7 Aralık 2011 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 12 - Şehrazat


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün sinemaya giderken görsel ve yazılı medyada kadına şiddet konusundaki haberlerin yoğunluğu fazlasıyla dikkat çekiyordu. Sadece memleketimde değil dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi her gün erkeklerin şiddet kullanması yüzünden kadınlar ölüyordu. Canım oldukça sıkkındı. Sinemanın önünde uzun bir kuyruk vardı. Biletimi önceden almıştım. Kalabalığı yararak sinema salonuna daldım. Koltuğuma yerleştim. Etrafıma usulca göz gezdirdim. Hemen önümdeki sırada, çaprazıma düşen koltuktaki kadının kuzguni siyah, uzun, gür saçları hoşuma gitti. Acaba bu saçların sahibi nasıl bir surete sahipti? Kadın sağ elini ensesine soktu. Saçlarını arkaya atarken başını yana çevirdi. Siyah kalemle iyice belirlenmiş ceylan gibi kapkara, derin, mânâlı gözleri vardı. Hayret ederek bakakaldım. Adeta bir doğu masalından fırlamış gibiydi. Ona merakla baktığımı sezdi. Bana dönüp kocaman gülümsedi. Sanki güümseyince yüzünde güller açtı.  Hemen karşılık verdim. Ben de ona gülümsedim. İnci gibi bembeyaz dişleri, kiraz gibi dudakları, kuğu gibi incecik boynu,  keman misali yay  gibi kaşları vardı. Sanki ağlayıverse gözünden inci mercan dökülecekti. Yürüyüverse yerde çayır çimen  bitecekti. Kadının bu masalsı hâli, günümüzden yedi yüzyıl kadar önce anlatılmış, 1001 Gece Masalları'ndaki Şehrazat'ı aklıma getirdi. Karısı tarafından aldatılan, saraydaki tüm erkeklerin de eşleri tarafından aldatıldığını düşünen bir hükümdardır Şehriyar. Önce karısını öldürür. Sonra kadınlara karşı o denli öfke, kin ve korku hisleriyle dolar ki her gece bir kadınla birlikte olur. Ve sabahına kadını öldürtür. Memlekette kadın sayısı gün be gün azalmaktadır. Vezirin kızı olan Şehrazat kendini feda eder ve hükümdarla birlikte olmak istediğini söyler. Ancak tek şartı vardır. Her gece masal anlattığı kız kardeşine hükümdarın yanında son kez masal anlatacaktır. Hükümdar isteğini kabul eder. Şehrazat masal anlatmaya başlar. Gün ağarırken masalı en  heyecanlı yerinde keser. Hükümdar devamını anlatmasını ister. Şehrazat ancak geceleri masal anlatmaktadır. Gece olmasını beklerler. Bu masal anlatma durumu gecelerce, aylarca, yıllarca  sürer. Şehrazat'ın anlattığı masallardaki  erkekler de, öldüren, saldırgan, kadın döven kişilerdir. Şehrazat hükümdarın içinde bulunduğu açmazı sezmiş, sevmeyi bilmeyen, kadınları öldürmeyi kendine iş edinen bir erkeğin öfkesini ve zalimliğini yokedebilmeyi, erkeğin içindeki çocuğu  farketmesini ve bir kadını sevmeye tekrar cesaret edebilmesini belki  anlattığı, benzer, ertelenen masallarla gerçekleştirebileceğini  hayal etmişti. 1001 Gece Masalları, her masal gibi mutlu sonla biter.  Sahiden 1001 gecenin sonunda Şerazat'ın hayali gerçek olur.  Hükümdarın kadınların iyiliğine olan körlüğü ortadan kalkar. Kadınlar kötüdür, ön yargısını kırar. Yüzyıllar önce anlatılan bu masaldaki erkek, günümüzdeki erkekler gibi  kafasındaki vesvese, endişe, korkuları yenebildiği an  sevebilmeyi öğrenebilmekte, kadına şiddet uygulamaktan vazgeçebilmektedir.

  
Aniden kocaman bir "gonk" sesi duydum. Etrafıma bakındım. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Kadın mavi pardesüsünü çıkararak koltuğunun arkasına koydu. Gözgöze geldiğimizde boş bulundum. "Ben bir öyküseverim." dedim. Güldü.  Kiraz dudakları aralandı. İnci gibi dişleri gene göründü. Boynunu nazlı bir ceylan gibi bana doğru  çevirdi.  Sevinçli bir bilgiçlikle "Öyküler dünyayı değiştirebilir." dedi. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Şehrazat" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


6 Aralık 2011 Salı

"Tuhaf" Olmak Ne Demek?


