14 Ağustos 2012 Salı

Ve Çiçekler Ve Hayat


"Yakında bir derede
Buzların çözüldüğü işitiliyor.
...................
Çiçekleri görünce hayret ediyorum
Bu kadar insan ölürken
Nasıl olur da hiçbir şey değişmiyor."

Şiir - Necati Cumalı
Fotoğraf - Tayfun Topraktepe



Ve Kill Bill Ve Bir Murathan Mungan Şiiri Ve Bir Yeni Türkü Şarkısı

Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza




Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Herşeyi unutarak
Yaşanır sanma. 




Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır. 




Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema 



Harcanmış zamanlar
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa! 




13 Ağustos 2012 Pazartesi

Yalanım Yok... Hayalim Çok:)

 

Senelerdir haftada üç gün  bizim köydeki aynı spor salonuna gidiyorum. Geçen hafta işten geç çıkınca,  spora da geç kalmıştım. Heyecanla arabamı kullanıyordum. Bu sırada aklımdan ne geçiyordu bil bakalım? Murathan Mungan'ın o muhteşem dizeleri... Der ya hani...  "Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını.. Takvim tutmazlığını... Aramızda bir düşman gibi duran... Zaman'ı... Daha o gün anlamalıydım... Benim sana erken... Senin bana geç kaldığını..." Hoppala ne ilgisi var şimdi bu güzelim şiirle benim spor dersimin değil mi? İyi de ben hafızama  ya da hayallerime hakim olabiliyor muyum ki? Bu dizeler  kendiliğinden düşüyorlar belleğime. Geç kalınca spora... Şair de sevgilisinin  buluşalım şu saatte notunu geç alıyor ya şiirde...  Buluşacakları yere gidemeyince sevgilisini kaçırıyor hani.. Ne bileyim? Sanki ben de elimde not varmış da kaçırmayayım diye koşturuyormuşum gibi hissettim. Kimi mi kaçırmayayım diye? Of, ne fesatsın? Spor kursunu tabii. O gün nedense, artık bu şiirin etkisiyle mi bilmiyorum spora geç kaldım diye nasıl heyecan yaptım anlatamam. Köyde yaşıyorum diye,  rahat rahat araba park edecek yer bulurum sanıryorsun değil mi? Nerdeee? Arabamı park etmek için spor salonun etrafında  iki tur attım yeminle. Park eder etmez indim arabamdan aceleyle... Spor çantamı kaptığım gibi, spor salonunun kapısından içeriye daldım. Üst katta bisiklete binen, yürüme bandında koşan, ağırlık kaldıranlara  elimle bir  Sadri Alışık selamı çakıp, hemen alt kata inmek için merdivenlere saptım. Merdivenin ikinci basamağına sağ adımımı indirmiştim ki kalakaldım.


Bir taş misali durdum olduğum yerde. Müziği dinledim. O gün pilates günüydü. İyi de kulağıma gelen ezgiler pilates müziği değildi... Allahım Yarabbim! Bu bir Latin  müziğiydi... Sanıyorum o gün hayal kepenklerim sonuna kadar açık olmalıydı ki bu müziği duyunca bir heykel misali merdivende öylecee kalakaldım. Neden biliyor musun? Of, gene bana gülmeni istemiyorum. Şeyyy? En büyük hayalim şeyy benim...  Ben Ernesto Che Guevera gibi motorsikletle Güney Amerika'yı dolaşmak istiyorum. Biliyorum, bana "Yok artık bu kadar da hayallerde yaşanmaz! Hele bu yaşta!" diyorsundur.. Hatta ardından koca bir "Pes!" ünlemesi ekliyorsundur... Ne var? Yapamasam bile hayal ediyorum...  Gözlerimi kıstım. Kulaklarımı açtım. Usul adımlarla alt kata indim.  Gözlerime inanamadım. Pilates yapmıyorlardı da dans yapıyorlardı spor salonundaki arkadaşlarım. Başka bir spor hocası vardı. Şaşırdım kaldım. "Ne oluyor?" diye etrafıma baktım. Artık haftada bir gün latin dansları yapacakmışız. Heyy! Ben bunu duydum ya hangi ara üstümdekileri çıkardım. Nasıl becerdim bilmiyorum. Saniyeler içinde spor giysilerimi giydim. Büyük bir hevesle ve nefes nefese yerime geçtim. Keşke jüri falan olaydı orada. Guiness rekoru kırardım gene valla. Efendime söyleyeyim  sonra ben bir başladım latin dansları  yapmaya... Görseydin beni, kesinlikle  "Nenen mi İspanyol yoksa?" derdin bana... Şimdi her hafta ben bir Güney Amerika ülkesindeyim biliyor musun? Bu akşam Meksika'daydım mesela... Kendimi bir bırakıyorum hayallerimin peşisıra...  Oluyor muyum sana Che Guevera'nın kadın versiyonu sonra...  Atladığım gibi motorsiklete, müziğin ezgisine takılıyorum... Küba senin... Arjantin benim dolaşıyorum. O memleketlere gidemiyorum diye niye üzüleyim ki... Bak şahane bir fırsat ayağıma geldi. Spor yaparken hayalimin  akordunu kuruyorum, marş marş Latin Amerika'ya... Ve Latin müziği eşliğinde memleket memleket dolaşıyorum. Oleeee!

