gözlerinin içine bakarak... "Şefkatse bardaki sarışın kız" diyorum. Gülüyor. Masanın önündeki koltuğa çöküyorum... "Dizlerimde derman... Kalemimde mürekkep bitti. Kahvem... Kahvem nereye gitti?" diyorum... Gülüyor. Gülüyorum... Özlem'e dönüyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme... Ellerimi ona doğru uzatıyorum... "Vefa arıyorum... Dost arıyorum... Şefkat arıyorum... Kahve arıyorum..." diyorum. "Tamam, anladım. Kahve kriziniz tuttu." diyor. Gülüyor. Gülüyorum. Gülüyoruz biz. Kahve yapmak için  salına salına mutfağa doğru gidiyorum.


Şarkı işte     BURADA



29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık. 

Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence?

Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı...

Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dünyanın En Zengin Kişisi Kim? Buyrun Benim!


Evet, yaptım yapacağımı gene!.. Bu sabah erkenden uyandım. Yemedim. İçmedim. İçine keçe yerleştirdiğim bez ayakkabılarımı giydim. Montumu sırtıma geçirdim. Beremi sıkıca taktım. Mutfak tezgahının üstündeki tabaktan kocaman kırmızı yanaklı bir elma kaptım. Haşırt haşırt ısırarak dışarıya  fırladım. Daha sokağa adım atar atmaz, buz gibi rüzgâr yalayınca yüzümü... Hey! Sabah mahmurluğumu iyice üzerimden attım... Zımba gibi oldum ben, iyi mi? Arabaya atladığım gibi, ver elini Yedi Tepe! Evet... Bugün gene İstanbul'daydım. Üstelik  haftanın ilk iş gününde...  Şahane!.. Düşünsene, şu kaçmayı hafta sonu yapsam bu kadar keyif alabilmem mümkün olabilir miydi? Nerdeee? Şimdi ben kaçıyorum ya işten, köyden, herbişeyden... Böyle durumlarda dibine kadar hakkını teslim eder, enine boyuna keyif almaya akortlarım kendimi.. Zaten ilk akordumu Yedi Tepe'nin bahçesinde hemen yaptım. Kendi kendime şöyle dedim... Heyy, şu anda herkes çalışıyor.  Benim de aslında şu anda  işte olmam gerekiyor. Ben ise şu anda Yedi Tepe Üniversite'sinin bahçesindeyim. İşim şu... Acaba bu fakültelerden hangisine gitmeliyim? Hımm... Ben var ya Vüs'at O. Bener Sempozyum'unun  bugün olduğunu unutmuşum. Gerçekten... Hep diyorum, unutkanın  tekiyim ben!..  Eğer bu sabah gözümü açtığımda Kasım'ın 28'inde ne vardı? diye düşünüp aklıma getirmeseydim... Ve eğer o kadar hayalini kurup bu sempozyuma gidemeseydim var ya... Ne yapardım biliyor musun? Yooo... Sinirlenmezdim. Asla öfkelenmezdim. Sadece kendime fena halde gülerdim. Önce "Pes!" derdim. Sonra "Yuf!" derdim. Sonrasını artık yazmayayım. Neyse bütün bunları demedim. Sadece "Yaşasınnn!" dedim. Ve Yedi Tepe Üniversite'si Güzel Sanatlar Fakültesi'ne doğru koşturdum. Binanın sekizinci katındaki konferans salonuna vardığımda çoktan sempozyum başlamıştı. Hiç tereddüt etmedim. Hemen salona daldım.


Ben var ya bu sempozyumlara feci halde alıştım. Ömrümde ilk kez bir yazarla ilgili sempozyuma bu yıl gittim. Kadir Has Üniversitesi'nde Tezer Özlü için yapılan sempozyumda, aynen "sonradan sempozyum gören" vaziyetindeydim. Her konuşanı ağzım açık dinledim.  Resmen bittim.. Bittim... Şahaneydi. Durur muyum? Geçen hafta Mimar Sinan Üniversitesi'ndeki Tomris Uyar'ın 70. yaş Değiştirme Töreni'ne ise bayıla bayıla gittim. Harikuladeydi. Sonra cumartesi Beyoğlu Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'ndeki Fantastik Romanlar Üzerine yapılan sempozyuma gittim. Müthişti. Bugün ise Yedi Tepe Üniversitesi'ndeki Vüs'at O. Bener Sempozyumu'na da gittim ya... Ve inan bana olağanüstüydü. Üstüne ballı kaymak Cevat Çapan ordaydı. Tatlı tatlı konuştu. Nefisti! Tüm gün sevdiğim yazarların öykücülüğünden, şairliğine, oyun yazarlığından, romancılığına değin yaptıklarını didik didik etmek müthiş bir şey. Anlatılacak gibi değil. Fakat bir şeyi hiç anlayamıyorum. Düşünsene benim edebiyatla ilgim fazla yok ki. Ben sade bir okurum. Böyle olduğu halde gitmeye çalışıyorum. Bu yapılanlar tüm üniversitelerin Edebiyat Fakülteleri'nde okuyanların özellikle kaçırmaması gereken etkinlikler. Fazla katılım olmaması ne fena! Kocaeli Üniversitesi'nde hiç yapılmamasına değinmeyeceğim. Yüreğim acıyor zira... Neyse... Keyfimi bozmamalıyım. Ne diyeceğim biliyor musun? Eğer Nâzım Hikmet, Abidin Dino'ya değil, şimdi  bana  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?" diye sorsa.. İnan hilafım yok... Büyük şairin gözlerinin içine baka baka  "Yaparım!" derdim. Öyle mutluyum... Galiba sırada Sevgi Soysal var. İnanamıyorum!.. Allahım, çok teşekkür ederim.  Yoo... Ayrıca bu sempozyumları düşünen, düzenleyen ve benim gibi sade okurların bile katılmasına olanak verip, zenginleşmelerini sağlayan  üniversite yetkililerine de çok teşekkür ederim...  Çünkü şu anda dünyanın en zengin kişisi kim? Buyrun benim:)