Bazan öyle şeyler yazıyorum ki bloğuma, "tuhaf" bakmıyorsun değil mi bana? Sürekli yeni hayaller kuruyorum. Madem blogumun adı Hayal Kahvem. Adı üstünde denir ya hani. Hayali bir blog olmalı. Hayali. Bütünüyle hayali! Ya da hayalle gerçeğin karıştırılmış hali! Ne olacak ki? İnsan hayal ettiği müddetçe yaşamaz mı? Yaşar tabii!  Bilirsin, kitaplar ve yazarlar benim için çok önemli. Bazen sevdiği yazarın, fanatik okuyucusu olabiliyor insan. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri yazılarını veya kitaplarını okumadan yapamaz sevdiği yazarının. Biri kar, kış, rüzgar, çamur demeden tüm karşılaşmalarına gider takımının, diğeri pahalı, ucuz, kısa, uzun demeden tüm dergi, kitap veya bloglarda izini sürer sevgili yazarının. Her ikisinde de bir vazgeçememe, özleme, yolunu gözleme, söz söyletmeme, sahiplenme, hülasa aşırı tutku durumu var.


Sen bir yazarın takım tutan fanatik taraftarı gibi okuyucusu oldun mu hiç? Uzun zamandan sonra yazmışsa hele, özel bir törenle ve büyük bir özenle yazdıklarını okudun mu? Takımını çılgınca tutan taraftarlar gibi, sevdiğin yazarın ve onun yazılarının tutkulu okuyucusu olmak ve yazılarını hakkını vererek itinayla okumak çok keyiflidir aslında. Bir insan yaşamı boyunca, ya takımının ya yazarının ya da ilgi duyduğu bir şeyin fanatik taraftarı olmalı bence. Kimi zaman abartmalı duygularını abartabildiğince. Fanatik taraftar, gol atınca takımı kanatlanıp uçmalı, gol yiyince ise salya sümük ağlamalı. Bir okuyucu sevdiği yazarın yazısını okurken, her satırının ritminde yazarıyla dans ettiğini hissedebilmeli ya da yazmadıysa uzun zaman sevdiği yazar, içini efkar kaplamalı ve derin bir iç çekmeli. Koşulsuz bir sevgi durumu bu... Yaa, bilmiyorsan eğer, bil işte... Böyle yaşayanlar var... Duygularını abartmaktan hoşlananlar. İlla ki vardır benim gibi  birileri..

Ya da ne bileyim konserde "İlk şarkı senin, ikinci benim!" diyen insanlardır bunlar misal, şarkılardan fal tutarlar. Yanağa kondurulan minik bir öpücüğü ihtimal, dünyadaki pahalı hiçbir armağana satmayanlar... Kitapçı kapatılıp yerine banka açıldığını görünce, kitap kolilerinin üzerine oturup göz yaşı akıtanlar... Sevindiği şeyler azaldıkça hüzünlenenler, seyrettiği filme ya da okuduğu kitaba ağlayıp hislenenler... Aynı espriye aynı anda kahkaha ile gülebilen arkadaşlara sahibim diye sevinenler... Bir anın çok önemsediği fotoğrafını buzdolabı kapağına yapıştıranlar... Arkadaş bloglarına komik yorum yazmayı marifet sayanlar... Ya da çalakalem yazdığı yorumlara pişman olup silinsin diye yalvaranlar... Leziz bir yemek yerken telefon edip sevdiklerine "Ben ne yiyorum biliyor musun, sen çatla!!" diyebilenler... Artık eskiyi hatırlatmıyor hiçbir şey diye iç çekip efkârlananlar... Kaç yaşına gelirse gelsin şaşırtmaktan ve şaşırmaktan hoşlananlar... Araç sürerken radyoyu açtığında, çok eski bir şarkı duyup içine ılık hazin bir şey akanlar, üstüne de "Nedir şimdi bu? Nedir bu durumum?" diye kendini çok bilinmeyenli bir problem gibi hissedip çözmeye çabalayanlar... Rüzgarın tenini ısırdığını hissetmeyi, yaşadığına delil sayanlar... "Ben buyum! Uyanıkken bile rüya görürüm! Ayağım yere değer, başım bulutlarda dolaşır!" diyebilenler... Çizgi romanların yarım kalan maceralarını yarım kalan aşklara benzetenler... Cemal Süreya'nın dediği gibi "kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı" diye düşünen birileri... Var böyle insanlar! Aramızda yaşıyorlar. İflah ve islah olmaz hayalperesttir onlar...



Peki oturduğu yerde dünyayı dolaşan yüreklere ne demeli? Her yüreğin bir aklı, kendi meşrebince bir olgunluğu vardır denir ya hani. Kaç yaşına gelirse gelsin delleniveren yürek sahipleri vardır. Tuhaf denilen insanlardır onlar hani. Ya kararmış, taş kesmiş yürek sahiplerine ne demeli? Allah saklasın! Yürek kararıp taş kesecekse, of hiç atmasın daha iyi. Asıl fena ne biliyor musun? Tuhaf olduğunu bildiğin halde normal görünmek için mücadele vermek. Esas bu yoruyor insanı. İnsanın kendinle savaş vermesi yani. Feci bir durumdur feci! Arada, canının istediği yerde, mesela bir apartman boşluğunda ya da dışarda akordiyon çalan adamı gördüğünde bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorsun misal.. Ya da nebileyim metrelerce öteden uzaktan kumandayla arabayı açtığında, elindeki kumandanın içinde görünmeyen canlılar mı var acaba diye sorsan. Ya da hafızanın farklı çekmecelerine farklı hatıraları istiflemek, ihtiyacın olduğunda o çekmeceyi çekip rahatça alabilmek istiyorsun. Hiç kimsenin olmadığı, yalnız senin yaşayacağın bir sahilde anında bitiversem ne olur ki?  diyorsun... Denizi doya doya seyretmek istiyorsun misal. Tek başına. "Karşımda masmavi güpgüzel deniz... Anladın degil mi? Akdeniz... Hani Atilla Atalay der ya, “Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki?” “Yine deniz… Nasıl dingin… … Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” diye bağırmak sözgelimi. Bunları yapamıyorsan kendi resmini bari ıssız bir sahil görüntüsüne monte edivermek. Sanki ordaymışsın da fotoğraf çektirmişsin gibi. Tuhaf mı bunları düşünmek ya da yapmak yani? Tuhaf olmak fena bir şey mi?
 