Merakımı Kışkırtan Kitapların, Fena Halde Düşerim Peşlerine...



Ben... Edebiyatçı değilim. Sadece kitap seven biriyim. Yooo. Yalan söyleyecek halim yok. Daha önce Alper Canıgüz ve yazdığı kitaplar kör noktamda kalmışlar demek ki... Görüp, işitmemişim. Tamam. Bugün öğrendim. Hemen sanal ansiklopediye sordum. Yayımlanmış üç kitabını buldum. Yazar hakkında hiç ama hiçbir şey öğrenmek istemiyorum. İlkin kitaplarıyla göz göze gelmeliyim. Durdukları yerden usulca almalıyım. Sayfalarını şööle bi dalgalandırmalıyım. Öncelikle kitaplar illa okumamı istemeli. Bunu hissettiğim an, kendimi kasanın önünde bulmalıyım. Birlikte eve gelmeliyiz. Kitaplar masamın üzerinde bir süre durup demlenmeli. Sadece benim hissedebildiğim, kimsenin farkedemediği gizli bir tılsım, kitaplardan yüreğime geçmeli. Hey! Çok şükür sade bir okurum ben.  Ve canımın istediği kitabı, keyfim için okumak lüksüne sahibim. Ne güzel!... Elbette kitapları kapakları için seçmem. Ama güzel kapaklı kitaplar sahiden çok hoşuma gider. Alper Canıgüz'ün kitaplarının kapaklarını görür görmez sevdim. Nananoom... Kararımı verdim. Eğer kitaplar da razı gelirlerse, cümlelerinin izini sürmek niyetindeyim. Hımm... Yalan söyleyecek halim yok...  Ben var ya... Bu üç kitabı sahiden fena halde merak ediyorum.

12 Ağustos 2012 Pazar

Kaybettim Bugün Kendimi, Hükümsüzdür !

Bu kez anladım
Kuru dallardan yapma 
Bi köprüden geçiyorum.




Ben ordaydım
Erbabı yalnızları
Yutan kentler biliyorum.



  Bu kez anladım
Hüzünlerden bozma
Mutluluklar yaşıyorum.
 


Ben ordaydım.
Acemi aşıkları 
Boğan suları  biliyorum. 
 



Ne müttefik belli
Ne sığınakların yeri

 

Kaybettim bugün kendimi, hükümsüzdür.
Sonu yok bunun, boşluklardan boşluk beğendim.
Vazgeçtim bugün herşeyden halsiz şu kalbim.
Kan revan içinde hep kanamaz denen yerlerim.
Hem suçsuz... Hem güçsüz... Hem halsiz...


 

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Bazan Sebebini Bilmeden, İnsan Kendini Dayak Yemiş Gibi Hisseder Ya Hani...


Kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, beni rahatlatan filmlerim vardır. Mesela, biri öfkelendirdirmişse  beni. Haksızlık yapmışsa üstelik. Hak etmediğim sözler söylemişse. İyice öfkelenip küplere binmişsem sözgelimi. Sinirlerim çelikten değil ki. Benim de canım var.  İnsanım elbette yaradılışım gereği…  Peki… Bu durumda argo konuşmak, bırak argoyu, gelmişine geçmişine sövmek istemişsem. Ama tutmuşsam öfkemi içimde, püstürtmemişsem karşımdakine.. Of!...  Uzatmayayım işte... Öfke! Öfke!


Mahcup biriyim anlatabiliyor muyum? Böyle durumlarda öfkemi içimde tutuyorum. Kim demiş "Öfke baldan tatlıdır " diye... Nerdeee? Resmen karnıma yumruk yemiş gibi oluyorum. Karşımdakine belli etmiyorum ama içimin acısını bir ben biliyorum. Dipten giden ipince  bir sızı hissediyorum. Tamam. Uygar insan olmak niyetiyle, öfkemi kontrol ediyor, sözlü bir şey söylemiyorum. Amaa... Öfkem bilinçaltıma bir volkan gibi saklanıyor... Bir süre sonra katılaşmış öfkem, hararetten sıvıya dönüşüyor. En uygun çıkış noktası her zamanki gibi gözpınarlarım oluyor. Önce birikiyor sıvı haline gelmiş öfkem gözlerime… Kirpiklerim içeri içeri süpürse de dayanamıyor...  Gözlerimden yaş olup taşıyor. Yanaklarımdan pıtır pıtır  dökülüyor.



Keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini atalarımdan duyduğum için biliyorum. Öfkemin içimde kalıp bana zarar vermesini hiç mi hiç istemiyorum. İşte... Böyle gizlenmiş öfke vaziyetlerimde derhal Snatch (Kapışma)’yı seyrediyorum. Kaç kere tecrübe ettim. Yeminle ilaç gibi geliyor.  Bu filmi seyretmediysen eğer, konusunu sakın sorma, valla tam olarak ben de  bilmiyorum. Guy Ritchie’nin yönettiği tuhaf bir İngiliz filmi.  Tatlı bir Tarantino havası estiriyor sözgelimi. Sonra oyuncuları şahane… Bol hareket, eğlenceli, soygunlu bir film.  Asıl mühim tarafı ise... Dinle... Fena halde küfür, fena halde dövüş var bu filmde. Feci... Of, bastırdığım öfkeme inanılmaz iyi geliyor ne yapabilirim yani... Bileklerimi keserim doğru söylüyorum... Dene istersen... Öfke vaziyetlerine Snatch (Kapışma) birebirdir.


Yok, ben bu filmi seyretmeye gerçekten doyamıyorum. Filmde hangi sahnede ne öfkeli cümle varsa... Filmi durdurup aynısını, aynı rolde canlandırmaya çalışıyorum. Ne bileyim, ya bağıra bağıra... Ya da gözlerimi kısıp elimde silah varmışcasına parmağımı sallaya sallaya... Karşımda o öfkelendiğim kişi varmış da onu domuzlara yem yapacağımı söylüyormuşum gibi mesela... Anlatabiliyor muyum? Mutlaka evde kimsenin olmadığı zamanı seçiyorum.  Ve tüm öfkemle filmin gereğini yerine getiriyorum. Tahmin edilmeyecek kadar çok küfür var bu filmde... Dövüş, kavga, vahşet... Ama aynı zamanda eğlenceli bile demem az kaçabilir. Resmen komik ötesi bir film. Felaket... Tam içim kaldırmayacak nedir bu olan biten derkeeennn... Hooop yeni bir sahne.... Veeee... Ver elini gülmek... Çok şeker bir film... Çookk! Dehşet...


Filmi anlatıp yazımı uzatmak istemiyorum. Diyeceğim odur ki bu film ilaç gibi geliyor öfkeli bünyeme...  Hele  filmde hoş bir aksanla çingene rolünde olan Brad Pitt'in yumruk indirdiği sahneler var ki... Of!.. Aynı çingene gibi kaldırıyorum yumruğumu hayalimdeki öfkelendiğim kişiye… Bir yumruktaa... Küttt! Yerdeee! Oh, ne yalan söyleyeyim, içimin yağları eriyor. Eee, melek değilim ya... Böyle zamanlar için, ben de bir siyah kuğu yaşatıyorum içimde... Amaa... Film sebebiyle öfkemi boşaltınca, gerçek hayatta öfkelendiğim kişiye bir şey yapmama gerek kalmıyor tabii. Her zaman olduğu gibi hayallerim imdadıma yetişiyor böyle.  Filmin sonunda öfkem geçmiş oluyor. Sinema hayatımı eşsiz kılıyor gene. İnanamayacaksın ama filmden sonra beni kızdıran kişiye acıyorum biliyor musun? Çünkü o da insan... O da bir kalp taşıyor neticede... Sadece bana yapmıyordur ki herkese böyle kaba davranıyordur diye düşünüyorum. Öfkelendirdiği insanların hayallerinde  dayak ve küfür yediği için vicdanı şişiyordur eminim. Çünkü bence sevgi gibi öfke de hissedilen bir enerjdir. Dün akşam filmi seyrederken onu hayal edip  bir yumrukta yere serdiğim için... O sebebini anlamıyordur ama... Bugün kendini dayak yemiş gibi hissediyordur eminim.  Bazan sebebini bilmeden kendini dayak yemiş gibi hisseder ya insan hani...  Bana kalırsa o gün kimi kırdığını  enine boyuna düşünmeli... Yaaa!..  Böyleyken böyle işte.


2011

"Ben hiç olmasam keman olurdum!"



"durgun bir yaz gününün 
aralarına çizdiği masum çizgiyi
hızla uçuruma dönüştürüyor aşk"

Barış Bıçakçı



Not: Başlık Barış Bıçakçı'nın dizesidir.

Sen Gideli...



"Sen gideli hastalar oldu liman
Karantinalara girdi.
.............
Sen gideli
Sağır-dilsiz okulunda öğretmenim ben."

Can Yücel



10 Ağustos 2012 Cuma

Ve Teras Ve Terasın Akla Düşürdükleri...