27 Kasım 2011 Pazar

"Ben Kışın Güzelliğini Söylerim Ne Gelirse Dilime"

"ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime
çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme"
Turgut Uyar

Bugün Kasım ayının  yirmi yedisi. Üç gün sonra mevsim değişecek. Güz bitiverecek. Belki Turgut Uyar'ın dediği gibi, bakacağım birinin kara gecesi mendilime düşüverecek. Hava soğuyacak iyice. Aralık ortalarına doğru kar atıştırmaya başlayacak. İşte tam o gün. Tam... Kar ilk kez atıştırırken... Kışa "merhaba" demek hevesiyle, sevinçle pencerenin önüne gideceğim. Kara derinden bakmak niyetiyle yüzümü cama iyice bitiştireceğim. Burnum cama değecek. Burnum cama değince, gayri ihtiyari hohlayacağım tabii... Bilirsin, olur ya... Soğuk cam sıcak nefesten buğulanır hani... Elim sanki bir illüzyondan etkilenmiş gibi, kendi kendine camın buğulanmış yüzeyine gidecek. Hemen cama bir kalp resmi çizeceğim. Dayanamam ki. Gerçekten. Bunu hep yaparım ben. Sonra gene bir ok geçireceğim çizdiğim bu kalbin içinden. Şöyle bir bakacağım yaptığıma. Ne yalan söyleyeyim, çizdiğim içinden ok geçirilmiş kalp hoşuma gidecek. Kendime güleceğim gene. Bu kez kalp çizgileri arasından gökyüzüne bakmak isteyeceğim. Uçuşan kar taneciklerini bu ince çizgiden ilgiyle izleyeceğim. "Güzellikleri hayret ederek seyretmeyi hep sevdim, ömrüm oldukça hep seveceğim." diyeceğim. Gene büyükannemin hayali canlanacak gözümde. Bekletmeden ruhuna rahmet gönderivereceğim. Serpişen karı seyretmek maksadıyla ben böyle ağzım açık gökyüzüne bakarken... Her defasında büyükannem... "Bak... İyice bak bakalım! Gökten kar silkeleyen melekleri görebilecek misin?" derdi. Bu sözleri duyunca her defasında meraktan içim giderdi. Gözlerimi koca koca açar, büyükanneme şaşkınlıkla bakardım. Yüzümdeki bu şaşkın ifade sanırım hoşuna giderdi. Omuzlarını titreterek, muzipçe kıkır kıkır gülerdi. Bu defa hemen önüne diz çökerdim. "Sen hiç karları silkeleyen melekleri gördün mü büyükanne?" derdim. Cevap vermezdi. Elindeki zümrüt yeşili tesbihi çeker, anlamadığım dilde mırıl mırıl bir şeyler söylerdi. Merak ederdim. Büyükannem hiçbir zaman bu soruma cevap vermedi. Şimdi o yok. Öbür dünyaya gitti. Ben ise her defasında hayal alemime dalar, yüzüme usulca düşüp eriyen kar taneciklerini hissetmeksizin, sadece ağzımı değil, kulaklarımı, burnumu, gözlerimi ve her nevi duyu radarlarımı sonuna kadar açardım. Tüm merakımla kar silkeleyen melekleri arardım. Ömrümce her kış o melekleri aradım. Bu kış dünyadayım ya... Kararlıyım. Kar yağmaya başlar başlamaz o melekleri gene arayacağım. Gözlerimi kırpmadan o kadar bakacağım ki...  Gökyüzünde bir meleğin bana  gene göz kırptığını sanacağım. İşte tam o an... Bir meleğin bana göz kırptığını hayal ettiğim o an... Ahh! Yüreğim taaa  o meleğin yanına gidip dönecek... Bilirsin... Çok sevinince insanın yüreği dalgalanır hani... Hah işte...  O dalgalanmada içimden gelen bir ses, başım gökyüzünde, o kar taneceklerinin altında oturduğum yerde durmadan dönmek isteyecek. İçimden gelen sesi dinleyeceğim. Hayalimden döneceğim gene... Beyaz tanecikler de etrafımda uçuşarak dönecek. Çevremdeki her şey ama her şey dönecek... Dünya dönecek... Ben güleceğim.  Katıla katıla güleceğim gene. Çünkü... "Ben kışın güzelliğini söylerim ne gelirse dilime. Çünkü kış bir hazırlıktır soluğuma kıpkırmızı gülüme."