Şakayla Karışık - Zagor, Ofsayt Osman Olursa


- Kardeşimi kurtaran adam olmasan da seni deli gibi seviyorum.
- Kim olduğumu bilmeden mi ?
- Evet
- İnanmam be olamaz.
- Evet, yemin ederim




- Bir insan senin kadar iyi olamaz, ya ben bir serseri olsaydım?

- Beraber serserilik ederdik.
 
- Ya ben viranelerde sabahlayan, yiyecek bir lokma ekmek bulabilmek için köpek gibi dolanan, yerden izmarit toplayan bir berduş olsaydım?

- Gene yanında bulurdun beni..
 
- Ya herkesin alay ettiği, tekmeleyip attığı bir ofsayt olsaydım? ofsayt nedir bilir misin  hayatta bi... bişey yapamamış, dikiş tutturamamış, bir... bir kere bile gol atamamış bir beceriksiz olsaydım?

- Golünü atıncaya kadar sana top taşırdım.




- Olamaz be.. sen bir rüyasın...




NOT: Sadri Alışık ve Filiz Akın'ın oynadıkları  bir zamanların çok meşhur Şakayla Karışık adlı filmin replikleri www.cilekindunyasi.blogspot tan alıntıladım.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Konuşmak Ve Sessizlik


Şimdi kahve molası verdim. Sabahtan beri o kadar çok telefonla konuştum ki aklıma Gündüz Vassaf'ın yıllar önce okuduğum bir yazısını getirdim. Dünyada konuşulan altı bin küsur dil olduğundan söz ediyordu. Misal, İngilizceyi dünyada iki milyar kişi konuşuyordu. Bazı diller ise günden güne yok olup gidiyordu. Yazar, dillerin kayboluşunu insanların tekdüzeleşmesine, kendimizi ifade etme yöntemlerinin birbirine iyice benzeyeceğine getiriyordu. Dilbilimci Whorf'un bir tezine göre neyi nasıl algılayacağımızı kullandığımız dil belirliyordu. Eskimo dilinde karın çeşitlerini anlatan çok sayıda kelime varmış. Farsça'da aşk için, İngilizce'de yanlızlık için değişik kelimeler kullanılıyormuş. İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar denir ya, ben inanmıyorum biliyor musun buna...  Pek ümidim yok dünya milletlerinin konuşa konuşa anlaşacağına. İngilizce'de yalnızlık kelimesinin fazlalığı, bu dilin anlaşmaya yetersizliğinin bir delili olabilir mi? Nerden geldi  bütün bunlar aklıma şimdi?  Bilmiyorum. Hafıza tuhaf bir kutu. Acaba Gündüz Vassaf'ın yazısı nasıl bir neticeye varıyordu? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim yazısının başlığı şu idi... "Ömrüm seni sevmekle.... " Bu kadardı. Acaba yazar niye  yarım bir şarkı sözünü  yazısına başlık olarak seçmişti?  Kafam gene karıştı.  İçime nedensiz geniş  bir sessizlik çöktü.  Gitmeliyim. Kahve molam bitti.

4 Aralık 2011 Pazar

Tango Dansından Pek Haz Etmeyen Biriydim.


Yoo... İnan bana hiiiç gitmek niyetinde değildim. Tamam. Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü ve şehrin dans okullarının işbirliğiyle düzenlenen bu akşamki Tango Gecesi için bilet almıştım almasına ama... Ne yalan söyleyeyim tango dansından pek haz etmeyen biriyim. Ne derler? "Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaklardan kurtulmaya çalışır. Tango budur!" "Yok artık daha neler? Gene kadınlara kurulan ehlileştirme işi... Dansta bile olsa bu vaziyeti seyredeceğim öyle mi? Benim hiç işim olmaz böyle dansla!... Tangoyla hele... Asla!" Tamam, iç sesim bunları söylüyordu söylemesine ama bu gece dans edecekler arasında bizim şehrin Altınokta Körler derneği başkanı Pınar Çatalkaya da vardı. Pınar görme engelli olduğu halde, merak sarmış ve tango dersi almıştı. Kaç kere telefonlaşmıştık. Gitmesem olmazdı. Gittim.