"............
bu kavurucu günlerde neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendi kendime.
.........."
Murathan Mungan


Bizim ofis çalışanları için bugün haftanın son çalışma günü.  Ne güzel!.. İşimi elbette seviyorum ama...  Hafta sonu çalışmayacağım ya, ne yalan söyleyeyim, seviniyorum.  Eve erken geldim. Hımm.. Bugün epeyce acıktığımı söylemeliyim. Oruçluyum. Allah günah yazmasın, itiraf etmeliyim ki tüm ibadetler arasında en çok orucu seviyorum...  Nedenini anlatmayayım şimdi. O meselem uzun.  Az önce tuhaf bir şey oldu, onu paylaşmak istiyorum. Bak şimdi. İşten eve dönmüştüm tamam mı? Rutin koşuşturmalar. Akşam yemeği için hazırlanmalar. Ve falan ve filan... Baktım balkonda hoş bir esinti var. Hemen Kafekitap'ın yolladığı kargo kutusunun içindeki kitaplardan birini kaptığım gibi, terastaki  şezlonga attım kendimi.  Ah! Teras diye yazdım ya şimdi... Görüyor musun, aklım  Murathan Mungan'ın Terastaki Havlu adlı şiirine gitti, iyi mi? Du bakayım nasıldı?  "O akşam terastaydık gene. Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı, uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları. Nedense her zamankinden başka bakıyordun bana" Yooo... Dalmamalıyım şiirlere falan... Gene şiirlere dalarsam eğer, bilirsin  halim duman olur! Duman! .Neyse...  Elimdeki kitabın  kapağına baktım. Tuhaf bir kapak resmi vardı. Yazarı kimmiş? Milorad Paviç. Ömrümde duymamıştım.  Kitabın adı ise Hazar Sözlüğü'ydü. İşte bu kitap adı ansızın aklıma düştü. Acaba nerede okumuş ya da duymuştum? İnan hatırlamıyorum. Nereden işittiğimi hatırlamasam bile, ilk denk geldiğimden beri, sözlük şeklinde olduğunu düşündüğüm bu romanı çok ama çok  merak ediyordum. Kafekitap'a sipariş verirken, hazırladığım listeye, Hazar Sözlüğü'nü  yazdığımı çok iyi biliyorum. Kitabın rastgele bir sayfasını açtım. Gözümün ilk değdiği cümleleri okumaya başladım.  Ne yazıyordu bil bakalım? "Sözlükçü gözlemlerini yemekten önce yazacak, okuyucu da bunları yemekten sonra okuyacaktır." Hoppala! Yapılır mı şimdi bu bana? Yooo... Şaka mı yoksa? Daha ezanın okunmasına  vardı. Tekrar gözlerimi kitaba diktim. Cümlenin devamını okumaya devam ettim: "Böylelikle, açlık, sözlükçüyü kısa kesmeye zorlayacak, doymuş olan okuyucu da ön bilgileri çok uzun bulmayacaktır."  Yazarın sözünü dinledim.  Kitabı yemekten sonra okumaya karar verdim. Kapağını kapattım. Kitaptan o anda ayrılamadım da, usulca dizlerimin üzerine bıraktım. Etrafıma baktım. Yalnızca terasta unuttuğum havlu çırpınıyordu rüzgârda. Gün çoktan batmıştı. Tatlı bir ezan sesi geliyordu segah makamında.
 

NOT:Şu cümlenin doğrusu  "Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgârda." dır. Murathan Mungan'ın dizesidir.


Sen Kim Olmak İstiyorsan Onu Ol Bu Şiirde...

"Benim başımı içimdeki dünya döndürdü.
Ellerime seve seve onun kölelik zincirini taktım.
Göz alışkanlığına yansıyan dış varlığımı,
İçimdeki dünyayı gizlediği için hoş görüyor ve bu yüzden  seviyorum."
Abbas Sayar



Akşam ofisten geç çıkmıştım. Yorgundum. Hava kararmak üzereydi.  Biliyordum, gene dünyanın bir yerlerinde insanlar acıyla ağlıyordu. Ben ise Kaf Dağı'na doğru yürüyordum. Mevlana İdris'in şiirleri hislerime tercüman oluyordu. "Burası dünya ve biz çok sıkıldık." diyordu. Haklıydı.  Son günlerde dünyadan da dünyalılardan da fena halde sıkılmıştım. İnceden yağmur mu çiseledi ne? Yüreğim dalgalandı. Hemen mutlu oldum. "Gece... Gece... Gece... Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne... Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi? Bilmiyoruz. Çünkü... Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu... Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgûluz şu an..." Tuhaf huylarımdan biridir. Eğer içim daraldıysa, Kaf Dağı'ndaki dereye yürür, yerde bulduğum irili ufaklı taşları cebimde biriktiririm. Sonra incecik köprünün üstüne dimdik ayakta durur, taşları tek tek suda sektiririm. "Bir çocuk oyuncağını alamamış... Bir kız sevdiğini saramamış... Bir anne yıllardır koları açık bekliyor oğlunu... Bir adam paramparça bir çift göz için... Biri ekmek götürmemiş evine... Birisi aşk..." Bir taş... Bir taş daha... Bir taş daha... Bu gece Mevlana İdris şiirleri ruhuma denk düştü. "Kim olmak istiyorsan onu olsun mu bu şiirde?" diye sorar  şair şiirinin bir yerinde. Sonra söyle devam eder... "Biriniz bir kaç yıldız taksın gökyüzüne... Biriniz çay hazırlasın... Biriniz akşam olsun... İçinde atların öldüğü müzik susunca... Biriniz onun uzattığı şiiri okusun... Ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın... Biriniz akşam olsun gene..." Ben... Cebimde biriktirdiğim taşlar bitmişti. İncecik köprünün üzerinde usul usul yürüdüm. İnceden inceden yağmur çiseliyordu. Şiirin devamında şair "Biriniz yağmuru dansa kaldırsın." diyordu. Şair sözü dinlerim. Ben... Ben bu gece... Kaf Dağı'nın yamacındaki ipincecik köprünün üzerinde... Yağmuru dansa kaldırdım. Sen... Sen ise... Kim olmak istiyorsan onu ol bu şiirde!



Hayalet'in Müziğini U2'dan Dinleyesim Geldi.

 

9 Ağustos 2012 Perşembe

Sezen Aksu Şiirleriyle Aşk Üzerine Küçük Bir Hasbihal...


Bir gün daha yaşandı ve bitti. Küçük sevinçleri ve kederleri ile. Herhangi bir gündü, çok önemli değildi. Seni düşündüğüm bir kaç andan başka. Bilirim insan payına düşeni yaşar. Ve her yeni günde değişir hep birşeyler. Hayat bazen öyle insafsız ki, küçük bir boşluğundan yakalar. Hissettirmez, en zayıf anında seni ta yüreğinden yaralar. İnsan böyle duyguları yaşarken, gerçek yaşamla tüm bağlantıları kopmuşcasına ayakları yerden kesiliveriyor. Ah, bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş. Kor kor ateşler yanıyor içimde. Aşk beni kor ediyor.  Bir lodos lazım şimdi bana, bir kürek, bir kayık. Zulada bir kaç şişe yakut, yer gök kırmızı. Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp! Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı. Ey aşk! Sen olmazsan ne kalır hikayeden? Ey aşk! Sen var ya sen... Her şey sana mağlup hükmen. Ben ki aşk için ölmeli demiştim. Ne yazık ki aşklar da çok değişti. Hadi yüreğim ha gayret. Hele sıkı dur hele sabret. Başını eğme dik tut. Bu bir rüyaydı farzet!



NOT: Bir ara Sezen Aksu'nun aşağıdaki şiirlerinin bazı dizeleriyle aşk üzerine küçük bir hasbihal yapmaya çalışmıştım.
Git
Biliyorsun
Dört günlük bir şey
Sorma

İstanbul İstanbul olalı
Herşey eskir
Oyalanma
Değiştim
Rüya

"Gelişimiz Teker Tekerdi... Gidişimiz Cümbür Cemaat."



 "garip bir ağustos tadı damaklarımda
hiç yaz gibi değil bu mevsim
yaz ben gibi değil...
ya ağustoslar bozuldu
ya ağzımın tadı."
Ceyhun Yılmaz
 

Ağustos ayı deprem yaşayan biz Gölcük'lüler için hüzünlü bir aydır. 17 Ağustos 1999 da meydana gelen, yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne, 100.000 kişinin yaralanmasına ve 600.000 kişinin evsiz kalmasına neden olan bu büyük faciayı içinde bizzat yaşayan biri olarak, aradan on üç yıl geçse de unutmam mümkün değil. Ne kadar geçti gitti gibi düşünülse de, hayatın hiç akla gelemeyen sebeplerle, bir anda alt üst olabileceğine bizzat şahit olmak, yok olmaz bir etki bırakıyor insanın bünyesinde.. İnsanlar bir anda yakınlarını, evlerini barklarını yitirebiliyor. Ömür denilen süreçte insan pek çok acıyı bir anda yaşayabiliyor. Bunca yıl geçti ya, depremin sancıları bitti sanma sakın.. Yakınlarını kaybetmekle birlikte halen bürokratik dramlarla uğraşan arkadaşlarım var ne yazık ki.
 