 
“İnsan, estetik bir varlıktır. Engelli bir bireyin diğer insanlardan farklı olan herhangi bir özelliği onun estetik bir varlık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hatta görme engelli bir bireyin gözü, normal bir insanın gözünden daha hoş görünebilir, fiziksel engelli bir bireyin elleri bir sanat fotoğrafının ana temalarından biri olabilir” diyerek, “Yorgan Altında Kimse Kalmasın” diye bir proje geliştiren Engelsiz Sanat Derneği'ne bir kez daha hak verdim. Pınar görme engelli biriydi. Heves etmiş, tango kursuna gitmişti. Kalabalık seyircilerin karşısında, sahnenin ortasında, o kadar güzel, o kadar hakkını vererek dans ediyordu ki öncelikle sahnede olağanüstü estetik görünüyordu. Arka arakaya iki tango dansı yaptı. Gözlerime inanamadım. Asla tuzaklara düşmedi. Ayaklar hiç mi dolanmaz? Ve  bu kadar mı şahane meydan okuyarak dans edilir? Tango için bir şeyi istemek ama istediğini belli etmemek dansı denir ya...  Acaba bu dansı zaferle tamamlaması için bir kadının bazı kederleri bilmesi, bazı dikenli yollardan geçmesi mi gerekmektedir? Pınar görmeyen gözleriyle önündeki bir engeli daha aşmış tango öğrenmişti. Ve o dansın sonunda ayakta dimdik durdu. Muzaffer bir edayla selam verdi. Salon alkıştan inledi... İnledi. Tango... Hımmm... Kafam karışık şimdi. Acaba ben de tango öğrensem mi?



3 Aralık 2011 Cumartesi

İkinin Hatrı Kaldı... Benim Mi? Boynum Bükük!


"Gelsene." dedi. Kanatlanarak gittim. Karşılıklı oturuyoruz. Niyetimiz kahve hüpletmek.  Kahve bahane tabii, maksat muhabbet. Laflıyoruz. Daha doğrusu o konuşuyor. Ben dinliyorum. Çıtır çıtır birşeyler anlatıyor. Ne anlattığını hiç duymuyorum. Eskaza konuştuklarıyla ilgili bir soru sorsa... Mümkün değil cevaplayamam... Hilafım yok, soru sorduğunu  bile anlamam. Var ya onu anlatırken seyretmek  bana iyi geliyor.  Anlatırken yüzünde gezinen mimiklere, ellerinin hareketine bakıyorum.  "Kimsenin yok, yağmurun  bile yok böyle güzel elleri" diyesim geliyor. Yeni Türkü şarkısı vardır ya hani...  Bu dizeleri aklımdan geçiriyorum. Keşke aklımdan geçirdiğim anda söylesem... Söylerim aslında. Fakat... Anlatımını bozmak istemiyorum. Gözlerine bakıyorum... Dudaklarıyla değil, asıl gözleriyle konuşabilen insanlara bayılırım.  "Bütün güllerden derin... Bir sesi var gözlerinin."  İnan bana gözlerinin sesini duyuyorum. Öyle etkili konuşuyor.  Ne anlatıyor acaba?  Son günlerde hissettiğim içimin hazin sesi yatışıyor sanki...  Onu çok sevdiğimi hissediyorum. Kaç çeşit sevgi var Yarabbim? Bir yürek bu kadar sevgiyi nasıl çekiyor? Bilirsin  Cemal Süreya der ya hani... "Öyle düzletici öyle yerine getiriciydi ki sevmek" Heyy! Nerden aklıma geldi şimdi bu  şiir? Sahiden ne şahanedir! "Ki Karaköy Köprüsüne yağmur yağarken... Bıraksalar gökyüzüne kendini ikiye bölecekti... Çünkü iki kişiydik." Evet... Biz de iki kişiydik. Karşı karşıya oturuyorduk. Kahvelerimizi hüpletiyorduk. Gözlerinin sesini işitiyordum. Yüzünde gezinen mimikleri, ellerinin hareketlerini hayranlıkla izliyordum. O kadar sevimli görünüyordu ki. Onu fena halde öpmek istiyordum. Onu bir kere öpsem ikinin hatrı kalacaktı. İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük. Öyylee dalgın dalgın bakıyordum. "Tamam değil mi? Merak etme. Anlattığım gibi  bir saat içinde dönerim." diye bir ses işittim.  Doğruldum oturduğum yerde. "Nereye?" diyemedim. "Ali'nin karnı tok zaten. Sen Hayal Kahvem'e yazı yaz istersen. Ben çabucak gidip gelecem." dedi. Kalakaldım. "Aaa! Ablam şaşkın şaşkın bakma. Deminden beri anlatıyorum ya... Çocukla gidemem  biliyorsun oraya... Bak yemek falan sakın yapma... " dedi. Beni öptü... Gitti...  İyi ama biz muhabbet etmeyecek miydik peki? Yooo... Ben küsmedim... Yooo... Beni bir kere öptü ya... İkinin hatrı kaldı. Benim? Benim...  Boynum bükük... Sonra... Biz bir daldık Ali'yle oyuna...  Ne olacak? Cemal Süreya'nın dediği gibi... Sonrası iyilik güzellik.




NOT: Kardeş gene yeğenlerimi bana bıraktı. Eşini koluna taktı gitti.  Sonra mı? Dedim ya...  Sonrası iyilik güzellik:)


Ve Fotoğraf Ve Film Ve Engelli Önyargılar



Yıllardır kendimle mücadele ediyorum. Önyargılarıma her defasında yine, yeni, yeniden, hep ama hep yeniliyorum. Ne fena! Bak şimdi... Az önce Engelsiz Sanat Derneği'nin amaçlarını okudum. Bu arada farklı engelli derneklerinin kuruluş misyonlarına göz gezdirdim. Memleketimizde resmi rakamlara göre 8.5 milyon engelli insan varmış. Bu kadar çok engelli olduğunu inan bilmiyordum. Çünkü dışarıda, toplum içinde fazla göremiyorum. Niye? Sanırım öncelikle engelli çocuğa sahip  pek çok aile ya utanıyorlar ya da çevrelerindekilerin acıma duygusuyla evlatlarına yanlış davranmalarından endişe duyuyorlar.  Ayrıca dış dünya engellilere uygun değil ki. Çünkü biz engellileri göz ardı ediyoruz. Engellilere gerekli fırsat ve ortam eşitliği sağlamıyoruz. Onların ve ailelerinin yaşadıkları fiziksel, manevi, maddi, kültürel sorunların neler olduğunu bilmek, görmek, öğrenmek istemiyoruz. Ve ayrıca engellilerle karşı karşıya kaldığımızda nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. İlk kez görme engelli biriyle tanışmış ve arkadaşlık etmeye başlamıştım. Muhabbetin bir yerinde kör kelimesini kullandığım için, acaba rahatsız oldu mu diye endişelenmiştim. Vaziyetimi görmeden hissetmişti biliyor musun? Bana gülmüştü. "Bizim derneğin adı zaten altınokta körler derneği... Kelimelere takılma. Rahat ol." demişti. Hem şaşırmış, hem bu olgun tavrına sevinmiştim. Günümüzde kurumlar engellilerle ilgili iyileştirmeler yapsa da asla yeterli değil. Çevreme bakıyorum. Engelliler için yapılmış pek bir şey göremiyorum. Bazı kaldırımlarda ya da merdivenlerde rampa, bir iki yerde denk geldiğim görmeyenler için düzenlenmiş sesli trafik ışıkları o kadar. İnan düşünüyorum. Aklıma başka hiç bir şey gelmiyor.


Sanatın her dalının, kitlelere ulaşmada büyük pratikliği var. Misal Engelsiz Sanat Derneği ne yapmış? Ailesi tarafından yorgan altında saklanmayan, gizlenmeyen, doğduğu evde bir günah gibi algılanmayan, onların gerçek bir birey gibi davranmalarını önemsedikleri için sosyal ve profesyonel yaşamda başarılı olan gençlerle iletişime geçmiş ve birlikte bir proje üretmişler. Bu engelli gençlerin kendileri hatta engelli organları fotoğraf öznesi olmuş. Her fotoğrafın yanına o gencin başarı hikayesi yazılmış. Böylece çocuklarını evden dışarıya çıkarmayan, gizlemeye çalışan, yorgan altında saklayan ailelere ilham olabilecekleri hayal edilmiş. Ayrıca engelli olmayanlar da engelli insanlarla karşılaştıklarında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını öğrenecekler. Şahane bir proje bu! Umarım bu fotoğrafları memleketin tüm şehirlerinde sergilenir. Çok mühim bir iş yaptıklarına gönülden inanıyorum. 
 


Neden biliyor musun? İtiraf etmeliyim ki ben, Başka Dilde Aşk adlı filme, sırf duyma engelli genç bir erkek ile çağrı merkezinde çalışan bir genç kızın hikayesi olduğunu öğrendiğim için gitmemiştim. Neden? Çünkü çocuk sağırdı. Filmde kimbilir nasıl duygu sömürüsü yapılacaktı? Bir kurgu film yüzünden, durduk yerde  içim acıyacaktı. Söyler misin, önyargının daniskası değil de bu  nedir? Sonra nasıl olduysa denk geldi ve ben Başka Dilde Aşk'ı seyrettim. İnan bana gene önyargılı davrandığım için kendimden utandım. Çünkü film çok şeker romantik bir aşk filmiydi. Asla engelli birini acındırma ya da komik vaziyetlere düşürme tadı geçirmiyordu. Filmin doğal akışında sağır birinin ne gibi farklılıklar yaşadığını seyirciye samimiyetle aktarıyordu. Ailelerin ve çevrelerindeki insanların engellilere tavrını gene abartmadan, tadında ama etkileyici bir dille anlatıyordu. Başka Dilde Aşk, benim kendi önyargılarımla mücadelemde ve engellileri farkedip sorunlarını hissetmemde milat olmuştur dersem inan abartmış olmam. O nedenle sanatın her dalının insanlar üzerinde onarıcı ve çözüm geliştirici etkisi olduğuna inanıyorum. Yorgan altındaki engellilerin ve ailelerinin ve tabii ki benim gibi herkesin,  hem "Yorgan Altında Kimse Kalmasın" sergisini gezmelerini hem de "Başka Dilde Aşk" adlı filmi seyretmelerini çok arzu ediyorum. Engelsiz Sanat Derneği şöyle diyor... "Unutmayın; insan bir gözü görmeyince, bir eli tutmayınca engelli olmaz, insan üzerine yorgan örtülünce, kapılar üstüne kapanınca engelli olur. " Şöyle bir an düşünsek... Ne kadar doğru.