Okuduğum bir çizgi romandan bahsetmek istiyorum. Yalınayak Gen-Hiroşima'nın Hikayesi. Gene bir Ağustos ayı. Bu kez Türkiye'de değil, Japonya'dayız. Kocaeli'de değil, Hiroşima'dayız. Bir doğa olayı değil de, bir insanlık katliamı... Resimli Roman'ın çizeri Keije Nakazawa. Türkçeleştiren Levent Türer. Tudem yayınlarından çıkan harika bir çizgi roman.
 

6 Ağustos 1945 sabahı saat 8:15'de Hiroşima'nın 600 metre üstünde atom bombası patlar. Keiji Nakazawa,  bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre uzakta, ilkokulunun arka kapısındadır. Altı yaşındadır. Korkunç bir rüzgar ve kavurucu bir sıcaklıkla sarsılır. Hayatını okulun beton duvarına borçludur. Annesi sekiz aylık hamiledir. Patlamada evleri yıkılır. Kız kardeşi bu yıkıntı altında kalır ve ölür. Babası ve erkek kardeşi çığlıklar içinde alevlerin arasında kalırlar. Annesi kocasının ve oğlunun çığlıklarını asla unutamaz ve erken doğum yapar. Doğan kız bebek dört ay sonra ölür. Babası bir vernik ustasıdır ve geleneksel boya sanatıyla uğraşmıştır. Nakazawa'nın babası tam bir savaş karşıtıdır ve bu sebeple hapis dahi yatmıştır. Babasının etkisi ile küçük yaşta çizmeye başlayan Nakazawa, ıssızlaşan Hiroşima'da çizgi roman çizerek mutlu olmaya çalışır. 1961 de Tokyo'ya taşınır ve profesyonel çizgi romancı olur. Hastalıkla geçen yıllardan sonra annesi 1966 da hayata gözlerini yumar. Annesinin küllerini almak için, krematoryuma giden Nakazawa, savaşı başlatan Japon askeri kanadını ve bombayı kafalarına atan Amerikalıları asla affetmeyeceğine dair kendi kendine yemin eder. Atom bombası hakkında çizgi romanlar çizmeye başlar. Yeni hikayesi Yalınayak Gen adında bir dizi çizgi roman kitapları olarak yayımlanır. Gen Japonca'da birden çok anlama gelmektedir. Bir şeyin kökü yada başlangıcı, aynı zamanda canlılık ve mutluluk kaynağı demektir. Hiroşima'nın yanmış kalıntıları üzerinde, savaşa ve nükleer silahlanmaya karşı sesini yükselten bir çocuktur Gen. Belki de yazarın kendisidir ve onun hayatıdır. Yalınayak Gen adlı çizgi romanda, hikayenin genç kahramanı Gen, bomba öncesi ve sonrası yaşamlarını, esprili bir dille anlatıyor. Çocuklar için hazırlanmış bir çizgi roman olarak düşünülmemeli. Kesinlikle küçük büyük herkesin okuyabileceği bir kitap. Son derece sürükleyici ve etkili. 1.kitap Gen'in yeni kardeşinin doğumu ile bitiyor. Devamını da mutlaka okunmalı..

 
140 bin kişinin ölümüne, onbinlerce insanın radyasyondan ağır şekilde etkilenmesine neden olan bu sahici olay, Hiroşima'nın yüzde 60′ını haritadan siliyor. Hiroşima'ya atılan bombadan üç gün sonra da, 9 Ağustos 1945 de Amerika, bu kez Nagazaki şehrine bomba atıyor ve ilk anda 100 bin kişiyi öldürüyor. ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, toplamda 360 bin kişinin ölmesine, onbinlerce insanın da kalıcı yaralar edinmesine neden oluyor. ABD, atom bombalarını Japonya'nın 7 Aralık 1941'de Pearl Harbor Limanı’na yaptığı ve 2.400 Amerikan askeri ile 68 sivilin öldüğü baskının intikamını almak ve İkinci Dünya Savaşı’na son vermek için kullandığını açıklıyor. Nükleer silahları kullanmanın hiç bir bahanesi olamaz. Nükleer silah kullanmak ve savaşmak bir insanlık ayıbıdır. Yalınayak Gen, atom bombasını ve sonrasını, bir çocuğun gözünden anlatan harika bir çizgi roman. Yakın dünya tarihini bilmek ve savaşın masum insanlara yaşattığı acıları unutmamak adına bu çizgi romanlar çocuklara okutmalı ve  küçük büyük herkes tarafından okunmalı. 

 
NOT: Başlıktaki dize  Melih Cevdet Anday'a  aittir.


2011

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Süper Çıtır İtalyan Pizzaya Dayanamam!