Yorgan Altında Kimse Kalmasın...


“Engelsiz Sanat” diye bir dernek olduğunu bilmiyordum. Cüneyt Karakuş’un yazdığı yazı üzerine öğrendim.  Engelsiz Sanat Derneği toplumda engellilerin önce aileleri, sonra toplum tarafından engellendiği ve yanlış değerlendirdiği düşüncesinden hareket etmiş. “İnsan, estetik bir varlıktır. Engelli bir bireyin diğer insanlardan farklı olan herhangi bir özelliği onun estetik bir varlık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hatta görme engelli bir bireyin gözü, normal bir insanın gözünden daha hoş görünebilir, fiziksel engelli bir bireyin elleri bir sanat fotoğrafının ana temalarından biri olabilir” diyerek, “Yorgan Altında Kimse Kalmasın” başlıklı bir fotoğraf sergisi yapmaya niyetlenmişler. Çoğu zaman acıma duygusu ile yanlış tutum ve davranışlar sergilediğimiz engelli insanları, hiç acıma duygusuna kapılmadan gerçek bir fotoğraf sergisinin özneleri olmalarını sağlamak müthiş bir fikir değil mi? Ayrıca her fotoğrafa konu olan engellinin yaşamındaki başarılar ve özgüvenli halleri fotoğrafların yanına hikaye edilmiş. Ne hoş! Bu örneklerin etkisiyle "yorgan altına saklanan" engellilerin  toplumsal hayata çıkarılmasına rol model olmaları planlanmış.  İstanbul'da 3-10 Aralık tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan  sergiyi gidip mutlaka gezmek ve Engelsiz Sanat Derneği'nde emek veren herkese çok teşekkür etmek lazım. Yüreklerine sağlık. Şahane bir fikir bu!



2 Aralık 2011 Cuma

Engelli Çizgi Roman Kahramanları Var Mı?


Acaba engelli çizgi roman kahramanı var mı? diye merak edince, sordum soruşturdum.  Daredevil  var dediler.  Bu çizgi roman kahramanı 12 yaşında gözlerine radyoaktif madde dökülmesiye kör olmuş. Asıl adı Matt Murdock olan görme engelli çizgi roman kahramanı gündüzleri avukatlık geceleri kötülerin düşmanı Daredevil oluyormuş. Babasını öldürten Kingpin, Daredevil'in baş düşmanıymış. Daredevil 12 yaşında gözlerini kaybetmiş ama bunun karşılığında 4 duyusu güçlenmiş ve müthiş bir çeviklik kazanmış. Kulakları radar olarak görev yapmaktaymış. Ve kırmızı köstüm giyiyor yukarıda görüldüğü gibi... İşte huzurlarımızda görme engelli bir çizgi roman kahramanı.




Başka engelli çizgi roman kahramanı var mı peki? Evet. X Men'in kurucusu Profesör Charles Xavier. Dünyanın en güçlü telepatı. İlüzyon yaratan ve başkalarının beyinlerine hükmedebilen, psişik yetenekleri olan,  malikanesindeki celebro adlı özel bilgisayarla güçlerini arttıran, tekerlekli sandalyeden iş yapan engelli çizgi roman kahramanı.
 


Fırsat Verilirse Engelliler Neler Yapabilir?


Helen Keler adını duymuş muydun bilmiyorum. Helen 1880 lerde sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. İki yaşına doğru dünyada cok nadir görülen bir hastalık sebebiyle hem kör hem sağır olmuş. Bu kadar küçük yaşta duymaz olunca, konuşmayı da öğrenememiş. Düşünebiliyor musun hem kör, hem sağır hem de konuşamayan biri.  İnsanlarla ilişkisini nasıl  geliştirebilecek peki? Beterin en beteri yani... Çok ilginç bir hayat hikayesi var Helen Keler'in. 1887 yillarinda Alexander Graham Bell işitme özürlüler icin çalışmalar yapıyormuş. Helen'in ailesi Graham Bell'e gitmişler.  Helen konusunda yardım talep etmişler. Helen'i büyük mucidin yanına bırakmışlar. Helen, Anne Sulvian adinda 20 yaşlarında bir öğretmen eşliğinde Ta doma denilen bir yöntemle konusan insanlarin dudaklarına dokunup titreşimleri hissederek ve bir de sağır dilsiz alfabesindeki kabartıları Helen'in avucuna bastırarak anlaşılır şekilde düşünüp konuşmayı öğrenmiş.



Sonuçta helen Braille alfabesiyle Fransızca, Almanca, Yunanca, ve Latince öğrenmiş. Her bir sözcüğü avuca yazma metoduyla üniversiteyi üstün başarıyla bitirmiş. Dünyada üniversiteyi bitiren ilk duyma özürlü kişi  Helen Keler olmuş. Dünyaca tanınan bir yazar olmuş aynı zamanda. 88 yaşına kadar görmeden, duymadan, konuşmadan ama özel bir metodla hem okuyan hem yazan faydalı olan biri Helen Keller... Ve tabii ki dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örnegidir.