The Kitchen Crashers, başından beri takip ettiğim bir blog. Belki benzerleri vardır. Ben hiç denk gelmedim. Bu blok,  genç, evli bir çifte ait.  Bence bu bloğu memleketimizin tüm genç insanları takip etmeliler. Nasıl tatlılar anlatamam. Her ikisi de çalışan insanlar.  Arta kalan zamanlarında bloglarına yemek, fotoğraf, gezi konularında yazılar yazıp, paylaşıyorlar. Genç adam evin deneysel amatör aşçısı, genç kadın ise çılgın fotoğrafçısı... Valla ne yalan söyleyeyim, bu bloğun hastasıyım. Ne yazık ki çok sık yazmıyorlar. Acaba ne yazacaklar diye sürekli merak içerisindeyim. Bir yemekler yapıyorlar! Oy oy oy!.. Anlatamam... Şimdiye kadar denedikleri  yemekleri sadece tarif edip fotoğraflıyorlardı.  Bu kez bir pizza yapmışlar... Üfff! Bu akşam mutlaka deneyeceğim. Nanananoommm!.. Duyduk duymadık demeyin... Bu akşam iftar sofrasında süper çıtır İtalyan pizza var!.. Bu kez pizzayı hazırlarken ne yapmışlar biliyor musun? Videoya çekmişler. Evin genç adamı pizzayı yapmış. Genç kadın da video çekimini tamamlamış. Şahane müzik eklemişler. Çok hoş!.. Videoyu seyredince anlamak o kadar kolay oldu ki. Bi de, genç adam, hünerli elleriyle,  nasıl beceriyle yapıyor her şeyi  anlatamam. "Hey! Deden mi fırıncıydı yoksa?" diyesim geldi. Bayıldım...  Müthişler!  Hım.. Acaba ben nasıl yapacağım? Du bakalım...  Elbet anlatacağım:))

Yarasalar Ve Ayizi...


"O tatlı sesleri duyuyorum-
dünyada en sevdiğim şey,
Buna sahip olmak ne müthiş,
ne hazine! Tanrı bana bağışlasın!"
Yarasalar Kitabın'dan


Evet... Orucumu açtım. Suyumu üç seferde içtim. Yemeğimi yedim. Masayı topladığım gibi Hayal Kahvem'e geldim. Oh..! Yazmayı özlemişim. Kaç gündür o film senin, bu şiir benim dolanıp duruyorum. Yazı yazmayı var ya, ha unuttum ha unutacağım diye korkuyorum. Gülüyorsun biliyorum.  Hayal Kahvem'e, zaten günde iki posta yazı attırdığımı, hatta abarttığımı düşünüyorsun. Yooo... İnan içimi tam manasıyla dökemiyorum. Du bi... Kafamı bulandırma şimdi. Oturdum. Birşeyler yazmak niyetindeyim. Bakalım neler döktüreceğim. İnan ben de bilmiyorum. Ortalık nasıl sessiz anlatamam. Çıt yok...  Pencereden kafamı dışarıya uzattım. Zifiri karanlık. Şimdi sessizlik ve karanlık deyince,  bugün bir ara okumaya başladığım, Marcel Beyer'in Yarasalar adlı kitabına  aklım gitti. Bak şimdi... Okumaya başladığım kitap o kadar akıcı, o kadar güzel cümlelerle bezeliydi ki, çeviri yapanı fena halde merak ettim. Kitabın kapağına baktım. Çeviren Tanıl Bora'ydı. Kitabı oturduğum koltuğa bıraktım. Bilgisayar başına çöktüm. Tanıl Bora kimdir diye araştırmaya başladım. Yazar, çevirmen, yayıncı, editör... Bi dakka... Bi de Aksu Bora'nın kocası diye yazıyordu. Aksu Bora kimdi peki? Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde doçent. Boşuna mı Okuduk?, Kadınların Sınıfı, 90'larda Türkiye'de Feminizm, Yoksulluk Halleri adlı kitapların yazarı. Ne hoş! Ben Marcel Beyer'i de, Tanıl Bora'yı da unuttum. İştahla Aksu Bora'nın peşine düştüm iyi mi?  Ayizi Yayınevi'nin kurucularındanmış. Memlekette bir gurup kadın "okumak istedikleri" kitapları yayımlamak için bir yayınevi kurmuşlar. Vay canına sayın seyirciler!.. Bayıldım ben bu işe! Ne güzel!.. Ayizi'ni öğrendim ya nasıl sevindim anlatamam. Bu yeni bir ses keşfetmek gibi bir şeydi benim için. Yarasalar gündüz uçamazlarmış biliyor muydun? Sadece gece uçabildikleri için renkleri siyahmış. Gece, karanlıkta, gidecekleri yere gözleriyle bakmıyor, kulaklarıyla duyuyorlarmış. Böylece yollarını kaybetmiyorlarmış. Kadınlar hakkında hoyratça konuşulan ve davranılan bir dünyada, kadınların gene kadınlar için çaba sarfetmeleri,  karanlıkta gözleriyle değil kulaklarıyla yolunu bulan yarasalarmış gibi bir his geçirdi. Kadının durup kendi iç sesini dinlemesi sahiden çok gerekli değil mi? Kadının kendi iç sesini işitmesi ne müthiş bir şey! Hazine gibi sahi... Ayizi kadınları kendi iç seslerinde, hemcinsleri için şefkat hissetmişler ve  o sesi şimdi duyurmak istiyorlarmış gibi geldi. Sevindim. Gökyüzüne baktım.  Hayalperest bünyem depreşti.  Ayizi, Yarasalar kitabı sayesinde göründü ya gözüme. Ay üzerinde yarasa izi vardı sanki. Ne yalan söyleyeyim, Ayizi'ni sevdim ben... Bundan böyle, kitaplarının ve yayınlarının takipçisiyim. Öyle işte.

 

7 Ağustos 2012 Salı

"Biliyorsunuz Ya Bir Ağrısı Vardır Gitmenin."


“Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık ağrısı
………………
Varınca kıyıya birden
Değilsin artık gemici.”

Edip Cansever




Corto Maltese

"Mesele Esir Düşmekte Değil, Teslim Olmamakta Bütün Mesele."


- Körler genelde siyah gözlük takmazlar mı?
 - Öyle mi? Bilmem, ben hiç kör görmedim ki!

 - Hep kör müydünüz?
 - Evet.

- Kör olmak gerçekten sıkıntılıdır değil mi?
- Dinle! Senin yaptığın her şeyi yapabileceğim gibi, fazlasını da yaparım. Ben körüm sadece o kadar! 

- İyi de, örneğin araba kullanamazsınız.  
- Peki, sen kullandığını mı sanıyorsun?


- Niyetim sizi sinirlendirmek değildi.  Hiç kör kimse tanımıyorum.  Sadece merak ettim.
 - Körüm ama senin gibiyim. Yiyiyorum, içiyorum, her şeyin tadına bakıyorum. Müzik dinliyorum. Müziği hissediyorum. İstediğim her şeyi yapıyorum. Sinemaya bile gidiyorum.


 - Sinemaya mı? Hah, peki filmlerde neyi nasıl görüyorsunuz?
- Bazen filmi hissediyorum. Hem işitiyorum da. Aman boşver! Beni yoruyorsun zaten! 


 - Tamam da, yemek yediğinizde ne yediğinizi görmüyorsunuz.  Havuçlar mavi olabilir örneğin. Müziğe gelince müzisyenleri göremiyorsunuz. Bir gitarın şeklini bile bilemezsiniz.
- Hayır, kahrolası gitarın şeklini biliyorum. Senin hiç hissedemeyeceğin şeylerin farkındayım ben.


 - Madem o kadar akıllısınız, size bir soru soracağım. Sorum şu: benim ten rengim ne? 
- Kahrolası renklerden bana ne? 


- Ama insanların tenleri farklı, renk renktir. 
- Bana bak! Yeşil ya da... bir havuç gibi mavi olması beni ilgilendirmez! Benim için renk sözcüğünün bir anlamı yok. Renkleri hissediyorum ben. Ama tabii sen bunu anlayamazsın.

- Peki sesimi duyuyorsunuz. Aksanımdan söyleyin bakalım, neredenim ben?
- Çattık! Doğruyu bilirsem renkli bir TV mi kazanacağım, ha?!.. Hımm... Bilmem ki, Afrika''dan mısın? Kamerun'dan mısın? Yok, Fildişi Sahili'nden olmalısın.

- !!!! Fena sayılmaz. Hatta çok müthişsiniz!  Tam isabet. Mükemmel!


Bu muhabbetler, Jim Jarmusch'un senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 1991 yılına ait Night On Earth adlı filminin bir bölümünde  geçer. Fildişi Sahili'nden, çalışmak için  Paris'e gelen zenci taksi şöförüyle,  yolcu olarak arabasına binen  kör kadın arasındaki muhabbetler etkileyicidir. Şöför,  göçmen olduğu, siyah tene sahip olduğu için, Paris'te  kendisini dışlanmış hissederken, benim buraya bir kısmını aldığım muhabbetler sonunda, kör kadından kendini olduğu gibi kabul etmenin önemini ve değerini farkediyor. Los Angeles, New York, Paris, Roma ve Helsinki'de geçen beş ayrı gece, beş ayrı şöför ve insan öyküleri... Enfes oyuncular, gene şahane Tom Waits müziği, dünyamız  üzerindeki beş ayrı şehir ve doğal akışı içinde gülerken insanı  sorgulatan müthiş bir film. Jim Jarmusch'un filmlerini sahiden çok seviyorum.

 
NOT: Başlık Nazım Hikmet'in dizesidir.