Peki Pınar Çatalkaya adını duymuş muydun? Pınar'da sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmiş. 16 yaşında bağışıklık sisteminde meydana gelen bir hastalık sebebiyle, göz arkasında bir iltihap oluşmuş. Tedavi sonuç vermemiş. Göremez olmuş. Aradan yirmi yıl geçmiş. Çok iyi öğrenci olmasına rağmen, öğrenimine tedavi süresince devam edememiş. (Alexander Graham Bell gibi birinin yanına bırakılsa kimbilir neler olurdu tabii.)  "Ne oldum değil ne olacağım demeli" derler. Ne kadar doğru. Kim yarın ne olacağını bilebilir ki? Herşey insanlar için... Bugün Hayal Kahvem'e körlük hakkında üç yazı ekledim ya... Eski yazılarımdı. Geçen yıl gene bu zamanlar yazmıştım. Aralık ayına girdik. Peki 3 Aralık'ta ne var? Dünya Engelliler Günü. 1880'lerde yaşayan, hem kör, hem sağır olan  Helen Keler, kendisine tanınan imkanlardan faydalanarak, yeteneklerini geliştirebilmiş. Böylelikle hem kendine hem topluma faydalı bir birey olabilmiş. Zaten körler, acınacak ve çaresiz insanlar değiller. Sadece farklı öğrenme metodlarıyla öğrenmeye ihtiyaçları var.  Bizim okuduğumuz kitapları farklı yöntemlerle okurlar ya da dinlerler. Fırsat eşitliği ve yeterli olanaklar sağlanırsa görmek onlar için engel olmaktan çıkmaktadır. Gururla söylüyorum ki Pınar Çatalkaya, 31 ilde şubesi olan Altı Nokta Körler Derneği'nin çiçeği burnunda  Kocaeli Şubesi Başkanı'dır. Üniversite eğitimine başladı. Sosyoloji okuyor. Kitap okuma zorluğunu, dinleme cihazına kitapları okuyan gönüllüler sayesinde aşmaya gayret ediyor. Aynı zamanda bir okulun kütüphanesinden sorumlu.  Hem çalışıyor, hem okuyor, hem dernek başkanlığı yapıyor. Şahane biri Pınar Çatalkaya...  Pınar, memleketimin dehşet bir mücadele ve vazgeçmeme örneğidir. 




Şimdi... Sürpiz bir haberim var. Altı Nokta Körler Derneği'nin Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü'nün işbirliğiyle ve şehrin tüm dans okullarının katkılarıyla 4 Aralık Pazar Akşamı KYÖD Sosyal Tesisleri'nde, saat 19.00 da Tango Gecesi düzenleniyor. İşte bu gece görme engelli olmasına rağmen Pınar'da tango yapacak.  Ve engellilere fırsat sağlanırsa, görme sorunu olması o insan için basit bir fiziksel sorun düzeyine inebileceğini bizlere  gösterecek.  Onlarla birlikte olmak ve rüya gibi bir gece geçirmek için,  Tango Gecesi için hemen bilet almak lazım. 
 

TANGO GECESİ
Bilet fiyatları öğrenci 15TL, diğer 20TL

Daha detaylı bilgi için Tepecik mah. Demiryolu cad. Belediye İşhanı Doğu Blok Kat:5 İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nden alınabilir. 0 262 322 94 39
Ya da Başkan Pınar Çatalkaya'ya  0535 665 10 70 nolu telefonundan ulaşılabilir.



1 Aralık 2011 Perşembe

İkinci Körlük Diye Bir Şey Duymuş Muydun?


Acaba görmeye, bakmaya, izlemeye, seyretmeye, hayal etmeye, rüya görmeye meraklı biri olduğum için körlerin durumunu çok önemsiyor olabilir miyim?



Bir önceki yazımda doğuştan görme duyusu olamayan kişiler, normal hayatlarında göremedikleri için rüyalarını da göremiyorlarmış da rüyalarını hissedebiliyorlarmış diye yazmıştım ya, bu körlüğün bir çeşidiyle ilgili. Yani doğuştan itibaren kör olanların rüyaları böyle. Bir de “İkinci Körlük” diye bir durum varmış. Nasıl bir şey biliyor musun? Önceden görüp sonradan kör olanlar, eskisi gibi rüya görmeye devam ediyorlarmış. Annesi, sevgilisi, doğa, renkler yani gördüğü zamanlarda hafızasında kalan her şeyi rüyalarında görebiliyorlarmış. Bu nedenle de geceyi iple çekiyorlarmış. Rüyalarında bari görebildiklerden fazlasıyla mutluluk duyuyorlarmış. Ancak tıp da nedeni çözememiş, gün geliyor rüya göremez oluyorlarmış. Rüyalar körleri yavaş yavaş terk ediyorlarmış. Her sabah daha yıkık ve karamsar uyanıyorlarmış bu durumda tabii. Körlükten önce hafızalarında saklanan bütün görüntüler, teker teker siliniyormuş çünkü. Ne sevgili, ne uçsuz bucaksız deniz, ne mehtaplı gece, ne o masmavi gökyüzü ne de renklerin tümü ... Zifiri oluyormuş her şey. Rüyalarda da ebedi karanlık durumu yani. İşte bunun adına “İkinci Körlük” deniyormuş. Ne desem ki şimdi? 



Buraya kadar üzücü ama bu konularda okudukça hoş gelişmeler tespit ettim. Bak şimdi… İkinci körlüğün ıstırabını dindirmek için şöyle bir çözüm bulmaya çalışmışlar. Sonradan kör olan kişileri, daha yeni kör olduklarında rüya görebiliyor ya, bu rüyalarını her sabah görmeyen kişilere anlatmalarını istemişler.. Bir nevi rüya anlatma terapisi yani. Körler ikinci körlüklerini yaşamadan önce sık sık rüya görmeye, ne gördüklerini hatırlamaya, anlatmaya, hatta dikkatini çekerim istediği rüyayı görmeye özellikle teşvik edilmişler. Sen istediğin rüyayı görebilir misin mesela? İkinci körlük yaşamamak için, rüyalarındaki görüntüler gitmesin diye her sabah rüyalarını iştahla anlatmaya devam etmişler. Böylelikle anlattıkça gelişiyormuş rüyaları. Kokular, sesler ve lezzetler de dahil oluyormuş bu rüyalara hatta. Görmedikleri için diğer duyuları daha da gelişiyormuş. Görüntüler hafızalarından silinmemeye başlıyormuş. Harika bir şey bu! Doğuştan kör olanlar da bu rüyaları dinledikçe büyük bir haz duyuyor, rüya göremeseler de onların da rüyalarındaki hisler çeşitleniyormuş böylece… Keşke bu uygulamalar memleketimizde de yapılabilse. Mesela aynı şehirde yaşayan görme özürlüler arasında yapılamaz mı acaba böyle bir rüya anlatma terapisi? Ne şahane olur öyle değil mi?

Doğuştan Kör Biri Rüya Görebilir Mi?


Geçenlerde yazdığım bir yazıma “Ben var ya bazen tam manasıyla bakar kör olduğumu düşününüyorum.” diye bir cümleyle başlamıştım. Niye böyle yazmıştım ki? Körlük hakkında sanki ne biliyordum? Doğuştan kör birine körlüğü tarif etmesini istemişler. Şöyle tarif etmiş “Siyah renkte hızlıca akan bir ırmak düşünün sonunda bir çağlayanla birlikte derin karanlık bir göle dökülür." Ne kadar düşsel bir tarif, öyle değil mi? Körlere en çok sorulan soru neymiş biliyor musun? "Acaba körler rüya görebilir mi?" Görebilirler mi sahi? Doğuştan görme özürlüler rüya göremezlermiş biliyor musun? Görmedikleri için rüyalarını da göremezlermiş. Sesi duyarlarmış. Yani normal yaşantılarında olduğu gibi rüyalarını sesle algılarlarmış. Doğuştan kör olan kişilerin rüyalarında görsel figürler yer almazmış. Rüyaları yürüme duygusu, mutluluk hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyormuş. Ama doğuştan görme duyusu hiç olmayan insanlarda diğer duyular daha fazla gelişiyor ya, eğer toplum içindeki yaşam şartları daha kaliteli hale getirilip, hayattan daha kolay keyif almaları sağlanırsa, belki körler rüya görmeseler bile kolaylıkla rüya duyabilir, rüya koklayabilir, rüya dokunabilirler öyle değil mi? Asıl körlük, insanın yaşamdan ümidini kesip, hayallerini yitirmesi demek değil mi?



"Alti Nokta Körler Dernegi, ülkemizde görme engellilerin ekonomik, toplumsal, eğitsel, kültürel ve mesleki sorunlarina çözüm yollari üretmek amaciyla 1950 yilinda kurulmus bu alandaki en eski ve en büyük dernektir. Kurucu baskani, kendisi de görmeyen Doç. Dr. Mithat ENÇ'tir. Görme özürlü kişi, himayeye muhtaç, acınacak ve çaresiz bir insan değildir. Sadece farklı metotlar kullanarak öğrenir. Gören insanların görmeyenlerin hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapması gerekir. İzmit'teki Altı Nokta Körler Derneği'nin telefonu 0 262 322 94 39 Telefon edilip nasıl destek olunacağı öğrenilebilir.


Gerçeği Süslemek Bir Bakıma Hayal Ettirmek Midir?



Galata Köprüsü'nde bir bahar günü kör bir kadın dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "Doğuştan Kör" yazılıymış. Pek çok insan gelip geçmesine rağmen kimse ona yardım etmiyormuş. Oradan geçen bir "Hayalci" bunu görmüş. Dilencinin önündeki tabelayı almış, tabelanın arkasına bir şeyler yazmış. Olduğu yere tekrar bırakmış. Ne olduysa olmuş!.. Bu tabeladaki yazıyı okuyan herkes, dilenci kadının önündeki şapkaya para atmaya başlamış.Bir cümle yetmiş onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına... Tabelada şu cümleler yazıyormuş...

"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ... AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM!.."